14 Temmuz, Trump ve Macron Paris’te; Savaş Çığırtkanlarının ve Sömürücülerin Kutsal İttifakı

— The Organizer (ABD) ile La Tribune des Travailleurs (Fransa) Ortak Açıklaması

Donald Trump ve Emmanuel Macron 14 Temmuz’da yapılan geleneksel askeri geçit törenine birlikte başkanlık ettiler. Fransa’da bu ulusal bayram, 14 Temmuz 1789’da – monarşinin keyfi idaresini ve baskısını temsil eden- Bastille zindanının devrimde halk tarafından basılmasını anmak için kutlanıyor. İşte böyle bir anmaya, bir yanda Meksika sınırına “utanç duvarı”nı inşa etmeye kararlı olan adam ile diğer yanda Beşinci Cumhuriyetin “taçsız monarkı”, olağanüstü hali –yani keyfi idareyi- daimi bir hükümet etme biçimine çevirecek Collomb Yasası’nı çıkarmaya uğraşan diğer adam başkanlık ettiler. Şüphesiz ki Élysées Sarayı’ndaki askeri geçide başkanlık etmiş bu baylar gerici güçlerin, savaş çığırtkanlarının ve sömürücülerin kutsal bir ittifakıdır.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron’un birlikleri Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Mali’de, Haiti’de ve başka ülkelerde ezilen uluslara ve halklara karşı müdahalelerin, savaşların ve kanlı işgallerin içerisindedir.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron’un savaş donanmaları Kore denizlerinde dolanmakta, Kore ve Çin’e karşı tehlikeli bir askeri tırmanışı yükseltmektedir.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron sürekli olarak İran’a karşı saldırgan açıklamalarda bulunmakta ve 2003’te Irak’a karşı girişilen savaşı meşrulaştırmak için kullanılmış olanlara benzer düzmece “argümanlara” başvurmaktadırlar.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron hükümetleri de kendilerinden önce gelen hükümetler gibi, Gazze’ye karşı 10 yıldan fazla süredir uygulanan hukuksuz ambargoyu desteklemektedir.  Dahası bir iki gün içerisinde Macron, Trump’ın sadık dostu Benjamin Netanyahu’yu kabul edecektir.

Élysées Sarayı’ndaki askeri geçitte Macron ile Trump Irak ve Afganistan’da savaşa katılan birlikleri coşkuyla alkışladılar.  Aynı esnada ABD Savunma Bakanı James Mattis Afganistan’a 5.000 ABD askerinin daha gönderileceğini açıklıyor, Irak Birleşik Ortak Görev Gücü komutanı Korgeneral Stephen Townsend ise ABD birliklerinin daimi olarak konuşlandırılmak üzere Irak’a döneceğini duyuruyordu. Aynı anlarda Macron da Sahra çölünün kuzeyindeki bölgede daha fazla Fransız askerinin konuşlandırılacağını duyuruyordu.

Daha fazla savaşı ve askeri müdahaleyi gerçekleştirebilmek için Macron’u ve Avrupa’daki tüm diğer NATO üyesi ülkeleri, askeri bütçelerini milli gelirlerinin yüzde 2’si oranında artırmaya ikna ettiği için Trump artık istediği kadar kasıla kasıla yürüyebilir. Bu olay, tam da ABD’de 9 Eylül saldırılarından bugüne Bush, Obama ve Trump yönetimlerinin tüm dünyada halklara karşı yürüttüğü savaşlarda 2 trilyon Dolar harcandığının açıklandığı esnada oluyor! Bu toplam paranın 841 milyar Doları Afganistan’ın kanlı işgali için kullanılmış.

Bu paralar Trump ve Macron tarafından Devletten ve kamu hizmetleri bütçelerinden yağmalanmış milyarlarca Dolar ve Euro’dur. Tüm bunların sebebi ise, aynen Savaşa, Sömürüye ve Güvencesiz Çalışmaya karşı Mumbay Manifestosu‘nda (20 Kasım 2016) ifade edildiği gibi, kriz içindeki çürüyen kapitalist sistemde, savaş ile sömürünün tümüyle iç içe geçmiş olmasıdır: “Her kıtada savaş sürekli olarak yayılıyor, sömürü ağırlaşıyor ve güvencesiz çalışma sürekli olarak yaygınlaşıyor.

Trump ile Macron, finans kapitalin bu iki temsilcisi, sadece Amerika’daki işçi militanlarının terimiyle “yurtdışındaki savaş”ta birbirlerine angaje değildirler. Bundan başka kendi işçi sınıflarına karşı her boyutta yürüttükleri “yurtiçindeki savaşta” da birbirlerine angajedirler. Bir yanda Trump, ülke çapında bir federal “Çalışma Hakkı” (daha ucuza) yasası çıkarmayı ve böylelikle tüm sendikaları işyerlerinden çıkartarak Meksika’da en kötü serbest ticaret bölgelerinde geçerli olan “emek maliyetlerini” dayatmayı hedeflerken; Macron da mecliste hızlı müzakerelerle çıkarmaya çalıştığı yasalarla İş Kanununu etkisizleştirecek bir saldırıyı başlatmış bulunuyor ve bununla işyeri anlaşmalarını genelleştirerek sendikalardan kurtulmayı hedefliyor.

Bir yanda Trump ve milyarderlerden oluşan –aralarında özel sigorta şirketlerinin temsilcileri de olan- hükümeti, yoksullar için sağlık yardımını yürürlükten kaldırmak ve 23 milyon kişiyi sağlık sigortası kapsamı dışında bırakmakta kararlı iken; Macron da Fransa’daki tek kişi ödemeli sağlık sistemini, işçilerce 1945’te zorlu mücadelelerle kazanılmış olan Sosyal Güvenliği yürürlükten kaldıracağını açıklıyor. Trump ve Macron, sağlık sisteminin yanı sıra kamusal eğitimden başlayarak kamu hizmetlerini de imha etmek ve özelleştirmek konusunda kararlılar.

Bir yanda Trump bir göçmen karşıtı yasadan sonra diğerini zorlarken, Obama yönetimi tarafından da ciddi şekilde uygulanmış olan operasyonları ve belgesiz insanların Meksika’ya ve Orta Amerika’ya deport edilmelerini daha da yaygınlaştırırken; diğer yanda da Macron, Avrupa Birliği ile mutabık şekilde emperyalist savaşlardan ve yoksulluktan kaçmak için hayatlarını tehlikeye atmış insanları Fransa sınırlarından dışarıya atıyor. Her iki adam da, bir yandan baskı ile diğer yandan sendikaları ele geçirerek devlete tabi kılma çabalarını birleştiren politikaları ile siyasal demokrasinin tüm biçimlerini dinamitliyorlar.

Ancak Trump’ın Macron ile bir ortak noktası daha var: Her ikisi de kayıtlı seçmenlerin yarısından azının oyu ile seçildiler; her ikisi de kriz içindeki kurumlarının başındalar ve her ikisi de eylemleriyle milyonlarca sömürülen ve baskı gören insanın öfkesini üzerlerine çekiyorlar.

Bu “büyük adamların” 14 Temmuz 2017’de Élysées Sarayında uzun uzun gösterime sokulan kibirleri elbet son bulacaktır. Atlantik’in her iki yakasındaki işçilerin direnişi – işçi hareketlerinin içerisindeki tüm zorluklara karşın – er ya da geç bu savaş çığırtkanlarının ve sömürücülerin hükümdarlığına son verecektir.

Bizler – ABD’deki ve Fransa’daki bağımsız işçi gazeteleri olarak- Uluslararası İşçi Komitesi (IWC) ile ve Afganistan’da ve diğer ülkelerde askeri müdahalelerin saldırısı altında olan diğer yoldaşlarımızla birlikte şu amaçlarla mücadele etmekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz:

  • Tüm ABD ve Fransız birliklerinin işgal ettikleri ve müdahalede bulundukları ülkelerden derhal geri çekilmeleri için;
  • Sınırlarımız dışında yapılan her türlü tehdit, ambargo, içişlerine müdahale ve askeri müdahalelerin derhal sonlandırılması için;
  • Savaşa ayrılan milyarlara el konulması ve bu meblağların toplumsal olarak faydalı amaçlar için kullanılması için;
  • Finans kapitalin, tüm “serbest ticaret” anlaşmalarının ve ulusötesi kurumların (diğerlerinin yanı sıra NAFTA, Avrupa Birliği) talep ettiği tüm karşı-reformların geri çekilmesi için;
  • İşçi sınıfı hareketinin ve özellikle sendikaların bağımsızlığını savunmak için;
  • İşçi sınıfının ve ezilenlerin gerçek bir siyasal temsili için, bir İşçi Enternasyonali için!

(14 Temmuz, 2017)

KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN TEK REÇETE:

SINIRSIZ BİR SİYASAL DEMOKRASİYLE

HALK EGEMENLİĞİNİN TESİSİ İÇİN

DEMOKRATİK SEÇİMLER!

ikp1-717x1024

Önce 12 Mart 1971 askeri müdahalesi ve esas olarak ardından gelen 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte 1961 Anayasasının ve yarattığı kurumların sunduğu göreli siyasal demokrasi ortamı rafa kaldırılmıştı. 16 Nisan 2017 referandumu bütün bunların üzerine tüy dikti, çünkü 12 Eylül askeri darbesinin büyük burjuvazi ve hakim sınıfların iktidarları için yarattığı imkanları bir üst çıtaya yükseltti: 12 Eylül 1980 rejimi sonuçta iki partili (yüzde 10 barajı sayesinde) bir “parlamenter” sistem hedefliyordu. Sonuç olarak 35 yıl boyunca buna muvaffak da oldu. Oysa 2017 referandumu sadece parlamenter sistemi ortadan kaldırmakla kalmadı, aynı zamanda iktidar partileri de dahil olmak üzere bütün partileri yok etme (artık AKP’nin bile varlık nedeni sadece Cumhurbaşkanının Yüce Divana gönderilmesini engellemekle sınırlıdır) hedefini önüne koydu. Yıllardır, Başkanlık Sistemine geçişle birlikte yüzde 10 barajının fiilen yüzde 50’ye yükseltilmiş olacağını belirtiyorduk. Bugün “yetkili” ağızlar bunun gerçekten böyle olduğunu kendileri ifade ediyorlar. “Artık kendinizi yüzde 10 barajına göre değil yüzde 50 barajına göre hazırlayın” söylemi bunun açık itirafıdır.

Ağırlıklı olarak 1980 askeri rejimi sebebiyle (bütün partiler tarafından onaylanan ve kullanılan, çünkü onun kurumlarıyla seçimlere katıldılar) yaklaşık 35 yıldır rafa kaldırılmış olan “halk egemenliği”, Anayasadaki yeni değişikliklerle birlikte raftaki yerinden de alınarak çöp sepetine atıldı. Türkiye şu an 12 Eylül 1982 Anayasası ile yöneltildiği dönemden bile daha geri bir noktaya sürüklenmiş durumda.

Halk Egemenliğinin Tesisi için 2019 Seçimleri Beklenemez!

Memleketin içinde bulunduğu ağır siyasal kriz ortamından bir an evvel çıkması ve esas olarak emperyalizmin müdahaleleriyle Suriye benzeri bir kaos ortamına sürüklenmemesi için yapılmaması gerekenler de yapılması gerekenler de fazlasıyla bellidir. Öncelikle yapılmaması gerekenlerin başında, 2019 Başkanlık Seçimlerinin tek çözüm yolu olarak sunulmasından ivedilikle vazgeçilmesi gelir. Bundan vazgeçilmediği takdirde 16 Nisan plebisitinde YSK’ya oynatılan rol kabullenilmiş olacağı gibi gelecekle ilgili olarak da şaibeli seçimlere daha fazla yol verilmiş olacaktır. Bu, diğer bir ifadeyle 16 Nisan plebisitiyle birlikte daha da ‘sertleştirilmiş’ bir 12 Eylül rejiminin meşrulaştırılması anlamına gelir.

Kaldı ki, mevcut plebisitin sağladığı imkanlarla totaliter despotizmin önünü sonuna kadar açacak böyle bir rejimin “cumhurbaşkanlığı”, kim seçilirse seçilsin reddedilmelidir. Çünkü seçilecek kişiden bağımsız olarak – ki bu YSK ile kimin seçileceği aşağı yukarı bellidir- kurulmuş olan rejim alaturka faşizme geçişin taşlarını döşeyecektir. Felakete yol açacak böyle bir politik hat derhal terkedilmelidir.

Halk Egemenliğinin Yolu Demokratik Seçimlerden Geçer!

Bu durumda önerilmesi gereken tek hat, yeni demokratik seçimlerdir. Mevcut parlamento, tutuklu milletvekilleri ve hatta parti başkanları bir yandan; iç tüzük değişiklikleriyle vekillerinin bırakın sokakta parlamento kürsüsünde dahi konuşmalarını ve seslerini duyurmalarının engellemesiyle öbür yandan, zaten sınırlı olan işlevini artık fazlasıyla kaybetmiş bulunmaktadır. Artık bu “parlamento”yu sanki bir demokrasi mevziimişcesine savunmaya çalışmak kendini değilse halkı kandırmaktan başka bir anlam taşımıyor. Kaldı ki, 2019’da başlayacağı iddia edilen Başkanlık Sistemi bu “parlamento”nun varlığı sayesinde fiilen hayata geçmiş durumdadır. Bu “parlamento” kendini derhal feshetmeli, onun yerine mevcut bütün partilerden oluşacak geçici bir seçim hükümeti kurulmalı, bu geçici hükümetin temel görevi demokratik seçimleri hazırlamak olmalıdır.

Çok açıktır ki, siyasal krize çözüm yolu olarak önerdiğimiz demokratik seçimler kitlesel bir siyasal demokrasi mücadelesi gerektirir. Böyle bir siyasal demokrasi mücadelesinin ilk iki talebi OHAL’in kaldırılması ve KHK’lara son verilmesidir. Tutuklu parti başkanlarının, milletvekillerinin ve belediye başkanlarının derhal serbest bırakılıp seçim kampanyasına aktif olarak katılabilme imkanı elde etmeleri ise demokratik seçimlerin olmazsa olmazıdır. Bu seçimler öncesinde tutuklu gazeteci ve öğretim elemanı kalmamalıdır. Kuşkusuz mevcut YSK ve seçim sistemiyle de demokratik seçim bağdaşmaz. Dolayısıyla demokratik seçim mevcut yürütmenin yargı üzerindeki bütün tasarruflarına son vermelidir. Demokratik seçim; halkın egemenliği ve dolayısıyla Başkanlık Sisteminin kaldırılması için yapılmalıdır. Nispi temsil usulüne göre yapılacak böyle bir seçimde kurulmuş ve kurulacak olan bütün partiler tamamıyla eşit ve barajsız koşullar altında bu seçimlere katılabilme ve engelsiz propaganda yapma imkanına sahip olmalıdırlar. TV’lerde ve radyolarda hiçbir partiye ayrıcalık tanınamaz. Seçime öngelen propaganda döneminde bir partiye ayrıcalık tanıyan kanallar ya da radyolar kapatılmalıdır. Siyasal demokrasi açısından ihtiyaç duyulan YSK esas bu misyonla donanmalıdır. Gene bu seçimlerde seçilen milletvekillerinin gerektiğinde seçmenleri tarafından “geri çağrılması” imkanı böyle bir meclisi doğal olarak bir kurucu meclis biçimine büründürür.

Açıktır ki, mevcut iktidar bloku böyle demokratik bir seçim sistemini kabullenmeyecektir çünkü bu koşullar altında seçim kazanma şansı tümüyle ortadan kalkacaktır (unutmayalım ki 16 Nisan plebisitini aslında Kenan Evren sistemiyle bile kaybetti!). Ama zaten tam da bu yüzden siyasal demokrasi mücadelesi esas olarak bir kitlesel mücadeleyi gerektirir. Bu talepler etrafında halka sorulacak soru ister istemez şu olacaktır: “Yukarıda sıraladığımız Avrupa ülkelerindekini de aşan en geniş demokrasiden mi yanasınız, yoksa Suudi Arabistan türü bir rejimden mi?” Halk kendi egemenliğini tesis etmek istiyorsa bu sorunun cevabını vermeye mecbur kalmalıdır. Doğru politika halkı bu tercihi yapmaya sevk edecek politikadır. Nasıl olup biteceği meçhul 2019 seçimlerine “hazırlanmak” değil!

Emperyalizme Karşı Mücadele Demokrasi Düşmanlığıyla Yürütülemez!

Şu sıralar iktidar bloku, bütün emperyalist güçlerin kendisini devirmeye hazırlandığını ve bu iş için de FETÖ’yü kullandığını düşünüyor. “Bütün emperyalist” odakların kendisini devirmek istediği bir paranoyaysa da (çünkü iktidar blokunun da gayet iyi bildiği gibi bazıları misyonunu henüz tamamlamadığı için onu ‘kullanma’ya devam etme niyetindeler ve zaten en önemli emperyalist güç ABD içinde bile bu konuda belli ki fikir ayrılıkları var) önermede doğru bir yan da var. Gerçekten de FETÖ ülkemizdeki CİA örgütlenmesinin ana gövdesini oluşturuyor. Bol miktarda kendi saf üyeleri (çocukluktan yetiştirme) olduğu gibi en az onlar kadar da satın aldıkları ya da FETÖ’cü olmadıkları halde gönüllü emperyalizm muhipleri var. Ama şu bir gerçek FETÖ’cülük bir elit örgütlenmesi. Toplamda 50 ya da 100 bin kişi de olsa (tabii ki böyle örgütlü bir yapı politik olarak muazzam bir güçtür) ve bu anlamıyla seçmen düzeyinde bir kitleselliği olmasa da siyasi partilerde ve bürokraside fink atıyor. Her partinin içinde yer almakla birlikte en güçlü olduğu siyasal yapı doğal olarak AKP. Nedeni de son derece basit: AKP bir burjuva partisi ve onun yöneticileri de -her düzeyde- ister istemez ‘halk’a göre ‘elit’ olma durumundalar. Bugüne kadar AKP’nin herhangi bir il ya da ilçesinin yönetiminin kolay kolay sıradan halktan insanlardan oluştuğunu görmedik. Biraz kalburüstü olmak durumundalar ve bu durumlarıyla da FETÖ örgütlenmesi için biçilmiş kaftanlar. Tayyip Erdoğan’ın AKP’nin başına geçmek istemesini onun siyasal hırsına bağlayanlar çok oldu, ama bu doğru değil. Erdoğan, kendisine “AKP Genel Başkanı!” diye hitap edilmesinden gerçekte hiç hoşnut değil. Ama Türkiye’deki en büyük FETÖ örgütlenmesinin AKP’de olduğunu bildiğinden, partiyi denetim altına alabilmek için onun başına geri dönmek zorunda kaldı. AKP, bir ‘halk’ partisi olmadığından önseçime de ağırlık veremez, dolayısıyla başına geçerek ipleri elinde tutmak istiyor. Ne kadar başarılı olabilir? Açıkçası şüpheli. İşte, yukarıda değindiğimiz iktidar blokunun aslında kendine en yakın duran dahil her türlü partili sisteme karşı olmasının altında bu gerçek yatıyor. İktidar blokunun OHAL sayesinde ve KHK’larla FETÖ’cüleri ve hatta zaman zaman FETÖ’cü yargıyı (‘nedamet’ getiren neredeyse bütün FETÖ’cü yargıçlar ve savcılar görevlerine iade edildi) da kullanarak kendisine muhalif olan herkesi işten çıkartarak ya da tutuklatarak baskı altına alması bu durumun ürünü. AKP içi gelişmeler tam da bu durumun bir yansıması. Ortada rehin alınmış bir parti var. Bu, ister istemez rehin alınmış bir “parlamento”yu, rehin alınmış bir yüksek bürokrasiyi ve rehin alınmış bir toplumu gündeme getiriyor. CHP önderliği en ufak bir karşı adım (Adalet Yürüyüşü) attığında küplere biniyor, çünkü bunun FETÖ’ye yarayacağı konusunda kesin hükme sahip. Kendi açısından “haklı” da, çünkü kendi alternatifini CHP değil, CİA olarak görüyor. Bu “haklılık” onu süratle alaturka faşizme sürüklüyor. Ama görüldüğü gibi bu bir kısır döngü ve çıkışı yok gibi görülüyor.

Oysa ki, bunun da çıkışı var ama iktidar blokunun bunu uygulaması ihtimali neredeyse hiç yok: Mevcut partiler yasasının tümüyle değişmesini talep etmek. Kurucu Mecliste “geri çağrılabilir” bütün milletvekillerinin seçimi, partiler içinde demokratik bir ön seçimin gerçekleştirilebilme koşuluna bağlıdır. Partilerin tüm üyelerinin ve taraftarlarının katıldığı ön seçimle seçilecek adayların elitlerden oluşma şansı fazlasıyla azalır, o zaman da bütünüyle olmasa da FETÖ’cülerin partilere sızma şansı büyük ölçüde kırılır, sıradan halk da seçilebilir.

Tek Çıkar Yol

Ülkedeki mevcut ve nerelere uzanacağı meçhul siyasal krizden tek çıkış yolu en gelişkin siyasal demokrasinin hayata geçirilmesinden geçiyor. Çıkış yolunun panzehiri faşizm değil en gelişkin siyasal demokrasidir. Yukarıda sıraladığımız talepler Avrupa ülkelerinde şu an yaşanmakta olandan çok daha demokratik bir siyasal rejimi ve ona bağlı bir seçim sistemini (unutmayalım; Fransa, Büyük Britanya ve Almanya’daki seçim sistemleri bizde 1961 ile 1980 arası uygulanan sistemle kıyaslanamayacak kadar anti-demokratiktir) dayatıyor. Türkiye’nin kurtuluşu alaturka bir faşizme yönelmekten değil, AB’dekinden çok daha gelişkin bir demokrasinin doğmasından geçiyor. Avrupa işçi sınıflarının iki yüzyıllık sınıf mücadelesi sonucu elde ettikleri ve şimdilerde kendi burjuvazileri tarafından yok edilmek istenen demokrasiyi çok kısa bir sürede aşabilecek bir siyasal demokrasinin Türkiye’de kurulmasının koşulları hâlâ var. Ülkenin emperyalizmden bağımsızlığını da, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını da çözebilecek (Türk burjuvazisinin yıllardır çözmediği) bir egemen kurucu meclis seçimi için mücadele tek çıkış yolu. Ve elbette böyle bir kurucu meclis içinde işçi sınıfının ve bütün ezilenlerin haklarını sonuna kadar savunacak olan bir sınıf kutbunun birleşik işçi cephesi anlayışıyla o mecliste temsilinin de önü sonuna kadar açılacaktır.

Böyle bir meclis için seçim olur mu, olmaz mı? Olur ya da olmaz önemli değil. Önemli olan plebisitte HAYIR da demiş olsa EVET de demiş olsa kitleye, “Böyle bir demokrasiyi ister misiniz, istemez misiniz?” sorusunu cevaplatmak için mücadele etmektir. Bu çok basit soruya anlamlı bir EVET cevabı aldığınızda, bunun için harekete geçecek kitleleri bulmuşsunuz demektir. Çok mu zor? Ya da, “biz sadece kendi meclislerimiz için mücadele ederiz” türü uç yaklaşımlar veya “Muhalefeti Yükseltelim!” gibi kuru ajitasyon dışında somut bir önerisi olan var mı?
(25 Temmuz 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi

 

Fransa’daki milletvekili seçimlerinin anlamı:

[Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) seçimlerin ilk turunun ardından yaptığı açıklamadır. Paris, 12 Haziran 2017] 

Çoğunluk sözünü söyledi

11 Haziran’da çoğunluk sözünü söyledi. Seçmenlerin çoğunluğunun beşinci Cumhuriyet’in tüm tarihindeki en yüksek oranla sandığa gitmeme tavrı ile (yüzde 51’in üzerinde) halk hükümetin meşruiyetini reddettiğini göstermiştir.

Beşinci Cumhuriyet rejiminde Ulusal Meclis ne işe yaramaktadır? Tüm yetkiyi kendi elinde toplamış olan Cumhurbaşkanı tarafından alınmış kararları tasdik etmek. Çoğunluk – özellikle de işçiler ve gençler- sandığa gitmeyerek bu saçmalığa razı olmadıklarını gösterdiler.

Bu nedenle 11 Haziran’da cumhurbaşkanlığı seçimindeki adayların tümü oylarının büyük bölümünü kaybettiler. “La République en  marche” [İlerleyen Cumhuriyet] Macron’un 23 Nisan tarihinde aldığı oyların 1,3 milyonunu kaybetti; Ulusal Cephe yaklaşık 4,5  milyon oy kaybetti; sağ yaklaşık 3 milyon oy kaybetti; “La France insoumise” [Boyun Eğmeyen Fransa] 4,5 milyon oy kaybetti, ki bu Melenchon’un aldığı oyların üçte ikisine denk geliyor ve yine Sosyalist Parti de 600.000 oy kaybetti. Tüm bu siyasal akımlar oy tabanlarının önemli bir oranını kaybettiler. Tümü reddiyeden paylarını aldı.

İlk turda seçmenlerin çoğunluğu, beşinci Cumhuriyet’in tüm tarihindeki en yüksek oranla sandığa gitmedi (yüzde 51’in üzerinde); ikinci turda oy kullanmayanlarla boş oy kullananların oranı bu kez yüzde 62’ye yükseldi.

Boyun Eğmeyen Fransa açısından, bu partinin yetkililerinin kibirli bir şekilde uyguladığı bölücü politikaların seçmenlerinin büyük bölümünün huzurunu kaçırdığı görüldü; özellikle de Beşinci Cumhuriyet’e son verme ve bir Kurucu Meclis seçme çağrısını ciddiye almış olan seçmenlerinin. Melenchon’un bir gayrimeşru koalisyon hükümetinde Macron’un Başbakanı olarak kendisini önermesi karşısında; ya da Ulusal Meclis’in “yetkilerini” övdüğünde ve burayı –Beşinci Cumhuriyet altında- grevler ve gösteriler yerine geçebilecek bir direniş çerçevesi olarak gösterdiğinde, seçmenlerinin kafalarının karışmamış olması mümkün müydü?

Şimdi ne olacak? Demokratik bakış açısıyla bu hükümet ve Ulusal Meclis’te sahip olduğu ezici çoğunluk gayrimeşrudur.

Ve bu gayrimeşru hükümet önümüzdeki haftalarda Çalışma Yasası’na, Sosyal Güvenlik sistemine, emekliliğe ve kalifikasyonlara yönelik saldırılar yapmaya ve Anayasadaki olağanüstü hali sürdürmeye niyetlidir!

Hangi hakla bunları yapacaktır? 

İşçi haklarını ve demokratik hakları ve kazanımları tehdit etmeye kararlı bu gayrimeşru hükümet ile müzakere edilecek veya karşılıklı danışılacak hiçbir konu yoktur.

Bu her şeyi imha etmeye niyetli azınlık hükümeti karşısında işçilerin kendi sarsılmaz birleşik cepheleri ile, gençlik ve işçi örgütleri ile bu hükümetin yıkım politikalarına karşı koymaktan başka çareleri yoktur.

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) her koşulda birlik ve demokrasi için mücadele eder; bu ise Beşinci Cumhuriyet’in sonlandırılmasını, egemen bir Kurucu Meclis’in seçimini, Avrupa Birliği’nin dikte ettiği politikalardan kopulmasını gerektirir.

Sınıf mücadelesinin destekçisi olarak Bağımsız Demokratik İşçi Partisi işçilerin bu yolda ilerlemesine yardımcı olmak için yapılan tüm girişimleri destekleyecektir.

Bu siyasal kriz ve çürüme döneminde tüm Komünist Parti, Sosyalist Parti, Sol Parti, Boyun Eğmeyen Fransa üyelerine, destekçilerine ve sendika militanlarına kardeşçe çağrı yapıyoruz. Tartışmayı açmış olalım: Bir işçi sınıfı partisine ihtiyacımız var mı, yok mu? Gericiliğin planlarını yenilgiye uğratmak için işçilerin birleşik cephesini inşa etmemiz gerekiyor mu, gerekmiyor mu?  

Elbette ADALET!

Sonuna kadar ADALET!

Ama bu çok haklı talep mantıki sonucuna varmalı

CHP’nin başlattığı “Adalet” yürüyüşü çok haklı ve sonuna kadar desteklenmeli. “Ama şu destekliyormuş, bu destekliyormuş” tartışmasının hiçbir önemi olmadığı gibi, “şu desteklemiyormuş, bu desteklemiyormuş”un da bir önemi yok. 2013 Haziran İsyanı’ndan bu yana önemli de olsa birkaç istisnai işçi sınıfı hareketi (metal ve cam işçilerinin eylemleri) dışında üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi duran bu ülkede “pekiştirilmiş bir 12 Eylül rejimine” karşı sokağın harekete geçmesine yol açan bir eylem nasıl olur da desteklenmez? Bakın daha şimdiden Erdoğan-Bahçeli kliği ve onların hempaları nasıl da küplere bindiler? Yandaş TV’ler ve yazılı basın organları nasıl da canhıraş bir saldırı kampanyası yürütüyorlar. Kuyruklarına basılmış olmanın acısını çıkartmak isteyen bir ruh hali içindeler. Ve tabii iktidar bloğundaki çatlama belirtileri de işin cabası. Bir kere daha kanıtlanmış oldu ki; özellikle 16 Nisan şikeli plebisitinin sonucuyla birlikte artık hiçbir önemi kalmamış olan parlamentoda oturup hiç kimsenin duymayacağı “kendi sesini beğenen konuşmalar” yapma yerine sokağa çıkıp bir adım bile atmak ülkenin içine girdiği karanlıktan kurtulma yolunda çok daha anlamlı bir harekettir.

Mevcut iktidar kliği her şeyden önce işçi sınıfı (genel olarak işçiler değil, örgütlü işçiler, çünkü sadece örgütlü işçiler işçi sınıfıdır) düşmanı olduğunu başta yasakladığı bütün grevlerle ve işten atmalarla herkese göstermiştir. İflah olmaz bir laik ve seküler hayat tarzı düşmanı olduğunu yürüttüğü akıl almaz mezhepçi politikalarla ispatlamıştır (“henüz toplum üzerinde kültürel hakimiyetimizi tesis edemedik” yakınması bunun itirafıdır). Kendisine yakın durmayan bütün Kürtlere düşman olduğunu da HDP’nin Eş Başkanları dahil olmak üzere birçok milletvekilini ve sayısız Belediye Başkanını hapse atarak göstermiştir. İktidar kliği kendisine biat etmeyen bütün kadınlara olduğu gibi başı dik ve özgür davranan bütün gençlere de düşman olduğunu zaten her fırsatta dile getiriyor. Kendisini eleştiren bütün yazarçizerleri ve aydınları ya hapse tıkarak ya da işten atarak baş düşmanlar kategorisine yerleştirmekte hiçbir beis görmüyor. Plebisit sonucu kabul ettirdiği anayasal değişiklerle demokrasinin kırıntılarını bile tereddütsüz yok etmekte hiçbir sakınca görmüyor. Sonuç olarak, iktidar kliği esasen demokrasiye düşman olduğunu bütün tasarruflarıyla dile getiriyor.

ADALET halkın ekmeğidir! İşçilerin geleceğidir! (DİSK pankartı)

İşte bütün bu gelişmeler karşısında tabii ki ADALET talebi başa alınmak zorundadır. Ama ADALET talebinin içi derhal doldurulmalıdır: OHAL sürdükçe ADALET mümkün değildir! ADALET’i engelleyen temel müessese OHAL rejimidir. Derhal kaldırılmalıdır! İstanbul Maltepe’ye kadar sürdürüleceği ifade edilen yürüyüş genel soyut bir ADALET talebiyle yol alamaz, fiilen uygulanan somut bir ADALET talebini dile getirmelidir. Milyonlar ADALET için sokağa çıkıyorlarsa, OHAL’in kaldırılmasını görmek için çıkıyorlar. Grevleri yasaklanan ve işten atılan işçiler için, yıllardır kadro yalanlarıyla kandırılıp güvencesiz çalıştırılan taşeron işçiler için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır; cezasız kalan iş kazaları ve iş cinayetleri söz konusu olduğunda ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan ya da işlerine son verilen kamu çalışanları için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan milletvekilleri ya da Belediye Başkanları için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan ya da işten çıkartılan gazeteciler için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Kısacası OHAL varsa ADALET yoktur! İktidar kliği 19 Temmuz’da OHAL’i üç ay daha uzatmak isteyecektir. Sokağa dökülen milyonlar OHAL’in kalkmadığını gördüklerinde eylemlerine yeniden ve yeniden başlayacaklarını haykıracaklardır. Artık bu yürüyüşten geri dönüş yoktur. Ya ADALET, ya ADALET!

Herkes için ADALET, herkes için DEMOKRASİ! (KESK pankartı)

Ama bununla bitmez; ADALET talebi bir başladı mı sonu gelmeyecektir. 12 Eylül 1980 rejiminin 16 Nisan şaibeli plebisitiyle katmerlenerek aldığı yeni ve daha gelişkin baskı biçimi, ADALET’in önündeki en büyük engel haline gelmiştir. Artık Türkiye’de böyle bir Yüksek Seçim Kurulu ile adil bir seçim yapılamaz. Yapılabileceğini iddia edenler ya kendilerini ya halkı ya da her ikisini birden kandırmış olurlar. Yürüyen milyonlar burada durmayacaklardır. Yürüyen milyonlar iktidarını kaybetmiş olan bir parlamentonun yerini alacak bir meclisin demokratik seçiminin yolunu açacaklardır. Demokrasi, tek kelimeyle halkın egemenliğidir. Yüzde 10 barajının yeni Başkanlık rejimiyle yüzde 50’ye çekilmesi demokrasiye tamamen son verilmesi demektir. Zaten ADALET yoksa DEMOKRASİ de yoktur. Mevcut Başkanlık sistemi Türkiye’deki bütün siyasi partilerin sonu anlamına geliyor. Önümüzdeki dönemde gerçek bir parlamento olmayacağı gibi, gerçek siyasi partiler de olmayacaktır. Zaten iktidar kliği kendi partileri de dahil olmak üzere hiçbir partinin varlığını istemediklerini kanıtladılar. Devlet Bahçeli kendi partisini bitirdi, Tayyip Erdoğan dizginleri tamamen ele alabilmek için mecburen AKP’nin başına geçti. Her ikisi de zaten siyasi partiler rejimi istemiyorlar. Çünkü son tahlilde siyasi parti bir tehlikedir! DEMOKRASİnin olabilmesi için bu ucube Başkanlık rejiminden vazgeçilmesi ve nispi temsile dayalı EGEMEN bir KURUCU MECLİS seçimine gidilmesi gerekir. Bu KURUCU MECLİS seçimi barajsız olmalı, katılan her örgüte eşit propaganda hakkı tanınmalı, herkes aldığı oy oranında bu mecliste temsil edilmelidir. Eşit ve özgür bir seçimden korkacak bir şey yoktur. Böyle bir Mecliste işçi sınıfının kendi bağımsız siyasi partisiyle (bütün işçi örgütlerinin ve demokratik örgütlerin bir araya gelmesiyle) var olması fazlasıyla mümkündür. Bu burjuva meclisin işçi sınıfı kanadı ancak böyle olabilir. Öte yandan, böyle egemen bir kurucu meclisle birlikte ülkenin bu kadar pahalı ve totaliter despotizme açık bir Başkanlık sistemine ihtiyacı olmadığı derhal ortaya çıkacaktır. Ülkenin kaderini tamamen kendi eline alacak olan EGEMEN KURUCU MECLİS’in Başkanı Cumhuriyeti sembolik olarak temsil edebilir.

Sonuç olarak, ADALET talebi pandoranın kutusudur, bir açıldı mı pir açılacaktır. Yeter ki içi layığıyla doldurulabilsin ve kitle hareketinin bu talebin içinin nasıl doldurulabileceğine aklı yatsın. ADALET talebi, ancak ezilen ve sömürülenlerin kendilerini temsil edebileceği EGEMEN bir KURUCU MECLİS talebine uzanırsa sahici olacaktır. Biz İKP olarak, ADALET ve DEMOKRASİ mücadelesinde başta irili ufaklı tüm işçi sınıfı örgütlerini birleşik bir cephede omuz omuza mücadele etmeye çağırıyoruz. (1 Temmuz 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)
Merkez Yürütme Kurulu

Macron Gayrimeşrudur!

Buna rağmen V. Cumhuriyet kurumları ona Sosyal Güvenliği ve Çalışma Yasasından geri kalanları yıkmak için her türlü yetkiyi veriyor.

Bunu nasıl engelleyebiliriz?
Tabii ki işçi sınıfının birliğiyle!

Macron 7 Mayısta seçildi ama olgular onun son derece zayıf bir azınlığı temsil ettiğini gösteriyor.

Kanıtı:

Kayıtlı seçmenlerin yüzde 26’sı oy kullanmamışken;
Kayıtlı seçmenlerin yüzde 9’u boş ya da geçersiz oy kullanmışken;
Oy kullanan her üç seçmenden sadece birinin oyunu alabilmişken ve işçi mahallelerinde oy kullanmama oranı yüzde 50’leri aşmışken;
Yüzde 65’lik kullanılan oy üzerinden kayıtlı seçmenlerin yüzde 42’sinin oyunu alabilmişken seçildi.

Üstelik herkes biliyor ki almış olduğu oyların yarıdan fazlası, onun programına karşı oldukları halde sırf Le Pen’e karşı oldukları için verilmiş oylardır.

Gayrimeşru! Azınlığın Başkanı Sosyal Güvenliği ve Çalışma Yasasından geri kalanları yıkmak için saldırmak istiyor

Her beş seçmenden dördü Macron’un programını desteklememektedir. Dolayısıyla çok küçük bir azınlığın Başkanı olan bu şahsın hiçbir meşruiyeti yoktur.

Ancak V. Cumhuriyet kurumları öyle bir şekilde oluşturulmuştur ki seçmenlerin yüzde 20’sini temsil eden bir başkan elinin altında iktidarın yüzde 100’ünü tutabiliyor.

Ve Macron daha şimdiden bu iktidarın yetkilerini kullanarak;

Yaz aylarının hemen başından itibaren kanun hükmünde kararnameler ve Meclisin onay mecburiyetini ortadan kaldıran De Gaulle Anayasası’nın 49/3 Maddesine dayanarak Çalışma Yasasını tümüyle yıkarak El Khomri yasasını daha da sertleştireceğini;
Ertelenmiş ücret üzerine kurulu 1945 tarihli işçi kazanımı olan Sosyal Güvenlik Yasasının bel kemiğini oluşturan sağlık sigortasını ortadan kaldıracağını;
Adına “faydasız tedaviler” dediği sağlık ödemelerini daha sonra “lüzumlu tedaviler”i de ortadan kaldırmak üzere hiç bir şekilde yapmayacağını ilan ediyor.

Macron; El Khomri yasasına karşı milyonlar halinde ülkeyi sarsan işçi sınıfını cezalandırmak için bir avuç kapitalistle bankerin kendi çıkarları için kullandıkları bir araçtan başka bir şey değildir.

Bu hedefine varmak için de, hiç sıkılmadan –ki bu V. Cumhuriyet mantığına çok uygundur- işçi örgütlerinden bu planı hayata geçirmek için birlikte çalışma talebinde bulunmaktadır.

Dört bir yandan Le Pen’i yenilgiye uğratmış olmanın karşılıklı kutlamalarına tanık oluyoruz. Kuşkusuz Le Pen’in yenilgisi iyi, ama emekçiler ve işçi hareketi için şu iki sorunun cevaplanması da bir zorunluluktur: Bu noktaya nasıl geldik? Ve bu felaketi engellemek için ne yapmalıyız?

Buraya nasıl geldik?

Beş yıllık Hollande hükümeti, AB tarafından dayatılan 5 yıllık karşı-reformlar ve sosyal yıkım planları: Macron. Touraine. NAPTAM. NOTRe. El Khomri, Peillon, sorumluluk sözleşmesiyle, fabrikaların, hastanelerin, okulların, postanelerin kapatılmasıyla ve sendikacılarla gençlere uygulanan baskılarla.
İllerde, bölgelerde ve belediyelerde bütün “sol” partiler (“Boyun Eğmeyen Fransa”yı destekleyenler dahil olmak üzere) aynı kemer sıkma politikalarını, postanelerin personelini azaltarak, kamu hizmetlerini AB Komisyonunun talepleri doğrultusunda özelleştirerek halkın yaşam koşullarını zorlaştırdılar.
Bölünmeler: Bu zor koşullar altında bile, Hanon (Sosyalist Parti’nin kendi önseçiminde en azından kısmen de olsa Hollande’ın politikalarına karşı çıktığı için aday olarak seçilen yöneticisi) ile Mélenchon arasında El Khomri yasasının iptali üzerine inşa edilecek bir ortak adaylık (çünkü her ikisi de El Khomri yasasına itiraz ediyorlardı) olayların seyrini tümüyle değiştirebilirdi. Ama bu iki aday birlik yolunu reddederek bölünmeyi keskinleştirerek Macron’un seçilmesini tercih ettiler.

Bu durum V. Cumhuriyet’in anti-demokratik kurumlarının mantıki sonucudur

V. Cumhuriyet anayasasındaki siyasal seçimlerdeki amaç seçmenlerin farklı programlar arasında bir tercih yapmaları değildir. Nihai seçim beş yılda bir gerçekleştirilecek bir plebisitle taçsız bir kral seçmektir. Üstelik bu seçilecek şahıs tercih ettiğinizden ziyade, en az nefret ettiğiniz şahıs olacaktır.

Böyle bir seçimle gelen başkan, işçi sınıfına ve demokrasiye saldırmak için bütün yetkilerle donanmış olacaktır.

İşte bu yüzden başkanın genel oyla seçilmesine son verilmelidir. Gene tam da bu yüzden V. Cumhuriyetin kurumları yürürlükten kaldırılmalıdır.

Egemen bir kurucu meclis seçiminin zamanı gelmiştir

Seçimlerin ikinci turunun akşamı bütün kurumsal partilerin sorumluları hepbirlikte bu anti-demokratik kurumlara saygılarını sunarken Macron’a da başarılar dilediler.
Bunların bazıları politikalarını hayata geçirmek için yeni Başkanın yardımcılığına soyunmaya aday olduklarını ifade ederlerken, diğerleri de meşru bir muhalefet rolüne soyunmak için genel seçimleri kazanarak Macron’la birlikte yönetimi paylaşabileceklerini ifade ettiler (Mélenchon).

Bütün yetkilerin başkanın elinde toplandığı bonapartist V. Cumhuriyet rejimi altında Millet Meclisindeki muhalefetin neredeyse hiçbir öneminin olmadığını işçiler yılların deneyimleriyle öğrenmiş bulunuyorlar. Muhalefetin tek işlevi, başkanın alacağı işçi düşmanı ve anti-demokratik kararlara bir demokrasi cilası atmaktan ibarettir.

Hollande/Valls hükümetinin kanun hükmünde kararnameler ve 49/3 darbeleriyle Meclisten geçirdikleri işçi düşmanı uygulamalara karşı deneyim sahibi olmuş işçiler şunu dile getirme hakkına sahiptirler: Haklarımızın, varlığımızın, ailelerimizin ve demokrasinin savunulması, V. Cumhuriyetin sahte parlamenter ayak oyunlarından değil, tam tersine bu cumhuriyetin tasfiyesinden ve onun yerine egemen bir kurucu meclisin seçilmesinden geçer.

Çünkü böyle bir mecliste; seçilmiş, görevlendirilmiş, geri çağrılabilir ve denetlenebilir bütün halk delegeleri bütün iktidarı ellerine geçirerek demokrasiye uyan kurumları kurabileceklerdir.

Çünkü bu delegeler bir “üst kurtarıcı”nın dalkavukları olarak değil, siyasal programları temelinde ortaya çıkmış olan listelerin nispi temsiliyle seçilmiş olacaklardır.

Dün, Bugün, Yarın:
Her koşul altında,

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) İşçi sınıfının birliği ve demokrasi için mücadele eder

Partimiz; bir işçi hükümeti taraftarı olarak AB ve V. Cumhuriyetle bağlarını derhal koparacak bir Kurucu Meclis çağrısı yapar. Sınıf mücadelesi içindeki işçilerin ve onların örgütlerinin birliği yanlısı olan partimiz dün El Khomri yasasının kabulüne karşı nasıl mücadele ettiyse, bugün de aynı yasanın yürürlükten kaldırılması için aynı şekilde mücadeleye devam edecektir. Bu yolda, “yüzde 20’lik” gayrimeşru Başkanın ölümcül planlarını engelleyebilmek amacıyla bütün güçlerini siyasal mücadeleye sokacağını taahhüt eder. Partimizin amacı, bu gayrimeşru Başkanın planlarına karşı işçilerin ve onların örgütlerinin birleşik blokunu kurmalarına ve en sağlam birleşik cepheyi gerçekleştirmelerine yardımcı olmaktır.

POID; sınıf temelleri üzerine kurulmuş otantik bir işçi partisinin inşasının acil bir gereklilik olduğunu ileri sürer. Partimiz bu hedefler doğrultusunda, birliğin sağlanabilmesine yardımcı olabilmek ve El Khomri yasasının yürürlükten kaldırılması için, Sosyal Güvenlik ve Çalışma Yasasını tehdit eden saldırıları püskürtebilmek amacıyla V. Cumhuriyet rejimine son verecek bir Kurucu Meclisin yolunu açmak için genel seçimlerde adaylar gösteriyor. Bu doğrultuda, bütün işçileri, militanları ve gençleri önümüzdeki günlerde ülkenin dört bir yanında örgütleyeceği toplantılara katılıp tartşmalarda söz almaya davet ediyor.

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) Ulusal Bürosu

Paris, 7 Mayıs 2017- Saat 22.30