SINIF PARTİSİ İHTİYACI HAD SAFHADA!

— Şadi OZANSÜ

CHP’nin Ankara-İstanbul yürüyüşü iyi okunmalı. “Kitle-Parti-Önderlik” üçlüsünün arasındaki diyalektik ilişki ortada yıllar sonra hâlâ bağımsız bir sınıf partisinin bulunmadığı koşullarda bir küçük burjuva milliyetçi partisinin üzerinden irdelenmek zorunda kalınıyor. Bu, sosyalist hareket açısından üzücü bir durum, ama ne çare ki somut duruma bakmak zorundayız. Evet, bugün bu ülkede neredeyse sadece işçi sınıfının bağımsız sesi yok. Oysa ki hem patron sınıflarının hem de diğer ara sınıf ve katmanların sayısız sözcüsü yıllardır boy göstermeye devam ediyorlar. Her ne kadar egemen sınıflar arasındaki halka seslenme imkânı ve onun ibresi iktidar kliğinin ağırlıklı olarak lehine işlese de durum böyle.

Önce uluslararası konjonktür

Aralarındaki bütün çelişkiye rağmen başını ABD yönetiminin çektiği emperyalizm 2008’den beri içine girmiş olduğu krizden çıkamadığı için çözüm olarak savaştan başka yol bulamıyor. ABD emperyalizminin savaş makinasının yüzde 60’lık bölümü epeydir Uzakdoğu’ya kaymış durumda. Hedefte Çin Halk Cumhuriyeti var, Kuzey Kore o hedefin ön karakolu.  Ama o bölgeye tam anlamıyla uzanmak için önce Suriye’den ve İran’dan geçmek gerekiyor, Rusya ile hesaplaşmak gerekiyor. ABD emperyalizmi bunların hepsinin hazırlığı içinde. Peki, ama neden? Cevabı basit: çünkü krizden çıkış sadece sağa sola daha fazla silah satmakla olmuyor, aynı zamanda esas olarak Çin, Ortadoğu ve tabii Rusya gibi büyük pazarların emperyalist pazara ikirciksiz olarak entegre edilmesi gerekiyor. Yani denetiminin tümüyle emperyalizmin elinde olacağı bir durum olmalı bu. Bir başka ifadeyle Rusya’daki yönetim yaklaşık çeyrek yüzyıldır ülkedeki 1917 Ekim Devrimi’nin devasa kazanımlarını kapitalizm yönünde yıkmışsa da, hâlâ mafyatik yapısıyla “hırsızlık”larını kendi denetimi altında tutmaya devam ediyor. Çin yönetimi Rus yönetiminden çok da farklı olmayacak bir şekilde büyük bir süratle kapitalizme yönelerek 1949 Devrimi’nin kazanımlarını berhava etmeye çalışsa da, ÇKP yönetimi mafyası kendi pazarını henüz emperyalizme tam olarak devretmiş değil. Artık neredeyse İran için bile benzer bir durum söz konusu. İşte krizinden geçici olarak dahi olsa kurtulmak isteyen emperyalizm bu yüzden savaş naraları atıyor, sadece atmakla da kalmıyor, bunun ciddi hazırlığı içinde.

İşte bu durumun, bölgemize, Ortadoğu’ya yansıması da açık: Rusya, Çin ve İran bölgede bir savunma savaşı veriyorlar. ABD ile aralarındaki savaş emperyalistler arası bir savaş değil. Savaşın şu andaki mevkii Türkiye’nin de içinde yer aldığı Ortadoğu. Yarın bu savaşın nerelere uzanabileceğini bizim gibi herkes öngörebiliyor.

Türkiye’nin bu konjonktürdeki yeri ne?

Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin hemen öncesi ve sonrası politikalarla (24 Ocak 1980 kararları ve sonrasında Özal dönemiyle) ve tabii ağırlıklı olarak 15 yıllık AKP dönemiyle dünya emperyalist pazarına alabildiğine entegre olmuş bir ülke. Türkiye; bu köprüler, tüneller, havalimanları, kanallar, otoyollar, AVM’ler, cep telefonları, bilgisayarlar ve ayrıca satılan yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla emperyalist pazarın tam denetiminde bir ülke. Satın aldığı yüksek teknoloji ürünü silahlar, savunma sistemleri vs. ile de emperyalizme askeri olarak da göbeğinden bağımlı.  Emperyalizmin Türkiye’den ek bir beklentisi yok. Bu haliyle, özellikle ABD emperyalizmiyle uyum içinde. İlişkileri zaman içinde nereye evrilir bilinemez, ama zaten NATO üyesi bir bağımlı ülke. Rusya’dan, Çin’den ve hatta İran’dan çok farklı.

İşte, Türkiye bu koşullar altında uluslararası ve bölgesel konjonktürün keskinleşmesine paralel olarak alaturka faşizme uzanmayı da göze alan (ordu ve polisin dışındaki bütün paramiliter örgütlenme çabaları bunun göstergesi) ve bir miktar İslam sosuna batırılmış emperyalizme bağımlı bir vesayet (bonapartizm) rejimiyle yönetiliyor.

Çizdiğim bu çerçeve içinde yazının hemen başında ele aldığım “Kitle-Parti-Önderlik” üçlüsünün CHP’deki tezahürüne artık dönebiliriz. Meseleye 1980 öncesinde bakıyor olsaydık, gene CHP’yi ele almak durumunda olurduk ama bu kez, onun yanı sıra önderlik meselesini “Sınıf-Parti-Önderlik” bağlamında devasa işçi sendikaları (DİSK ve onun Türk-İş içindeki uzanımı sendikalar) ve işçi sınıfını bir miktar da olsa içeriden kucaklayan başta TİP ve TKP olmak üzere çeşitli siyasal sınıf önderlikleri açısından ele almak durumunda olurduk. Bugün ne yazık ki meseleye ağırlıklı olarak CHP önderliği açısından bakmak zorunda kalıyoruz. Yazımın başlığındaki aciliyet ( SINIF PARTİSİ İHTİYACI HAD SAFHADA) işte tam da bunun ürünü.

Evet, CHP’deki “Kitle-Parti-Önderlik” ilişkisi (eski CHP’den değil, 1972 sonrası CHP’den söz ediyorum, yani işçi sınıfıyla tarihinde ilk defa rezonansa giren CHP’den) günümüzde şöyle işliyor: a) siyasal kararlarını nasıl aldığı belli olmayan bir önderlik, genellikle hep bir “gizli el”in devreye girmesiyle yapılan politik tercihler  (Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığının ortaya atılışı, milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasının onaylanması, YSK önünde kitlesel protesto gösterisinin engellenmesi, vs.) b) Çok az sayıda gerçek milletvekilini bir kenarda tutmak kaydıyla parti aygıtının esas işinin “sırası gelen” il ya da ilçe yöneticisini milletvekilliğine hazırlama çalışmasıyla sınırlı olması, kazanılacak belediye başkanlıklarına halkın değil aygıtın ihtiyaç duyduğu adayların seçilmesi için çaba göstermesi (bu aygıtın içine yerleştirilen ve artık onun bir parçası haline gelen, kimi zaman milletvekili adayının hemşerisi olmakla birlikte bir başka siyasi partinin bile taraftarı olması muhtemel delegeler ve bu delegeler sistemi) c) hiçbir iç gelişmeden haberi olmayan, her türlü haksızlığa karşı tepki göstermeye çalışan sempatizan ya da geniş seçmen kitle.

İşte bu üçlü ilişkiyi ele aldığımızda CHP’deki temel sorunun tepesi üzeri duran önderlik sorunu olduğunu fark etmemek mümkün değil. Üçlünün kelimenin gerçek anlamda en tutucu/gerici noktasında parti aygıtının durduğu görülüyor. O aygıt ki, bir anlamda parti önderliğinin ruh halini yansıtıyor ve sürekli olarak partili seçmenin olayların seyrine ne kadar “duyarsız” olduğu görüşünü pompalıyor. Yani, aygıta göre, “eğer CHP bugün bir şey yapamıyorsa, bunun sebebi aygıtın ya da önderliğin başarısızlığı değil, parti seçmeninin kayıtsızlığıdır”. Oysa ki, parti seçmeni ya da kitlesi 2013 Haziran İsyanına parti aygıtına ya da önderliğine rağmen katılmıştır. Gene şimdi Kılıçdaroğlu bir adım attığında çok daha fazlasını atacağını göstermiştir, gösterecektir. Kılıçdaroğlu İstanbul’a geldiğinde onu karşılayıp eyleme katılacak olanların sadece partililer olacağını sanmak ve o yüzden bu yürüyüşe burun kıvırmak son derece yanlış bir tutumdur. Bununla birlikte şu noktanın altını çizmek durumundayız: Kılıçdaroğlu bu yürüyüşü yapmak zorunda kalmıştır! Yürüyüşün başlangıcında söylemindeki ürkeklik ve tutukluk yerini her geçen gün daha fazla yürekliliğe bırakmaktadır. Artık yürüyüşün ilk gününden daha kararlı yürüyor, çünkü arkasında eylemini destekleyen milyonları görüyor ve bu milyonların iktidar kliğini nasıl paniklettiğinin farkında. Ama bu durum ortada bir önderlik sorununun olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine önderlik sorunu bir küçük burjuva milliyetçi partide bile bu kadar vahimse, varın düşünün yarın bir devrimci işçi sınıfı partisinde ne biçimler alacaktır? Ama öyle değil işte. Çünkü adına layık bir devrimci sınıf önderliği yaratmada elimizin altında bulunan yaklaşık iki yüz yıllık tarihsel bilgi ve deneyim bize burjuva partilerinin kıt kaynağından çok daha fazlasını veriyor.

Çözüm nereden geçiyor?

Proleter devrimi henüz kapımızda değil. Ama bu hiç olmayacak anlamına gelmiyor. İçinde bulunduğumuz konjonktürde, dünyanın her ülkesinde muzaffer bir proleter devrimi (üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son verecek devrim) de en az bir karşı-devrim (faşizm) kadar mümkün. Hatta ondan daha fazla mümkün, meğer ki büyük toplumsal çalkantılar sonucu patlak verecek olan devrimde işçi sınıfına ve bütün ezilen kesimlere yardımcı olacak bir sınıf partisi ve onun içinden çıkabilecek bir devrimci sınıf önderliği yaratmanın kanalları açık tutulabilsin. İşçi sınıfının genelkurmayı olan devrimci sınıf önderliği esas olarak devrim sırasında inşa edilir. Böyle bir parti patlak verecek olan devrim öncesinde mutlaka kilit mevkilerde sınıf öncülerine sahip olacaktır, ama nihai olarak inşa edilmemiş olacaktır. Hatta denilebilir ki işçi sınıfının genelkurmayının içinden çıkacağı parti, devrim öncesi partiden oldukça farklı olacaktır. Nitekim 1917 yılının Şubat ayının Bolşevik Partisi ile Ekim’in Bolşevik Partisi neredeyse birbirlerinden bambaşka partilerdir.

Türkiye’deki esas problem olası bir devrime öngelecek az da olsa kitleselleşmiş bir işçi sınıfı partisinin hâlâ olmayışıdır. İşte bu yüzden siyasal demokrasinin en gelişkin biçimi olan bir egemen kurucu meclis inşasına ihtiyacımız var. Böyle bir kurucu meclis kuşkusuz “bizim” meclisimiz değildir. “Hayır Meclisleri” ya da “Haziran Meclisleri”yle bu meclisin uzak yakın alakası yoktur. “Hayır Meclisleri” ya da “Haziran Meclisleri” türü çalışmalar “Sol” hareketin kendi mücadele alanlarıdır, ancak devrimci yükseliş anında güçlenebilirler. Egemen bir kurucu meclisin bununla bir alakası yoktur. Kurucu Meclis bir burjuva meclisidir, nispi temsile göre yapılacak bir seçimle belirlenir, ama burjuvazinin tahammül edemeyeceği kadar demokratik bir meclistir. Olup olamayacağı şüphelidir. Gerçekleşmesi kitle mücadelesine bağlıdır. Kitle mücadelesiyle gerçekleştiği anda da mücadelenin gerisinde kalacak bir kurum haline gelebilir. Ama bunların önemi yok. Bugün Erdoğan-Bahçeli kliğine karşı sokağa çıkmış kitlelere somut bir hedef göstermek gerekirse, bu, Egemen bir Kurucu Meclis’ten başkası olamaz. Böyle bir kurucu mecliste işçi sınıfına dayanan güçler, yani işçi örgütleri, o meclisin sınıf ayağını oluşturmak üzere hep birlikte bir sınıf partisinde bir araya gelerek mücadele etmelidirler. Demokrasinin en kararlı savunucusunun işçi sınıfı olduğunu bütün topluma göstermek durumundadırlar. O sınıf partisi böyle bir kurucu mecliste halkların kendi kaderlerini tayin hakkının da kararlı bir savunucusu olacak ,Türk halkıyla Kürt halkının eşitliğini tesis etmek üzere kararlı bir mücadele yürütecektir. Böylece tarihsel olarak burjuvazinin çözmesi gereken bir sorunu da böyle bir mecliste çözebilecek tek gücün proletarya olacağını dost düşman herkese gösterecektir. Halkların kardeşliği ve gönüllü birlikteliği ancak proletaryanın inisiyatifiyle gerçekleşebilecektir. İşte bu yüzden bir işçi sınıfı partisine ve o partinin kurucu mecliste temsiline acil ihtiyaç vardır. Kurucu Meclis talebi doğrultusunda kitle mücadelesi ülkenin dört bir yanında Kurucu Meclis Komitelerinin oluşturulmasına imkân vereceği gibi başlangıçta az da olsa kitlesel bir birleşik sınıf partisinin inşasının da yolunu açacaktır. Unutmayalım, “Marksizm, bilinçli olmayan tarihsel sürecin bilinçli ifadesidir.”

İngiltere Genel Seçimleri: İşçi sınıfının oyu

— François Forgue 

[Not: Aşağıdaki makale Fransa Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) haftalık dergisi Tribune des Travailleurs (İşçilerin Kürsüsü) 93. sayısından alınmıştır.]

İngiltere’deki seçimler söz konusu olduğunda her şey önceden ayarlanmıştı. Theresa May liderliğindeki Muhafazakar Parti’nin galip gelmesi gerekiyordu. Avrupa Birliği deli gömleğine bir son verme arzusundaki kendi üyeleri ve seçmenlerinin iradesini savunmayı reddetmiş olmasından dolayı kendi kafa karışıklıklarının kurbanı olan İşçi Partisi’nin ise, bu seçimde bozguna uğraması bekleniyordu.

Bundan bir yıl öncesinde 23 Haziran 2016 Avrupa Birliği referandumu için yapılan tahminler de böyleydi: İngiliz seçmenlerin Muhafazakar Parti, işçi sendikaları konfederasyonu TUC, İşçi Partisi – Tony Blair’in destekçilerinden Jeremy Corbyn’e – ve yine Başkan Obama ve birçok diğerleri tarafından yapılan Avrupa Birliği’nde kalmak için oy kullanmaları yönündeki ısrarlarına direnecekleri tahmin edilmiyordu. Sonuçları biliyoruz: İşçi sınıfının oyu, özellikle de sanayi bölgelerinde “ayrılma” kararının zaferi yönünde oldu ve hâlâ çözülmemiş olan bir siyasi krizi başlattı.

Kısa süre önce gerçekleşen erken parlamento seçimlerinde de bunun aynısı yaşandı. Muhafazakar Parti’nin 13 sandalye kaybedip parlamentodaki sandalye sayısının 318’e düşmesiyle kalmadı, İşçi Partisi de bir önceki seçime kıyasla 32 yeni sandalye kazandı – ve Therasa May artık parlamentoda üye çoğunluğuna sahip değil.

İngiliz patronlarını ve Muhafazakar Parti’yi yenilgiye uğratan yine işçiler oldu. Gençlerle birlikte kitlesel olarak harekete geçerek Therasa May ve hükümetine bozgun yaşattılar. Avrupa Birliği üyeliğinin bedeli olarak yıllardır uygulanmış olan ve gitgide vahimleşen yıkıcı kemer sıkma politikalarının devamına karşı seslerini yükselttiler.

Therasa May ve onun hükümetine “İngiltere’nin AB’den çıkış” müzakerelerinde tam yetki vermiş olsalar, bu hükümet gidip AB sözleşmelerindeki emek karşıtı yükümlülüklerin hepsini devam ettirecekti; buna karşı çıktılar. Bunu İşçi Partisi’ne oy vererek yaptılar, çünkü İşçi Partisi’nin seçim beyannamesindeki kimi talepler İngiliz işçi sınıfının temel özlemlerini yansıtıyordu – bunlar 2016 Haziran’ında çıkarılan tüm engellere rağmen işçilerin AB’den çıkma yönünde kullanmış oldukları oyun da kalbinde yer alan taleplerdi.  

İşçi Partisi seçim beyannamesi demiryollarının yeniden millileştirilmesi çağrısını içeriyordu – bu Avrupa Birliği çerçevesinde ileri bile sürülemeyecek bir talepti. Yine seçim beyannamesi yeni kaynaklar aktararak Ulusal Sağlık Hizmetini (NHS) kurtarma çağrısı yapıyordu. Asgari saat ücretini 9 dolardan 12,5 dolara çıkarma çağrısı yapıyor ve “sıfır saatlik” sözleşmelere karşı çıkıyordu. Bunların tümü Avrupa Birliği’nin “bütçe dengesi” dayatmaları ile çelişen önlemlerdir.

İngiliz işçiler Muhafazakar hükümeti yenilgiye uğrattılar. Kendi örgütlerinin –yani TUC üyesi sendikalarının ve işçi sınıfının siyasi temsilcisi olarak ortaya çıkmış olan İşçi Partisi’nin – Avrupa Birliği kurumlarının ve finans sermayenin destekçileri olmak zorunda olmadığını gösterdiler. Aksine bunlar işçi sınıfının talepleri ve kurtuluşu için mücadelesinin aygıtlarıdır ve böyle kalmalıdırlar.

İngiliz işçileri, İngiliz kapitalistlerine yenilgiyi tattırdı ve tüm Avrupa çapında işçilerin mücadelesinin güçlenmesine katkı yaptılar.

İşçi Partisi’nin Avrupa Birliği’nden olduğu kadar NATO’dan ve savaş taahhütlerinden de etkin bir şekilde kendisini ayırarak 23 Haziran’da vermiş oldukları “Brexit” oyunun toplumsal içerini yerine getirecek politikalar izlemesi gerektiği konusundaki kararlılıklarını güçlü bir şekilde gösterdiler.

* * * * * * *

İngiltere işçi hareketindeki tepkiler

[Not: Aşağıdakiler İşçi Partisi üyesi bir sendika aktivisti olan, Kasım 2016’da yapılmış olan Mumbay Konferansı’nın da katılımcılarından olan John Sweeney’in bir mektubundan alınmıştır.] 

Jeremy Corbyn’nin işlemiş olmakla suçlandığı “suç” sadece zenginlerlin ve güçlülerin dayattıkları politikalara bir alternatifin olabileceğini dile getirmiş olmasıdır. Bu yüzden bugün hâkim sınıfların medyası Corbyn’ye yönelik intikam ateşiyle yanıp tutuşuyor.

Tüm yapmamız gereken iki seçim beyannamesini karşılaştırmak. İşçi Partisi’nin kampanyası büyük bir heyecan yarattı. Umut vaat etti. Sosyal güvenlik sistemlerinin özellikle de Ulusal Sağlık Servisi’nin savunulması çağrısını yaptı. Bu arada Muhafazakarlar sadece yedi yıllık bütçe kesintilerinin ve çekilen ıstırabın devamını öneriyordu. Sağlık sistemi ise bir sonraki hedefleri olacaktı.  

Erken genel seçimlerin ilanının sonrasında iki milyon vatandaş oy kullanmak için kayıt yaptırdı. Bu yeni seçmen kayıtlarının büyük çoğunluğu gençler ve İşçi Partisi destekçileriydi. Theresa May’in onlara sunabileceği hiçbir şey yoktu. Corbyn onlara umut verdi. Bu seçim bir harekete geçme çağrısı oldu; “Yeni İşçi Partisi” adı verilen şeyin bitişine işaret etti. Zaten İşçi Partisi’nde bu partiyi “modernleştirenler” sadece Margaret Thatcher günlerine özlem duyanlardı…

Bir alternatifi inşa etmek uzun sürecek çünkü hiçbir alternatifin olmadığı fikri çok derinlere işlendi. Militan taban Tony Blair ve Gordon Brown modelinden net bir kopuşu istiyor. Ama dikkatli olmalıyız. 8 Haziran’da işçiler bir elleri bağlı olarak mücadele yürüttüler; çünkü partiye Blair destekçileri egemen olduğu sürece İşçi Partisi’nin seçim beyannamesine sadık kalabileceğine inanmıyorlardı.

Kasım ayında yeni seçim olması oldukça olası. Bizler bu kampanyanın İngiltere’de radikal bir dönüşüm programı temelinde yürütülmesini sağlayacak bir rol oynamalıyız.  Yaşanmış olan sadece “Corbyn’nin İşçi Partisi Solu”nun zaferi değil; bu işçi sınıfının sola doğru derinden gelen bir hareketlenmesinin de ifadesi. Bunu yakalamak bize düşüyor.

* * * * * * *

TUC Konfederasyonu açıklamasından bölümler 

“Bu seçim ekmek davası ile ilgili konularla – sıradan işçiler için değişmesi gereken şeylerle ilgiliydi. Buna da şaşmamak gerek: şu andaki eğilimler devam ederse beş yıl içerisinde 3,5 milyon kişi güvencesiz işlerde çalışıyor olacak – ve ortalama ücret hala 2008’deki seviyenin 1.200 Sterlin altında.”  

“Yeni hükümet çalışanlar için yeni bir anlaşma ortaya koymalı. Kampanyadaki halkçı politikaları uygulamaya geçirmeliler – sıfır saatlik sözleşmeleri yasaklamak, asgari ücreti yukarı çekmek ve hemşireler, ebeler ve tüm kamu görevlileri için çoktandır yapılması gereken ücret artışını gerçekleştirmek gibi.”

Fransa’daki milletvekili seçimlerinin anlamı:

[Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) seçimlerin ilk turunun ardından yaptığı açıklamadır. Paris, 12 Haziran 2017] 

Çoğunluk sözünü söyledi

11 Haziran’da çoğunluk sözünü söyledi. Seçmenlerin çoğunluğunun beşinci Cumhuriyet’in tüm tarihindeki en yüksek oranla sandığa gitmeme tavrı ile (yüzde 51’in üzerinde) halk hükümetin meşruiyetini reddettiğini göstermiştir.

Beşinci Cumhuriyet rejiminde Ulusal Meclis ne işe yaramaktadır? Tüm yetkiyi kendi elinde toplamış olan Cumhurbaşkanı tarafından alınmış kararları tasdik etmek. Çoğunluk – özellikle de işçiler ve gençler- sandığa gitmeyerek bu saçmalığa razı olmadıklarını gösterdiler.

Bu nedenle 11 Haziran’da cumhurbaşkanlığı seçimindeki adayların tümü oylarının büyük bölümünü kaybettiler. “La République en  marche” [İlerleyen Cumhuriyet] Macron’un 23 Nisan tarihinde aldığı oyların 1,3 milyonunu kaybetti; Ulusal Cephe yaklaşık 4,5  milyon oy kaybetti; sağ yaklaşık 3 milyon oy kaybetti; “La France insoumise” [Boyun Eğmeyen Fransa] 4,5 milyon oy kaybetti, ki bu Melenchon’un aldığı oyların üçte ikisine denk geliyor ve yine Sosyalist Parti de 600.000 oy kaybetti. Tüm bu siyasal akımlar oy tabanlarının önemli bir oranını kaybettiler. Tümü reddiyeden paylarını aldı.

İlk turda seçmenlerin çoğunluğu, beşinci Cumhuriyet’in tüm tarihindeki en yüksek oranla sandığa gitmedi (yüzde 51’in üzerinde); ikinci turda oy kullanmayanlarla boş oy kullananların oranı bu kez yüzde 62’ye yükseldi.

Boyun Eğmeyen Fransa açısından, bu partinin yetkililerinin kibirli bir şekilde uyguladığı bölücü politikaların seçmenlerinin büyük bölümünün huzurunu kaçırdığı görüldü; özellikle de Beşinci Cumhuriyet’e son verme ve bir Kurucu Meclis seçme çağrısını ciddiye almış olan seçmenlerinin. Melenchon’un bir gayrimeşru koalisyon hükümetinde Macron’un Başbakanı olarak kendisini önermesi karşısında; ya da Ulusal Meclis’in “yetkilerini” övdüğünde ve burayı –Beşinci Cumhuriyet altında- grevler ve gösteriler yerine geçebilecek bir direniş çerçevesi olarak gösterdiğinde, seçmenlerinin kafalarının karışmamış olması mümkün müydü?

Şimdi ne olacak? Demokratik bakış açısıyla bu hükümet ve Ulusal Meclis’te sahip olduğu ezici çoğunluk gayrimeşrudur.

Ve bu gayrimeşru hükümet önümüzdeki haftalarda Çalışma Yasası’na, Sosyal Güvenlik sistemine, emekliliğe ve kalifikasyonlara yönelik saldırılar yapmaya ve Anayasadaki olağanüstü hali sürdürmeye niyetlidir!

Hangi hakla bunları yapacaktır? 

İşçi haklarını ve demokratik hakları ve kazanımları tehdit etmeye kararlı bu gayrimeşru hükümet ile müzakere edilecek veya karşılıklı danışılacak hiçbir konu yoktur.

Bu her şeyi imha etmeye niyetli azınlık hükümeti karşısında işçilerin kendi sarsılmaz birleşik cepheleri ile, gençlik ve işçi örgütleri ile bu hükümetin yıkım politikalarına karşı koymaktan başka çareleri yoktur.

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) her koşulda birlik ve demokrasi için mücadele eder; bu ise Beşinci Cumhuriyet’in sonlandırılmasını, egemen bir Kurucu Meclis’in seçimini, Avrupa Birliği’nin dikte ettiği politikalardan kopulmasını gerektirir.

Sınıf mücadelesinin destekçisi olarak Bağımsız Demokratik İşçi Partisi işçilerin bu yolda ilerlemesine yardımcı olmak için yapılan tüm girişimleri destekleyecektir.

Bu siyasal kriz ve çürüme döneminde tüm Komünist Parti, Sosyalist Parti, Sol Parti, Boyun Eğmeyen Fransa üyelerine, destekçilerine ve sendika militanlarına kardeşçe çağrı yapıyoruz. Tartışmayı açmış olalım: Bir işçi sınıfı partisine ihtiyacımız var mı, yok mu? Gericiliğin planlarını yenilgiye uğratmak için işçilerin birleşik cephesini inşa etmemiz gerekiyor mu, gerekmiyor mu?