Bu bir erken seçim değil her tür demokrasiyi ortadan kaldırma kararıdır!

Devlet Bahçeli’nin Tayyip Erdoğan’la aldığı 26 Ağustos 2018’de erken seçim önerisinin sözde 30 dakikalık bir görüşmeyle 24 Haziran 2018 tarihine çekilmesi kararı, bütün açıklığıyla bu kararın daha önceden danışıklı olarak alınmış olduğunu gösteriyor. Üstelik bu kararın gerekçesi olarak ileri sürülen görüşler özrü kabahatinden büyük dedirten türden.

Evet Bahçeli, Erdoğan’ın da kendisiyle aynı görüşte olduğunu ifade ettiği bir gerçeği avazı çıktığı kadar haykırıyor: “Bu işi bir an evvel bitirelim ve kurtulalım şu seçim belasından!” Yani Türkiye’deki mevcut iktidar bloku bırakın demokratik bir seçimi, var olan demokrasi kırıntılarına bile tahammülü olmadığını ilk kez bu kadar açık bir biçimde dillendirmiş oluyor. Seçmen tercihini kendilerinden yana kullandığında demokrasi bir faziletken, şimdi işler tersine döndüğünde bir baş belası haline geliyor.

OHAL koşullarında yapılacak olan “seçimlerin” aslında seçimden başka her şeye benzeyeceği şimdiden belli olmakla birlikte uygun olmayan koşullar altında da olsa bir sınıf mücadelesi öznesi olduğu görülmelidir. İktidar Bloku bu kararıyla hem Türkiye burjuvazisinden hem de emperyalist burjuvaziden kendi iktidarı için onay istiyor. TÜSİAD türü burjuvalardan “istikrar” adına, Anadolu ve büyük şehir “çakalları”ndan ihalelerin sürdürülmesi adına ve tabii emperyalist burjuvaziden de ülkenin varını yoğunu talan eden büyük “projeler”in gerçekleştirilmesi adına onay istiyor. Tabii emperyalist sisteme başta Ortadoğu olmak üzere sunulacak destekler de işin cabası.

İşte bu koşullar altında sahte seçimlerin hiçbir sorunu çözmeyeceğini bile bile bu mücadelede saf tutmak işçi örgütleri ve ezilen halk için bir zorunluluk ve hayat memat meselesidir. Çünkü demokrasi için mücadele işçi sınıfı için din ve vicdan özgürlüğü, fikir özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı kadar ve hatta belki onlardan daha fazla örgütlenme özgürlüğü anlamına gelir. İşçi sınıfının siyasal ve sendikal örgütlenme hakkı elinden alındığında – ki OHAL rejimi bu hakkın gasp edilmesinin ayyuka çıkmış halidir- ortada bugün görüldüğü gibi demokrasinin kırıntısı bile kalmaz ve diğer bütün haklar da hasır altı edilir. İşçi sınıfı, ezilen halklar ve gençlik örgütlenemiyorsa ülke boğuluyor demektir.

Bu koşullar altında ivedilikle yapılması gereken ne?

İktidar Blokuna karşı demokrasi için mücadele edecek bütün siyasi yapılar adaylarını göstermelidirler. Hatta bu konuda bütün işçi ve gençlik örgütleri birbirlerine destek olmalıdırlar. Mümkün olduğu kadar fazla aday – her kesimi temsil eden- gösterilmelidir. Bu, İktidar Blokunun seçimleri ilk turda kazanmaması için bir zorunluluktur. Bütün muhalif adaylar aralarında peşinen bir yazılı anlaşmaya varmalıdırlar, o da şu olmalıdır: Aralarından hangisi ikinci tura kalır ve seçilirse başkanlık sistemine son verecek bütün düzenlemeleri (yani TSK’da, Emniyet’te, yargıda, eğitimde) yaparak 6 ay sonunda demokratik seçimlere gitme taahhütünde bulunmalıdır. O halde muhalefetin yapması gereken tam bir “tabula rasa”dır, yani sil baştandır. Adına ister kurucu meclis deyin ister demeyin, barajların sıfırlandığı, her partinin eşit propaganda hakkına sahip olduğu ve eşit koşullar altında girdiği bir seçim sonucu oluşacak bir meclis böyle işlev görür. Egemen bir karakter kazanır. İkinci tura kalmak için mücadele edecek adaylar başkanlık rejimini değil, parlamenter sisteme derhal geri dönüşü sağlayacaklarını ortaklaşa taahhüt etmelidirler.

Esas seçim sonrası ne olacak?

Şu anda görüldüğü kadarıyla muhalefet bu seçimlerde büyük çoğunluğa sahiptir. Ama iş gene pekala “atı alan Üsküdar’ı geçti”ye dönebilir. Buna karşı bile biz bir kurucu meclis mücadelesinin yolunu açmış oluruz ki bu sınıf mücadelesinin günümüz koşullarında ayrılmaz bir parçasıdır.

Son söz CHP’ye

CHP Genel Başkanını aday göstermemelidir. Çünkü bir parti eğer demokrasiden söz ediyorsa kendi başkanı, esas olarak sembolik bir karakter taşıyacağını ileri sürdüğü cumhurbaşkanlığına değil başbakanlığa talip olmalıdır. Demokrasiyi savunmak bunu gerektir.

 

20 Nisan 2018

PGB Sosyalizm

Trump’ın Provokasyonu: Filistin Halkı Tehlikede!

IV. Enternasyonal’in Yeniden Oluşumu için Örgütlenme Komitesi’nin (OCRFI) Deklarasyonu

ABD Başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığı ve ABD Büyükelçiliği’ni bu şehre taşıyacağı yönündeki provokatif açıklaması Filistin halkının ve Filistin halkının kendi geleceklerini kendileri belirleme hakkını koşulsuz destekleyen tüm dünyadan insanların haklı öfkesine sebep oldu. Filistin halkı bir kere daha tehdit altında!

Trump’ın provokasyonunun ardından kimi devlet başkanları ve siyasal liderler açıklamayı “esefle karşıladılar”, kimileri de bunu ABD yönetiminin politikasının gerçekliğini yansıtmayan “sorumsuz” bir açıklama olarak tanımladılar.

Elbette dünyanın en güçlü burjuvazisinin hükümetinde en üst düzeyde bir kriz mevcuttur. Ancak Trump’ın provokasyonu ABD emperyalizminin ve onun müttefiklerinin öncülüğünü yaptığı, halklara karşı yürütülmekte olan yaygın savaşın bir parçasını oluşturmaktadır. Bu adım; onun Kuzey Kore’yi haritadan silme tehdidinden, Suudi Arabistan’ın Yemen’de yürüttüğü soykırımsal savaşta ABD’nin dahlinden, Afganistan’daki güçlendirilmiş işgalden, Venezüella’nın istikrarsızlaştırılmasında ABD’nin doğrudan müdahalesinden ve Lübnan ve İran’a yönelik ABD-İsrail-Suudi tehditlerinden sonra gelmiştir. Bu, Cumhuriyetçi olsun Demokrat olsun, Trump’tan önce de Beyaz Saray’da olanların izlediği politikanın bir devamı ve hızlandırılmasıdır. Trump’ın Ortadoğu’da yeni kıyımların zeminini hazırlayan provokasyonu aslında üretim araçlarının özel mülkiyeti sisteminin varmış olduğu çıkmaz sokağın bir ifadesidir. Bu sistem bugün ancak üretici güçlerin kitlesel imhası pahasına, özellikle de silah ve savaş ekonomisinin büyümesi aracılığıyla yaşamını sürdürmektedir.

Uluslararası basının yansıttığı gibi Trump’ın provokasyonu Beyaz Saray temsilcilerinin Ortadoğu’da aylar süren müzakerelerinin sonucu olmuştur: “Ocak ayından bu yana ABD Başkanının damadı Jared Kushner sürekli Kudüs ile Riyad arasında mekik dokumuştur. Aslında eski bir İsrail rüyası üzerinde çalışmıştır: Arapları – en azından Körfez monarşilerini- İsrail’e yakınlaştırmak.” Bu pazarlıklar gerici Arap rejimleri ile İsrail devleti arasındaki açıkça ilan edilen işbirliğini beraberinde getirmiş, İsrail Genelkurmay Başkanı’nın bir Suudi gazetesine “İsrail ve Suudi Arabistan, İran’ın niyetleri hakkında tam bir görüş birliği içerisindedir” şeklinde demeç vermesi sonucunu doğurmuştur. Aynı bu müzakereler gibi ABD Başkanı’nın -Ortadoğu’da kontrolü elinde tuttuğunu iddia eden- açıklamaları bir kere daha Filistin sorununun öne sürüldüğü gibi bir tarafta “Yahudiler”, diğer tarafta “Müslümanlar”ın olduğu dini bir çatışma olmanın çok uzağında olduğunu göstermektedir. ABD emperyalizminin himayesinde Vahabi İslam’ın Suudi temsilcileri ile “Yahudiler adına” konuştuğunu iddia eden Siyonist devletin temsilcileri el ele vererek Filistin halkına karşı bu yeni darbeyi hazırlamışlardır. Bu, acısını Yahudi nüfus da dahil olmak üzere bölgenin tüm halklarının çekeceği bir darbedir.

Trump’ın provokasyonu 70 yıl önce, Kasım 1947’de BM’de Amerikan, İngiliz ve Fransız emperyalist liderlikleri ile SSCB Stalinist bürokrasisi arasında ulaşılan üst düzey bir anlaşmaya dayanarak dayatılmış olan Filistin’in taksimi planı ile başlamış mantığın devamıdır. Filistin’in bölüşümü, teokratik Siyonist Devletin kurulmasıyla sonuçlanmış ve bu devletin hedefi her geçen gün daha fazla Filistinlinin topraklarından atılması, sürekli katliamlara uğraması olurken, Yahudi nüfus da sömürgeci bir idare mantığına sıkıştırılmış ve hapsedilmiştir. Bu bölünmenin kabulüne ve İsrail devletinin tanınmasına dayanan tüm anlaşmalar, özellikle de Oslo Görüşmeleri (1993) Filistin halkının üzerindeki boyunduruğu ve topraklarından kovulmuşluklarını sadece pekiştirmiş ve milyonlarca Filistinli mültecinin en basit demokratik hakları olan 70 yıl önce çıkartıldıkları köylerine ve şehirlerine dönme haklarını kullanmalarını daha da imkansız hale getirmiştir.

Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden Oluşumu için Örgütlenme Komitesi (OCRFI), ABD Yönetiminin başı tarafından yapılan provokasyonu şiddetle kınamakta ve Filistin halkının toprak, barış ve özgürlük hakları için mücadelesine, bir başka ifade ile Filistin halkının bir ulus olma hakkı ve tüm mültecilerin geri dönme hakkına koşulsuz desteğini tekrarlamaktadır.

OCRFI; Filistin halkının savunulması için, ABD emperyalizminin ve onun Ortadoğu’daki hizmetkarlarının, yani İsrail devletinin ve gerici Arap devletlerinin politikalarına karşı çıkılması için işçi örgütlerine ve demokratik örgütlere birliktelik çağrısı yapmaktadır. OCRFI’ya bağlı örgütler Filistin halkını savunan her türlü eyleme -kendi bayrakları ile- katılacaklardır.

OCRFI; işçi hareketi içerisinde 1947’de BM’in taksim planına karşı çıkan tek akım olan Dördüncü Enternasyonal’in mücadelesinin devamının bir parçasıdır. Bu akım, o gün bu planı doğru bir şekilde “aynı anda hem Arap kitlelerin mücadelesini, hem de Yahudi işçi kitlelerin hoşnutsuzluğunu anti-emperyalist bir patlamadan saptırarak bir kardeş katli kavgasına yönlendirmenin en etkili yolu” olarak tanımlamıştı (Quatrième Internationale, Aralık 1947).

Bu süreklilik içerisinde OCRFI Filistin halkının kendi geleceğine özgürce karar verme hakkını ve Kudüs başkenti olacak şekilde tüm tarihi Filistin bölgesini kapsayacak, dini ve etnik kökenlerinden bağımsız olarak tüm vatandaşları için eşit hakları güvenceye alacak demokratik ve laik bir Filistin Cumhuriyetinin yolunu açacak bir Filistin Kurucu Meclisini savunduğunu duyurmaktadır.

8 Aralık 2017
OCRFI Uluslararası Komitesi

 

Haritalar sırasıyla 1946 yılındaki Filistin topraklarını ve Yahudi yerleşimlerini, 1947’deki BM bölünme planı sonrası durumu, 1949-1967 yılları arasında Filistin ve İsrail topraklarını ve 2000 yılındaki durumu gösteriyor.

Avrupa Konferansı için ÇAĞRI

Maastricht Antlaşması 25 yıl önce imzalandı

Bizler ülkelerimizdeki demokrasi ve işçi hareketlerinin çeşitli akımlarından işçiler, işçi mücadelesi veren insanlarız.

Maastricht Antlaşması’nın kabulünün sonuçları olarak şu gerçekleri tespit etmek zorundayız:

Fransa’da

  • Bize dayatılan “serbest ve çarpıtılmamış rekabet” her alanda kısmi veya tam özelleştirmelere yol açtı: demiryolları (SNCF), enerji (EDF-GDF), posta, telekom, havaalanları, TV kanalı (TF1) ve birçok kamu sanayi işletmesi (Saint Gobain, Matra, Renault, Rhône-Poulenc, Elf Aquitane, Seita, Total, CGM, Péchiney, Usinor-Sacilor, Suez, Bull, Thomson, Aerospatiale, Air France, SNECMA, Safran, EADS); bankalar (Paribas, CCF, Société Générale, Crédit Local de France, BNP, BFCE, Crédit Lyonnias, CIC, CNP) ve büyük sigorta şirketleri, tersaneler, otobanlar vs.
  • “Serbest ve çarpıtılmamış rekabet” prensibinin ve bütçe açığının yurtiçi gelirin yüzde üçünü geçmeme zorunluluğunun sonucu olarak yapılan bir dizi karşı-reform ile sağlık harcamaları (sosyal güvenlik) kısıtlandı; 445 milyar avro prim geliri (işçilerin katkısı) patronlara hibe edildi; yıkıcı karşı-reformlar (Balladur 1993, Juppé 1995, Fillon 2002, Hollande-Ayrault 2013 ve şimdi Macron tarafından duyurusu yapılan) ile emeklilik primi ödeme süresi 37,5’dan 42 yıla yükseltildi.
  • Piyasaya açılma prensibinin sonucu olarak rekabet gücünün arttırılması kapsamında işçi haklarına karşı en korkunç saldırılar yapıldı, bu da güvencesiz çalışmayı arttırdı. El Khomri Yasası ve Macron kararnameleri İş Yasasını tümden yerinden oynattı.
  • Maastricht Antlaşması’nın borç alma limitinin (yurtiçi gelirin yüzde üçü), çeşitli kemer sıkma programlarının ve sorumluluk anlaşmalarının (Bachelot ve Touraine yasalarıyla hayata geçirilen bu anlaşmalar her düzeyde kamu bütçelerini neredeyse çökerttiler) sonucu olarak hastanelerde 16 bin yatak azaltıldı, doğumevlerinin yarısından fazlası kapatıldı ve kamu hizmetlerinde yüz binlerce iş ortadan kaldırıldı.
  • Serbest ve çarpıtılmamış rekabet ve genel kuralsızlaştırma önlemlerinin sonucunda 2000-2015 döneminde sanayide 900 bin iş (dört işten biri) yok edildi. İşsizlik yüzde 10’u geçti, nüfusun yüzde 14’ü bugün yoksulluk sınırının altında yaşıyor (18-25 yaş arasında yüzde 25’i). Birbiri ardında gelen karşı-reformların (başta El Khomri yasası ve Macron kararnameleri) sonucunda güvencesiz işlerin sayısı sürekli artıyor. Kamu hizmetlerinde son on yıl içinde düzenli işlerin sayısı 500 bin azalırken güvencesiz işler 120 bin arttı.

Ve bu sürede kârlar düzenli bir şekilde artmaya devam etti. Fransa’da 2016’da CAC-40 Borsa endeksindeki işletmeler yatırımcılarına yaklaşık 56 milyar avro temettü dağıttı (2015’te bu rakam 43 milyardı). Bu rakam yaklaşık olarak, krizden önceki 2007 rakamına denk geliyor ve 2014’teki bir önceki rekor rakamı geçiyor. CAC-40 işletmelerinin toplam kârı 2016’da 75 milyar avro oldu, yani 2015’ten yüzde 32 daha fazla. 2017’nin ilk yarısında kârlar 42,3 milyar avroya ulaştı ki bu da 2017 için yeni bir rekor demek.

Bu önlemler her siyasetten parti başkanları ve hükümetler tarafından alındı. Hepsi AB’nin istek ve direktiflerine biat etti. Parlamentoda görüşülen yasaların yüzde 90’ı AB direktiflerinin hayata geçirilmesi için.

İtalya’da

  • Maastricht Kriterleri’nin hayata geçirilmesi için ve “dış borcun” düşürülmesi adına her yıl bütçe kesintilerine gidildi. Toplamda 550 milyar avro kesinti yapıldı. Bu kamu hizmetlerinde yüz binlerce işin yok edilmesine, eğitim ve sağlık bütçesinin küçültülmesine, kamu hizmetlerinin yok edilmesine yol açtı. Aynı sırada kapitalistlerin çıkarına çeşitli avantajlar hayata geçirildi, bir çalışmaya göre bunlar yılda 30 milyar avroya denk geliyor.
  • Fransa’da olduğu gibi serbest rekabet kuralları her sektörde özelleştirmeyi getirdi: ENI ve ENEL (Enerji), IRI (demir çelik sanayi, makine, gıda, telekom, otobanlar, tersaneler), demiryolları, posta, tüm belediye hizmetleri (ulaşım, su, okul destekleri…), bankalar… Yüz binlerce kamu işi yok edildi: örneğin 2000’lerin başındaki demiryolu özelleştirmesi tek başına 115 bin işi ortadan kaldırdı.
  • AB’nin ve bütçe kesintilerinin baskısı altında ulusal sağlık sistemi önce bölgeselleştirildi, sonra bir “reform” ile sağlık hizmetinin finansman sistemi ortadan kaldırıldı. Bu “reform” işletmelerden alınan katkıları 1997’den itibaren yılda 2,5 milyar avro azalttı. Bu da çok sayıda hastanenin kapanmasına, binlerce yatağın ve kliniklerin ortadan kaldırılmasına, kliniklerin kapatılmasına yol açtı. Bugün çok sayıda vatandaş, doktor hizmeti veya acil detaylı tetkik için aylarca bekliyor. Bir ameliyat randevusu almak giderek zorlaşıyor. 2016’da 12 milyon hastaya doktor tarafından bakılamadı ve ortalama yaşam beklentisi ilk defa düştü.
  • Eğitimde okullara özerklik yasası ağır sonuçları olan bir dizi “reforma” dönüştü: 150 bin öğretmen kadrosu iptal edildi; ulusal okul programları kaldırıldı veya küçültüldü, bu da eğitimde fırsat eşitliğini özellikle işçi mahallelerinde ciddi anlamda zedeledi. Ulusal diploma derecelerini sorgulanır hale getirdi, eğitim çalışanlarının alım gücünü sınırladı, okullardaki çalışma koşullarını kötüleştirdi. Okullar ayakta kalabilmek için kendilerini özel yollardan finanse etmek durumda kalıyorlar.
  • Esneklik ve rekabet gücü adına ilk eşel mobil sistemi ortadan kaldırıldı (1993). Sonra Treu (1997) ve Biagi (2002) yasalarıyla ve son olarak “Job’s Act” [İşler Yasası – ç.n.] (2015) ile 1971’de kazanılmış iş yasaları (Statuto di Lavatori) yok edildiler. Güvencesiz çalışma ile düzenli işlerin önemli bir kısmı ortadan kaldırıldı. Her sektörde toplu iş sözleşmeleri özellikle gençler için en berbat sömürü koşullarını içeren bireysel sözleşmeler ile değiştirildi. Dahası gençlerde işsizlik oranı yüzde 42’ye ulaştı. Emeklilik sistemi fiilen yok edildi: bir taraftan emeklilik yaşı 67’ye yükseltilirken (gelecek yıllarda 70’e yükseltilecek), öbür taraftan dayanışmaya dayanan emeklilik sistemi sermayeye dayanan emeklilikle değiştirildi. Böylece emeklilik maaşı önceki maaşın sadece yüzde 40, bazen yüzde 35’ine ulaşabilecek. Çoğu durumda 40-45 yıl çalışmadan sonra 500-600 avro emeklilik maaşı alınabilecek (buna da çoğu işçi ulaşamayacak!).
  • Tüm bu önlemlerin sonucunda nüfusun yüzde 7,6’sı mutlak yoksulluk, yüzde 11’i ağır yoksulluk ve yüzde 28,7’si yoksulluk tehdidi altında.

Bunlara ek olarak tam anlamıyla (özellikle tarımda) kölelik koşullarında yaşayan yüz binlerce göçmen geliyor. Bu göçmenler işgücünün değerini düşürmek ve toplu iş sözleşmelerini yok etmek için kullanılıyorlar.

Almanya’da

  • Fransa ve İtalya’da özelleştirmeler, borç limiti ve sanayisizleştirme sonucu yaşanan olgular Almanya’da da yaşandı. Ancak burada Kohl hükümetlerinin 1998’de örgütlü işçi hareketi ve gençlik karşısında gerilemesinden sonra; sosyal demokrat Başbakan Schröder’in Gündem Politikası [Schröder’in “Gündem 2010” adı altında gerçekleştirildiği ve sonra da devam ettirilen karşı-reformlar – ç.n.] Maastricht Antlaşması’nın hayata geçirilmesi için motor rolünü üstlendi. DGB içindeki Alman sendikalarının yönetimleri de buna eşlik ettiler.
  • Bugün “sosyal ortaklar anlaşması” yardımı ile “Avrupa Sendikaları Konfederasyonu” ETUC’un (çoğu zaman ulusal konfederasyonlarla beraber) sermaye ile AB düzleminde pazarlığını yaptığı, yasama ortağı olarak kararını aldığı ve ulusal yasalara tercüme edilen kararların bilançosunu çıkarmak durumundayız. Schröder’in yasaları AB Komisyonu’nun isteklerine oldukça yakındı. Kiralık işçi mevzuatı olsun, kısmi süreli çalışma veya belirli süreli iş sözleşmeleri yasaları olsun; ETUC’un yardımıyla “sosyal diyalog” zemininde yapılan bu düzenlemeler Avrupa çapında kuralsız ve güvencesiz çalışma koşullarını hayata geçirdi. Bunların Almanya’ya yansıması şöyle oldu:

— 1991-1993 arasında Almanya’da 114 bin kişi kiralık olarak çalışıyordu. AB direktifleriyle beraber 2002-2008 arasında bu rakam 715 bine ulaştı ve 2016’da 993 bin işçiyi etkiliyor.

— 2016’da Almanya’da 8,4 milyon işçi kısmi zamanlı olarak çalışıyordu. Çalışan kadınların yüzde 30,2’si kısmi zamanlıydı. 2015’te neredeyse yarısı kısmi zamanlı (yüzde 46,4). Erkeklerde bu oran aynı süre içinde 5 katında çıktı: yüzde 2’den yüzde 10’a.

— 2016’da yeni işe başlayanların yüzde 45’i (yaklaşık 1,6 milyon) belirli süreli bir sözleşme ile çalışıyor. 2015’te bu oran yüzde 41’di. 25-29 yaş arasında bu oran 2016’da yüzde 50 (2015’te yüzde 47) ve 20 yaşındakilerde yüzde 59.

  • Bu kuralsızlaştırma süreci Hartz [Gündem 2010 kapsamında çıkarılan yasalar – ç.n.] yasalarıyla dayatılan sermayenin toplu sözleşmelerden kaçışıyla (o güne kadarki ücret seviyesinin yüzde 30 altına kadar işlerin zorla kabulü) kol kola gitti: 1995’te Batı Almanya’daki işçilerin yüzde 72’si bir işkolu toplu sözleşmesine bağlıydı. 2016’da sadece bu rakam sadece yüzde 51. Doğuda ise toplu sözleşme ile çalışma yarıya düştü: 2/3’ten 2016’da 1/3’e. Yaklaşık 2 milyon “tek başına çalışan” toplu sözleşme korumasından tamamen düştü. Almanya’daki çalışanlar 1995-2015 arasında yüzde 40 gerçek ücret kaybına uğradı.
  • 2015 yılında tüm çalışanların yüzde 22,6’sı düşük ücret sınırının (10,22 avro/saat) altında çalışıyordu. Yaşlılık yoksulluğu patladı: 2016’da 65-74 yaşındakilerin yüzde 11’i (942 bin) bir iş aramak zorunda kaldı. 2006’da bu oran yüzde 5’ti.
  • Bu rejim aynı zamanda 30 Dax [Alman borsa endeksi – ç.n.] şirketine 114,2 milyar avro gelir sağlıyor. Bu rakam borç limiti diktasındaki Alman federal bütçesinin yaklaşık üçte birine denk geliyor.

Bu, ölümcül bir rejim. Robert-Koch Enstitüsü 2014’te Almanya için şu tespiti yapıyor: yoksulluk yükselen bir ölüm riski ve daha kısa bir yaşam beklentisi ile kol kola gidiyor. En düşük gelir grubundaki kadınlar (ortalama gelirden yüzde 60 daha az kazanıyorlar) en çok kazananlardan 8 yıl daha erken; erkekler de on yıl daha erken ölüyorlar.

* * * *

AB’de bankaların kurtarılması için: 2008 ve 2010’da bankalar ve finans sektörü AB devletlerinden 1,6 trilyon avro (AB toplam gelirinin yüzde 13’ü) aldı. (Ek olarak AB devlet yardımlarını kolaylaştırdı.) Zımni destekleri de hesaba katmak gerekir: devletler ve Avrupa Merkez Bankası’ndan gelecek güvenilir desteklere dayanan bankalar, piyasalarda daha rahat spekülasyon yapabildiler. Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşiller fraksiyonunun isteğiyle yapılan bir araştırmaya göre bu zımni destekler yılda 200 ila 300 milyar avroya denk geliyorlar. Ek olarak Avrupa Merkez Bankası’nın 2015’ten beri uyguladığı parasal genişleme politikasıyla 1,4 trilyon avro mali sisteme aktarıldı.

Bizler İtalya, Almanya ve Fransa’daki demokrasi ve işçi hareketlerinin çeşitli akımlarından işçiler, işçi mücadelesi veren insanlarız. Bazılarımız Kasım 2016’da Mumbai’de (Hindistan) düzenlenen Savaşa, Sömürüye ve Güvencesiz Çalıştırmaya Karşı Uluslararası Konferans’ı destekledik, bir kısmımız da ona katıldı. Bugün tespit etmemiz gerekiyor ki: bu sömürü ve güvencesiz çalıştırmanın Avrupası bizim Avrupamız değil.

Bizler İtalya, Almanya ve Fransa’daki demokrasi ve işçi hareketlerinin çeşitli akımlarından işçiler, işçi militanları olarak bu hatta karşı mücadelelere katıldık. Bu mücadele sırasında ülkelerimizdeki işçiler, işçi örgütlerinin her kademesinde zorluklarla ve engellerle karşı karşıya kaldılar, özellikle örgütlerinin tepesindeki bazı kesimlerin AB’nin politikalarıyla mücadele etmek yerine ona “eleştirel” destek vermesi gerçeğiyle karşılaştılar. Bu yüzden biz daha da eminiz ki, bizleri birleştirecek için bir Avrupa konferansı için inisiyatif almamız gerekiyor.

  • Savaşların, hükümetlerimiz tarafından ABD ve NATO’ya biat ederek girişilen Afganistan, Suriye, Irak’taki askeri müdahalelerin Avrupası bizim Avrupamız değil.
  • Yoksulluğun, dikenli tellerle çevrili sınırların, bedenleri Akdeniz’in dibinde yatan binlerce göçmenin, “bizim” hükümetlerimizin savaşları yüzünden ülkelerinden kovulan ve on binlerle Avrupa’ya itilen göçmenlerin Avrupası bizim Avrupamız değil.
  • Sözde “Avrupa Sendikaları Konfederasyonu” ETUC’un işçi düşmanı planların ve direktiflerin uygulanmasında Avrupa Merkez Bankası’na payandalık yaptığı Avrupa bizim Avrupamız değil.
  • Avrupa Merkez Bankası’nın her yıl milyarlarca avroyu, avronun desteklenmesi için piyasalara aktardığı ve böylelikle milyonlarca insanı yoksulluğa ittiği; kapitalistlere ve bankacılara işçilerin üzerinden her gün daha fazla kâr elde etme imkanı veren Avrupa bizim Avrupamız değil.

İşçi ve demokrasi hareketinden işçiler ve militanlar olarak bizler enternasyonalistiz. Tüm Avrupa işçileri sınıf kardeşlerimizdir. Biz bugünkü AB içinde olsun olmasın herkese açık bir Avrupa istiyoruz.

Brexit oylamasının ardından yarın AB dışında olacak olan İngiliz işçi sınıfına sesleniyoruz: sizler yine de bizim eşit sınıf kardeşimizsiniz. Doğu Avrupa’daki AB üyesi olmayan işçiler; sizler bizim kardeşimizsiniz, tüm emekçilerle eşit haklara sahipsiniz.

Bizler sınırlar ve sınırlamalar olmaksızın işçilerin ve demokrasinin Avrupasını istiyoruz. Bizler özgür halklar, uluslar ve özgür işçilerin gönüllü birlikteliğini istiyoruz.

Bu yöndeki ilk adım Avrupa Merkez Bankası ve kapitalistlerin çıkarları için işçi haklarına saldıran tüm antlaşmaların iptalidir. Bu yöndeki ilk adım Maastricht Antlaşması’nın (ve onunla bağlantılı tüm antlaşmaların) iptali, halkları boğazlayan ve öldüren bu Maastricht AB’sinden ve Avrupa Merkez Bankası’ndan kopuştur.

Kopuş yoluna girmemenin sonucu Yunanistan örneğinde açıkça bellidir. Bugün Yunanistan’da yaşananlar Avrupa’nın tüm ülkelerini ve işçilerini tehdit etmektedir.

Tüm Avrupa halkları ve işçilerinin sınırlar ve sınırlamalar olmaksızın özgür birlikteliği için!

İşçi haklarının ve demokrasinin Avrupası için!

Maastricht ve Avrupa Merkez Bankası diktasından kurtulmak için!

Bu yolda nasıl adım atabileceğimizi özgürce tartışmak için bir Avrupa İşçi Konferansı’nın toplanmasını öneriyoruz.

Bu çağrıyı ilk imzacılarından olarak destekleyin:

[Avrupa Konferansı Çağrısını ilk imzacılar listesi ile birlikte İngilizce olarak ya da Almanca olarak okuyabilirsiniz.]

Barselona sokaklarında Frankocu Ulusal Muhafızların estirdiği terör AB’nin gerçek yüzüdür!

[Uluslararası İşçi Komitesi (UİK) üyesi Fransa Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) Katalanya’daki gelişmeler üzerine açıklamasıdır.]

İspanyol Ulusal Muhafızları (Franco döneminden kalma Özel Polis Teşkilatı) koç başları kullanıp kapıları kırarak seçim sandıklarına müdahale ettiler ve barışçıl seçmenlerin ellerinden oy pusulalarını zorla aldılar; yüzlerce yurttaş, genç, yaşlı ve hatta çocuk saldırıya uğradılar, darbelere maruz kaldılar ve yaralandılar. 1 Ekim günü, Rajoy hükümetinin Katalan halkına karşı dizginlerinden boşalan şiddeti, bugünkü İspanyol monarşisi kurumlarının Frankocu diktatörlükten miras kalmış olduğu gerçeğine inanmak istemeyenlerin bile gözlerini açtı.

Frankocu monarşiyi ve Rajoy’u savunma konusunda bütün Avrupalı yöneticiler – Avrupa Birliği Brüksel Komisyonundakiler ve Macron’dan başlayarak Avrupa’nın neredeyse bütün hükümetlerinin başkanları- Kutsal İttifak oluşturmuş durumda. İşte olağan dönemlerde genel oy hakkının faziletlerinden dem vuran bu çevreler; Macron gibi Başkanlık seçimlerinin ilk turunda ancak yüzde 15 oy alarak seçilmiş olmayı meşru gibi göstermeye çalışanlar; tarihinde ilk kez oyunu kullanarak kendi iradesini ortaya koyma fırsatını eline geçiren Katalan halkını susturmak için her baskıyı uygulamayı mübah gördüklerini ilan ettiler.

Katalan halkının kendi geleceğini özgürce belirlemesi konusundaki bir oylamayı yasaklatmak Avrupa Birliği’nin gerçek yüzüdür.

On yıllardır Avrupa Birliği’nin demokrasi ve barış için bir savunma mevzii olduğunu ileri sürenlere karşı Avrupa’nın halkları ve emekçilerinin şunu söyleme hakları vardır: “1 Ekim günü Katalanya sokaklarında zincirlerinden boşalan baskının şiddeti Avrupa Birliği’nin gerçek yüzünü gözler önüne sermiyor mu?”

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) için Avrupa’nın bütün halklarının ve emekçilerinin şu ortak talebi sonuna kadar haklıdır: Demokrasiye saygı duyulsun! Avrupa’nın bütün halklarının çıkarı aynıdır: Katalanya kendi geleceğini kendi belirleyebilmelidir! Macron’dan bu konuda arabuluculuk yapmasını isteyenlerle hiçbir ortak yanımız yoktur! Sanki Macron aslında açıkça Rajoy’u desteklemiyormuş gibi! Sanki Katalanya’nın kaderi Paris’te belirlenebilirmiş gibi!

Katalanya’da ortaya çıkan sorunu çözecek olan Macron’un ya da benzerlerinin arabuluculuğu olamaz. Demokrasiye saygı halkın kendi geleceğini özgürce belirlemesidir (ayrılmaya ya da ayrılmamaya karar vermesi de dahil).

Katalan halkının İspanyol devletinin diğer halklarıyla  ve bunun da ötesinde Avrupa’nın bütün halklarıyla birlikte kalmasını söyleyenlere emekçiler ve gençler şu haklı cevabı vermeliler: Evet, emekçilerin ve halkların özgür ve kardeşce birliği bir zorunluluktur; ama tam da bu yüzden, bu birlikteliğin özgür olabilmesi için birlikteliğin taraflarının birlikte yaşama ya da ayrı kalma konusunda da özgür olmaları gerekir. Özgür birliktelik dayatmayla gerçekleştirilemez.

Avrupa’nın bütün uluslarının ve halklarının özgür birlikteliğinin taraftarı olan partimiz POID, Katalanya’nın emekçilerine ve halkına karşı uygulanan her türlü baskıyı şiddetle protesto eder. Kendi geleceğini kendisinin belirlemesi konusunda Katalan halkıyla tam bir dayanışma içindedir.

Avrupa Birliği’nin kurumlarının Frankocu monarşiyle aynı cephede yer almasının ve Katalan halkının kendi kaderine kendisinin karar vermesine karşı çıkmasının şaşırtıcı hiçbir yanı yoktur. Çünkü AB kurumları kapitalistlerin ve spekülatörlerin kendilerini savunma araçlarıdır.

Katalan halkının kendi kaderini tayin etmesine karşı çıkanlar sözde taraftarı oldukları demokrasiyi hiçe sayanlardır. Herkes şunun bilincinde olmalıdır: Bugün Katalan halkını kopuşa ve bağımsızlığa sürükleyenler ona karşı bu baskıyı uygulayanlardır. Buna karşı, gerek İspanyol devleti halklarıyla emekçilerinin özgür birlikteliğini, gerekse tüm Avrupa’da halkların ve emekçilerin özgür birliğini sağlayacak olan ve dolayısıyla onların birlikte yaşayıp yaşamamaya özgürce karar vermeleri hakkına imkan verecek olan halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayini hakkıdır.

*Katalanya halkına ve bütün halklara baskıya son!

* Katalan halkı için tercih özgürlüğü!

* Frankocu monarşinin kurumlarıyla, AB ile ve Fransa’da V. Cumhuriyet ile kesin kopuş!

 

(3 Ekim 2017, 11:00)

Gerici emperyalist devlet İspanya Krallığı’na HAYIR!

AB üyesi olmayan cumhuriyetçi bağımsız Katalanya’ya EVET!

AB üyesi olmayan federal ve cumhuriyetçi bir İspanya için!

— Şadi Ozansü 

İspanya’da faşist Franco diktatörlüğü,  1976 yılında diktatörün ölümüyle son buldu. Portekizdeyse onun kadim dostu Salazar’ın diktatörlüğü, diktatörün ölümünden epey sonra 1974 yılında gerçekleşen devrimle sona erdi. İkisi arasındaki fark şuydu: Portekiz devrimiyle diktatörlük rejiminin bütün kurumları, Sovyet devriminden sonra ilk defa kapitalist bir emperyalist ülkede gerçekleşen bir proleter devrimi sonucunda yerle bir edildi. Portekiz’in Afrika’daki sömürgelerinde isyan eden genç subayların isyanıyla harekete geçen işçi sınıfı işçi konseylerini, askerler de asker konseylerini oluşturdular. Hapishaneleri kuşatan işçiler bütün siyasal tutsakları kurtardılar. Salazar’ın kanlı istihbarat örgütü PİDE üyeleri sokaklarda infaz edildi. Ülkede özgür  seçimlere gidildi. Egemen bir kurucu meclis oluştu. Yeni bir demokratik anayasa oluşturuldu. Sömürgelere özgürlük tanındı, Portekiz ordusunun yabancı ülkelere asker göndermesi (NATO üyeliğine rağmen) yasaklandı. Bütün siyasi partilere özgürlük geldi, sendikal örgütlenme serbestleşti, siyasal demokrasinin yolu sonuna kadar açıldı. Bundan sonraki gelişmeler bu yazının konusunu oluşturmuyor (Sosyalist Parti ile Komünist Parti’nin 1917 Rusya devriminden sonra dünyada gerçekleşen ilk başarılı emperyalist/kapitalist ülke sovyetik  proleter devrimini nasıl engelledikleri). Emperyalizm (başta ABD emperyalizmi) Portekiz devriminden hem çok rahatsız, hem çok tedirgin oldu. Hatta devrimi engellemek için ABD’de Portekiz Bakanlığı bile kuruldu.

İşte benzer bir devrimci tehlikenin Franco’nun ölümünden sonra İspanya’da da yaşanmaması için emperyalistler her türlü tedbiri almışlardı. Franco’nun ölümünden hemen sonra İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) ile İspanyol Komünist Partisi (PCE) önderliklerini bir proleter devrimine öncülük etmemeleri konusunda uyardılar ve Portekiz’den farklı olarak “çatışmasız” bir şekilde “demokrasi”ye geçişin yolunu açtılar. Ama bu “geçiş” karşılığında da Franco döneminden gelen bütün baskıcı devlet kurumlarına dokunulmamasının güvencesini aldılar. Yani Franco’nun ordusu, polisi, yargısı ve özellikle de monarşisi yerinde kaldı. İspanya Krallığı, Büyük Britanya ve diğer Batı Avrupa ülkeleri monarşilerinden farklıdır, yani sembolik bir krallık değildir. Ülkede varolan bütün gerici ve yobaz kurumların genel yöneticisidir. Dolayısıyla emperyalizmin, Avrupa Birliği’nin ve Katolik Kilisesi’nin tam desteğini almaktadır. Günümüz koşullarında İspanyol monarşisi ancak Çarlık Rusya’sıyla mukayese edilebilir, neredeyse onun kadar gericidir. Bilindiği gibi bu monarşi 1931 yılında yıkılmış ve yerine cumhuriyet tesis edilmişti. Franco’nun 1936-39 yıllarında yaşanan iç savaştan galip çıkmasıyla 1939 yılında Krallık rejimi yeniden inşa edildi ve günümüze kadar uzandı. Hatta o kadar uzandı ki, şu an İspanya’da hükümet olan Rajoy’un partisi olan PP (Partido Popular) bizzat Franco’nun partisidir. Ve şimdi emperyalizm ve tabii AB Katalanya’nın bağımsızlığına karşı bu hükümeti destekliyorlar.

Katalan burjuvazisi, bağımsız bir Katalanya’nın AB tarafından destekleneceğini sandı ve çok yanıldı. Katalanya’da artık ipler işçi sınıfının ve ezilenlerin eline geçmiş durumda. Bağımsız ve cumhuriyetçi bir Katalanya için mücadele işçi sınıfının işi olmak zorunda. Ve sadece Katalan işçi sınıfının değil, İspanya’nın tüm boyunduruk altındaki halklarının ve işçi sınıfının işi. AB yönetici çevreleri bu durumun çok farkındalar ve bu yüzden monarşinin yıkılmasını istemiyorlar. AB’nin gerici ve çirkin yüzü artık bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor.

Katalanya halkının cumhuriyetçi bir bağımsızlık için, üstelik AB kıskacından da kurtulmak için yürüteceği mücadele, bütün İspanya işçi sınıfını kucaklama şansına sahiptir. Bu mücadele 1936-39 iç savaşının intikamını alma mücadelesidir, İspanya çapında serpilip gelişecek bir mücadeledir. Cumhuriyet talebiyle harekete geçecek kitleler, sonuçta böyle bir zaferin ancak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejiminin ilgasıyla mümkün olabileceğini görme şansını elde edebileceklerdir. AB’nin ve emperyalizmin Katalanya’daki gelişmelerle ilgili paniği bundandır. Monarşik bir İspanyol Devletinin -ki bir Halklar Hapishanesidir- yıkılıp,  parçalanması  ve onun yerine Sosyalist, Federal bir İberya Cumhuriyetinin kurulması Avrupa Birleşik Sosyalist Devletlerinin kuruluşuna kadar uzanabilecek bir dönemi başlatabilir. Ama tabii bunun için de hem İspanya, hem de dünya çapında devrimci bir işçi sınıfı ve ezilen halklar partisinin inşasına acilen ihtiyaç vardır. Yani sorun, Avrupa Sol Partisi’nin deklarasyonunda ileri sürdüğü gibi  İspanyol monarşisi ile Katalan halkı arasında bir uzlaşmaya gidilmesi değil, tam tersine İspanyol monarşisinin İspanya’nın bütün halkları ve işçi sınıfı tarafından iç savaştan yaklaşık 80 sene sonra tarihin çöp sepetine gönderilmesi meselesidir. Avrupa Sol Partisi’nin “uzlaşma” talebi onun bir AB partisi, daha doğrusu AB’den beslenen bir parti olduğu gerçeğini gözler önüne seriyor. Avrupa’da özgürlük yolunu ASP değil, kısa sürede inşa edilmesi gereken bir dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar partisiyle onun Avrupa’daki uzantısı olan partiler açacaklardır. Bunun hayali olmadığını geçtiğimiz yıl Hindistan’ın Mumbai kentinde oluşturulmuş olan ve içinde işçi sınıfının mücadeleci her akımının (Türkiye’den de taşeron işçilerin) yer aldığı “Uluslararası İşçi Komitesi”nin dünya işçi sınıfı partisi için yürüttüğü çalışmalar kanıtlamaktadır.