Macron Gayrimeşrudur!

Buna rağmen V. Cumhuriyet kurumları ona Sosyal Güvenliği ve Çalışma Yasasından geri kalanları yıkmak için her türlü yetkiyi veriyor.

Bunu nasıl engelleyebiliriz?
Tabii ki işçi sınıfının birliğiyle!

Macron 7 Mayısta seçildi ama olgular onun son derece zayıf bir azınlığı temsil ettiğini gösteriyor.

Kanıtı:

Kayıtlı seçmenlerin yüzde 26’sı oy kullanmamışken;
Kayıtlı seçmenlerin yüzde 9’u boş ya da geçersiz oy kullanmışken;
Oy kullanan her üç seçmenden sadece birinin oyunu alabilmişken ve işçi mahallelerinde oy kullanmama oranı yüzde 50’leri aşmışken;
Yüzde 65’lik kullanılan oy üzerinden kayıtlı seçmenlerin yüzde 42’sinin oyunu alabilmişken seçildi.

Üstelik herkes biliyor ki almış olduğu oyların yarıdan fazlası, onun programına karşı oldukları halde sırf Le Pen’e karşı oldukları için verilmiş oylardır.

Gayrimeşru! Azınlığın Başkanı Sosyal Güvenliği ve Çalışma Yasasından geri kalanları yıkmak için saldırmak istiyor

Her beş seçmenden dördü Macron’un programını desteklememektedir. Dolayısıyla çok küçük bir azınlığın Başkanı olan bu şahsın hiçbir meşruiyeti yoktur.

Ancak V. Cumhuriyet kurumları öyle bir şekilde oluşturulmuştur ki seçmenlerin yüzde 20’sini temsil eden bir başkan elinin altında iktidarın yüzde 100’ünü tutabiliyor.

Ve Macron daha şimdiden bu iktidarın yetkilerini kullanarak;

Yaz aylarının hemen başından itibaren kanun hükmünde kararnameler ve Meclisin onay mecburiyetini ortadan kaldıran De Gaulle Anayasası’nın 49/3 Maddesine dayanarak Çalışma Yasasını tümüyle yıkarak El Khomri yasasını daha da sertleştireceğini;
Ertelenmiş ücret üzerine kurulu 1945 tarihli işçi kazanımı olan Sosyal Güvenlik Yasasının bel kemiğini oluşturan sağlık sigortasını ortadan kaldıracağını;
Adına “faydasız tedaviler” dediği sağlık ödemelerini daha sonra “lüzumlu tedaviler”i de ortadan kaldırmak üzere hiç bir şekilde yapmayacağını ilan ediyor.

Macron; El Khomri yasasına karşı milyonlar halinde ülkeyi sarsan işçi sınıfını cezalandırmak için bir avuç kapitalistle bankerin kendi çıkarları için kullandıkları bir araçtan başka bir şey değildir.

Bu hedefine varmak için de, hiç sıkılmadan –ki bu V. Cumhuriyet mantığına çok uygundur- işçi örgütlerinden bu planı hayata geçirmek için birlikte çalışma talebinde bulunmaktadır.

Dört bir yandan Le Pen’i yenilgiye uğratmış olmanın karşılıklı kutlamalarına tanık oluyoruz. Kuşkusuz Le Pen’in yenilgisi iyi, ama emekçiler ve işçi hareketi için şu iki sorunun cevaplanması da bir zorunluluktur: Bu noktaya nasıl geldik? Ve bu felaketi engellemek için ne yapmalıyız?

Buraya nasıl geldik?

Beş yıllık Hollande hükümeti, AB tarafından dayatılan 5 yıllık karşı-reformlar ve sosyal yıkım planları: Macron. Touraine. NAPTAM. NOTRe. El Khomri, Peillon, sorumluluk sözleşmesiyle, fabrikaların, hastanelerin, okulların, postanelerin kapatılmasıyla ve sendikacılarla gençlere uygulanan baskılarla.
İllerde, bölgelerde ve belediyelerde bütün “sol” partiler (“Boyun Eğmeyen Fransa”yı destekleyenler dahil olmak üzere) aynı kemer sıkma politikalarını, postanelerin personelini azaltarak, kamu hizmetlerini AB Komisyonunun talepleri doğrultusunda özelleştirerek halkın yaşam koşullarını zorlaştırdılar.
Bölünmeler: Bu zor koşullar altında bile, Hanon (Sosyalist Parti’nin kendi önseçiminde en azından kısmen de olsa Hollande’ın politikalarına karşı çıktığı için aday olarak seçilen yöneticisi) ile Mélenchon arasında El Khomri yasasının iptali üzerine inşa edilecek bir ortak adaylık (çünkü her ikisi de El Khomri yasasına itiraz ediyorlardı) olayların seyrini tümüyle değiştirebilirdi. Ama bu iki aday birlik yolunu reddederek bölünmeyi keskinleştirerek Macron’un seçilmesini tercih ettiler.

Bu durum V. Cumhuriyet’in anti-demokratik kurumlarının mantıki sonucudur

V. Cumhuriyet anayasasındaki siyasal seçimlerdeki amaç seçmenlerin farklı programlar arasında bir tercih yapmaları değildir. Nihai seçim beş yılda bir gerçekleştirilecek bir plebisitle taçsız bir kral seçmektir. Üstelik bu seçilecek şahıs tercih ettiğinizden ziyade, en az nefret ettiğiniz şahıs olacaktır.

Böyle bir seçimle gelen başkan, işçi sınıfına ve demokrasiye saldırmak için bütün yetkilerle donanmış olacaktır.

İşte bu yüzden başkanın genel oyla seçilmesine son verilmelidir. Gene tam da bu yüzden V. Cumhuriyetin kurumları yürürlükten kaldırılmalıdır.

Egemen bir kurucu meclis seçiminin zamanı gelmiştir

Seçimlerin ikinci turunun akşamı bütün kurumsal partilerin sorumluları hepbirlikte bu anti-demokratik kurumlara saygılarını sunarken Macron’a da başarılar dilediler.
Bunların bazıları politikalarını hayata geçirmek için yeni Başkanın yardımcılığına soyunmaya aday olduklarını ifade ederlerken, diğerleri de meşru bir muhalefet rolüne soyunmak için genel seçimleri kazanarak Macron’la birlikte yönetimi paylaşabileceklerini ifade ettiler (Mélenchon).

Bütün yetkilerin başkanın elinde toplandığı bonapartist V. Cumhuriyet rejimi altında Millet Meclisindeki muhalefetin neredeyse hiçbir öneminin olmadığını işçiler yılların deneyimleriyle öğrenmiş bulunuyorlar. Muhalefetin tek işlevi, başkanın alacağı işçi düşmanı ve anti-demokratik kararlara bir demokrasi cilası atmaktan ibarettir.

Hollande/Valls hükümetinin kanun hükmünde kararnameler ve 49/3 darbeleriyle Meclisten geçirdikleri işçi düşmanı uygulamalara karşı deneyim sahibi olmuş işçiler şunu dile getirme hakkına sahiptirler: Haklarımızın, varlığımızın, ailelerimizin ve demokrasinin savunulması, V. Cumhuriyetin sahte parlamenter ayak oyunlarından değil, tam tersine bu cumhuriyetin tasfiyesinden ve onun yerine egemen bir kurucu meclisin seçilmesinden geçer.

Çünkü böyle bir mecliste; seçilmiş, görevlendirilmiş, geri çağrılabilir ve denetlenebilir bütün halk delegeleri bütün iktidarı ellerine geçirerek demokrasiye uyan kurumları kurabileceklerdir.

Çünkü bu delegeler bir “üst kurtarıcı”nın dalkavukları olarak değil, siyasal programları temelinde ortaya çıkmış olan listelerin nispi temsiliyle seçilmiş olacaklardır.

Dün, Bugün, Yarın:
Her koşul altında,

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) İşçi sınıfının birliği ve demokrasi için mücadele eder

Partimiz; bir işçi hükümeti taraftarı olarak AB ve V. Cumhuriyetle bağlarını derhal koparacak bir Kurucu Meclis çağrısı yapar. Sınıf mücadelesi içindeki işçilerin ve onların örgütlerinin birliği yanlısı olan partimiz dün El Khomri yasasının kabulüne karşı nasıl mücadele ettiyse, bugün de aynı yasanın yürürlükten kaldırılması için aynı şekilde mücadeleye devam edecektir. Bu yolda, “yüzde 20’lik” gayrimeşru Başkanın ölümcül planlarını engelleyebilmek amacıyla bütün güçlerini siyasal mücadeleye sokacağını taahhüt eder. Partimizin amacı, bu gayrimeşru Başkanın planlarına karşı işçilerin ve onların örgütlerinin birleşik blokunu kurmalarına ve en sağlam birleşik cepheyi gerçekleştirmelerine yardımcı olmaktır.

POID; sınıf temelleri üzerine kurulmuş otantik bir işçi partisinin inşasının acil bir gereklilik olduğunu ileri sürer. Partimiz bu hedefler doğrultusunda, birliğin sağlanabilmesine yardımcı olabilmek ve El Khomri yasasının yürürlükten kaldırılması için, Sosyal Güvenlik ve Çalışma Yasasını tehdit eden saldırıları püskürtebilmek amacıyla V. Cumhuriyet rejimine son verecek bir Kurucu Meclisin yolunu açmak için genel seçimlerde adaylar gösteriyor. Bu doğrultuda, bütün işçileri, militanları ve gençleri önümüzdeki günlerde ülkenin dört bir yanında örgütleyeceği toplantılara katılıp tartşmalarda söz almaya davet ediyor.

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) Ulusal Bürosu

Paris, 7 Mayıs 2017- Saat 22.30

Kurucu Meclis için, işçi hükümeti mücadelesi yolunda bir sınıf partisi için,

Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden Oluşumu için Örgütlenme Komitesi’nin (OCRFI) Fransa seksiyonu liderliği, 22-23 Ekim 2016 tarihlerinde Uluslararası Komünist Eğilim ile bir araya geldi. Dördüncü Enternasyonal’e katılma niyetiyle gerçekleşen toplantıda değerlendirmelerimiz siyasi durum ve görevlerimize odaklandı ve kabul edilen karar metninde Beşinci Cumhuriyet’in krizi ele alındı:

Bonapartist rejim, her şeyden önce devlet başkanının toplumsal sınıflar, siyasi oluşumlar ve toplumun tüm unsurları arasında temel bir rol oynamasına dayanmaktadır. Bu temel, bugün çökme aşamasına gelmiştir. Toplumun muazzam bir çoğunluğu tarafından reddedilen Devlet Başkanından, bugün kendi partisinin içindeki en sadık destekçileri bile vazgeçmektedir. (…) Devletin zirvesi, kendi temel kurumları içindeki ayaklanmanın ateşini söndürmekle uğraşmaktadır: Silahlı Kuvvetler (huzursuzluk içinde olduğu duyuldu), Yargı (Hollande’ın kitabında açıkça eleştirildi) ve Polis Kuvvetlerinin hali devletin kriz içinde olduğunu göstermektedir. (…)

Ancak rejim pamuk ipliğine bağlı da olsa hâlâ ayakta”, çünkü “hükümetin El Khomri reformundan geri adım atmasını sağlayan işçi örgütlerinin tepesindekiler, bu işçi karşıtı, demokrasi karşıtı despotik hükümeti alaşağı edecek güçleri bir araya getirme imkânına sahip olanlar, bunun yerine Avrupa Birliği ve Beşinci Cumhuriyet kurumlarının isteklerine olur vermeye devam ediyorlar. Geçmişin Stalinci geleneksel komünist partilerinden geriye kalanların ve bir dizi kendini Troçkist olarak tanımlayan ortayolcuların krizlerinin ortaya çıkardığı işçi önderlikleri, rejimi kurtarma operasyonlarında başrolü oynuyorlar. ‘Sol siyasi partiler’ arasında var olan bir eğilim, Başkanlık seçimlerinde ‘aşırı sağı engelleme’ kisvesi altında ‘sendikal örgütleri Beşinci Cumhuriyet’in kurumlarına entegre etme’ sürecinin pekişmesi için hareket ediyorlar. (…)

Ancak bu, sınıf hareketinin El Khomri reformuna karşı çıkarak tüm toplumsal ilişkileri etkilediği bir ortamda gerçekleşiyor. (…) Şu anki durum, daha önce olmadığı kadar sendikal liderliklerin yıkıcı girişimleri ve buna direnenler arasında bir kilitlenmeye yol açıyor.

Karar metni şöyle devam ediyor: “Marksist programla donanmış Dördüncü Enternasyonal’in görevi, Avrupa Birliği’nden kopmak, yani artık-değerin alıkonulmasına dayanan kapitalist sömürü sistemini ortadan kaldırmaktır. İşçi sınıfı örgütlerinin bağımsızlığını savunan her sınıf bileşeni, tüm gerekli siyasi sonuçları betimlemese dahi, önderliklerin korporatist entegrasyon eğilime karşı çıkarak, pratikte bu ayrışmaya katkı sağlamaktadır.” Ülke çapından 387 delelegeyi bir araya getiren ve çoğunluğu Troçkist olmayan 5392 militan tarafından (çev.- bugün bu sayı 12 bin militanı aşmış bulunuyor) desteklenen bu toplantının önemi de burada yatmaktadır. Bu, “konferansın burada sona ermemesi gerektiğini, sonuçlarının takip edilmesi gerektiğini” ortaya koyar.

Sınıf örgütlerinin bağımsızlığının savunulması ve Beşinci Cumhuriyet ve Avrupa Birliği’nden kopuşun siyasi mücadelesi birbirine bağlıdır. Her geçen gün Hollande’ın Devlet Başkanı olarak meşruiyetini yitirdiğini ortaya çıkarıyor. İşçi örgütlerinin bağımsızlığının savunulması Hollande Hükümeti ve onun politikalarına karşı demokrasi mücadelesinin ortak zeminidir. (…) Demokrasiye şekilden öte toplumsal içeriğini kazandıracak Kurucu Meclis çağrısı, milyonların hareketine yön verecektir.

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) Ulusal Federal Konseyi bu çerçevede gerçekleşecektir. Sosyalist Parti ön seçimleri, Melenchon’un yaptığı gibi tüm temsiliyet ve temsili demokrasi biçimlerini ortadan kaldırmaktadır. Bu saldırı tüm partilerin ve sendikaların varlığını hedef almaktadır. (…) Bizce, bugün her zamankinden daha gerekli olan, sınıf partisinin gerekliliğini savunmak, sınıf mücadelesine müdahil olmak ve işçilerin hükümeti için mücadele etmektir.

Mumbay Dünya Konferansı Türkiye Delegasyonu Konuşmaları-2

Furkan Şafak:

“Bizim hedefimiz emperyalizmden kopuş ve işçilerin, yoksul köylülerin ve bütün ezilenlerin hükümetini kurmaya çalışmaktır.”

Kardeşlerim,

Sizleri Türkiye’den selamlıyorum. Üyesi olduğum İşçi Kardeşliği Partisi adına selamlıyorum. Partimiz bugüne kadar kendi içinden ve dışından birçok darbe yiyerek bugünlere geldi. Ama bugün yeniden ayağa kalkmanın eşiğinde. Buna mecbur çünkü Türkiye’de işçi sınıfının bağımsız sesi olabilecek bir sınıf partisi maalesef hala yok. İşçiler birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de patron partilerine angaje olmuş durumdalar. İşte bunun bilincinde olan kapitalist sınıflar ve onların siyasi temsilcileri de işçi sınıfının bu zayıflığını görerek istedikleri gibi at koşturuyorlar. Bu konuda o kadar pervasızlar ki, ülkede sözde ılımlı İslam’ın temsilcisi olan bir diktatöre karşı ABD emperyalizminin güdümünde radikal İslamcı bir darbe girişiminde bulunabiliyorlar. Gerçi bu darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı ama eğer başarılı olsaydı Endonezya’da 1966’da Sukarno’ya karşı gerçekleşen darbe gibi Kürtleri, Alevileri ve sosyalistleri keseceklerdi. Başarısız darbe girişiminin ardındaki Cemaat CIA destekli Endonezya’daki Nakdat-ül Ulema cemaatinin bir benzeridir.

Ancak bu başarısız darbeyi kendi lehine kullanan Erdoğan, şimdilerde ilan ettiği Olağanüstü Hal uygulamasıyla sözde darbecilere karşı savaşma kılıfına sığınarak, Kürt halkının parlamentodaki temsilcisi Kürt milletvekillerini hapse atmakta, sosyalist aydınları tutuklamakta, liberal gazeteleri yasaklamakta, Alevi derneklerine saldırmaktadır. Erdoğan, gözü dönmüş bir şekilde ülke içinde saldırılarını sürdürürken Suriye ve Irak’ta da savaşa girmekte ve bu yoldan ABD emperyalizmiyle pazarlık yapmaktadır.

İşçi Kardeşliği Partisi olarak politikamızı ikili bir zemin üzerinde sürdürmekteyiz. Bir taraftan Erdoğan’ın bir süre sonra alaturka faşizme kadar uzanabilecek olan bonapartist rejimine karşı, bu rejimin bütün mağdurlarını sokakta bir araya getirecek olan eylem komitelerinin oluşturulmasına çağırıyoruz. Öte yandan ülkedeki etnik (Türk/Kürt) ve mezhepsel (Alevi/Sünni) bütün bölünmeleri ancak işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesiyle engelleyebileceğimizi bildiğimizden kitlesel bir işçi sınıfı partisinin inşası yolunda hareket ediyoruz. Partimizi bu yolda bir araç olarak işçi sınıfının hizmetine sunmak istiyoruz. Biliyoruz ki, ülkenin parçalanmasını engelleyecek ve millete öncülük edecek tek güç işçi sınıfıdır. Ama işçiler de ancak örgütlü olduklarında bir sınıf oluştururlar. İşçi Kardeşliği Partisi Türkiye’nin emperyalizm tarafından parçalanmasının engellenmesi için egemen bir kurucu meclis çağrısında bulunmaktadır. Herhangi bir seçim barajının olmadığı, her partinin TV’lerde eşit sürelerle propaganda yapabildiği, halk örgütlenmelerine izin verildiği, din ve vicdan özgürlüğü ile ifade özgürlüğünün olduğu, komşu ülkelere askeri müdahale girişimlerini yasaklayacak bir egemen kurucu meclis. Siyasal demokrasinin kök salacağı böyle bir rejimin egemen meclisinde kitlesel bir işçi partisi olarak sınıf çıkarlarımız için sonuna kadar mücadele etmeyi görev biliyoruz. Bizim hedefimiz emperyalizmden kopuş ve işçilerin, yoksul köylülerin ve bütün ezilenlerin hükümetini kurmaya çalışmaktır. İşçi sınıfının nihai kurtuluşunun dünya çapında olacağı bilinciyle hepinizi bu mükemmel toplantının hazırlayıcıları (tertip komitesi) ve katılımcıları olmanızdan dolayı yoldaşça selamlarım. (19 Kasım 2016)

Mumbay Dünya Konferansı Türkiye Delegasyonu Konuşmaları-1

Cemal Bilgin:

“…sadece kendi ülkelerimizde değil dünya çapında birlik olmak zorundayız. Buradan bu yönde kararlar çıkartmak zorundayız. Her ülkede patronlardan, onların hükümetlerinden ve devletlerinden bağımsız işçi sendikaları ve kitlesel işçi partileri inşa etmek zorundayız.”

Sevgili kardeşlerim,
Ben Cemal Bilgin. 36 yaşındayım. Türkiye’den geliyorum. 15 yıllık hasta bakıcıyım ve bu ay Olağanüstü Hal bahane edilerek işten atıldım. Çalıştığım yer, yarısı Avrupa kıtasında diğer yarısı Asya kıtasında olan Türkiye’nin 20 milyon nüfuslu – ki bu sizin için çok bir nüfus ifade etmeyebilir- en büyük kenti olan İstanbul’daki bir devlet hastanesi. Burada yaklaşık 1000 taşeron işçi olarak çalışıyoruz. Yıllardır hiçbir sosyal güvenceye sahip değiliz. Sendika hakkımız yok. Toplu sözleşme hakkımız yok. Geçtiğimiz yıllara kadar haftalık izin hakkımız dahi yoktu. Zorunlu olarak aramızda birlik olup Taş-İş-Der (Taşeron İşçileri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) adıyla bir işçi derneği kurduk. Toplu sözleşme hakkı olmadığı için sendikanın yerini tutamayan ama birlikte eyleme imkân sağlayan bir dernektir bu. Bu derneğin eylemleri sayesinde yıllar sonra ilk defa haftalık ücretli izin hakkımızı kazanmamızın yanı sıra yıllık ücretli izin hakkımızı da kazandık. Öte yandan asgari ücret almaya başladık. Ben bu derneğin yürütme kurulu üyesiyim. Bizim bu hak alma eylemlerimizden rahatsız olan İdare, Hükümetin ilan ettiği olağanüstü hali bahane ederek beni işten attı, derneğin yöneticilerinden bir kadın arkadaşımızı da açığa aldı. Olağanüstü hal yasaklamalarına rağmen protesto eylemlerimizi hastane önünde yaptığımız ve süreklilik kazanan kitlesel basın açıklamalarıyla sürdürüyoruz. Hükümetin şimdilerde değiştirmek istediği mevcut Anayasaya göre basın açıklaması yapmak hala serbest. Bu eylemler sırasında çeşitli sendikalardan destek istedik. Türkiye’deki sağdan sola bütün sendikalar WFTUC’ya bağlı ETUC ‘un üyesi. Hükümete bağlı sağ sendikalar zaten hiçbir işçi kazanımını savunmak için mücadele etmiyorlar. Hatta Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu TÜRK-İŞ’e bağlı TÜRK-METAL Sendikası gibi bazıları mafyatik yöntemler kullanıyorlar. Bu sendikanın Genel Başkanı aynı zamanda TÜRK-İŞ konfederasyonunun Genel Sekreteri. Bu yıl bu sendikanın üyesi Renault ve Fiat Otomobil fabrikası işçileri aylarca iş bırakıp greve giderek bu sendikadan istifa edip başka sendikaya geçmek istediler ama Hükümet-TÜRK METAL Sendikası- Renault ve Fiat’ın Fransız ve İtalyan işverenlerinin işbirliğiyle işçilerin mücadelesini şimdilik kırdılar.

Bizim mücadelemizle daha çok ilgilenenler sol sendikal konfederasyonla bağlı sendikalar oldu. Ama onlar da ETUC’un çizgisinden uzak düşmek istemeyen sendikalar olduklarından korporatist bir anlayışa tam anlamıyla sahip olmasalar da geçmiş yılların bürokratik sendikacılık anlayışının dışına çıkmak istemediklerinden, hem işçilerin öncülerine pek fazla güvenmiyorlar hem de ETUC yönetiminin “diyalogcu” ve “refakatçi”, yani işverenlere ve hükümetlere destek olan sendikacılık anlayışıyla pek güzel uyuşuyorlar. Bu yüzden yürüttüğümüz eylemler sırasında benim söz alıp işçilere doğrudan hitap etmemden rahatsız oldular. Hem mücadele ediyor gibi gözükmek hem de bir şey yapmamak için yerlerinde duruyorlar. Koltuklarını kaybetmek istemediklerinden öncü işçileri mümkün olduğunca frenliyorlar ve sadece kendi anlayışlarına kazandıklarında destekliyorlar.

Türkiye’de sendikalı işçi oranı yüzde 3. İşçi sınıfının geri kalanları nerdeyse tümüyle eğreti, güvencesiz koşullarda çalışıyorlar. Genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 50’lere varıyor. Üniversite mezunu işsiz sayısı çok yüksek. Savaş yüzünden şu anda Türkiye’de 3,5 milyon kadar Suriyeli göçmen bulunuyor. Bunların çok az bir kısmı, yani nispeten paralı olanları Avrupa ülkelerine geçtiler, ama çoğunluğu bugün Türkiye’nin büyük kentlerinde dilencilik yapıyorlar ya da asgari ücretin bile çok altında ücretlerle çalışmak zorunda kalıyorlar. Çok kısa bir süre sonra bu insanların büyümeye başlayacak çocukları fuhuş ve uyuşturucu sektörünün kucağına düşecekler ya da düşmüş durumdalar.

Erdoğan hükümetleri sendikal mücadeleyi geriletip, buradan elde ettiği imkânlarla kendi yandaşlarını yeni işlere alıyor ve dolayısıyla hem bunların üzerinde hem kendi yandaşları olmayanlar üzerinde “işten atarım!” tehdidiyle baskı kuruyor, seçimlerde oy alıyor. Türkiye’de neredeyse bütün sanayi inşaat sektörüne dönmüş durumda. İnşaat sektöründe daha ucuz bir işgücü olduğu için daha çok Kürt işçiler istihdam ediliyor. Ülkenin bir diğer gelişkin sektörü olan turizmde de en pis işlerde Kürt işçiler çalıştırılıyor. Köylerinin, kentlerinin bombalanmasından kaçan Kürt gençleri büyük şehirlerde düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalıyorlar. Ama bu daha düşük ücrete çalıştırma girişiminin sonu yok: Şimdilerde Suriyeli gençler ve hatta Türkî Cumhuriyetlerden (Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan gibi eski Sovyet Cumhuriyetleri) gelenler daha da düşük ücretlere istihdam ediliyorlar. Geçmişin bütün kamu iktisadi teşekkülleri yıkılıp onların yerine ya enternasyonal büyük oteller ya da çok büyük alışveriş merkezleri açılıyor.

Türkiye’nin büyük şehirleri Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne benzemeye başladı. İnşaat sektörünün doludizgin patlaması yüzünden çok büyük gökdelenler güvencesiz bir biçimde çok kısa sürede inşa ediliyorlar. Ve bu durum muazzam iş kazalarına neden oluyor. Biz bunlara artık “iş kazası” değil “iş cinayetleri” diyoruz.

Sevgili kardeşlerim,

Buraya gelip sizinle tanışmaktan büyük mutluluk duydum. Dolayısıyla bu büyük buluşmayı hazırlayan bütün arkadaşlara şükranlarımı iletiyorum. Görüyorum ki, dünya işçi sınıflarının bütün sorunları ortak. Artık emperyalist ülke işçi sınıflarıyla ezilen ülke işçi sınıfları arasındaki farklar da oldukça azalmaya başlamış. İnsanlar her tarafta yoksulluk koşullarında ve giderek daha fazla işsizlikle birlikte hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. O zaman sadece kendi ülkelerimizde değil dünya çapında birlik olmak zorundayız. Buradan bu yönde kararlar çıkartmak zorundayız. Her ülkede patronlardan, onların hükümetlerinden ve devletlerinden bağımsız işçi sendikaları ve kitlesel işçi partileri inşa etmek zorundayız. Bu toplantıyı bunun bir adımı olarak görüyor ve hepinizi yoldaşlık duygularımla selamlıyorum. (19 Kasım 2016)

Mumbay Dünya Konferansı Sonuç Bildirgesi

Savaşa, Sömürüye ve Güvencesiz Çalıştırmaya Karşı Dünya Konferansı (Mumbay-Hindistan, 18-20 Kasım 2016) delegelerinin Mumbay Manifestosu’nu yaygın biçimde imzalamaları ve bu şekilde Savaşa ve Sömürüye Karşı Uluslararası İşçi Komitesi’ni kurmalarının ardından aşağıdaki Sonuç Bildirgesi konferans Başkanlık Divanı adına delegelere sunulmuştur:

Mumbay Dünya Konferansı’nda delegeler söz alarak tüm dünyadan işçilerin ve işçi örgütlerinin desteğini talep eden farklı girişimleri ve kampanyaları gündeme getirdiler.

1) Mumbay Konferansı kendisini uluslararası işçi hareketinin en iyi gelenekleriyle süreklilik içerisinde görür. Özellikle de işçilerin ve militanların, farklı ülkelerdeki işçiler arasındaki ilişkileri ve ortak eylemleri güçlendirmek için her koşulda özgürce dolaşabilmeleri gerektiğinin altını çizer. Bu nedenle Konferansımız, birçok delegenin katılımına mani olan tüm engelleri kınamaktadır. Özellikle, vize verilmeyerek katılımları engellenen Rubina Jamil’e ve tüm Pakistanlı yoldaşlarımıza – Afganistan’dan bir yoldaşımızın önerisi doğrultusunda- kardeşçe selamlarımızı iletiyoruz.

2) Konferansımızda, aralarında dört buçuk yıldır hapiste olan 11 işçinin de bulunduğu, büyük baskı gören Maruti Suzuki’deki (Hindistan) işçilerin mücadelesi ile ilgili bilgi verilmiştir. Konferansımız tüm katılımcılarına 2016 yılı bitmeden işçi heyetleriyle ülkelerindeki Hindistan elçiliklerine gitmeleri ve halen hapiste olan 11 Maruti Suzuki işçisinin derhal salıverilmesini ve sendikaları Maruti Suzuki İşçileri Sendikası (MSWU) için tüm sendikal hakların tanınmasını talep etmeleri çağrısını yapmaktadır.

3) Grevler, gösteriler ve diğer eylemler işçilerin taleplerinin karşılanması için başvurabilecekleri yegane araçlardır. Bu eylemlerin her biri meşrudur. Özellikle:

Almanya’dan bir delege çokuluslu Amazon firmasının sendika karşıtı ve aşırı sömürüye dayalı uygulamaları hakkında bilgi vermiştir. Bu şirkete geri adım attırmak ve işçilerin meşru taleplerinin karşılanmasını sağlamak için yürütülen uluslararası kampanyanın bilgisi paylaşılmıştır.
Meksika’dan bir delege San Quintin’deki (Baja California, Meksika) bağımsız sendikalarının tanınması ve bir toplu sözleşme yapılması için mücadele eden on binlerce tarım işçisinin mücadelesi ile ilgili bilgileri aktardı.
Güney Afrika/Azanya’dan genç delegeler ücretsiz, sömürgecilikten arındırılmış bir eğitim için Harçlar Düşürülmeli kampanyası ile ilgili bilgi verdiler. Delegeler bu kampanyaya destek verilmesi ve Güney Afrika yetkililerine öğrenci faaliyetlerine yönelik baskılara son verme çağrısı yapılması taleplerini dillendirdiler.
Meksika’nın petrol işletmesi PEMEX’i Savunma Ulusal Komitesi, Meksika’nın petrol kaynaklarının ve petrokimya sanayinin özelleştirilmesi yönündeki yabancı çokuluslu şirketlerin yoğun saldırılarına karşı yürütülen mücadele konusunda bilgi verdi.
Brezilya’dan bir delege gayrimeşru Michel Temer hükümeti tarafından eğitim bütçesinde yapılan kesintilere tepki olarak yüzlerce lise ve üniversitenin işgali eylemleri ile ilgili konferansımızı bilgilendirdi.
Birçok delege çok sayıda mesaj ile ulusları boğazlamakta olan dış borçların halkın borcu olmadığını dile getirdi; Konferansımız birçok işçi ve halk örgütünün dile getirdiği tüm dünyada bu borçların silinmesi talebine kendi sesini katmaktadır.

4) Her koşulda tüm dünyadan işçiler meşru hakları için mücadele etmek için örgütlenen ve patronlardan veya devletten baskı gören işçi sınıfı kardeşleri ile dayanışma içindedirler:

Konferansımızda iki Çinli işçi militan, Çinli işçilerin “toplumsal düzende huzursuzluk çıkarmak” suçlamasıyla hapse atıldığı bilgisini paylaşarak bu konuda yapılacak bir araştırma için bir uluslararası işçi komisyonu kurulması talebini dile getirdi.
Romanya’dan kendisi de yıllarca hapiste kalmış olan bir işçi militanı, 1999 yılındaki maden işçilerinin grevinden dolayı hapse atılan maden işçileri sendikası lideri hakkında bilgi verdi.
ABD’deki Siyahların Yaşamı Değerlidir (Black Lives Matter) hareketinin üyesi olan bir delege tarafından bu ülkedeki Siyah nüfusa, özellikle de Siyah gençlere yönelik artan baskı ve polis infazlarıyla ilgili bilgi verildi.
Meksika’daki bir delege Palenque (Chiapas) sağlık çalışanları tarafından ulusal kamusal sağlık hizmetleri sisteminin özelleştirilmesine karşı yürütülen mücadele ve karşılaşılan baskılar, özellikle de greve gittikleri için işten atılan 156 çalışan ile ilgili bilgi verdi.
Meksika’daki bir delege tarafından eğitimin özelleştirilmesine karşı devlet okullarındaki öğretmenler tarafından gerçekleştirilen grevin karşı karşıya kaldığı baskılarla ilgili bilgi verildi.
Konferansımıza bir mesajla bilgi ileten Filipinler işçi militanları ülkenin en büyük serbest ticaret bölgesinde GAP markasının tedarikçisi Faremo International işçilerinin yürüttüğü mücadele hakkında bilgi verdiler. İşçiler burada patronların sendika karşıtı baskılarına karşı mücadele ediyorlar ve işten çıkartılmış tüm işçilerin işe iadesini ve toplu sözleşmeye uyulmasını talep ediyorlar.

Tüm bu durumlara ilişkin olarak Konferansımız baskılara derhal son verilmesini ve hapsedilmiş tüm işçi militanlarının derhal salıverilmesini talep eder.

5) Mumbay Konferansı emperyalist ülkeler tarafından yürütülen tüm savaşlara, askeri müdahalelere ve işgallere karşıdır. Bunların tümü ulusların egemenliğinin ve kendi kaderlerini tayin hakkının ihlalidir. Bu nedenle Konferansımız, özellikle de katılan delegelerin vermiş oldukları bilgiler doğrultusunda, ulusların egemenliğinin tanınmasını destekler:

Haiti: BM-MINUSTAH birliklerinin Haiti’den derhal geri çekilmesini talep eden uluslararası kampanyanın yaygınlaştırılması.
Morityus: Diego Garcia’daki ABD askeri üssünün kapatılması doğrultusundaki uluslararası kampanyanın yaygınlaştırılması.
Afganistan: 15 yıldır bu ülkeyi işgal etmiş, halkını katletmiş ve diğer birçok ülkedeki gibi milyonlarca kadın, çocuk ve erkeğin diğer ülkelere göçüne yol açmış olan NATO birliklerinin derhal geri çekilmesi çağrısı.
Zimbabwe: Uygulanan ambargoya son verilmesi, ülkenin toprak mülkiyeti ve kendi kaderini tayin hakkına ilişkin politikalarının geriletilmesi yönündeki uluslararası kurumlar aracılığı ile yapılan baskılara son verilmesi kampanyasının yaygınlaştırılması.

6) Konferansımızda 8 Mart 2017’nin tüm ülkelerde 8 Mart 1917’de Rus Devriminin yolunu açmış olan Rus kadınları selamlayarak kutlanması çağrısı da dile getirildi.

7) Ayrıca, Konferansımızda yedi ülkeden genç delegelerin yaygınlaştırılmasını istedikleri Savaşa, Sömürüye ve Güvencesiz Çalıştırmaya karşı Gençliğe bir Çağrı yapıldı.