Delirmiş bunlar! Kılıçdaroğlu bu akılları kimden alıyorsun?

— Şadi Ozansü

 

Ortada yıllardır kanayan bir yara olarak Kürt meselesi var. Kimse, “bu Kürt meselesi değil PKK meselesidir” demesin. Bu durum, devletin yıllardır izlediği politikalar yüzünden bu noktaya geldi. Evet, Tayyip Erdoğan’ın son aylarda bilinçli olarak tırmandırdığı operasyonlarla güvenlik kuvvetleri 400 kadar kayıp vermiş, bu doğru. Ama savaşılan cenahtan da 4 binin üzerinde ölü var. Bunların hepsinin PKK’lı olması mümkün mü? PKK’nın zaten toplam militan sayısı bu kadar. Öyle olsaydı PKK bitmiş olurdu. O halde sorun nedir? Öldürülenlerin çoğunluğu PKK’lı olmadığına göre söz konusu olan PKK ile kaynaşmış bir halk. Ölen onlar. Dolayısıyla sen bir halkla savaş halindesin, Kürt halkıyla! Senin Meclis’ten atmak istediğin milletvekillerini milyonlarca oyuyla oraya göndermiş bir halk bu.

MHP’yi anladık da CHP ne yapıyor?

Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda Bahçeli’nin tavrını anlamak mümkün.  “Yanlış yola sapmış” olan Kürt halkına düşmanlık onun varlık sebebi.  Vakti zamanında onun başbuğu Türkeş de Diyarbakır’a gidemiyordu ve o da aynen şimdi Bahçeli’nin yaptığı gibi Kürt halkına kin tutuyordu. Ama Kılıçdaroğlu’na ne oluyor? Sen 12 Eylül 1980 öncesinde Diyarbakır’da en yüksek oyu almış partinin Genel Başkanısın. Niye Bahçeli ile aynı çizgiye düşüyorsun? Üstelik parlamento grubundaki milletvekillerinin ezici çoğunluğu milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karşı çıkarken bunu niye yapıyorsun? Sana bu aklı kim veriyor? Belli ki Tayyip Erdoğan’ın daha ilk turda cumhurbaşkanı seçilmesine imkân sağlayan Ekmeleddin İhsanoğlu tercihini sana yaptırtanlar. Belli ki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na AKP’nin adayı Kadir Topbaş’ı “Kadir abi” diye selamlayan Mustafa Sarıgül’ü aday göstertenler. Belli ki Beşiktaş dahil İstanbul’un birçok ilçesini sözde CHP’li özde AKP’li Belediye Başkanlarına teslim ettirenler.

Kılıçdaroğlu, ne kendini kandır ne de seçmenlerini!

Kürt düşmanı ırkçı yaklaşımı yüzünden Devlet Bahçeli’nin düştüğü hâle bak! Tayyip Erdoğan ne isterse onu yapıyor. Onu burnundan yakalamış kıpırdamasına fırsat vermiyor. Şimdi aynı durum senin başına geliyor. Gene Kürt meselesi yüzünden aynı Erdoğan gibi Anayasa suçu işlemeye başlıyorsun. Geniş kitle Kürtlere karşı diye sen de Erdoğan’ın dümen suyuna giriyorsun. Milletvekili dokunulmazlıkları meselesinde, “tamam anayasaya aykırı da olsa hepsini kaldıralım, gerekirse bizi de hapse atsınlar” diyorsun. Komik oluyorsun. Gayet iyi biliyorsun ki, dokunulmazlıklar kaldırıldığında bu bağımlılaştırılmış yargı sistemiyle cezaevinin yolunu tutacak olanlar sen değil, HDP’li milletvekilleri olacak. Sıra sana geldiğinde zaten alaturka faşizmin, karşısındakileri cezaevlerine değil başka yerlere gönderdiği görülecek. CHP seçmenini kandırma! Kendini de kandırma! HDP’li milletvekilleri meclisten atıldığında zaten meclis son bulacak. Ama zaten Erdoğan’ın da istediği bu değil mi? O artık kendi partisini bile ortadan kaldırmanın derdinde. Başkanlık da başkanlık. Varsa yoksa başkanlık! Tek yol totaliter despotizm, Türkçesi alaturka faşizm…

“Benim Milletim bunları Meclis’te istemiyor” edebiyatı

Erdoğan, “Benim milletim HDP’li milletvekillerini mecliste istemiyor” diyor. “Benim milletim” dediği kim biliyor musunuz? Konya’daki milli maçta Ankara Gar’ında katledilen 100’ün üstünde HDP’li, CHP’li ve sosyalist için yapılan saygı duruşunu yuhalayan “millet”! 100’den fazla Kürdün, Alevinin  ve solcunun katline sevinen “millet”.  Bunun nasıl bir bölücülük olduğunu görmüyor musunuz? İşte alaturka faşizm bu zihniyettir. Bu zihniyeti yıkmak da hepimizin boynunun borcudur.

Sayın Kılıçdaroğlu,

Bu zihniyeti yıkmak, tarihin çöp sepetine göndermek Ankara Garı’nda katledilenlerin birlikteliği, dayanışması ve sokaktaki eylemiyle mümkündür. Erdoğan’la Hacivat/Karagöz oynayarak değil. “Referanduma giderse kaybederiz” anlayışıyla hiç değil! Ankara Garı’nda katledilenlerin arkasında sıralanmış olan güçler bir referandum sonucuyla cumhuriyeti, laikliği ve demokrasiyi Konya Stadyumunda hırlayanlara terk etmeyecek kadar cesurdurlar. Hiç merak etmeyin.

Obama Avrupa Birliği’ni savunmak için en önsafta

[Fransa Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) haftalık yayınlanan Workers’ Tribune (İşçi Kürsüsü) gazetesinin 36. sayısı – Uluslararası Günlük]

— François Forgue

ABD başkanı Barack Obama 22 Nisan’da Londra’ya vardı. Derhal, diplomatik geleneği de çiğneyerek ve hatta basının fikrini sormasını bile beklemeden, İngiliz seçmenlere 23 Haziran’daki referandumda sorulacak olan “İngiltere AB’de kalsın mı, ayrılsın mı?” sorusuna vermeleri gereken cevabı dikte etti.

Obama’ya göre, AB içinde kalmak istiyoruz demeleri onların göreviydi. Eğer bunu yapmazlarsa, Obama “İngiltere ve ABD arasında yapılacak olan ticari anlaşmanın sıranın sonuna atılacağı” konusunda uyardı. (Financial Times, 23 Nisan).

Obama’nın pervasızlığı, Avrupa Birliği gerici yapısına ayrılma yönünde oy kullanarak indirilecek bir darbenin tüm dünya düzenine bir tehdit oluşturacağı gerçeğinin altını çiziyor. Dolayısıyla, İngiltere seçmenlerine her türlü otorite ve kurum – hükümet başkanları, IMF, Londra City1 ve ayrıca Avrupa işçileri adına konuşma hakkı olduğunu iddia eden “Avrupa Sendikalar Birliği” olarak yanlış adlandırılan ETUC – tarafından verilen buyruklar şu mesajı iyice vurguluyor: “Obama ve Cameron’un emirlerine itaat etmelisiniz.”

Bu geniş seferberlik içinde, son durak, Avrupa Birliği’yle bağların korunması için çağrıda bulunan İngiltere ve başka yerlerdeki işçi hareketi önderleri tarafından temsil ediliyor. Sürekli tekrar edilen argüman şu: Muhafazakar Parti’nin en gerici unsurları olan yabancı düşmanı ve faşist aşırı-sağ İngiltere’nin AB’den ayrılması çağrısını yapıyor.

Elbette, referandum, siyasi demokrasinin son derece indirgenmiş bir formudur çünkü seçmenler, kökten karşıt politik güçlerin tamamen farklı nedenlerle aynı yanıtı verebilecekleri bir soruya “Evet” ya da “Hayır” cevabı vermeye çağrılır.

Aslında, referandumların çoğu zaman onları düzenleyenlerin lehine dönmesinin temel nedeni de budur. Durum bu olmadığında, referandum derin bir krizin işaretidir. General de Gaulle’ün korporatist projesinin birleşik bir “Hayır” oyu seferberliği sayesinde yenildiği 1969 yılında Fransa’da olan da buydu. Bu seferberlik kararını ilk olarak Force Ouvrière sendika konfederasyonu almış ve CGT’de karara uymuştu.

Burjuvazinin tüm kesimlerinin –“Fransa Cezayir”i konusunda nostaljik bir özlem içinde olanları da dahil- kendine özgü nedenlerle “Hayır” oyu için çağrı yapmış olması, halkın işçi sınıfının çıkarlarının nerede yattığını net bir biçimde görmesine engel olmamıştı.

Aynı şey bugün İngiltere için geçerli. Cameron’un gerici hükümetinin yenilmesi ve AB kurumlarının reddedilmesi işçi sınıfının çıkarınadır.

Bu nedenle, tüm Avrupa’da işçi sınıfının çıkarlarını ve onun örgütlülüklerinin bağımsızlığını savunanlar, AB’den ayrılmak için çağrı yapan Britanya işçi hareketinin tüm kesimlerine koşulsuz desteklerini sunmaktadır.

  1. çev.- Londra Borsası’nın da bulunduğu dünya finans merkezi []

Yunanistan Seçimlerinde Ne Oldu?

ATİNA- Yunanistan’da 20 Eylül seçimlerinde, Avrupa Birliği ve Troyka (IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Komisyonu) tarafından talep edilen kemer sıkma önlemlerini uygulamak için Başbakan Alexis Tsipras’ın vekâlete sahip olduğu iddialarına kitlesel çekimserlik darbe vurdu ve rekor düzeye ulaştı.

Önceki seçimlerde %30 olan yüksek katılmama oranıyla karşılaştırılırsa bu seçimde seçmenlerin %45’inden fazlası evlerinde oturdu. Syriza’nın parlamento üyelerinden Zoi Konstantopoulou “Yunan halkının %50’den fazlasının parlamentoda temsil edilmediğini” ifade etti. Basında yer alan bu açıklama, yüksek katılmama oranı ve parlamentoda temsil edilmek için %3 barajını geçemeyen aralarında 155 bin oy alan LAE (Syriza’dan kopan sol kanat, Birleşik Halk Partisi) ve 46 bin oy alan Antrasya’nın bulunduğu partileri destekleyenlere bir referanstır.

Geleneksel sağ parti Yeni Demokrasi, Ocak ayındaki son genel seçimlerden sonra 200 bin oy kaybetti. Yunanistan seçmeni Yeni Demokrasi ve son beş yılda ülkeyi yöneten ve AB’nin dayattığı memorandum da dahil ilk iki kemer sıkma planını uygulayan PASOK’un (geleneksel sosyal demokrat parti) yozlaşmış politik sistemine herhangi bir geri dönüş fikrini reddetti.

Sonuç, Başbakan Alexis Tsipras’ın “ulusal birlik” hükümeti oluşturma planlarına ilk “HAYIR”dır.

Büyük çekimserlik, Potami’nin (iki yıl önce ortaya çıkan merkezci Avrupa yanlısı parti) topyekûn iflası, son seçimlerden sonra Syriza’nın 320 bin oy kaybı, Tsipras’ın üçüncü Mnemonio’yu; yani kemer sıkma memorandumunu uygulama vekâletine sahip olmadığını açıkça ortaya koyuyor.

Solda Antarsya yeni kurulan Birleşik Halk Partisi (LAE) ile birleşik bir seçim cephesi oluşturmaya karşı çıkarak kendi adaylarını çıkarmaya karar verdi. 5 Temmuz’da (seçmenler kitlesel olarak AB’nin kemer sıkma politikalarını reddettiğinde) vekâleti savunmak için bu birleşik cepheyi kurmuş olsalardı LAE parlamentoda temsil edilecekti.

Artık seçimler sona erdi, Troyka tarafından talep edilen 51 yeni kemer sıkma yasasının bu üçüncü Mnemonia’da uygulamaya başlanması zorunlu. Patronlar örgütü SEB, sendikalara ve politik partilere bu “reform” gündemini uygulamak üzere “ulusal birlik” çağrısı yapıyor. Sendika federasyonu GSEE’nin liderliği şimdiden bu “ulusal birlik” davetini kabul etti. Fakat herkesin aklındaki soru: işçiler bu dikteyi kabul edecekler mi? Ya da Troyka’nın taleplerine karşı çıkmaya devam mı edecekler?

Başkanlık Sistemine Karşı Meclis Egemenliği

–Şadi Ozansü

Bir bileşeni olduğumuz İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) olarak 2007 yılından bu yana, yani yaklaşık sekiz yıldır bıkıp usanmadan aynı uyarı ve çağrıyı yapageldik. Neydi bu uyarı ve neydi bununla bağlantılı olarak yaptığımız çağrı? Özcesi, diyorduk ki yerel sınıf mücadelesinin dinamikleri değişmedikçe, bir başka ifadeyle işçi sınıfı örgütlerinin parçalanması ve AKP aracılığıyla emperyalist burjuvaziye bağımlı kılınması (bir Emek Platformu’nun dahi ortadan kalkması ve işçi sendikalarının hızla korporatizme sürüklenmesi) devam ettikçe, Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri diktatörlük rejiminin gayr-ı meşru çocuğu olarak “seçilecek” her yeni meclis bir öncekine göre emperyalizme daha bağımlı olmak zorundadır. Söz gelimi, 2007 yılında bir AKP hükümetini doğuran TBMM, gene bir AKP hükümeti doğurmuş olan 2002 yılı TBMM’sine göre daha gericidir ve gene barındırdığı milletvekillerinin niteliğinden bağımsız olarak 2011 Meclisi de hepsinden daha gerici bir meclistir. Bu koşullar altında 2015 Meclisi’nin nasıl olacağını görebilmek için kâhin olmaya hiç gerek yok. Unutmayalım, 2002 Meclisi ABD ordusunun Türkiye üzerinden Irak’a girmesine, AKP Hükümetinin 1 Mart tezkeresini geri çevirerek izin vermemiş bir Meclis’tir. 2007 yılında hükümet gene AKP’dir ama yeni Meclis’te emperyalizm açısından çıbanbaşı olarak gözükebilecek bütün “çürük yumurtalar” temizlenmiş (hem AKP’nin, hem CHP’nin ve hatta MHP’nin içindekiler bile!) ve bunun sonucunda Türkiye’nin emperyalizm saflarında Libya’ya müdahalesine kimse ses çıkarmamıştır. 2011 Meclisi, Türkiye’nin Suriye’ye Esad rejimini devirmek üzere müdahalesine en azından başlarda iktidarı ve muhalefetiyle (BDP hariç) açık çek vermiştir.

Emperyalizmin ne halk egemenliğine ne demokrasiye tahammülü var

Emperyalist ülkelerde bile halk egemenliğine ve demokrasiye tahammülü olmayan emperyalizmin kendine bağımlı ülkelerde bunlara izin vereceğini sanmak için oldukça saf olmak gerekir. Evet, günümüzde mevcut seçim sistemleriyle ne ABD’de, ne Büyük Britanya’da, ne Fransa’da ve ne de Almanya’da halk egemenliği ve demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Hepsinde halkın egemenliğini sınırlayan devasa seçim barajları ve başka barajlar mevcuttur. Ama Türkiye’deki yüzde 10’luk seçim barajı ve inanılmaz sınırlı siyasal mücadele imkânları daha başından halkın egemenliğini ortadan kaldırdığı gibi ortaya çıkan meclisleri de alabildiğine işlevsiz kılmaktadır. İşte bu yüzden de yıllardır ısrarla yüzde 10’luk seçim barajının sıfırlanacağı, mevcut bütün siyasal partilere eşit propaganda imkânının tanınacağı, aldığı oya göre devlet kasasından çeşitli siyasal partilere para dağıtmanın yasak olacağı, nispi temsil usulüne bağlı olarak her partinin aldığı oy oranında oluşacak olan mecliste yer bulacağı bir egemen kurucu meclis seçimine gidilmesi çağrısı yapıyoruz. Ancak böyle oluşacak emperyalizmden bağımsız egemen bir meclis içinde işçi sınıfı örgütlerinin de kendi programları doğrultusunda mücadele etmeleri mümkün olabilecektir. Burjuva demokrasisinin en ileri biçimi olan böyle bir meclis siyasal demokrasinin gelişmesinin kanallarını açacaktır. Ülkenin bir kaosla parçalanmasının yolunu ancak böyle bir kurucu meclis engelleyebilir. İşçi sınıfına sınırsız politik örgütlenme hakkı, dilediği sendikayı engelsiz seçebilme özgürlüğü, grev ve toplu sözleşme, izinsiz toplantı ve gösteri yapma hakkı, Kürt halkına eşit yurttaşlık, yoksul köylülere toprak, gençlere parasız eğitim, kadınlara hayatlarını kendi başlarına da sürdürebilecekleri çalışma koşulları, emeklilere hayatlarının geri kalan kısmını onurluca yaşayabilecekleri bir ücret, insanlara din ve vicdan özgürlüğünün yanı sıra tam bir ifade özgürlüğü. Bütün bunların yanı sıra ülke içinde olduğu kadar bölgede de barışı sağlayacak bir meclis, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yabancı ülkelere maceracı girişimlerde bulunmayı yasaklayacak bir meclis. İKP’nin yıllardır Türkiye toplumunun önüne koyduğu çözüm budur. Evet, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu bir burjuva demokratik çözümdür, ama tarafımızdan da savunulmaktadır. Çünkü ne burjuvazi ne de emperyalizm artık herhangi bir demokratik açılımın taraftarı olamayacağı gibi 1945-75 yılları arası “Altın Çağ”ın reformlarını da yapabilecek durumda değiller. Tam tersine her yerde karşı-reformlar yapmak zorundalar. Söz gelimi İç Güvenlik Yasa Tasarısı olarak gündeme getirdikleri karşı-devrim yasalarına bile “reform” adını veriyorlar. Ama Fransa’da da reform adı altında getirdikleri, sosyal haklara saldıran Macron yasasıyla aynı karşı-devrimciliği örgütlüyorlar. Dolayısıyla günümüzde reform ile kapitalizm mutlak bir uzlaşmazlık içinde olduklarından her tür reform çözümü de süratle bir geçiş talebi olarak kitleleri harekete geçirir hale gelmiştir. İşte kurucu meclis de tam böyle bir geçiş talebidir. Siyasal demokrasi alanını genişleterek kitlelerin emperyalizmden kopuşunu hızlandırma yolunda bir geçiş talebi. Türkiye gibi bir ülkede bir geçiş talebi olarak kurucu meclis şiarını toplumun gündemine sokamazsanız somut politika yapmayı reddediyorsunuz demektir.

Tayyip Erdoğan’ın hedefi neydi?

Gene yıllardır Tayyip Erdoğan’ın hedefinin başkanlık sistemine mümkün olan en kısa dönemde sıçramak olduğunu söyleyip durduk. Hatta başkanlık sistemine geçildiğinde mevcut yüzde 10’luk barajı da kaldıracağını (ve böylece kendini çok “demokrat” gösterme imkânına sahip olacağını), çünkü artık parlamentonun bir hükmünün kalmayacağını bildiğini belirttik. İşte 2015 Genel Seçimlerine bu koşullar altında giriyoruz. Daha önce de söyledik, Tayyip Erdoğan Ak Sarayı TBMM’nin yerini almak üzere inşa ettirtti. Sorun 2023 yılına kadar, adım adım sadece cumhuriyeti ve laikliği ortadan kaldırmak değildi, aynı zamanda “demokrasi”nin her türlü kırıntısını da un ufak etmekti. Tayyip Erdoğan’ın emperyalizmin genel politikalarıyla da gayet uyumlu bir tarzda Başkanlık Sistemine geçmek istemesi, son tahlilde kendisine bugüne kadar oy vermekte olan seçmene dahi fazlaca güvenmemesinden kaynaklanıyor.

Başkanlık Sistemine karşı Meclis Başkanlığıyla cevap

Seçimlere katılacak muhalefet partileri, Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık Sistemini yerleştirmek istemesine karşı salt bir direniş zemininde mücadele etmekle yetinmemeliler. Tayyip Erdoğan aslında hem parlamento içi hem de dışı muhalefete çok ciddi bir koz veriyor. Mesele sadece Başkanlık Sistemine karşı çıkmak olmamalı, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı müessesinin kendisine de aşırı pahalılığı ve gereksizliği yüzünden bir karşı çıkışı beraberinde getirmelidir. Muhalefet partileri “seçimleri kazanıp AKP’yi iktidardan düşürdüğümüzde, Cumhurbaşkanlığı müessesesine de son vereceğiz, Meclis Başkanı devleti temsil etmede niye yeterli olmuyormuş?” sorusunu toplumun önüne koymalıdırlar. Kurucu Meclis kendi başkanına bu yetkiyi vereceğinden zaten Başkanlık Sisteminin de panzehiri anlamına gelir.

Çözüm

Türkiye Tayyip Erdoğan’ın arzusu doğrultusunda Başkanlık Sistemine geçtiği takdirde, artık ne parlamentonun ne de tek tek milletvekillerinin hiçbir öneminin kalmayacağı herkesin malumudur. Ancak Erdoğan Başkanlık Sistemini geçiremezse hem kendisi hem partisi çökecek, bu da kuşkusuz bütün halk ve işçi sınıfı için bir zafer olur. Bu olay, Avrupa işçi sınıfının Avrupa Anayasası’nı reddetmesi gibi görülmelidir. Avrupa Birliği bu anayasayı geçirebilseydi, Avrupa işçi sınıfı emperyalizme karşı çok önemli bir mevzi kaybetmiş olacaktı, emperyalizm anayasayı geçiremeyince bu sefer AB krize girdi. Dolayısıyla Türkiye’de de bu “son seçimlerin” önemi belki de sanıldığından daha fazla olacaktır. 7 Haziran seçimlerinde oluşacak olan parlamentonun niteliği değil, niceliği önemli olacaktır. Yani kimin donanımlı bir milletvekili olacağı değil, kimin Başkanlık Sistemine “Hayır” oyu vereceği önemlidir. Hesaplar bunun üzerine yapılmalı, ittifaklar da bunun üzerine kurulmalıdır.

Syriza’nın Zaferi Ne Anlama Geliyor?

— Şadi Ozansü

Yunanistan’da 25 Ocak tarihinde gerçekleşen seçimlerde Syriza’nın 300 üzerinden 149 milletvekili elde ederek neredeyse tek başına iktidara gelmesi Avrupa’daki işçi sınıfı mücadelesi açısından tarihsel bir anlam taşıyor.  Son yıllarda ilk kez bir ülkenin seçim sisteminin adaletsizliği (yüzde 3’lük seçim barajına ek olarak birinci gelen partiye hediye edilen 50 milletvekili) Avrupa Birliği Komisyonu, IMF ve Avrupa Merkez Bankası üçlüsünün, yani Troyka’nın niyetlerinin tam tersi sonuç verdi. Bilindiği gibi AB çevrelerinin hiçbir itirazının olmadığı Fransa, İngiltere ve Almanya’daki gibi adaletsiz seçim sistemlerine sahip ülkelerde her koşul altında (ister sağcı ister “solcu”) AB Komisyonu’nun büyük patronlar yanlısı direktiflerini kölece uygulayan partiler iktidara geldiğinden emperyalist burjuvazilerin istekleri yıllardır “halkın” oylarıyla yerine getiriliyordu. Bakalım önümüzde açılan yeni dönemle birlikte Avrupa Birliği’nin demokrasi düşmanı emperyalist burjuvazileri bu ülkelerde seçim sistemlerinin daha da gericileştirilmesi için ne tür tedbirler alacaklar, hep birlikte göreceğiz. Ancak şu noktayı hemen belirtmekte yarar var ki daha şimdiden, demokrasinin bir numaralı kriteri olan çalışanların grev ve özgürce sendika seçme hakkı konularında ILO sözleşmelerinde yer alan 87 ve 98 nolu maddeler emperyalist burjuvazilerin hedef tahtası haline gelmiş bulunuyor (Bültenimizin bir sonraki sayısında, içinde yer aldığımız parti olan İKP’nin de üyesi olduğu İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi’nin – ILC bu konuyla ilişkin çalışma ve çağrısını yayınlayacağız).

Syriza’nın seçim zaferi Troyka’ya ve emperyalist burjuvaziye Yunan halkının şamarıdır

Yunan işçi sınıfının ve halkının yıllardır Troyka’nın kemer sıkma politikalarına karşı yürüttüğü amansız mücadelenin ilk olumlu sonucu Syriza’nın elde ettiği seçim başarısı olmuştur. Syriza’yı neredeyse tek başına hükümet olmaya sürükleyen gelişme, her biri birer geçiş karakteri taşıyan Kemer Sıkma Politikalarına Hayır! AB’nin Dayattığı Memorandumlara Hayır! NATO’ya Hayır! şeklindeki geçiş talepleridir. Syriza’nın zaferinin arkasında aranması gereken bu taleplerin gücüdür. Çünkü bunlar afaki talepler değil, canı yanan halk için yakıcı taleplerdir. Ne Yaşasın Sosyalizm! türü haklı ama mevcut durumda propaganda sloganı olmanın ötesinde bir karşılığı olmayan sloganlardır, ne de Kahrolsun Kapitalizm! diyen ve gene haklı olan ama kitleleri harekete geçirici olmayan uç sloganlardır. Tam tersine, kitlelerin hem sosyalizm için hem de kapitalizme karşı mücadele etmesine yol açacak sloganlardır. Şu anda Yunanistan’da devrimci bir önderliğin yakalaması gereken ana halka, başta işçi sınıfı olmak üzere bütün ezilen halkı Avrupa Birliği karşıtı bir çizgiye çekmek için Syriza önderliğine, memorandumlara karşı politikalarını hayata geçirmenin yolunun Yunanistan’ın AB’den ve Avro Bölgesinden çıkması gerektiği doğrultusunda basınç uygulamaktır. Çünkü AB, emperyalizm demektir ve emperyalizmden mutlak kopuş gündeme getirilmeden Yunan işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi mümkün değildir.

Devrimci Parti devrim sürecinde inşa edilir

Devrimci bir partinin çekirdeği devrimden önce mutlaka oluşmuş olmalıdır. Bu çekirdek, devrim öncesinde ne kadar gelişmiş olursa iktidar mücadelesindeki sınıfa yardımcı olma imkânı o kadar artar. Ama gene de devrimci parti esas olarak devrim sırasında inşa olur. Bir başka ifadeyle devrim öncesinde ne olursanız olun, devrim sırasında doğru politikalar izleyemiyorsanız, işçi sınıfının öncüsünü doğru politikalar çerçevesinde hareket ettiremiyorsanız sınıfın iktidarı yakalama şansı hemen hemen sıfırdır. Devrim sırasında inşa edilemeyen parti aslında yok demektir. İşçi sınıfının öncüsü ancak devrim sırasında geniş işçi kitleleriyle kucaklaşabilir ve bu fırsatı kaçırmamak zorundadır. Dünya işçi hareketi tarihi bu türden kaçırılmış olan fırsatlar tarihidir.

Syriza devrimci bir parti değildir, ama…

Syriza hükümet olabilecek, ama işçi sınıfının kapitalizmi yıkarak, yani üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son vererek kendi iktidarını kurmasına yardımcı olabilecek bir parti değildir. Ama Syriza Yunanistan sosyalist solu içinde işçi sınıfının mücadelesinde geçici olarak dahi olsa en doğru halkayı yakalamış olan partidir. Kullandığı geçiş taleplerinin gücü Syriza’yı bu noktaya getirmiştir. Bu talepleri bir başka parti de kullansaydı, söz gelimi KKE (Yunan Komünist Partisi) ya da PASOK, onlar da Syriza’nın aldığı kitlesel desteği alabilirlerdi. Bunu yapamamış olmaları, KKE için iktidar istememesinden, PASOK içinse AB’nin köklü bir parçası olmasındandır. Yunanistan bir devrimci süreç yaşıyor, devrimci bir parti inşa etmeye soyunanlar sınıfa müdahalelerini – bu süreçlerde zaman faktörünün ne kadar önemli olduğu bilinmesi gerektiğine göre- Syriza’nın ulaştığı kitleye içerden ve dışardan seslenerek yapmak zorundadırlar. Syriza’nın elinde sistematik bir Geçiş Talepleri Programı yoktur. Bu durum onu devrimci bir parti yapmaktan uzaklaştırır. Ama Syriza’ya bütün bunları bilerek sekterce yaklaştığınızda da onunla rezonansa girmiş kitlelere yaklaşma imkânını yitirirsiniz. Devrimci bir parti sürekli olarak kitlelere dışardan nutuk çekilerek inşa edilemez.

Şimdi Syriza nasıl ve neden eleştirilmeli?

Syriza yüzde 36 oyla seçimleri kazandı. Çıkarttığı milletvekili sayısı 149. Bu, tek başına iktidar olmak için fazlasıyla yeterli bir sayı. Bu sayının karşısında 151’lik bir muhalefet bloku oluşturmak kesinlikle mümkün değil. Hele de birbirleriyle can düşmanı olan onca muhalefet partisi arasından. Dolayısıyla Syriza’nın  Bağımsız Yunanlılar Partisi (EN.AL) ile koalisyon hükümeti oluşturmasına hiç ihtiyacı yoktu. Bilindiği gibi bu parti Yunanistan’ın Le Pen’ci partisidir, göçmenlere, Yahudilere ve Türklere düşmandır. Ayrıca Yunan büyük burjuvazisinin – özellikle Avrupa’nın en güçlü deniz taşımacılığı sektörünün – bir partisidir. Zaten lideri Panayiotis Kammenos geçen Samaras Hükümetinde Deniz Ticaret Bakanlığı yapmış, şimdiyse Savunma Bakanlığına getirilmiştir. Çipras’ın bu konudaki oportünist taktiği şudur: AB’den kopmadan AB ile pazarlık yapacağından koalisyon ortağını bir Le Pen’vari  AB düşmanından seçerek bu pazarlıkta kendini avantajlı kılmak.  AB ile ilerde uzlaştığında kendisini kolayca koalisyondan dışlayabilir. Kaldı ki yukarıda da belirttiğim gibi zaten sayısal olarak EN.AL’e ihtiyacı yoktur. Ama Yunan Komünist Partisi’nin  (KKE) de daha seçimler bile sonuçlanmadan Syriza ile koalisyon kurmayacağını, çünkü Syriza’nın AB’den kopmayacağı şeklindeki açıklaması tam bir ikiyüzlülüktür. KKE yakın tarihinde bırakın Syriza’yı Yunanistan’ın sağcı partisi olan Yeni Demokrasi ile bile koalisyon yapmış bir parti olduğunu kimsenin unutmadığını bilmiyor mu? Tabii bu eleştiri tek başına KKE’ye yapılamaz, Syriza da en az KKE kadar onunla koalisyon kurmayı istememiştir.

Yunanistan’da sınıf mücadelesinin bölünmesi işçi sınıfının her iki geleneksel partisinden de gelmektedir. Bilindiği gibi yıllardır yapılan genel grev ve kitle gösterilerinde KKE açıkça birleştirici değil “bölücü” bir tutum sergilemekte, kontrolü altında tuttuğu işçi sendikalarını sınıfın ortak eylemine katmamakta, ayrı sokak gösterileri düzenlemekte. Bu bölücülük konusunda KKE’nin PASOK’tan bir farkı yoktur, çünkü o da kontrolü altında tuttuğu işçi örgütlerini genel sınıf mücadelesinin kenarında durmaya zorlamaktadır.

Yunanistan’ın önündeki tehlike

Yunanistan seçimleri sanıldığının tersine büyük bir coşku ve kutuplaşma içinde cereyan etmemiştir. Seçimlere katılma oranı yüzde 64’tür. Üstelik bu katılım, oy kullanma zorunluluğunun bulunduğu bir ülkede gerçekleşmiştir. Oy kullanma zorunluluğu, bizde Kenan Evren döneminde olduğundan daha serttir. Yani devletçe tahsil edilip edilmeyeceği belli olmayan küçük bir para cezası değildir. Yunanistan’da herhangi bir devlet dairesinde işinizi yaptırmak istediğinizde sizden seçimlere katıldığınıza dair belge istenmektedir. İşte buna rağmen Yunanistan’da seçimlere halkın yüzde 36’sı katılmamıştır. Bu, Yunan halkının kendi geleceğiyle ilgili ne kadar umutsuz olduğunun bir göstergesidir aynı zamanda.  Yani bir anlamda Syriza’ya verilen oylar da kerhen verilmiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi bu koşullar altında devrimci partinin inşası vazgeçilmez bir zorunluluktur ve ne yazık ki buna fazla zaman da yoktur. Bununla birlikte, işçi sınıfının iktidar mücadelesini hiçbir sekterliğe yer vermeden birleştirebilecek olan bir devrimci partinin inşası süreci günümüzün devrimci koşullarında her yol denenerek bulunmak zorundadır.

Son söz Türkiye Soluna

Türkiye sosyalist hareketinde oldukça geniş bir kesim Syriza’nın seçim galibiyetinden kendine pay çıkartıp, işi neredeyse zaten “Biz Syrizayız!” demeye getiriyor. Syriza ağırlıklı olarak bir sınıf ve halk örgütlenmesidir ki bizde bu kesinlikle yok. Üstelik sınıfın ve halkın anti-emperyalist mücadele geleneğinin yüksek olduğu bir toplumsal formasyonun ürünüdür. Bu konularda Syriza’yı sürükleyen bir halk söz konusu. İşin bu yanı maalesef bizde olmadığı gibi Kürdistan’da da pek yok!

Umarız sonu benzemez ama bir Fransız atasözü şöyle diyor: “La victoire a beaucoup de parents, mais la défaite est orpheline!”[1]

 

 

[1] “Zaferin ebeveyni çok olur, ama yenilgi öksüzdür!”