Suruç Katliamının Azmettiricileri Ortada!

Patronsuz, Generalsiz, Bürokratsiz Sosyalizm olarak bileşeni olduğumuz İşçi Kardeşliği Partisi‘nin (İKP) Suruç katliamına ilişkin açıklamasıdır.

 

Suruç’taki katliam, AKP’nin emirlerini uyguladığı emperyalistlerin kanlı Orta Doğu planlarının sonucudur. Orta Doğu’da uygulanan felaket senaryosunun sonucu olarak emperyalizmin ajanları tarafından gerçekleştirilmiştir. Suruç’ta gencecik insanları katledenler, bugüne kadar emperyalistler ve onlarla işbirliği içindeki AKP hükümeti tarafından korunmuş, beslenmiş, silahlandırılmış, ayrıca kendilerine savaş eğitimi verilmiş, vahşice kafa kesmeye gönderilmiş, çatışmalarda yaralananlar tedavi edilmiş ve yeniden savaşa salınmıştır. Katliamın azmettiricileri ve failleri apaçık ortadadır ve hesap sorulmalıdır!

Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyesi gençlere dönük bu saldırı, barış isteyen herkese karşı yapılmıştır. Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) ve SGDF üyeleri yalnız değildir, bu saldırıyı lanetliyor ve dayanışma içinde olduğumuzu bildiriyoruz.

Savaş Çığırtkanları Yargılansın!

Emperyalizmin Savaş Politikalarına karşı Egemen bir Kurucu Meclis için Seçime!

Çürüyen emperyalizm, tüm dünyaya yaydığı savaşlar ve katliamlarla girdiği krizden düze çıkmaya çalışmaktadır. Ancak, yangın yerine dönen Orta Doğu’da halklar, savaş bezirgânları ve çığırtkanlarına karşı kardeşçe bir arada durarak bu savaş politikalarına karşı gerekli cevabı verecektir.

Meclis, Suruç katliamının hasıraltı edilmesine göz yummamalı, kayıkçı kavgasına dönen koalisyon tartışmalarını bir yana bırakıp savaş kışkırtıcılığı ve taşeronluğu yapan tüm siyasilerin yargılanmasının önünü açmalı ve Suriye savaşına verilen açık/gizli tüm destek derhal sonlandırılmalıdır. Ülke içinde ve komşularımızla gerçek barışın tesisi için emperyalizmle bağını koparacak egemen bir kurucu meclis için seçim çağrısı yapılmalıdır.

Barış için Anti-Emperyalist Birleşik Cepheye!

Emperyalistler ve işbirlikçileri cephesine karşı, Orta Doğu’da ve Türkiye’de gerçek barışın inşası için en geniş anti-emperyalist bloğu oluşturmak üzere bütün işçi örgütleri, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri, gençlik ve kadın örgütleri, HES’lere/RES’lere/nükleer santrallere karşı mücadele yürüten platformlar ve dernekler gecikmeden bir araya gelmelidir. Haziran 2013’te sokaklara akan, 7 Haziran 2015’te de tepkisini sandığa yansıtan ve savaşın yoksul ve ezilen halkların ölmesi anlamına geldiğini gören herkes bu cepheye katılmalı, savaş ve işgal politikalarına karşı çıkmalıdır. Bu özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi, bu topraklarda yaşayan ve barış isteyen tüm insanların kaybettiklerimize karşı boynunun borcudur.

Barış ve özgürlük mücadelesi sürdüren herkesin başı sağ olsun. Yaralı arkadaşlarımıza acil şifalar diliyoruz.

20.07.2015
İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)

Yunanistan Devrimi Yeni Başlıyor!

–Şadi Ozansü

Öncelikle, ilk elde sıradan gözükse de daha sonra ortaya çıkacak politik sonuçları bakımından dikkate alınması gereken bir uyarı: Türkiye’nin sınıf mücadelesinden yana güçlerinin Yunanistan’daki son durumla ilgili olarak Cumhuriyet gazetesinin attığı başlığa sarılmalarına gerek yok, yani Düyun-u Umumiye benzetmesine. Üstelik AB’nin Çipras’a dayatarak kabul ettirdiği anlaşma paketinin içinde pek kimsenin üstünde durmadığı şu: “Bundan böyle Yunanistan’da herhangi bir hükümet AB kurumlarına danışmadan dilediği zaman referanduma gidemeyecek, eğer illâ gidiyorum derse de, halka referandumda sorulacak soruyu bizzat AB kurumları formüle edeceklerdir” maddesi. Bu maddenin varlığına rağmen Yunanistan’ın emperyalist sistem içindeki konumu ortadadır. Ne İkinci Dünya Savaşı sonrasının işgal altındaki Almanya’sı (450 bin ABD askeri yıllarca bu ülkede kaldı, hâlâ birkaç bin varlar) ve ne de Amerikan 7. Filosunun kontrolü altında olan ve kendine ait bir ordu kurmaya hakkı olmayan Japonya’sı birer sömürge ya da yarı-sömürge ülke değil, emperyalist ülkelerdir. Aynı durum, Yunanistan için de geçerlidir. Yunanistan Türkiye’den farklı olarak “zincirin zayıf halkası” da olsa emperyalist bir ülkedir. Türkiye’den bankalar satın alan bir finans kapitale sahip olmanın ötesinde, bütün bir Akdeniz deniz taşımacılığını Akdeniz’in çok ötesine uzanarak elinde tutan bir ülkedir. Unutmayalım, deniz taşımacılığındaki gücü nedeniyle İtalya’nın Adriyatik sahillerindeki Ancona limanını satın almış bir ülkedir Yunanistan.

Emperyalist burjuvazi niye Yunanistan işçi sınıfına saldırıyor?

Avrupa emperyalist burjuvazisinin Troyka aracılığıyla Yunan halkının egemenliğine saldırması (referandum sonuçlarını hiçe sayması) genel olarak, emperyalizmin Yunanistan işçi sınıfının güçlü örgütlülüğüne saldırmasının bir parçasıdır. Daha önce de ifade etmiş olduğumuz gibi dünya işçi sınıfının en örgütlü müfrezeleri Avrupa’dadır ve kriz içindeki emperyalizmin hedefinde örgütlü Avrupa işçi sınıfı vardır. Troyka’nın Yunanistan işçi sınıfına saldırmasının sorumluluğu sadece Alman emperyalizminin üstüne yıkılamaz. Troyka’nın Alman emperyalizmine yüklediği misyon son derece politiktir ve neo-liberal AB politikalarına karşı yarın İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz ve hatta Alman işçi sınıflarının başlatacakları – ki şimdiden belirtileri ortaya çıkmaya başlamıştır- büyük isyanların önünü kesmek içindir. ABD emperyalist burjuvazisi de dahil olmak üzere Avrupa’nın bütün emperyalist burjuvazileri Troyka’nın Yunanistan’da gerçekleştirdiği darbeden memnundurlar. Yunan finans kapitali de memnundur, çünkü gelecek kredilerin önemli bir bölümü öncelikle Yunan bankalarının kasalarını dolduracaktır. İşte, bu noktada meselenin Düyun-u Umumiye’den farkı ortaya çıkar. Ve gene bu noktada “iyi polisi” oynayan Hollande ile “kötü polis” Merkel arasında bir fark olmadığı görülecektir. Liberal kalemşorların bütün şerlerin kaynağını Alman emperyalizminin üstüne yıkmak istemelerinin nedeni, başta Fransa olmak üzere diğer AB ülkelerinin Almanya’ya göre daha “insancıl” olduklarını göstermek ve aslında bir gericilik merkezi olan AB’yi temize çıkartmak gayretindendir. AB, sadece gericiliğin ve militarizmin koordinasyon merkezi(daha önce Yugoslavya parçalanırken görüldüğü gibi şimdi de Ukrayna örneğinde görülen) değil, bunun ötesinde emperyalist yobazlığın da cisimleşmiş hâlidir. Dolayısıyla Almanya’yı öne çıkartarak Avrupa Birliği’ni aklama girişimlerine karşı uyanık olunmalıdır.

Avrupa Birliği’nin karşı-devrimci rolünün Yunanistan krizine etkisi

Bir an için kendi kendimize şu soruyu soralım: Yunanistan bugün bir AB üyesi olmasaydı, bu ülkedeki siyasal mücadele hangi durumda olurdu? Kuşkusuz, Yunanistan halkı ve işçi sınıfı açısından iktidar mücadelesinin yolu – yani üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son verme mücadelesinin yolu- bugünküne göre daha engebesiz olurdu. Yunanistan burjuvazisi böyle bir durumda da Avrupa’nın emperyalist burjuvazilerinin desteğini kuşkusuz arkasına alırdı, ama Yunanistan işçi sınıfı ve halkıyla esasen tek başına karşı karşıya kalırdı. Bu da Yunanistan işçi sınıfının yürüteceği iktidar mücadelesi açısından bir avantaj anlamına gelirdi. Bugün Yunanistan işçi sınıfının maalesef hem iç hem dış düşmanlarının sayısı ziyadesiyle fazla. Referandumda yenilen kampa bakmak yeter: Troyka, ABD emperyalizmi, AB emperyalizmi, yazılı ve görsel medyanın neredeyse tümü, Yeni Demokrasi, PASOK, Papandreou’nun yeni partisi ve tabii boykot çağrısı yapmasına rağmen üyelerinin en az yarısının “Hayır” oyu kullandığı KKE.

Esas hainleri görmezden gelmeyelim: ETUC!

Syriza Hükümeti referanduma gitmeye karar verdiğinde ülkede büyük bir kitle seferberliğinin oluşmasına neden oldu. Bu kitle seferberliğinin karşısında saf tutanlar da kendilerini hemen belli ettiler. Ama aralarında bir tanesi vardı ki, insana şaşkınlıktan küçük dilini yutturuyor: Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu, nâm-ı diğer ETUC! Sağcısından solcusuna Türkiye’deki bütün işçi konfederasyonlarının bağlı olduğu örgüt. Evet, AB’nin bir yan kuruluşu gibi çalışan ETUC yönetimi Yunanistan’daki referanduma gidilmesine bile karşı tavır aldı. İşte, AB yalakalığının işçi hareketi üzerindeki etkisi. Yani Çipras sonuçta bir kitle seferberliğine neden olan bir referanduma gitme kozuna sarıldı. ETUC bunu bile reddetti.

Burada Syriza’ya ve Çipras’a tabii ki özel bir yer ayırmak gerekiyor. Unutmayalım, burjuva medyasının etkisi altına girmiş olan Çipras, referandumdan üç gün önce neredeyse referandum oylamasından vazgeçmeye niyetlenmişti bile. Sonunda referandumu kazanmak istedi. Bunu daha iyi pazarlık şartları yaratmak için kullanabileceğini düşündü, ama böyle ezici bir sonucu da ne bekliyor ne de arzuluyordu. Çünkü bu sonuç, referandumu kendisinden farklı amaçlarla kullanmak isteyen (memorandumlara son, ücret kesintilerine son, özelleştirmelere son) Yunan halkının giderek güçlenen AB düşmanlığından endişe duymasına sebep oldu. Dolayısıyla referandumdan Çipras’ın beklentisi farklı, Yunan halkınınki farklıydı. Sonuçta emperyalist burjuvazi sadece Çipras’ı dize getirmekle kalmadı, O’na, aynı zamanda oynamakta olduğu tehlikeli kumarı da hatırlattı. Çünkü burjuvazi, AB’den ve AB Bölgesinden ısrarla çıkmak istemediğini açıklayan Çipras’ın aslında blöf yaptığının farkındaydı. Ama Yunanistan halkı ve işçi sınıfı ne kumar oynuyor ve ne de blöf yapıyordu! Ve bu durum şu anda da devam ediyor. Emperyalizmin bastırmasıyla şimdiden parçalanmaya başlayanSyriza Hükümeti ikili karakteriyle (39 milletvekili anlaşmaya “Hayır” oyu verdi, anlaşma karşıtı 5 Bakan görevden alındı) çok kısa sürede misyonunu doldurmaya başladı.

Çipras, halk kitlelerinin canını yakan sorunlara getirdiği acil cevap programıyla iktidara geldi, ama kitlelerin en demokratik taleplerinin bile uygulanmaya konması halinde burjuvazinin iktidarına son verme eğilimini yaratacak bir devrim sürecinin başlayacağını gördüğü için de korkarak emperyalist burjuvaziye teslim bayrağını çekti. Ama artık cin şişeden çıktı ve devrim geri dönüşü olmayan bir yola girdi. “Devrim başladı” derken, bunun, Avrupa’nın diğer ülkelerindeki sınıf mücadelelerinden bağımsız gelişebileceğini kesinlikle düşünmemek gerekir. Söz gelimi, bugün Avrupa’nın elle tutulur bütün devrimci Marksist partileri Yunan işçi sınıfının mücadelesinin enternasyonalist zeminde desteklenmesinin yolunun kendi ülkelerinde Yunanistan’ı destekleyen eylemler yapmaktan ziyade, gene kendi ülkelerindeki sınıf mücadelelerinde kendi emperyalist hükümetlerini devirmekten geçtiğini dile getiriyorlar. Yunanistan işçi sınıfının yıllardır sürdürdüğü amansız mücadele Avrupa işçi sınıfına da yol göstermeye başladı. Ama zaten Troyka’nın esas korkusu da bu değil miydi?

Şimdi ne olacak?

Gene “Yunan Devrimi Başlıyor” derken herkes herhalde bir süreçten bahsettiğimizin farkındadır. Yani iktidarın teknik olarak da el değiştirdiği an’dan değil, bütün iniş-çıkışları ve ilerleme ve gerilemeleriyle uzunca bir dönemden. Daha açık ifade etmek gerekirse 1931’de başlayıp, monarşiye de son veren İspanyol Devrimi’nin 1939’da yenilgiye uğramasına kadar uzanan “Devrim” döneminden. Ama bugün başlayan Yunan Devrimi geçmişte İspanyol Devrimi’nin uğradığı akıbeti paylaşmak zorunda değil. Tek bir koşulla: Devrimin seyri içinde işçi sınıfının iktidarı fethetmesine yardımcı olacak bir sınıf önderliğinin yaratılması koşuluyla! Bugün Yunanistan’la ilgili olarak ikirciksiz bir biçimde “Yunan Devrimi”nden söz etmemizin nedeni; Yunanistan’da yaklaşık üç yıldır süren sınıf mücadelelerinin gücü, yapılan sayısız 24 saatlik ve 48 saatlik genel grevlerin varlığıdır. İçine girdiğimiz dönemde bu eylemler sürecek ve burjuvazinin iktidarını sallamaya devam edecektir. Ama öncelikle mevcut durumdaki sınıf kampına bir bakalım.

Yunan solundaki tablo ne?

Liderlikleri AB’ci ETUC’un kontrolünde olsa da tabanlarının basıncıyla istemeye istemeye – veya bazen de kitle hareketinin “gazını almak” için- genel grevlere giden Yunanistan işçi sendikaları konfederasyonlarını bir kenara bırakacak olursak, Yunanistan’daki sınıf partilerinden bir devrime öncülük etmelerini beklemek hayaldir. Syriza koalisyonunun durumu belli: Süreç biraz sertleştiğinde, önderliği teslim bayrağını çekerken, buna muhalefet eden sol kanadın (parlamentoda 39 milletvekili var) kendi başına ne yapabileceği veya kitlelerin karşısına yeni duruma tekabül eden nasıl bir programla çıkacağı meçhul. Yunanistan Komünist Partisi, KKE geleneksel olarak “duruş” sergilemeyi seven ve neredeyse tarihi boyunca SBKP’ye biat etmenin ötesine geçemediği için her türlü “devrimci” durumdan rahatsızlık duymuş bir parti. İktidarın eşiğine geldiği iç savaş sonrasında, Sovyet partisinin (bürokrasisinin anlayın) direktifine uyarak elindeki silahları burjuvaziye terk edip yerli faşistlere ve onların ağababaları emperyalist işgalcilere karşı kahramanca savaşmış kadrolarını çırılçıplak ortada bırakmış bir parti önderliği. Günümüzde de, “Ben zaten AB’ye karşıyım!” demeyi yeterli bularak burjuvaziye ve emperyalizme karşı kitle eylemlerinde kendi örgütlerini sürekli olarak genel kitleden ayrı tutmaya çalışan, referandumda taraftarlarını “Hayır” oyu vermeye bile çağıramayıp, boykot çağrısı yapan, “800 bin üyem var” diyerek seçimlerde 500 bin oy alan, referandumda üyelerinin yarıdan fazlası önderliğin çağrısına rağmen “Hayır” oyu kullanan bir parti. Dolayısıyla aynı Syriza önderliği gibi onunla aynı gelenekten gelen KKEönderliğinden de Yunanistan Devriminin başarıya ulaştırılması konusunda iyimser bir beklenti içinde olmanın bir anlamı yok. Bir diğer önderlik, yıllarca Yunanistan’da hükümet kurmuş olan ve Yunanistan’ın AB’ye teslimiyetinde başrol oynayan bir burjuva işçi partisi olan PASOK’tur. Önderliği kendisinden kopan Papandreou’nun partisiyle birlikte referandumda “Evet” oyu çağrısı yapmıştır. Kendilerinden ne beklenebilir? Bir ortayolcu koalisyon olan Antarsiya sürece etki edebilecek bir programatik yönelişe sahip değildir. Devrimci Marksist örgütler EEK ileOKDE’den birincisi programatik yöneliş olarak daha tutarlı bir çizgide olsa da Türkiye’deki kardeş partisi Devrimci İşçi Partisi (DİP) ile muhtemelen aynı çizgide durduğundan, yıllardır Yunanistan’da ülkenin AB’den kopuşunu hızlandıracak egemen bir kurucu meclis çağrısı yapamamaktadır. Üstelik referandum sonrası son gelişmeler halk egemenliği ve dolayısıyla demokrasi talebini bu kadar dayatmış ve kitle hareketini sürükleyebilecek bir hâle getirmişken.

Yukarıda sıraladığımız irili ufaklı bütün işçi örgütlerinin militanlarını ve tabii ki onların dışında kalan yüzlerce ve binlerce doğal işçi önderini kucaklayacak bir partinin inşası, Yunanistan Devriminin zaferi için vazgeçilmez bir gereklilik. Böyle bir partinin inşasına öncülüğü şu anda nispeten küçük bir siyasi parti ya da grup da yapabilir, çünkü esas devrimci parti inşası devrim sürecinde olur. Böyle bir parti, devrim sürecinde “az olsun benim olsun” sekter anlayışına ve solculuğa kapılmadığı takdirde işçi sınıfının iktidarına yardımcı olacak bir devrimci partinin inşasına pekâlâ girişebilir. Ama solculuğa kapılıp, “ya kitle hareketinin kontrolü elimden kaçarsa” diye düşünürse de zaten böyle bir inşayı yıllar da geçse başlatamaz.

İlk adım Eylem Komiteleri olmalı

Yunanistan Devriminin temel sorunu ilk elden Eylem Komitelerinin kurulmaya çalışılmasıdır. Bu komiteler mücadele halindeki her 100 işçiye bir delege esasına göre oluşturulabilir. Seçilen delegeleri eylem halindeki işçilerin seçmesi önemlidir. Eylem halinde olmayan işçilerin seçtikleri delegelerin bir önemi yoktur. Bu eylem komitelerine sadece mavi yakalı işçiler değil, kamu çalışanları, memurlar, emekli işçiler, zanaatkârlar, küçük üreticiler, yoksul köylüler, ama özellikle gençler, ezilen kadınlar ve genç işçiler seçilmelidirler. Eylem Komitelerinin çaresizleşen küçük burjuvazinin faşist aygıtlara yönelmesini engelleme misyonu olmalıdır. Gene buEylem Komiteleri işçi sınıfı bürokrasisinin burjuvazi ile ittifaka girmesini engelleyecek bir işlevleri de vardır.

Eylem Komitelerinin oluşturulması, işçi sınıfının aygıtlarının, yani var olan parti ve sendikalarının devrim karşıtı dirençlerini kırmanın mümkün tek yoludur. Eylem Komiteleri siyasal partilerden farklı olarak devrimci parlamentolar olarak düşünülebilirler. Kuşkusuz bu Komitelerden siyasal partiler dışlanamaz, tam tersine onlar da bu Komiteler içinde yer almak için çalışacaklardır ve bu da son derece meşru haklarıdır. Fakat bu komiteler aynı zamanda eylem içindeki kitle tarafından denetim altına alınacaklardır ve böylelikle çürümüş siyasal partilerin etkisinden kurtulmanın yollarını öğreneceklerdir. Yunanistan’da kurulması gereken Eylem Komiteleri başlangıçta elbette Sovyetlerin yerini alamaz, ama mücadelenin seyri içinde bu noktaya varabilirler. Bu devrimin gelişim temposuna bağlıdır. İşte, bugünkü Yunanistan’da böyle bir yönelişle hareket edecek bir devrimci işçi partisinin inşası devrimin kaderi üzerinde fazlasıyla etkili olacaktır. Evet, Yunanistan Devrimi yeni başlıyor!

Milyonların Yürüyüşü’ne Destek Ver: Siyah Kitlelerin ve İşçi Hareketlerinin Mücadeleci Bir Güce İhtiyacı Var!

25 Temmuz’da Amerika’nın New Jersey eyaletinin en büyük şehri Newark’ta gerçekleşecek Polis Zulmüne, Irkçı Adaletsizliğe ve Ekonomik Eşitsizliğe karşı Milyonların Yürüyüşü; giderek daha fazla kişinin ilgisini çekiyor, ağırlıklı olarak da devlet güçleri ve toplumun yüzde birini oluşturan kapitalistlerce sürdürülen adaletsizliklerden en fazla mağdur olan Siyah, Latin, işçi sınıfı ve yoksul halk kitle örgütleriyle destekçi gruplarının.

120’den fazla örgüt Milyonların Yürüyüşü’nü destekliyor. Ayrıca, İlerleme için Halk Örgütü (People’s Organization of Progress – POP) [1] başta New Jersey eyaleti merkezli bir örgüt iken, devrimci ve ilerici güçler tarafından sosyal, ekonomik ve ırk temelinde adalet ve temel sistem değişikliği için mücadele eden bir öncü örgüt olarak ulusal çapta tanınır oldu.

Topluluklarımızı işgal eden; insanlarımıza zulmeden ve katleden; işçi grevlerini dağıtan; kamu okullarında devriye gezen; evsizlere eziyet eden; konut tahliyelerini destekleyen; barışçı gösterilere saldıran; katil polisleri destekleyen ve yakalamalar için ikramiyeler veren organizasyonlar kuran; siyasi tutuklular ve sürgünlerin idamını destekleyen polis, emperyalist ABD ulusal devletinin askeri cephe hattıdır.

İsrail Savunma Kuvvetlerinin ABD polis teşkilatının şefleri ve memurlarını eğitmesi, ABD hükümetinin polisi bir işgal gücü olarak yönlendirdiğine ve askerileştirdiğine fazlasıyla işaret ediyor. Bu, ABD’nin daimi olan emperyalist küresel savaş stratejisinin ve sıkça imparatorluk olarak anılan dünya egemenliğinin bir parçasıdır.

Silahsız Siyahlara ve Latinlere dönük polisin ve ırkçı yasadışı örgüt üyelerinin yargısız infazlarına tepki olarak ABD çapında büyük ölçüde kendiliğinden gelişen mücadeleler, Başka Trayvonlar Olmasın![2], Siyahların Yaşamı Önemlidir!, Siyah Amerika’ya Dönük Savaşı Durdur!, Eller Yukarı, Ateş Etme! ve Yumruklar Havaya Mücadeleye! gibi sloganlardan yola çıktılar. Sosyal adalet için beyaz müttefikler, işçi militanlar ve öğrenciler tarafından desteklenen, Afro-Amerikalı/Siyah ve Latinlere karşı uygulanan ulusal baskıya karşı yürütülen mücadelelerle kenetli bu mücadeleler, bir ulusal programa muhtaç olan milli bir hassasiyet yarattılar.

Siyah solunda çok sayıda kişinin Siyahların Özgürlüğü için Taslak Manifestoüzerinde çalışmasının ve tartışmasının; ulusal/uluslararası eylem programı etrafında çok sayıda cepheyi birleştirmek için Siyah Özgürlük Hareketi Ulusal Meclisi kurmak üzere Siyah devrimci ve radikal örgütlerine dönük birlikte çalışma çağrısına destek vermesinin temel nedeni budur.

Milyonların Yürüyüşü, emperyalist ABD devletinin artan baskısına karşı Siyah ve genel işçi sınıfı cephelerini birleştirmeye başlayan kitle tabanlı güç için bir ulusal hareket inşa etme acil ihtiyacını gören devrimciler, sivil ve insan hakları güçleri, militanlar için bir ulusal toplanma noktası olarak gelişiyor. Mücadeleci güç; devletin baskıcı fonksiyonlarına ve kapitalist elitler için kâr yaratan kapitalist ekonominin operasyonlarına meydan okumak, sekteye uğratmak, zayıflatmak ve neticede sonlandırmak üzere kitlelerin bilinçli örgütlenmiş gücüdür.

ABD’nin ve küresel kapitalist ekonomik krizin tüm ezilenler ve işçi sınıfı toplulukları üzerindeki yoğunlaşan etkileri, eğer politik olarak örgütlenir ve ulusal/uluslararası olarak koordine olursa ABD ve küresel kapitalist sistem için büyük bir tehlike oluşturacak olan sosyal hareketlerin ve kitle mücadelelerinin gelişmesine yol açtı.

Son 30 yıldan uzun süredir devam eden ekonomik yeniden yapılandırma –teknolojiyi kullanarak, geçici işçiler ve hükümet politikalarıyla ücretleri düşürme, sosyal yardımları ortadan kaldırma, kitlesel işsizlik oluşturma ve toplulukları seçkinleştirme– kapitalist elitler için devasa kârlar yaratıyor ve halkların mağduriyetini arttırıyor.

Saldırılarla demokrasinin temeli –işçi sınıfı, kadınlar ve ezilen halkların mahkemelerdeki birçok adaletsizliğe meydan okuması, sokaklarda protestolar düzenleme ve greve gitmesine izin veren kanunlar ve sosyal politikalar– zayıflatılıyor, sonlandırılıyor ve bir polis devletiyle yer değiştiriliyor. ABD’nin ve küresel kapitalizmin, ekonomik ve sosyal krizleri çalışanlar için derinleştirecek şekilde yapılandırdığı Trans Pasifik Ortaklığı benzeri mevzuatlar, kamunun özel içerikten bilgisi olmadan gizlilik içinde sıkı takip ediliyor ve geliştiriliyor.

Demokrasiye bu saldırılar, geçmişin adaletsizliklerini sürdürmeyeceğinin sözünü veren Siyah başkan Barak Obama yönetiminde utanmazca devam etti ve yoğunlaştı. Hatta yönetimini bankerler, büyük şirketlerin yöneticileri ve sadece ABD’deki halk kitlelerinin değil, aynı zamanda tüm dünyada işçi sınıfının, ezilen ulusların ve halkların, ABD emperyalizminin neden olduğu savaşlar, ekonomik yaptırımlar, ablukalar ve zorlama rejim değişikliklerinden daha fazla mağdur olmasına neden olan ekonomik, sosyal ve dış politikaları oluşturan savaş şahinleriyle doldurdu.

Emanuel AME Kilisesi’nin(3) dokuz Siyah üyesinin dua ayininde öldürüldüğü ırkçı cinayet, kapitalist yönetici sınıf ile sahibi olduğu ve kontrol ettiği anaakım medyanın yarattığı ve ABD hükümetince pekiştirilen; Siyahları, beyaz olmayanları ve göçmenleri ABD ekonomik krizi için günah keçisi gören ırkçı iklimi çok arttırdı.

Her 28 saatte bir gerçekleşen Siyahlara ve Latinlere dönük polis cinayetleri, mahkemelerin polis yanlısı kararları ve polisin askerileştirilmesi, kapitalist ve emperyalist sistemde kökleşmiş yapısal ırkçılık ve beyaz erkek egemenliğinin şekillendirdiği bir mesaj veriyor: Siyahların ABD demokrasisinin, ulusal güvenliğin ve sosyal hakların düşmanı olduğu.

POP, Siyah işçi sınıfını ve beyaz olmayan toplulukları etkileyen birçok mesele etrafında yürütülen mücadelelere öncülük eden ana güç olmuştur. POP’un polis gücünün kötüye kullanımı ve silahsızların öldürülmesine karşı kampanyaları kitle bilincini arttırdı, sosyal aktivist ve yeni seçilen Belediye Başkanı Raz Baraka’nın yayınladığı bir başkanlık emri vasıtasıyla Newark Halkı Polis Kontrol Kurulu’nun kurulmasını sağladı.

Kendi kaderini tayin mücadelesi; Siyahların, işçi sınıfının ve kadınların gücüne dayalı mücadeleci ve dönüştürücü bir mücadele olarak anlaşılmalıdır. Demokratik halk uygulamasını daha yüksek düzeye taşıyacak olan güç ilişkilerindeki değişim; devletin faaliyet alanları, üretim araçları ve ekonomik hizmetler, servetin dağılımı üzerinde kitleleri güçlendirecek, halk kitlelerinin ihtiyaçlarına işaret edecek bir geçiş programının bir parçası olmalıdır.

Polis kurulları üzerinde mahkeme celpleri ve disiplin yetkileri ile toplumsal denetim kurmak için yapılacak ulusal bir kampanya, ulusal polis devletine karşı mücadeleci bir güç için harekete öncülük eden bir ulusal Siyah işçi sınıfı inşasına yardımcı olacaktır. Zulme neden olan kapitalist sisteme bir reform son veremez, ancak bir stratejik reform, kapitalist yönetici sınıfın toplum üzerindeki kontrolünü koruyan devlet baskısına karşı mücadelesinde kitleleri güçlendirir.

Milyonların Yürüyüşü, mahkeme celpleri ve disiplin yetkileriyle Polis Kontrol (izleme değil) Halk Kurulları kurulması için bir ulusal kampanya çağrısı yapacak. Bu, Newark kurulunun bir gelişmişini tasvir edecek; bir ulusal stratejik talep ve siyasi yönelimde ABD çapında kendiliğinden mücadeleler doğmasına neden olacaktır.

Ancak, şunu hatırda tutmak önemli; polisleri denetleyen halk kurulları, kitle tabanlı güçlü ve iyi örgütlenmiş bir hareket olmadan, halkın gerçek çıkarına hizmet etmeyen etkisiz ve ilkesiz uzlaşmalar gerçekleştirmek üzere devlet ve Siyah siyasi sınıfının oportünist güçlerince kullanılabilir. Kurullar, kendi kaderini tayin ve devrimci değişim mücadelesinin bir parçası olarak, halkın devleti demokratik kontrolünün bir unsuru olana kadar sürekli dönüştürülmelidir. Kendiliğindenci savunmadan bilinçli örgütlenmiş ve koordine olmuş ulusal ve uluslararası direnişe geçme zamanıdır.

 

15 Temmuz 2015
Siyah İşçiler Birliği (Black Workers League)


[1] İlerleme için Halk Örgütü (People’s Organization of Progress – POP): 1960’ların sonu ve 1970’ler sırasında Afro-Amerikan mücadelelerden doğdu ve 1983 Ağustos’unda kuruldu. POP hedeflerini; ırkçılığın, eşitsizliğin, yoksulluğun, cinsiyetçiliğin, adaletsiz ekonomik sömürünün, sosyal baskının tüm biçimlerinin, yozlaşmanın, sefaletin ve adaletsizliğin ortadan kaldırılması olarak sıralamaktadır. Son yıllarda, özellikle polis şiddeti sorununda aktif olmuştur. Ayrıntılı bilgi için bkz. http://njpop.org/wordpress/?page_id=2))

[2] Trayvon Martin: 17 yaşındaki siyah genç Trayvon Martin, 2012’de gönüllü polis organizasyonunun lideri tarafından, evine silahsız bir şekilde yürürken öldürüldü. Katili mahkeme tarafından suçsuz bulunarak serbest bırakıldı.

[3] Emanuel Afrikan Metodist Episkopal (AME) Kilisesi: Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Karolina eyaleti, Charleston’da bulunan, 17 Haziran 2015’te yaşanan ırkçı saldırı sonucu aralarında kilisenin papazının da bulunduğu dokuz Siyahın öldürüldüğü tarihi Siyahi kilise.