Vakit Hızla Akıp Gidiyor, Yarış Zamana Karşı Türkiye Sınıf Mücadelesine Hangi Zeminde Nasıl Müdahale Edilebilir?

–Şadi Ozansü

Herkesçe bilinir ama pek telaffuz edilmez: Türkiye’de 12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbe sadece Türkiye içi gelişmelerin değil, aynı zamanda uluslararası konjonktürün de bir sonucuydu. Hatta kim bilir, belki de zamanlanmasında uluslararası konjonktürün etkisi yerele göre daha çok öne çıkmış bile olabilir. Türkiye’de işçi hareketi 1979 yılından itibaren daha önceki yılların tersine bir duraklama süreci içine girmiş, askeri darbeden kısa bir süre önce 1980’de DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in faşistler tarafından katledilmesinin ardından yapılan cenaze töreninin sönüklüğü ise sınıfın üzerindeki yorgunluğun bir geri çekilmeye dönüşmeye başladığının göstergesi olmuştu. Elbette Türkiye büyük burjuvazisi işçi sınıfının 1961 yılından itibaren elde etmiş olduğu kazanımlardan rahatsızdı ve 24 Ocak kararlarının hayata geçirilebilmesi için de başta DİSK sendikaları olmak üzere işçi örgütlerinin devreden çıkarılabilmesi ihtiyacı bir askeri diktatörlük rejimini çağırıyordu. Ama böyle bir rejimi çağıran aynı zamanda Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgali ve tabii bunun yanı sıra 1979 İran Devrimiyle Orta Doğu’da ABD emperyalizminin İsrail’in yanı sıra en büyük işbirlikçisi Şah rejiminin yıkılmış olmasıydı. Emperyalizm, İran’dan sonra Türkiye’yi de kaybetmeyi göze alamayacağını 12 Eylül askeri diktatörlüğünü TSK’nın NATO yetiştirmesi generallerine havale ederek gösterdi.

Türkiye, faşizme 12 Eylül 1980’de olduğundan çok daha yakın

Türkiye’nin önünde şimdilik 12 Eylül benzeri bir askeri diktatörlük rejimi söz konusu değil. Çünkü bu Mısır’da olduğu gibi “İhvan” rejiminin Türkiye versiyonunun yıkılması anlamına gelirdi ki,  şu an için, emperyalizm tarafından mevcut rejime verilen destek ve Saray rejiminin de emperyalizme her zamankinden daha fazla biat edişi dikkate alındığında (İsrail ve Irak politikalarının yanı sıra AB’nin başlıca emperyalist ülkeleri Almanya ve Fransa ile ilişkilerin göçmen sorunu “sayesinde” bir tür balayına dönüşmesi) bu son derece anlamsız olurdu. Saray bir tür “milli” Sisi örneğini yaşamamak için Mursi’yi de, Hamas’ı da, hatta siyasal anlamda IŞİD’i de gözden çıkartmak zorunda kalmıştır. Ama bu, içinde bulunduğumuz dönemin 12 Eylül 1980’e göre işçi sınıfı açısından daha tehlikesiz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, yaşadığımız dönem, faşizme, 12 Eylül 1980’de olduğundan çok daha yakın. AKP Hükümeti ve en başta Saray tarafından ordunun ve özellikle “özel kuvvetler”le polisin neredeyse tümüyle kontrol altında tutulmasının yanı sıra SA bozuntusu “Osmanlı Ocakları”nın devreye sokulmak istenmesi “Türk tipi”, yani Alaturka ( a la turca) faşizmin habercileridir. Klasik faşizm (emperyalist ülke faşizmi) finans kapitalin genel çıkarlarını sonuna kadar korumakla birlikte burjuvaziyi politik olarak mülksüzleştirir. Bugünün Türkiye’sinde Saray’ın karşısında politik ağırlığı olan bir burjuvazi kalmış mıdır? Saray’a dayatmalarda bulunan ve ona çeşitli konularda geri adımlar attıran TÜSİAD değil, emperyalist burjuvazidir.  Klasik faşizmde, faşist hareketin zaten sallantı içinde olan burjuva devlet aygıtından en azından doğrudan iktidara gelene kadar kısmi bir “özerkliği” söz konusudur. Saray’ın alaturka faşizminde bu hiçbir zaman olmayacaktır. Kaldı ki böyle bir “özerklik” bırakalım Devlet Bahçeli’nin MHP’sini Alpaslan Türkeş’inki için bile söz konusu olmadıydı.

Şu an için Kürt ve Alevi düşmanı bir kitle hareketinin doğmaya başlamasının temel nedenlerinden biri, daha önce de ifade ettiğimiz gibi örgütlü işçi hareketinin yıllar içinde atomlarına ayrıştırılmış olmasıdır. Bu eğilim, Saray iktidarı döneminde geçmiş yıllara göre fazlasıyla güçlenmiştir. Türk- Metal’in, bir bütün olarak Türk-İş yönetiminin Saray’ın saflarına katılmasının yanı sıra son dönemde Hava-İş’in ve özellikle Petrol-İş’in yönetimlerinin doğrudan Saray dalkavuğu ekiplerin eline geçmiş olması alaturka faşizmin doğrudan iktidarının (anayasal düzlemde de “Başkanlık” sistemine geçiş) öncesinde gerçekleşiyor. Bu, klasik faşizmle de uyumlu bir durum, şöyle ki: Hitler iktidara geldiğinde Almanya’nın dev işçi hareketi ve örgütlülüğü SPD önderliğiyle KP önderliklerinin ihanetleri yüzünden zaten yok edilmişti. Ve zaten bu yüzdendir ki Hitler derhal SA’larını ortadan kaldırarak faşizmin bir tür Bonapartizme dönüşmesine yol verdi. Paramparça olmuş işçi örgütlerine saldıracak SA’lara artık ihtiyaç kalmamıştı. Faşizmin doğrudan iktidarının öncesinde işçi örgütlülüğünün imha edilmiş olması Marksist faşizm teorisinin asli ögelerinden biridir. Türkiye’de bunun büyük ölçüde gerçekleşmiş olması alaturka faşizmin gelişim seyrini resmetmek açısından önemlidir. Bu gelişmeler, Türkiye toplumunun faşizme 12 Eylül 1980 döneminden daha yakın olduğunun kanıtlarıdır. Ama bu kanıtlar yeterli değildir. Bunların yol açtığı sonuçları da görmek gerekir.

Alaturka faşizme örgütlü ve kitlesel olarak sadece Kürt halkı direniyor, ama…

Evet, Kürt halkı alaturka faşizme karşı canla başla mücadele ediyor. Çoluğuyla çocuğuyla, kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla direniyor. Türkiye’nin metropollerindeyse bu direnişe verilen destek oldukça cılız. Bu neden böyle? Şu gerekçelerin açıklayıcı hiçbir yanı yok: “Kürtler de 2013 Haziran Ayaklanmasına yeterli desteği vermediler de ondan böyle!” ya da “Türkiye halkı geçmişte olduğu gibi bugün de bizim direnişimize kayıtsız kalıyor da ondan!” Bunların hepsi laf-ı güzaftır. Kuşkusuz her iki tarafın yargısında da doğruluk payı vardır, ama sorunun özü burada değil ki. Haziran Ayaklanmasının sonuçta yenilgiye uğramış olmasının nedeni örgütlü işçi sınıfının olayların akışına müdahaledeki yetersizliğidir, hatta yokluğudur. Unutmayalım AKP’nin işçi hareketi üzerindeki bütün denetimine rağmen, o tarihlerde ne Hava-İş ne de Petrol-İş henüz Saray dalkavuklarının elinde değildi. Sadece bu iki sendikamız bile o tarihte Türk-İş’in Taksim’deki Merkez binasına konuşlanıp, mücadele bayrağı açsalardı – ki bu durum hem meşruydu hem de fazlasıyla mümkündü,  İstanbul Şubeler Platformu bile bunu kaç kez yapmıştı – sinmiş, pusmuş örgütlü işçiler için bir çekim merkezi olacakları gibi isyana işçi sınıfının damgasını vurmasını sağlayacaklardı. Sonuçta 2013 Haziran Ayaklanmasının yenilgisi örgütlü işçi hareketinin büyük ölçüde önceden AKP tarafından ele geçirilmiş olması yüzündendi. Ama sonrasına ne demeli?

İçinde bulunduğumuz yıl Petrol-İş sendikamızın Genel Kurulu yapıldı. Yıllardır işçi sınıfı içinde sosyalist harekete göre çok daha programlı bir şekilde faaliyet gösteren Saray dalkavukları sendikanın yönetimini, aynen Hava-İş’te olduğu gibi ezici bir çoğunlukla  ele geçirdiler. Bu sendikaların kongrelerine sosyalist hareketimizin çok az ilgi gösterdiğine tanık olduk, hatta bazıları var olan yönetimlerin yıkılıp yerine AKP’lilerin geçmesi için (Gökkuşağı Hareketi) aktif olmasa bile “çaba” gösterdiler! Şimdi dikkat! Petrol-İş sendikamızın Saray dalkavuğu yeni yönetiminde bir takım sosyal demokrat, sosyalist sendikacıların yanı sıra sendika içinde oldukça etkili bir güce sahip olan Batman Şubesi de yer aldı. Şu an alaturka faşizmin şiddetli saldırısı altındaki Batman Şubesi hâlâ bu yönetimde yer alıyor. Dolayısıyla artık bu soruyu hem Türkiye sosyalist hareketine hem de Kürt hareketi içinde yer alan sosyalist kümelere sormanın zamanı geldi de geçiyor bile: “Ey Türkiye sosyalist hareketi yöneticileri! Haziran 2013 İsyanını haklı olarak çok önemsediniz, olabildiğince içinde yer aldınız. Örgütlü işçi hareketini bu isyanın içine katabilmek için ne adım attınız? O katılmadığı takdirde isyanın zafere ulaşamayacağını bilmiyor muydunuz?” Ve tabii Kürt hareketi içinde yer alan sosyalist kümelere: “Ey Kürt hareketinin sosyalist kanatları! Türk halkından size gelecek destek ancak örgütlü işçi hareketi varsa bir sonuç verebilir. Aksi takdirde bir Gezi eylemi olmanın ötesine geçemez. Bunu değiştirmek için siz ne yaptınız? Nasıl olur da Petrol-İş sendikasının Genel Kurulunda Saray dalkavuklarıyla aynı listede yer alıp, mevcut yönetimi devirmek için oy kullanırsınız?

Soruların kendisi zaten cevaplarını içinde taşıdığından ayrıca cevaplanması gerekmiyor. Ama buradan bir temel sonuç çıkıyor: Hem Türkiye sosyalist hareketi hem de Kürt hareketinin sosyalist bileşenleri kurtuluş yolunun işçi sınıfının örgütlü kesimlerinin büyütülmesi ve kazanılmasından geçtiğini görmek istemedikleri gibi, maalesef sınıfın kendisini de çok da önemsemiyorlar. Kimse şu mazeretlere sığınmasın: “Türk işçi sınıfı zaten milliyetçidir” ya da “Zaten onlar çok dinci ve mezhepçiler!”

Filistin’den başlayıp Batı Avrupa’ya uzanan dünya devrimi fay hattı

Yazımızın giriş bölümüne geri dönecek ve Türkiye sınıf mücadelesinin uluslararası yelpaze içindeki yerine bakacak olursak şunu görürüz: Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik mekân doğuda Filistin’den başlayıp batıda Fransa ve hatta Britanya’ya kadar uzanan bir dünya devrimi deprem fay hattı üzerinde. Bu fay hattının şimdilik en kırılgan noktaları Filistin, Yunanistan ve bir bütün olarak Batı Avrupa’nın emperyalist ülkeleri.  Neden?

Filistin’den başlayacak olursak. Emperyalizmin bölgedeki koçbaşı olan teokratik İsrail devleti (şu an iktidarda Büyük Birlik Partisi’nin, ana muhalefette AKP ile MHP’nin, son sırada ise CHP’nin yer aldığı bir ülke düşünün!) yetmiş yıla yakın bir süredir (kuşkusuz ondan öncesi de var) uyguladığı bütün amansız işgalci ve yayılmacı/Siyonist politikalara rağmen kuşaktan kuşağa yayılan Filistin direnişini ortadan kaldıramadı. Üstelik FKÖ yönetiminin ve daha sonra ona katılan Hamas yönetiminin (çünkü Hamas da 1993 Oslo sözde “barış” anlaşmalarının dayattığı İki Devletli “çözümü” onayladı) ihanet politikalarına rağmen bütün bir halk hem Gazze’de, hem Batı Şeria’da, hem İsrail’in işgali altındaki topraklarda ve hem de çeşitli ülkelerdeki göçmen kamplarında kahramanca direniyor. Artık yeni kuşak gençliğin başını çektiği direniş kendi uzlaşmacı önderliklerini de elinin tersiyle bir kenara iterek Orta Doğu’nun tek emperyalist ülkesine karşı ayaklanmış durumda. Bu durum, sadece İsrail devletinin değil, başta ABD emperyalizmi olmak üzere bütün emperyalist ülkelerin Orta Doğu politikalarının iflasıdır. İşte bu yüzden de kendi önderliklerinin uzlaşmacı niteliklerine rağmen nesnel konumu nedeniyle dünyanın bütün emperyalist ülkelerine karşı savaşmakta olan bu çok büyük “küçücük” halk dünya devrimi fay hattının merkezindeki yerini korumaya devam ediyor.

Yunanistan bu fay hattının bir diğer kırılma noktası. Yıllarca çeşitli sağ/sol hükümetlerin AB’nin direktifleri doğrultusunda uyguladıkları kemer sıkma politikalarına direnen ve örgütlü işçi sınıfının direnişin başını çektiği bu ülkede, halkın yaşadığı hayal kırıklığı (İbrahim Devrim’in bu ülkedeki gelişmeleri bir Enternasyonal Delegasyon ile birlikte yerinde izleyerek ülkedeki son durumu aktardığı yazıyı Bültenimizin bu sayısında görebilirsiniz) aynen Filistin’de olduğu gibi var olan işçi önderliklerine (Syriza, PASOK, KKE ve AB’ye, dolayısıyla emperyalizmin işçi hareketi içindeki en önemli ajanı ETUC’a  teslim olmuş tüm sendikal yapılar) duyulan tepkiyi dile getirmekle birlikte, işi daha da ileri götürüyor ve AB’nin toptan reddi çizgisine yöneliyor. Şurası artık kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçek: Avrupa’nın birinci sınıf emperyalist ülkelerindeki fay hattında en ufak bir kırılma olduğunda Yunan proletaryası buna bütün gücüyle destek verecektir.

Gelelim fay hattının en tehlikeli (devrim/karşı-devrim anlamında) noktasına, yani dünyada en örgütlü işçi hareketinin bulunduğu Batı Avrupa’nın emperyalist ülkelerine. Kriz içindeki dünya emperyalizminin günümüzdeki baş belası, örgütlü Avrupa proletaryasıdır. Bu örgütlülük ne pahasına olursa olsun yok edilmelidir. Kapitalizmin II. Dünya Savaşı sonrasında “Refah” devletlerinin ortaya çıkmasına izin veren “Altın Çağ”ı (1945-1975 dönemi) çoktan sona erdi. Kapitalizmin, büyük savaşın yol açtığı tahribat sayesinde aslında inkıtalarını oynama şansını yakaladığı ve ideologlarınca “kapitalizmin 30 muzaffer yılı” olarak vaftiz edilen bu dönemini artık hayal etmek bile mümkün değil. Zaten emperyalizmin kendisi bunun çok farkında olduğundan, savaş sonrasında SSCB’nin varlığı/tehlikesi nedeniyle Avrupa işçi sınıflarına vermiş olduğu ödünleri birer birer geri almanın uğraşında. AB’nin anlamı zaten bundan başka bir şey değil. AB; aynen IMF, Dünya Bankası gibi bir emperyalist kurum işlevi görüyor. Hiçbir demokratik yanı yok, her tür demokrasiyi kendi topraklarında budamaktan yana. Hiçbir savaş karşıtı pozisyonu yok, tam tersine eski Yugoslavya’da ve Ukrayna’da parçalanmayı sağlayacak en gerici savaş yanlısı güçlerden yana. Afrika’ya (Libya, Mali, Orta Afrika, Fildişi Sahilleri, Somali, Sudan, vs.) askeri müdahaleler gerçekleştiriyor, Orta Doğu’ya müdahale etmek için can atıyor (ABD’nin askeri müdahalede maliyetli bulduğu yerlere Fransız, Büyük Britanya ve nihayet Alman emperyalizmi bombardıman uçakları ve savaş gemileri gönderiyorlar). Ve bütün bunlardan daha da tehlikelisi girdiği ülkelerde proletaryanın sınıf mücadelesi zeminlerini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Mezhebi ve etnik çatışmayı körüklüyor. Bu çatışmaları körüklemek için IŞİD, El Nusra, ÖSO ve benzeri yüzlerce irili ufaklı örgüt ya da örgütçükler kuruyor. Daha sonra onlarla “demokrasi” maskesi altında “terörizme karşı” savaşa giriyor. Bunlar Afganistan, Irak, Libya ve Suriye benzeri ülkelerde yaptıkları. Ama bir de kendi topraklarında yaptıkları var ki evlere şenlik! Tipik örnek Fransa: Bu ülkede son yıllarda giderek gelişen bir sınıf mücadelesine tanık oluyoruz. Gün geçmiyor ki çeşitli sektörlerde grevler patlak vermesin. Air France’da şirketin Yönetim Kurulu üyelerini yaka paça toplantı salonundan atan işyeri temsilcilerinin yaptıklarına benzer eylemlere artık daha sık rastlanmaya başlandı. Fransa’da kimse kimseyi Ulusal Cephe (FN) öcüsüyle korkutmaya çalışmasın. FN, Fransa işçi sınıfı için ciddi bir tehdit değil. Seçimlerin ilk turunda bile (yani FN’nin başarı kazandığı) işçi mahallelerinde seçimlere katılım yüzdesi 20-25 dolaylarında kaldı. FN sağcı popülist bir parti, silahlı örgütlenmesi yok, faşist bir parti olarak nitelenemez, hatta bazı durumlarda Sarkozy’nin partisi gericilikte onu aşabiliyor. Başka bir ifadeyle Yunanistan’daki Altın Şafak ile kıyaslanması mümkün değil. Zaten Fransa’da sorun, FN’den ziyade, yılların sağcı/solcu iktidar partilerinin gene AB direktifleri doğrultusunda işçi sınıfının bütün örgütsel kazanımlarını (1945’ten bu yana gelen) yok etme mücadelesine dönmüş durumda. Fransa’da son aylarda üç önemli gelişme oldu. Bunlardan birincisi, Suriye’nin bombalanması için Meclis’ten ve Senato’dan karar çıkması, yani emperyalist savaş kredilerinin oylanması. Komünist Parti dahil bütün partilerin oylarıyla geçti. İkincisi, IŞİD’cilerin saldırıları sonrasında çeşitli bölgelerde Olağanüstü Hal ilân edilmesi, bunun süresinin uzatılması ve anayasaya bir madde eklenerek Olağanüstü Hal’in kapsamının genişletilmesi. Bu yasanın oylanmasına da Millet Meclisinde diğer partilerin yanı sıra Komünist Parti’nin bütün üyeleri lehte oy verdiler, daha sonra partinin tabanından gelen tepkiler üzerine Senato’da yapılan oylamada KP senatörleri çekimser oy kullandılar. Şu anda OHAL uygulamasına karşı ülkede bütün toplumsal muhalefet güçlerinin başını çektiği ciddi bir kampanya yürüyor. Üçüncüsü ise mevcut İş Yasası’nın gene AB’nin direktifleri doğrultusunda değiştirilmesi. Bu üç konuda da her biri ETUC üyesi olmasına rağmen hem CGT, hem CGT-FO, hem FSU, hem de Solidaires konfederasyonları açıktan karşı kampanya yürütüyorlar. Bir tek Hıristiyan kökenli CFDT konfederasyonu hükümet yanlısı korporatist bir aygıt olarak destek çıkıyor, ama onun da üye sayısı diğerlerinin toplamına göre çok az. Şu anda Fransa’da giderek şiddetlenen bir sınıf mücadelesine tanık oluyoruz: İşçi Konfederasyonları geçmiş yıllardan farklı olarak hem ETUC hem de AB politikalarına karşı tutum alıyorlar. SP ile KP’nin sınıf üzerinde etkisi neredeyse yok olmak üzere. Fransa devrimci bir sınıf önderliğinin doğum sancılarını çekiyor.

Orta Doğu’da barışın yolu Avrupa’da devrimden geçiyor!

Kimse Suriye’de (Birleşik Kürdistan meselesi ayrı bir yazının konusu olacak) ve Irak’ta bir devrim beklemediğine göre, Orta Doğu’da barışın tesisinin yolu Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin proletaryasının olaya müdahale etmesinden geçiyor. Nasıl ki Vietnam savaşını sonlandıran ABD işçi sendikalarının olaya müdahalesi olduysa, Orta Doğu barışının tesisi konusunda da Avrupa’nın en az bir emperyalist ülkesinde üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejiminin sona ermesi, bir başka ifadeyle muzaffer bir proleter devrimi gerekir. Çizdiğimiz hat üzerindeki sınıf mücadelesinin geleceği açısından da en makul olan çözüm budur. Tek bir emperyalist Avrupa ülkesi proleter devrimi bile Orta Doğu halklarının makûs talihini bir anda değiştirebilir. Bakalım o zaman emperyalist odaklar Orta Doğu’nun geçmişte olduğu gibi altını üstüne getirmeye bu kadar kolay devam edebilir mi? Bu proleter devrimi gerçekleşmez ve Avrupa proletaryası da yenilgiye uğrarsa dünyada barbarlığın yolu sonuna kadar açılmış olacaktır. Dolayısıyla insan uygarlığının geleceği Türkiye’nin de üzerinde yer aldığı dünya devrimi fay hattının üzerinde şekillenecek. Bu söylediklerimde hiçbir abartı yok. Makul olanı, olması gerekeni söylüyorum. Emperyalist ülkelerde proleter devrimi, makul olandır, olması gerekendir. Ne bir eksik ne bir fazla. Kaldı ki, zaten emperyalist ülkelerde proleter devrimini moda tabirle “imkansızı istemek” olarak görüyorsak vay halimize!

Türkiye’de neden vakit azaldı?

Yukarıda bir Batı Avrupa emperyalist ülkesinde proleter devriminin savaş borusu çaldığında Yunanistan işçi sınıfının ve halkının kendi önderliklerinin tutum alışına bakmaksızın bu çağrıya olumlu cevap vereceğini söylemiştim. Türkiye sınıflar mücadelesinin bugün içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında,  2013 Haziran’ında vermediği gibi, Türkiye işçi sınıfının bugün de böyle bir çağrıya olumlu cevap vermesini beklemek saflık olur. Çünkü Türkiye’de bağımsız işçi sınıfı örgütleri iyice azaldığı ya da etkisizleştiği (hem sendikal hem de politik düzlemde) için alaturka faşizm sürecinde mezhebi ve etnik çatışmalar dönemi güç kazanacaktır. Önümüzdeki dönem, Türkiye’nin bir Büyük Suriye’ye dönme riskinin giderek arttığı bir dönemdir. Alaturka faşizm Türkiye’de kurumlaşırsa Avrupa’nın tek bir proleter devrimine bile Türkiye’den destek gitmeyecek demektir. Aynı fay hattı üzerindeki 80 milyonluk bir ülkenin desteğini alamamak Avrupa proleter devriminin kaderi üzerinde de etki yapacaktır, hele ki bu ülke alaturka faşizmiyle bir de kaçınılmaz olarak karşı-devrimin safında yer alacağına göre. Dolayısıyla Türkiye’de alaturka faşizme karşı mücadele, dünya devrimi açısından da tayin edici bir öneme sahiptir ve insan uygarlığının kurtarılması yolunda bir mücadeledir. İşte, Suriye’deki gibi acınası bir duruma düşmemek için Türkiye’de mücadeleyi hızlandırmak bir zorunluluktur. Bunun için de birleşik bir mücadele hattına ihtiyaç vardır. Ancak vaktimiz az!

O halde acilen ne yapılmalı?

İlkin şunu açıklıkla söylemekte fayda var: Türkiye’deki sınıf mücadelesinin geleceğiyle ilgili olarak, bu topraklarda faaliyet gösteren herhangi bir sosyalist grup, çevre, küme ya da partinin bir birleşik cephe politikası –üstelik bu koşullar altında- yoksa, o sosyalist grup, çevre, küme ya da partinin Türkiye’deki sınıf mücadelesinin geleceğiyle ilgili herhangi bir politik ufku yok demektir. Dolayısıyla bu ufka sahip olmayanların dışında kalıp da sınıf mücadelesinin kaderine tesir etmek isteyenler birleşik bir mücadele hattı tutturmak için bir an evvel kolları sıvamalılar.

  • Sözünü ettiğim birleşik mücadele sadece sosyalist gruplarla sınırlı bir cephe anlayışına sahip olamaz. Bu mücadelenin içine korporatizme teslim olmamış sendikalar ve diğer demokratik kitle örgütleri çekilmeli, hatta sorumlu mevkilere getirilmelidir.
  • Korporatizme teslim olmamış işçi sendikalarıyla birlikte, teslim olanların üyeleri üzerinde sistemli bir çalışmanın yürütülmesi gereklidir. Bunun için pilot havzalar seçilmelidir. Bu havzalara yerleşip, oralarda totaliter despotizmin etkisi altında kalmış işçilere dönük programatik bir çalışma yürütülmelidir.
  • Bu çalışmalarda sınıfın genel çıkarları ön planda tutulmalı, dar grup çıkarları ikinci planda kalmalıdır. Henüz hiçbir parti, grup, çevre ya da kümenin işçi sınıfının proleter devrimi yolundaki genelkurmayını oluşturamadığıgerçeği dikkate alındığında bu anlayış daha iyi anlaşılacaktır.
  • Bu birleşik cephenin mücadelesi tabii ki sadece işçi sınıfının mücadelesiyle sınırlı kalmayacak, ana ekseni o olmakla birlikte hem Saray’ın çetelerine karşı mevzilenecek hem de onun mağdurlarıyla (özellikle Kürt halkı) güçlü bir dayanışma içinde olacaktır.
  • Sınıf mücadelesi sadece işçi sınıfının kendi günlük çıkarları için yürüttüğü mücadelelerle sınırlanamaz. Alaturka faşizmin totaliter despotizminin kendine hukuki bir statü kazandıracak Başkanlık Sistemine geçişi mümkün olan her yolla engellenmelidir. “Saray zaten Başkanlık Sistemine geçti, dolayısıyla buna karşı şu anda mücadele etmenin bir gereği yoktur, önümüze bakalım” anlayışı sol sekter bir yaklaşımdır ve bununla mücadele edilmelidir.
  • Birleşik mücadelenin orta vadeli hedefi; bu birleşik sınıf cephesinin içinde yer alacak kısmen de olsa kitleselleşmiş, sermayeden ve devletten bağımsız bir işçi partisinin inşası olmalıdır.

Önerilerimizin hiçbiri birer önkoşul olmayıp, hepsi kolektif içinde sonuna kadar tartışmaya açık görüşlerdir. Bu çağrı, en kısa zamanda harekete geçilmesi için Türkiye sınıf mücadelesinde  yer alan bütün gruplara yapılmış bir çağrıdır. Bu koşullarda altında, birleşik mücadelenin bir gereklilik ve zorunluluk olduğunu gören herkesin çağrıya itibar edeceğinden kuşkumuz yok. Dediğimiz gibi vakit hızla daralıyor, yarış zamana karşı.

Uluslararası İşçi Delegasyonu’nun Yunanistan Ziyareti Değerlendirmeleri: Avrupa Birliği Kuşatması Altında Yunanistan

–İbrahim Devrim

Yunanistan’daki ekonomik ve siyasi kriz ile birlikte yaşanan büyük kitle hareketleri öncelikle Avrupa’da ve ardından tüm dünyada yankı yarattı. Yükselen işçi hareketi, AB kararlarını uygulayan hükümetlerin devrilmesi, Syriza’nın ilk seçim zaferi, refarandum ve son olarak Syriza’nın yeniden hükümet olması tüm dünya solunun dikkatini Yunanistan üzerine çekti. Kasım ayında Uluslararası İşçi Delegasyonu ile Yunanistan’da bazı toplantı ve ziyaretlere katılarak geçmiş deneyimleri öğrenme ve mevcut durumu gözlemleme olanağı bulduk. İlk ziyaretimizi Yunanistan Orta Öğretim Sendikası (OLME)’ye yaptık. Burada yüzyirmibin üyesi olan sendikanın 90 yıllık tarihindeki ilk kadın başkanı Eleni Zografaki ve diğer sendikacıların değerlendirmelerini dinledik.

greece delegation

OLME- Eleni Zografaki’nin değerlendirmeleri

Temmuz(2015)’dan önce kemer sıkma politiklarını reddetmek için olanak vardı. Bu yaz aylarında durumun çok zor olduğunu gördük. Şimdi III. Memorandum uygulanıyor ve işler artık daha zor. Orta öğretimde öğretmen açığı var. Sanat dersleri gibi özel alanlardaki eğitimler bütçe kısıntıları nedeniyle azaltıldı. Eskiden okullarda bulunan hemşire ve doktorlar bütçe kısıntısı nedeniyle artık yok. Sınıf mevcutları 20 öğrenciden 25-30 öğrenciye çıktı. Küçük adalarda bu durum çok daha kötü. Artık daha az öğretmen ve daha çok öğrenci var. Bazı okullarda Balkan ülkelerinden gelen mülteci öğrenciler ile aynı dili konuşan öğretmenler vardı, bu uygulama kalktı. Okullar artık saat 2’de bitiyor. Okulların yerel yönetimler ile ilişkileri çok azaldı. Bakanlığa, merkeze bağlılar. Eğitim Bakanlığı aynı zamanda Din Bakanlığı.

Yunanistan’ın kemer sıkma politikalarını reddetmesine AB sendikalarından güçlü destek gelmedi. ETUC‘a bağlı büyük sendikalar referandumda “evet” oyunu savundu ve referandumdan çıkan “hayır” sonucunu kınadı. Eylül’de ETUC toplandı. Kemer sıkma ile mücadele etme kararı aldı. Fakat bu Yunanistan’ın bu politikalardan kopuşunu kınamaları ile bir çelişki oluşturuyor. Sendika liderliğinin bir kısmı AB’nin Yunanistan’a karşı tutumunu destekledi. Böyle olmakla birlikte bazı AB sendikaları Yunanistan halkı ile dayanışmalarını açıkladı.

Soru: Yunanistan halkı kemer sıkmaya dur demişti. Neden olmadı?

Diğer Avrupa ülkelerinden destek gelmedi. Syriza Hükümetinin ilk 6 ayında (Ocak-Temmuz 2015) AB ülkelerinden destek gelmedi. Sadece Güney Avrupa ülkelerinden, İtalya, İspanya ve Portekiz’den destek geldi.

Soru: Sendika liderlikleri çağrı yapabilir ama bu tabanı genelde etkilemez. ETUC’un mektubu ve çağrısı nasıl etkiledi?

Öyle olmadı. ETUC’un çağrısı tabanı etkiledi.

Yunanistan bankalarının yarısı Londra’da. Bunlar kontrol edilemiyor. Rusya bankaları da böyleydi ama Rusya artık Londra’daki bankaların paylarını geri çekiyor. I. ve II. Memorandum’da bankaların yarısına AB tarafından ipotek konuldu. AB’den çıkalım ama bunu ilk kim yapacak? Senkronizasyon gerekiyor. Bütün bu zenginlik emekçiler tarafından üretildi ve bize ait olması gerekiyor. Avrupa’nın diğer ülkelerinden destek gelmeden Yunanistan tek başına bunu kıramaz. Bu sadece bizim değil bütün ülkelerin sorunu.

Öğretmen açığını kapatmak için sözleşmeli öğretmenler işe alınıyor. Maaşlar Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) bölgesel fonlarından ödeniyor. 15 bin sözleşmeli öğretmen alındı. 6 bin öğretmen daha alınacak ama fonlarda para yok. ECB bu fonları harcayarak Yunanistan’ı borçlandırdı. Sözleşmeli öğretmenler sadece okullar açık olduğu dönemde işe alınıyorlar ve sözleşme sonunda işsiz kalıyorlar.

Ücretler için toplu sözleşme yapılamıyor. Ücretler AB-ECB-IMF (Troyka) tarafından belirlendiği için toplu sözleşme diye birşey yok. Asıl sorun tekrar toplu sözleşme yapılabilmesi. Grevler; ulusal güvenlik, öğrencilerin psikolojisinin bozulması gibi nedenlerle yasaklanıyor. Yunanistan tamamen bağımsızlığını kaybetti. Artık bunlar birer politik sorun, ekonomik değil.

 *  *  *

Eğitim-Sen’in de kardeş örgütü olan OLME’deki toplantıya katılan diğer Yunan sendikacıların görüşleri Başkan ile benzerdi. Avrupa’nın diğer ülkelerinden destek gelmeden Yunanistan’ın tek başına AB politikalarına dur diyemeyeceği görüşü hakim. Fransa, İngiltere, Almanya’dan toplantıya katılan katılımcılar Yunanistan ile benzer bir süreçten geçtiklerini, grev yasalarının ve uygulamalarının, eğitimdeki bütçe kesintilerinin Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da da benzer biçimde değiştiğini belirttiler.

Delegasyon daha sonra Atina ve Naphlio’da hastanelere ziyaretler gerçekleştirdi. Burada doktorlar ve hemşireler ile toplantılar yapıldı. Sağlıkta da durum eğitimdekine benzer. Sağlık alanında da kararlar Troyka tarafından alınıyor. Memorandumlar sağlık işçilerinin durumlarını ve hastanelerin hizmetlerini kötüleştirmiş. Görüştüğümüz bütün sağlık emekçilerinde AB’ye büyük bir öfke olmakla birlikte AB’den ayrılma ve kemer sıkma politikalarını durdurulabilme ihtimali konusunda bir umutsuzluk hakim. Syriza’dan beklentilerinin boşa çıkması, eğitim emekçilerinde olduğu gibi sağlık emekçilerinde de oldukça açık bir biçimde umutsuzluk yarattığı gözlemlenebiliyor.

Doktorlar ve hemşirelerin çalışma şartları çok ağır. Hemşireler günde 8 ila 16 saat arasında çalışıyorlar. Kadro eksikleri olduğu için acil durumlarda evlerinden çağrılabiliyorlar. Sağlıkta her yıl yüzde 30 bütçe kesintisi yapılmış. 2016’da yüzde 45 bütçe kesintisi bekleniyor. Birçok hastane ölme noktasına gelmiş. Birçok uzman doktor AB üyesi başka ülkelere çalışmaya gitmiş. Uzman doktor konusunda ciddi sıkıntılar var. Asistan doktorlar yetersiz olmalarına rağmen kendi başlarına çalışmak durumunda kalıyorlar. Tıbbi teçhizatlar yenilenmediği için büyük sıkıntı yaşıyorlar. Emekli olan çalışanların yerine yenileri alınmıyor. Hastanelere de eğitimde olduğu gibi sözleşmeli personel alınıyor. Yemek, güvenlik gibi işler taşeronlar şirketlere verilmiş.

Sağlık çalışanlarının görüşleri:

Sağlık sistemine yönelik bu neoliberal saldırılar 90’ların başındaki saldırılara benziyor, bu sistem insan hayatını önemsemiyor, insanları Malezya gibi ülkelere tıp turizmine yönlendiriyorlar. Bu sadece Yunan sistemi değil, AB bu sistemi getirdi. Ekonomi adı altında yaşam hakkına engel oluyorlar. 90’ların başında sağlık sistemine yapılan saldırılar aşılmıştı. 2008’den sonra kriz oldu. Asıl sorumlu olan Yunan hükümeti. ECB ile sözleşme imzalamaması gerekirdi. Avrupa, ECB (Avrupa Merkez Bankası) değildir, Avrupa halktır.

2009-2010’a kadar önceden yapılanlardan öğreniyorduk. Burada bir sıçrama oldu. Meydanların işgali hareketi yeni bir olgu olarak ortaya çıktı. Haraket tam anlamıyla sendikal bir hareket değildi. Sol, komünist, anarşist akımlar hareketin içindeydi. Küçük burjuva hareketler sendikaları eylemlerde görmek istemiyor. Grevler genelde kendiliğinden oldu. Papandreu’nun memorandumu kabulünden hemen sonra grevler ve gösteriler oldu. Yunanistan’da sosyalizme ve devrime inanç zayıf. 2012’de seçimler ile değişiklik olabileceği umudu doğdu. Fakat Syriza’nın seçim zaferine rağmen değişiklik olmamasıyla halk seçimlere olan inancını da kaybetti, oy verdiği hükümete karşı sokağa da çıkmadı ve aynı zamanda AB’nin bu sorunların yaratıcısı olduğunu da gördü. Diğer taraftan insanlar AB’den ayrılmanın mümkün olmadığını düşünüyor. Bu yapıda kazanabileceklerini düşünmüyorlar. Birçok şey yapılabilir ama insanlar inanmıyorken bunu nasıl başarabiliriz? Syriza Hükümetinden sonra sağlık emekçilerinin durumunda iyileşme olmadı. Hastalardan kesilen 5 avro kaldırıldı. Sigorta kesintisi yüzde 2’den yüzde 6’ya çıktı. Gerekçe olarak hastanelerdeki kadro, teçhizat, hizmet eksiklerini tamamlayacaklarını söylediler ama dedikleri gibi olmadı.

Yunan burjuvazisi yalnız değil. AB burjuvazisi ile birlikte hareket ediyor. AB’ye katılma kararı Yunan burjuvazisine aitti ve bunun bedelini emekçilere ödetiyorlar.

*  *  *

Eğitim ve sağlık emekçileri ile görüşmelerin ardından bir turizm ve tarım bölgesi olan Penelopese’de kasabadaki yerel yönetimden temsilciler ile buluştuk.

Yerel yönetim temsilcilerinin değerlendirmeleri:

Bu kasabanın muhafazakâr bir halkı vardır. 2008’de Yunanistan’da büyük kitle eylemleri başladığında burada çok az sayıda insan eylemlere destek veriyordu. Fakat sonrasında kasaba halkı bu eylemleri desteklemeye ve bu bölgede de eylemler olmaya başladı. Burada da kitlesel eylemler gerçekleşti. Bu kitlesel eylemler Syriza Hükümetine kadar devam etti. Sonrasında azaldı ve şimdi oldukça az sayıda katılım oluyor. Son tarım grevi çağrısını insanlar doğru bulsa da katılım olmadı. Yerel yönetimler merkeze artık daha çok bağlı. Küçük kasabalar birleştirilip merkeze bağlanıyor. Eskiden yerel yönetimlerin yaptıkları işler, çöp toplama gibi, özel şirketlere devredildi. Elektrik faturalarından yapılan kesintiler merkezde toplanıyor ve yerel yönetimlerin bütçesi merkezden belirleniyor. Özel şirketler işlerine geldiği gibi davranıyor. AB; iş güvenliği ve çevre yasalarına bile uymuyorlar. Fazla çöp toplanmış olarak gösterip daha fazla para alıyorlar ve yerel yönetimlerin itirazlarına rağmen buna göz yumuluyor. İstemediğimiz herşey artık yasa oluyor. Bu sorunlara karşı birleştik ama olmadı. Çipras’ın söylediklerine inandık ama olmadı. Şimdi aynı şeyleri söyleyen insanlara neden inanalım? Bu sorunun bir yanıtı yok. Eğer birşeyler yaparsak değişecek yoksa hiçbir şey değişmeyecek. Tüm Avrupa’da benzer sorunlar yaşanıyor. Mülteciler ile birbirimize düşman gibi bakıyoruz.

*  *  *

Yunanistan emekçilerinin mücadelesi Avrupa’yı sarsmaya devam edecek

Yunanistan’da seçimlerin kemer sıkma politikalarının durdurulması için bir umut olduğu ve bu umudun Syriza ile birlikte söndüğü yönündeki görüş herkes tarafından dile getiriliyor. Sorunların AB’den kaynaklandığı konusunda da bir görüş birliği var. Fakat Syriza Hükümeti ve ardından referandumdan çıkan “hayır” oyuna rağmen Troyka’nın politikalarının kabul edilmesi, AB’den ayrılmanın mümkün olmadığı inancını oluşturmuş. Avrupa sendikalarından bu noktada destek gelmemesi kemer sıkma politikalarının durudurulabileceği ve Yunanistan’ın AB’den tek başına bir kopuş yapabileceği inancını azaltmış. Böyle bir inanç olması durumunda insanların KKE’ye yöneleceği belirtildi ki KKE uzun süredir AB’den kopuşu savunuyor. Buna rağmen son seçimlerde KKE’nin oylarının düşmesi kitlelerin AB’den ayrılmanın mümkün olmadığına dair inançlarının bir göstergesi sayılıyor.

Syriza’nın kemer sıkma politikalarını durduracağına dair taahhütü ve ardından bunu yapmaması, referandumdan “hayır” çıkmasına rağmen Troyka’nın dayatmaları kabul etmesi kitleleri umutsuzluğa sürüklemiş. Syriza Hükümetinin, kitle hareketinin gücünü kaybetmesine neden olan umutsuzlukta oynadığı rol büyük. Diğer taraftan, Yunanistan işçi sınıfı zafer kazansa da bunu Avrupa işçileri ile ortak mücadele vermeden koruması olanaksız. Avrupa işçilerinin sorunları eşitsiz gelişse de sorunların kaynağı ortak. Farklı düzeylerde neoliberal saldırılar bütün Avrupa’da devam ediyor. Yunanistan işçileri belki de Avrupa’da bu neoliberal saldırılara en şiddetli maruz kalan sınıf oldu. Kitlesel mücadeleleri ile neoliberal politikaları kırma olanağını elde ettiler ve Avrupa’yı sarstılar. Referandumdan “hayır” oyu çıkmasına rağmen hükümet Troyka’nın taleplerini kabul etmiş olsa da Yunan emekçilerinin dediği gibi “logic” (mantık) Yunanca bir kelime ve mücadele henüz bitmedi. Tam tersine Avrupa’nın diğer ülkelerinde son dönemde hızla artan neoliberal saldırılar Avrupa genelinde işçi sınıfını harekete geçiriyor. İşçi hareketindeki bu yükseliş, Yunanistan’da yeniden umutların doğmasına neden olacak ve bu defa Yunanistan işçi sınıfı yakın zaman önce kazandığı büyük mücadele deneyimine de sahip olacak. Avrupa’da kısa vadede doğması muhtemel birleşik yeni bir mücadele dalgasının, Yunanistan deneyimi ışığında tarihsel dönüşümlere yol açması uzak değil.