Fransa’daki milletvekili seçimlerinin anlamı:

[Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) seçimlerin ilk turunun ardından yaptığı açıklamadır. Paris, 12 Haziran 2017] 

Çoğunluk sözünü söyledi

11 Haziran’da çoğunluk sözünü söyledi. Seçmenlerin çoğunluğunun beşinci Cumhuriyet’in tüm tarihindeki en yüksek oranla sandığa gitmeme tavrı ile (yüzde 51’in üzerinde) halk hükümetin meşruiyetini reddettiğini göstermiştir.

Beşinci Cumhuriyet rejiminde Ulusal Meclis ne işe yaramaktadır? Tüm yetkiyi kendi elinde toplamış olan Cumhurbaşkanı tarafından alınmış kararları tasdik etmek. Çoğunluk – özellikle de işçiler ve gençler- sandığa gitmeyerek bu saçmalığa razı olmadıklarını gösterdiler.

Bu nedenle 11 Haziran’da cumhurbaşkanlığı seçimindeki adayların tümü oylarının büyük bölümünü kaybettiler. “La République en  marche” [İlerleyen Cumhuriyet] Macron’un 23 Nisan tarihinde aldığı oyların 1,3 milyonunu kaybetti; Ulusal Cephe yaklaşık 4,5  milyon oy kaybetti; sağ yaklaşık 3 milyon oy kaybetti; “La France insoumise” [Boyun Eğmeyen Fransa] 4,5 milyon oy kaybetti, ki bu Melenchon’un aldığı oyların üçte ikisine denk geliyor ve yine Sosyalist Parti de 600.000 oy kaybetti. Tüm bu siyasal akımlar oy tabanlarının önemli bir oranını kaybettiler. Tümü reddiyeden paylarını aldı.

İlk turda seçmenlerin çoğunluğu, beşinci Cumhuriyet’in tüm tarihindeki en yüksek oranla sandığa gitmedi (yüzde 51’in üzerinde); ikinci turda oy kullanmayanlarla boş oy kullananların oranı bu kez yüzde 62’ye yükseldi.

Boyun Eğmeyen Fransa açısından, bu partinin yetkililerinin kibirli bir şekilde uyguladığı bölücü politikaların seçmenlerinin büyük bölümünün huzurunu kaçırdığı görüldü; özellikle de Beşinci Cumhuriyet’e son verme ve bir Kurucu Meclis seçme çağrısını ciddiye almış olan seçmenlerinin. Melenchon’un bir gayrimeşru koalisyon hükümetinde Macron’un Başbakanı olarak kendisini önermesi karşısında; ya da Ulusal Meclis’in “yetkilerini” övdüğünde ve burayı –Beşinci Cumhuriyet altında- grevler ve gösteriler yerine geçebilecek bir direniş çerçevesi olarak gösterdiğinde, seçmenlerinin kafalarının karışmamış olması mümkün müydü?

Şimdi ne olacak? Demokratik bakış açısıyla bu hükümet ve Ulusal Meclis’te sahip olduğu ezici çoğunluk gayrimeşrudur.

Ve bu gayrimeşru hükümet önümüzdeki haftalarda Çalışma Yasası’na, Sosyal Güvenlik sistemine, emekliliğe ve kalifikasyonlara yönelik saldırılar yapmaya ve Anayasadaki olağanüstü hali sürdürmeye niyetlidir!

Hangi hakla bunları yapacaktır? 

İşçi haklarını ve demokratik hakları ve kazanımları tehdit etmeye kararlı bu gayrimeşru hükümet ile müzakere edilecek veya karşılıklı danışılacak hiçbir konu yoktur.

Bu her şeyi imha etmeye niyetli azınlık hükümeti karşısında işçilerin kendi sarsılmaz birleşik cepheleri ile, gençlik ve işçi örgütleri ile bu hükümetin yıkım politikalarına karşı koymaktan başka çareleri yoktur.

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) her koşulda birlik ve demokrasi için mücadele eder; bu ise Beşinci Cumhuriyet’in sonlandırılmasını, egemen bir Kurucu Meclis’in seçimini, Avrupa Birliği’nin dikte ettiği politikalardan kopulmasını gerektirir.

Sınıf mücadelesinin destekçisi olarak Bağımsız Demokratik İşçi Partisi işçilerin bu yolda ilerlemesine yardımcı olmak için yapılan tüm girişimleri destekleyecektir.

Bu siyasal kriz ve çürüme döneminde tüm Komünist Parti, Sosyalist Parti, Sol Parti, Boyun Eğmeyen Fransa üyelerine, destekçilerine ve sendika militanlarına kardeşçe çağrı yapıyoruz. Tartışmayı açmış olalım: Bir işçi sınıfı partisine ihtiyacımız var mı, yok mu? Gericiliğin planlarını yenilgiye uğratmak için işçilerin birleşik cephesini inşa etmemiz gerekiyor mu, gerekmiyor mu?  

Elbette ADALET!

Sonuna kadar ADALET!

Ama bu çok haklı talep mantıki sonucuna varmalı

CHP’nin başlattığı “Adalet” yürüyüşü çok haklı ve sonuna kadar desteklenmeli. “Ama şu destekliyormuş, bu destekliyormuş” tartışmasının hiçbir önemi olmadığı gibi, “şu desteklemiyormuş, bu desteklemiyormuş”un da bir önemi yok. 2013 Haziran İsyanı’ndan bu yana önemli de olsa birkaç istisnai işçi sınıfı hareketi (metal ve cam işçilerinin eylemleri) dışında üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi duran bu ülkede “pekiştirilmiş bir 12 Eylül rejimine” karşı sokağın harekete geçmesine yol açan bir eylem nasıl olur da desteklenmez? Bakın daha şimdiden Erdoğan-Bahçeli kliği ve onların hempaları nasıl da küplere bindiler? Yandaş TV’ler ve yazılı basın organları nasıl da canhıraş bir saldırı kampanyası yürütüyorlar. Kuyruklarına basılmış olmanın acısını çıkartmak isteyen bir ruh hali içindeler. Ve tabii iktidar bloğundaki çatlama belirtileri de işin cabası. Bir kere daha kanıtlanmış oldu ki; özellikle 16 Nisan şikeli plebisitinin sonucuyla birlikte artık hiçbir önemi kalmamış olan parlamentoda oturup hiç kimsenin duymayacağı “kendi sesini beğenen konuşmalar” yapma yerine sokağa çıkıp bir adım bile atmak ülkenin içine girdiği karanlıktan kurtulma yolunda çok daha anlamlı bir harekettir.

Mevcut iktidar kliği her şeyden önce işçi sınıfı (genel olarak işçiler değil, örgütlü işçiler, çünkü sadece örgütlü işçiler işçi sınıfıdır) düşmanı olduğunu başta yasakladığı bütün grevlerle ve işten atmalarla herkese göstermiştir. İflah olmaz bir laik ve seküler hayat tarzı düşmanı olduğunu yürüttüğü akıl almaz mezhepçi politikalarla ispatlamıştır (“henüz toplum üzerinde kültürel hakimiyetimizi tesis edemedik” yakınması bunun itirafıdır). Kendisine yakın durmayan bütün Kürtlere düşman olduğunu da HDP’nin Eş Başkanları dahil olmak üzere birçok milletvekilini ve sayısız Belediye Başkanını hapse atarak göstermiştir. İktidar kliği kendisine biat etmeyen bütün kadınlara olduğu gibi başı dik ve özgür davranan bütün gençlere de düşman olduğunu zaten her fırsatta dile getiriyor. Kendisini eleştiren bütün yazarçizerleri ve aydınları ya hapse tıkarak ya da işten atarak baş düşmanlar kategorisine yerleştirmekte hiçbir beis görmüyor. Plebisit sonucu kabul ettirdiği anayasal değişiklerle demokrasinin kırıntılarını bile tereddütsüz yok etmekte hiçbir sakınca görmüyor. Sonuç olarak, iktidar kliği esasen demokrasiye düşman olduğunu bütün tasarruflarıyla dile getiriyor.

ADALET halkın ekmeğidir! İşçilerin geleceğidir! (DİSK pankartı)

İşte bütün bu gelişmeler karşısında tabii ki ADALET talebi başa alınmak zorundadır. Ama ADALET talebinin içi derhal doldurulmalıdır: OHAL sürdükçe ADALET mümkün değildir! ADALET’i engelleyen temel müessese OHAL rejimidir. Derhal kaldırılmalıdır! İstanbul Maltepe’ye kadar sürdürüleceği ifade edilen yürüyüş genel soyut bir ADALET talebiyle yol alamaz, fiilen uygulanan somut bir ADALET talebini dile getirmelidir. Milyonlar ADALET için sokağa çıkıyorlarsa, OHAL’in kaldırılmasını görmek için çıkıyorlar. Grevleri yasaklanan ve işten atılan işçiler için, yıllardır kadro yalanlarıyla kandırılıp güvencesiz çalıştırılan taşeron işçiler için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır; cezasız kalan iş kazaları ve iş cinayetleri söz konusu olduğunda ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan ya da işlerine son verilen kamu çalışanları için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan milletvekilleri ya da Belediye Başkanları için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan ya da işten çıkartılan gazeteciler için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Kısacası OHAL varsa ADALET yoktur! İktidar kliği 19 Temmuz’da OHAL’i üç ay daha uzatmak isteyecektir. Sokağa dökülen milyonlar OHAL’in kalkmadığını gördüklerinde eylemlerine yeniden ve yeniden başlayacaklarını haykıracaklardır. Artık bu yürüyüşten geri dönüş yoktur. Ya ADALET, ya ADALET!

Herkes için ADALET, herkes için DEMOKRASİ! (KESK pankartı)

Ama bununla bitmez; ADALET talebi bir başladı mı sonu gelmeyecektir. 12 Eylül 1980 rejiminin 16 Nisan şaibeli plebisitiyle katmerlenerek aldığı yeni ve daha gelişkin baskı biçimi, ADALET’in önündeki en büyük engel haline gelmiştir. Artık Türkiye’de böyle bir Yüksek Seçim Kurulu ile adil bir seçim yapılamaz. Yapılabileceğini iddia edenler ya kendilerini ya halkı ya da her ikisini birden kandırmış olurlar. Yürüyen milyonlar burada durmayacaklardır. Yürüyen milyonlar iktidarını kaybetmiş olan bir parlamentonun yerini alacak bir meclisin demokratik seçiminin yolunu açacaklardır. Demokrasi, tek kelimeyle halkın egemenliğidir. Yüzde 10 barajının yeni Başkanlık rejimiyle yüzde 50’ye çekilmesi demokrasiye tamamen son verilmesi demektir. Zaten ADALET yoksa DEMOKRASİ de yoktur. Mevcut Başkanlık sistemi Türkiye’deki bütün siyasi partilerin sonu anlamına geliyor. Önümüzdeki dönemde gerçek bir parlamento olmayacağı gibi, gerçek siyasi partiler de olmayacaktır. Zaten iktidar kliği kendi partileri de dahil olmak üzere hiçbir partinin varlığını istemediklerini kanıtladılar. Devlet Bahçeli kendi partisini bitirdi, Tayyip Erdoğan dizginleri tamamen ele alabilmek için mecburen AKP’nin başına geçti. Her ikisi de zaten siyasi partiler rejimi istemiyorlar. Çünkü son tahlilde siyasi parti bir tehlikedir! DEMOKRASİnin olabilmesi için bu ucube Başkanlık rejiminden vazgeçilmesi ve nispi temsile dayalı EGEMEN bir KURUCU MECLİS seçimine gidilmesi gerekir. Bu KURUCU MECLİS seçimi barajsız olmalı, katılan her örgüte eşit propaganda hakkı tanınmalı, herkes aldığı oy oranında bu mecliste temsil edilmelidir. Eşit ve özgür bir seçimden korkacak bir şey yoktur. Böyle bir Mecliste işçi sınıfının kendi bağımsız siyasi partisiyle (bütün işçi örgütlerinin ve demokratik örgütlerin bir araya gelmesiyle) var olması fazlasıyla mümkündür. Bu burjuva meclisin işçi sınıfı kanadı ancak böyle olabilir. Öte yandan, böyle egemen bir kurucu meclisle birlikte ülkenin bu kadar pahalı ve totaliter despotizme açık bir Başkanlık sistemine ihtiyacı olmadığı derhal ortaya çıkacaktır. Ülkenin kaderini tamamen kendi eline alacak olan EGEMEN KURUCU MECLİS’in Başkanı Cumhuriyeti sembolik olarak temsil edebilir.

Sonuç olarak, ADALET talebi pandoranın kutusudur, bir açıldı mı pir açılacaktır. Yeter ki içi layığıyla doldurulabilsin ve kitle hareketinin bu talebin içinin nasıl doldurulabileceğine aklı yatsın. ADALET talebi, ancak ezilen ve sömürülenlerin kendilerini temsil edebileceği EGEMEN bir KURUCU MECLİS talebine uzanırsa sahici olacaktır. Biz İKP olarak, ADALET ve DEMOKRASİ mücadelesinde başta irili ufaklı tüm işçi sınıfı örgütlerini birleşik bir cephede omuz omuza mücadele etmeye çağırıyoruz. (1 Temmuz 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)
Merkez Yürütme Kurulu

Macron Gayrimeşrudur!

Buna rağmen V. Cumhuriyet kurumları ona Sosyal Güvenliği ve Çalışma Yasasından geri kalanları yıkmak için her türlü yetkiyi veriyor.

Bunu nasıl engelleyebiliriz?
Tabii ki işçi sınıfının birliğiyle!

Macron 7 Mayısta seçildi ama olgular onun son derece zayıf bir azınlığı temsil ettiğini gösteriyor.

Kanıtı:

Kayıtlı seçmenlerin yüzde 26’sı oy kullanmamışken;
Kayıtlı seçmenlerin yüzde 9’u boş ya da geçersiz oy kullanmışken;
Oy kullanan her üç seçmenden sadece birinin oyunu alabilmişken ve işçi mahallelerinde oy kullanmama oranı yüzde 50’leri aşmışken;
Yüzde 65’lik kullanılan oy üzerinden kayıtlı seçmenlerin yüzde 42’sinin oyunu alabilmişken seçildi.

Üstelik herkes biliyor ki almış olduğu oyların yarıdan fazlası, onun programına karşı oldukları halde sırf Le Pen’e karşı oldukları için verilmiş oylardır.

Gayrimeşru! Azınlığın Başkanı Sosyal Güvenliği ve Çalışma Yasasından geri kalanları yıkmak için saldırmak istiyor

Her beş seçmenden dördü Macron’un programını desteklememektedir. Dolayısıyla çok küçük bir azınlığın Başkanı olan bu şahsın hiçbir meşruiyeti yoktur.

Ancak V. Cumhuriyet kurumları öyle bir şekilde oluşturulmuştur ki seçmenlerin yüzde 20’sini temsil eden bir başkan elinin altında iktidarın yüzde 100’ünü tutabiliyor.

Ve Macron daha şimdiden bu iktidarın yetkilerini kullanarak;

Yaz aylarının hemen başından itibaren kanun hükmünde kararnameler ve Meclisin onay mecburiyetini ortadan kaldıran De Gaulle Anayasası’nın 49/3 Maddesine dayanarak Çalışma Yasasını tümüyle yıkarak El Khomri yasasını daha da sertleştireceğini;
Ertelenmiş ücret üzerine kurulu 1945 tarihli işçi kazanımı olan Sosyal Güvenlik Yasasının bel kemiğini oluşturan sağlık sigortasını ortadan kaldıracağını;
Adına “faydasız tedaviler” dediği sağlık ödemelerini daha sonra “lüzumlu tedaviler”i de ortadan kaldırmak üzere hiç bir şekilde yapmayacağını ilan ediyor.

Macron; El Khomri yasasına karşı milyonlar halinde ülkeyi sarsan işçi sınıfını cezalandırmak için bir avuç kapitalistle bankerin kendi çıkarları için kullandıkları bir araçtan başka bir şey değildir.

Bu hedefine varmak için de, hiç sıkılmadan –ki bu V. Cumhuriyet mantığına çok uygundur- işçi örgütlerinden bu planı hayata geçirmek için birlikte çalışma talebinde bulunmaktadır.

Dört bir yandan Le Pen’i yenilgiye uğratmış olmanın karşılıklı kutlamalarına tanık oluyoruz. Kuşkusuz Le Pen’in yenilgisi iyi, ama emekçiler ve işçi hareketi için şu iki sorunun cevaplanması da bir zorunluluktur: Bu noktaya nasıl geldik? Ve bu felaketi engellemek için ne yapmalıyız?

Buraya nasıl geldik?

Beş yıllık Hollande hükümeti, AB tarafından dayatılan 5 yıllık karşı-reformlar ve sosyal yıkım planları: Macron. Touraine. NAPTAM. NOTRe. El Khomri, Peillon, sorumluluk sözleşmesiyle, fabrikaların, hastanelerin, okulların, postanelerin kapatılmasıyla ve sendikacılarla gençlere uygulanan baskılarla.
İllerde, bölgelerde ve belediyelerde bütün “sol” partiler (“Boyun Eğmeyen Fransa”yı destekleyenler dahil olmak üzere) aynı kemer sıkma politikalarını, postanelerin personelini azaltarak, kamu hizmetlerini AB Komisyonunun talepleri doğrultusunda özelleştirerek halkın yaşam koşullarını zorlaştırdılar.
Bölünmeler: Bu zor koşullar altında bile, Hanon (Sosyalist Parti’nin kendi önseçiminde en azından kısmen de olsa Hollande’ın politikalarına karşı çıktığı için aday olarak seçilen yöneticisi) ile Mélenchon arasında El Khomri yasasının iptali üzerine inşa edilecek bir ortak adaylık (çünkü her ikisi de El Khomri yasasına itiraz ediyorlardı) olayların seyrini tümüyle değiştirebilirdi. Ama bu iki aday birlik yolunu reddederek bölünmeyi keskinleştirerek Macron’un seçilmesini tercih ettiler.

Bu durum V. Cumhuriyet’in anti-demokratik kurumlarının mantıki sonucudur

V. Cumhuriyet anayasasındaki siyasal seçimlerdeki amaç seçmenlerin farklı programlar arasında bir tercih yapmaları değildir. Nihai seçim beş yılda bir gerçekleştirilecek bir plebisitle taçsız bir kral seçmektir. Üstelik bu seçilecek şahıs tercih ettiğinizden ziyade, en az nefret ettiğiniz şahıs olacaktır.

Böyle bir seçimle gelen başkan, işçi sınıfına ve demokrasiye saldırmak için bütün yetkilerle donanmış olacaktır.

İşte bu yüzden başkanın genel oyla seçilmesine son verilmelidir. Gene tam da bu yüzden V. Cumhuriyetin kurumları yürürlükten kaldırılmalıdır.

Egemen bir kurucu meclis seçiminin zamanı gelmiştir

Seçimlerin ikinci turunun akşamı bütün kurumsal partilerin sorumluları hepbirlikte bu anti-demokratik kurumlara saygılarını sunarken Macron’a da başarılar dilediler.
Bunların bazıları politikalarını hayata geçirmek için yeni Başkanın yardımcılığına soyunmaya aday olduklarını ifade ederlerken, diğerleri de meşru bir muhalefet rolüne soyunmak için genel seçimleri kazanarak Macron’la birlikte yönetimi paylaşabileceklerini ifade ettiler (Mélenchon).

Bütün yetkilerin başkanın elinde toplandığı bonapartist V. Cumhuriyet rejimi altında Millet Meclisindeki muhalefetin neredeyse hiçbir öneminin olmadığını işçiler yılların deneyimleriyle öğrenmiş bulunuyorlar. Muhalefetin tek işlevi, başkanın alacağı işçi düşmanı ve anti-demokratik kararlara bir demokrasi cilası atmaktan ibarettir.

Hollande/Valls hükümetinin kanun hükmünde kararnameler ve 49/3 darbeleriyle Meclisten geçirdikleri işçi düşmanı uygulamalara karşı deneyim sahibi olmuş işçiler şunu dile getirme hakkına sahiptirler: Haklarımızın, varlığımızın, ailelerimizin ve demokrasinin savunulması, V. Cumhuriyetin sahte parlamenter ayak oyunlarından değil, tam tersine bu cumhuriyetin tasfiyesinden ve onun yerine egemen bir kurucu meclisin seçilmesinden geçer.

Çünkü böyle bir mecliste; seçilmiş, görevlendirilmiş, geri çağrılabilir ve denetlenebilir bütün halk delegeleri bütün iktidarı ellerine geçirerek demokrasiye uyan kurumları kurabileceklerdir.

Çünkü bu delegeler bir “üst kurtarıcı”nın dalkavukları olarak değil, siyasal programları temelinde ortaya çıkmış olan listelerin nispi temsiliyle seçilmiş olacaklardır.

Dün, Bugün, Yarın:
Her koşul altında,

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) İşçi sınıfının birliği ve demokrasi için mücadele eder

Partimiz; bir işçi hükümeti taraftarı olarak AB ve V. Cumhuriyetle bağlarını derhal koparacak bir Kurucu Meclis çağrısı yapar. Sınıf mücadelesi içindeki işçilerin ve onların örgütlerinin birliği yanlısı olan partimiz dün El Khomri yasasının kabulüne karşı nasıl mücadele ettiyse, bugün de aynı yasanın yürürlükten kaldırılması için aynı şekilde mücadeleye devam edecektir. Bu yolda, “yüzde 20’lik” gayrimeşru Başkanın ölümcül planlarını engelleyebilmek amacıyla bütün güçlerini siyasal mücadeleye sokacağını taahhüt eder. Partimizin amacı, bu gayrimeşru Başkanın planlarına karşı işçilerin ve onların örgütlerinin birleşik blokunu kurmalarına ve en sağlam birleşik cepheyi gerçekleştirmelerine yardımcı olmaktır.

POID; sınıf temelleri üzerine kurulmuş otantik bir işçi partisinin inşasının acil bir gereklilik olduğunu ileri sürer. Partimiz bu hedefler doğrultusunda, birliğin sağlanabilmesine yardımcı olabilmek ve El Khomri yasasının yürürlükten kaldırılması için, Sosyal Güvenlik ve Çalışma Yasasını tehdit eden saldırıları püskürtebilmek amacıyla V. Cumhuriyet rejimine son verecek bir Kurucu Meclisin yolunu açmak için genel seçimlerde adaylar gösteriyor. Bu doğrultuda, bütün işçileri, militanları ve gençleri önümüzdeki günlerde ülkenin dört bir yanında örgütleyeceği toplantılara katılıp tartşmalarda söz almaya davet ediyor.

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) Ulusal Bürosu

Paris, 7 Mayıs 2017- Saat 22.30

Kurucu Meclis için, işçi hükümeti mücadelesi yolunda bir sınıf partisi için,

Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden Oluşumu için Örgütlenme Komitesi’nin (OCRFI) Fransa seksiyonu liderliği, 22-23 Ekim 2016 tarihlerinde Uluslararası Komünist Eğilim ile bir araya geldi. Dördüncü Enternasyonal’e katılma niyetiyle gerçekleşen toplantıda değerlendirmelerimiz siyasi durum ve görevlerimize odaklandı ve kabul edilen karar metninde Beşinci Cumhuriyet’in krizi ele alındı:

Bonapartist rejim, her şeyden önce devlet başkanının toplumsal sınıflar, siyasi oluşumlar ve toplumun tüm unsurları arasında temel bir rol oynamasına dayanmaktadır. Bu temel, bugün çökme aşamasına gelmiştir. Toplumun muazzam bir çoğunluğu tarafından reddedilen Devlet Başkanından, bugün kendi partisinin içindeki en sadık destekçileri bile vazgeçmektedir. (…) Devletin zirvesi, kendi temel kurumları içindeki ayaklanmanın ateşini söndürmekle uğraşmaktadır: Silahlı Kuvvetler (huzursuzluk içinde olduğu duyuldu), Yargı (Hollande’ın kitabında açıkça eleştirildi) ve Polis Kuvvetlerinin hali devletin kriz içinde olduğunu göstermektedir. (…)

Ancak rejim pamuk ipliğine bağlı da olsa hâlâ ayakta”, çünkü “hükümetin El Khomri reformundan geri adım atmasını sağlayan işçi örgütlerinin tepesindekiler, bu işçi karşıtı, demokrasi karşıtı despotik hükümeti alaşağı edecek güçleri bir araya getirme imkânına sahip olanlar, bunun yerine Avrupa Birliği ve Beşinci Cumhuriyet kurumlarının isteklerine olur vermeye devam ediyorlar. Geçmişin Stalinci geleneksel komünist partilerinden geriye kalanların ve bir dizi kendini Troçkist olarak tanımlayan ortayolcuların krizlerinin ortaya çıkardığı işçi önderlikleri, rejimi kurtarma operasyonlarında başrolü oynuyorlar. ‘Sol siyasi partiler’ arasında var olan bir eğilim, Başkanlık seçimlerinde ‘aşırı sağı engelleme’ kisvesi altında ‘sendikal örgütleri Beşinci Cumhuriyet’in kurumlarına entegre etme’ sürecinin pekişmesi için hareket ediyorlar. (…)

Ancak bu, sınıf hareketinin El Khomri reformuna karşı çıkarak tüm toplumsal ilişkileri etkilediği bir ortamda gerçekleşiyor. (…) Şu anki durum, daha önce olmadığı kadar sendikal liderliklerin yıkıcı girişimleri ve buna direnenler arasında bir kilitlenmeye yol açıyor.

Karar metni şöyle devam ediyor: “Marksist programla donanmış Dördüncü Enternasyonal’in görevi, Avrupa Birliği’nden kopmak, yani artık-değerin alıkonulmasına dayanan kapitalist sömürü sistemini ortadan kaldırmaktır. İşçi sınıfı örgütlerinin bağımsızlığını savunan her sınıf bileşeni, tüm gerekli siyasi sonuçları betimlemese dahi, önderliklerin korporatist entegrasyon eğilime karşı çıkarak, pratikte bu ayrışmaya katkı sağlamaktadır.” Ülke çapından 387 delelegeyi bir araya getiren ve çoğunluğu Troçkist olmayan 5392 militan tarafından (çev.- bugün bu sayı 12 bin militanı aşmış bulunuyor) desteklenen bu toplantının önemi de burada yatmaktadır. Bu, “konferansın burada sona ermemesi gerektiğini, sonuçlarının takip edilmesi gerektiğini” ortaya koyar.

Sınıf örgütlerinin bağımsızlığının savunulması ve Beşinci Cumhuriyet ve Avrupa Birliği’nden kopuşun siyasi mücadelesi birbirine bağlıdır. Her geçen gün Hollande’ın Devlet Başkanı olarak meşruiyetini yitirdiğini ortaya çıkarıyor. İşçi örgütlerinin bağımsızlığının savunulması Hollande Hükümeti ve onun politikalarına karşı demokrasi mücadelesinin ortak zeminidir. (…) Demokrasiye şekilden öte toplumsal içeriğini kazandıracak Kurucu Meclis çağrısı, milyonların hareketine yön verecektir.

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) Ulusal Federal Konseyi bu çerçevede gerçekleşecektir. Sosyalist Parti ön seçimleri, Melenchon’un yaptığı gibi tüm temsiliyet ve temsili demokrasi biçimlerini ortadan kaldırmaktadır. Bu saldırı tüm partilerin ve sendikaların varlığını hedef almaktadır. (…) Bizce, bugün her zamankinden daha gerekli olan, sınıf partisinin gerekliliğini savunmak, sınıf mücadelesine müdahil olmak ve işçilerin hükümeti için mücadele etmektir.

Mumbay Dünya Konferansı Türkiye Delegasyonu Konuşmaları-2

Furkan Şafak:

“Bizim hedefimiz emperyalizmden kopuş ve işçilerin, yoksul köylülerin ve bütün ezilenlerin hükümetini kurmaya çalışmaktır.”

Kardeşlerim,

Sizleri Türkiye’den selamlıyorum. Üyesi olduğum İşçi Kardeşliği Partisi adına selamlıyorum. Partimiz bugüne kadar kendi içinden ve dışından birçok darbe yiyerek bugünlere geldi. Ama bugün yeniden ayağa kalkmanın eşiğinde. Buna mecbur çünkü Türkiye’de işçi sınıfının bağımsız sesi olabilecek bir sınıf partisi maalesef hala yok. İşçiler birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de patron partilerine angaje olmuş durumdalar. İşte bunun bilincinde olan kapitalist sınıflar ve onların siyasi temsilcileri de işçi sınıfının bu zayıflığını görerek istedikleri gibi at koşturuyorlar. Bu konuda o kadar pervasızlar ki, ülkede sözde ılımlı İslam’ın temsilcisi olan bir diktatöre karşı ABD emperyalizminin güdümünde radikal İslamcı bir darbe girişiminde bulunabiliyorlar. Gerçi bu darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı ama eğer başarılı olsaydı Endonezya’da 1966’da Sukarno’ya karşı gerçekleşen darbe gibi Kürtleri, Alevileri ve sosyalistleri keseceklerdi. Başarısız darbe girişiminin ardındaki Cemaat CIA destekli Endonezya’daki Nakdat-ül Ulema cemaatinin bir benzeridir.

Ancak bu başarısız darbeyi kendi lehine kullanan Erdoğan, şimdilerde ilan ettiği Olağanüstü Hal uygulamasıyla sözde darbecilere karşı savaşma kılıfına sığınarak, Kürt halkının parlamentodaki temsilcisi Kürt milletvekillerini hapse atmakta, sosyalist aydınları tutuklamakta, liberal gazeteleri yasaklamakta, Alevi derneklerine saldırmaktadır. Erdoğan, gözü dönmüş bir şekilde ülke içinde saldırılarını sürdürürken Suriye ve Irak’ta da savaşa girmekte ve bu yoldan ABD emperyalizmiyle pazarlık yapmaktadır.

İşçi Kardeşliği Partisi olarak politikamızı ikili bir zemin üzerinde sürdürmekteyiz. Bir taraftan Erdoğan’ın bir süre sonra alaturka faşizme kadar uzanabilecek olan bonapartist rejimine karşı, bu rejimin bütün mağdurlarını sokakta bir araya getirecek olan eylem komitelerinin oluşturulmasına çağırıyoruz. Öte yandan ülkedeki etnik (Türk/Kürt) ve mezhepsel (Alevi/Sünni) bütün bölünmeleri ancak işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesiyle engelleyebileceğimizi bildiğimizden kitlesel bir işçi sınıfı partisinin inşası yolunda hareket ediyoruz. Partimizi bu yolda bir araç olarak işçi sınıfının hizmetine sunmak istiyoruz. Biliyoruz ki, ülkenin parçalanmasını engelleyecek ve millete öncülük edecek tek güç işçi sınıfıdır. Ama işçiler de ancak örgütlü olduklarında bir sınıf oluştururlar. İşçi Kardeşliği Partisi Türkiye’nin emperyalizm tarafından parçalanmasının engellenmesi için egemen bir kurucu meclis çağrısında bulunmaktadır. Herhangi bir seçim barajının olmadığı, her partinin TV’lerde eşit sürelerle propaganda yapabildiği, halk örgütlenmelerine izin verildiği, din ve vicdan özgürlüğü ile ifade özgürlüğünün olduğu, komşu ülkelere askeri müdahale girişimlerini yasaklayacak bir egemen kurucu meclis. Siyasal demokrasinin kök salacağı böyle bir rejimin egemen meclisinde kitlesel bir işçi partisi olarak sınıf çıkarlarımız için sonuna kadar mücadele etmeyi görev biliyoruz. Bizim hedefimiz emperyalizmden kopuş ve işçilerin, yoksul köylülerin ve bütün ezilenlerin hükümetini kurmaya çalışmaktır. İşçi sınıfının nihai kurtuluşunun dünya çapında olacağı bilinciyle hepinizi bu mükemmel toplantının hazırlayıcıları (tertip komitesi) ve katılımcıları olmanızdan dolayı yoldaşça selamlarım. (19 Kasım 2016)