Türkiye Devrimci Marksizmi: Bir tür “Solculuk” ve Ortayolculuk

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter

— Şadi OZANSÜ

Türkiye devrimci Marksizmi 70’li yılların ilk yarısından, yani ortaya çıktığı andan itibaren bir tür ortayolculuk ve “solculuk”la malul olmuştur.

Çok genç bir hareket olarak başta İstanbul’daki ve Ankara’yla İzmir’deki öğrenci çevreleri içinde boy gösteren Troçkizm, kuşkusuz bu alanda yürüyen anti-faşist mücadelede hiç de azımsanmayacak bir yer tutmuş, bunun yanı sıra işçi hareketi içinde (ASİS1 deneyimi; Türkiye’deki ilk anti-bürokratik, anti-Stalinist sendikal hareket) yer almış, İstanbul’da Kartal, Pendik, Maltepe ve Rumeli Hisarüstü’nde, İzmir’de Gültepe’de, Bursa İnegöl’de ağırlıklı olarak anti-faşist mahalle çalışmaları yürütmüştür. Bununla birlikte, Türkiye’de “sol”daki ağır Stalinizm basıncı altında (unutulmasın ki, Türkiye solunda hem SBKP bürokrasisini, hem ÇKP bürokrasisini, hem Arnavutluk Emek Partisi bürokrasisini izleyen çevreler aralarındaki bütün düşmanlıklara rağmen Stalinciydiler ve ortayolcu olarak görülen grupların teorik referans kaynakları da Vietnam ve Küba örneklerinde görüldüğü gibi her şeye rağmen gene de Stalinizmdi) şekillenen genç Troçkizm ister istemez defansif bir karakterde doğdu.2 Üstelik bu defansif tavır, Kürt meselesinde aldığı çok net enternasyonalist pozisyona3 rağmen böyle oldu.

Deutscherci “Troçkizm” anlayışının etkisi

Troçkist hareket Türkiye’de ilk ortaya çıktığında, yeni yetme “Troçkist”ler için başvuru kitabı öncelikle İsaac Deutscher’in Ağaoğlu Yayınevi’nden yayınlanmış Troçki biyografisiydi. Bilindiği gibi Deutscher’in bu Troçki biyografisinin yanı sıra bir de Stalin biyografisi vardır. Dikkatli bir okuyucu Troçki/Stalin ayrışmasında İsaac Deutscher’in duygusal pozisyonunun Troçki’den, bir tarihçi olaraksa Stalin’den yana olduğunu görür. Nitekim Troçki, “IV. Enternasyonal’i kurmak hayatımın en önemli, Ekim Devrimi’nden ve Kızıl Ordu kuruculuğundan bile daha önemli eylemi, çünkü benim deneyimlerimi gelecek kuşaklara aktaracak kimse sağ kalmadı4 demesine rağmen Deutscher, kuruluşuna karşı olduğu IV. Enternasyonal’le ilgili bölümü sadece dört sayfa ile geçiştirmiştir. Oysa Deutscher’den sonra Troçki biyografisini yazan Pierre Broué, IV. Enternasyonal’in kuruluşuna 800 sayfa üzerinden 150 sayfa yer ayırmıştır.

Şurası bir gerçektir ki Deutscher gizli bir anti-Troçkisttir! Ve Türkiye Troçkizmi de Deutscherci yani Troçki karşıtıdır. Bu durum, Türkiye Troçkizminin sakat doğmasına ve devrimci Marksizmdense ortayolcu olmasına neden olmuştur.

Kuşkusuz bu ortayolculuk sadece Türkiye Troçkizmine musallat olmuş bir hastalık değildi. Özellikle Troçki’nin öldürülmesinden bir süre sonra onun kurduğu Enternasyonal’i ele geçirenler, ortayolcu politikalar izleyerek Troçki’nin Marksizmine büyük darbe indirdiler. Bu kesimlerin uluslararası Troçkist hareket içinde zayıflamaları uzun yıllar aldı. Günümüzde, özellikle 1993 yılından sonra IV. Enternasyonal’in yeniden kuruluşuyla birlikte (ki bu yeniden kuruluşu 1951’de ortayolculuğa teslim olanlara karşı mücadele eden akımlar yapmıştır) Troçkizm geleneksel kimliğine yeniden kavuşmuştur. Böylelikle Che Guevara’yı Troçkist diye niteleyen, Arjantin’de “yeni kitle öncüsü” anlayışı çerçevesinde öncü işçileri fabrikalardan koparıp şehir gerillasına çıkararak en az 200 işçi militanın askeri cunta güçleri tarafından kırılmasına neden olan PRT’yi (Devrimci İşçi Partisi) IV. Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu yapan, 1968 olayları sırasında ortaya atılan “Ho-Ho-Ho Şi Minh!” sloganını sahiplenerek Çinhindi Komünist Partisi’nin kurucusu olan Vietnamlı Troçkist lider Ta Thu Thau’nun 1945’te Stalinci Vietminh tarafından katledilmesini unutturan ortayolcu “Troçkizm” tarihin çöp sepetine atılmıştır.

Bu ortayolculuğun Türkiye’de 1980 öncesindeki ifadesi, Troçkizmin ve dolayısıyla Komintern’in ilk dört kongresine damgasını vuran birleşik işçi cephesi anlayışı yerine devrimcilerin birleşik cephesi anlayışını geçirmesiydi. Yani işçi örgütlerinin birleşik cephesindense “devrimci” örgütlerin birleşik cephesi fikrinin hayata geçirilmesi. Troçki, ortayolcuları sola çekerek onlarla devrimci bir program etrafında aynı parti içinde yer almayı hep önerdi, ama bunu bir birleşik işçi cephesi anlayışını ikâme etmek için hiçbir zaman kullanmadı.

Türkiye’de Troçkizmin, yani Marksizmin örgütlü gücünün ortaya çıkmasının tek yolu, Geçiş Programı anlayışına sahip çıkan bir işçi sınıfı önderliğinin yaratılmasıdır. Şimdi bunun yollarının nereden geçtiğini, varolan “Troçkist” yapıların politikalarının eleştirisinden hareketle ve Türkiye’nin somut koşullarından kalkarak anlatmaya çalışacağım.

Türkiye sınıf mücadelesinin özgünlüğü:

Geleneksel sınıf partisi/partilerinin yokluğu

Daha önce de ısrarla belirttik, şimdi de bundan sonra da belirtmeye devam edeceğiz: Türkiye, kapitalizminin gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun emperyalizme bağımlı yarı-sömürge bir ülkedir. Hiçbir şekilde Ekim Devrimi öncesi Çarlık Rusya’sı gibi geri de olsa emperyalist bir ülke değildir. Ama zaten Brezilya ve Güney Kore gibi ülkeler de emperyalist olmayıp yarı-sömürgedirler. Emperyalizm; yani çürüyen kapitalizm çağında, yeni emperyalist ülkelerin boy vermesinin söz konusu olabilmesi Leninist emperyalizm teorisinin reddi anlamına gelir. Çünkü o zaman bu, emperyalist kapitalizmin, yıkım güçleriyle (savaşlarla) üretici güçleri zayıflatan bir sistem olmaktan çıkıp, onlarıgeliştiren bir sistem haline gelmiş olması anlamına gelirdi ki, bu da onu her düzeyde gerici olmaktan çıkarıp, ilerici bir misyonla donatırdı. Hal kesinlikle böyle olmadığına göre, “Türkiye gibi ülkelerde emperyalizm zaten içsel bir olgudur” türü tespitler veya ne anlama geldiği belli olmayan “hegemonik güç” ya da “bölgesel güç” yaklaşımları Leninist emperyalizm teorisini sulandıracağı gibi, Türkiye ve benzeri ülkelerde anti-emperyalist mücadeleyi de zayıflatacak yaklaşımlardır.

Her zaman yaptığımız ve yapmaktan vazgeçmeyeceğimiz bu tespiti bir kez daha yineledikten sonra Türkiye sınıf mücadelesinin özgünlüğüne artık geçebiliriz. Evet, Türkiye’de geleneksel bir sınıf partisi ya da partileri yoktur. Türkiye’de ne geleneksel ve sınıf içinde kök salmış bir komünist parti, ne benzer bir kitleselliğe ulaşmış bir sosyalist parti ve ne de dünyanın birçok emperyalizme bağımlı ülkesinde gördüğümüz türden birer burjuva işçi partileri olarak sosyal demokrat partiler vardır. Bu tür partiler Şili, Brezilya, Arjantin gibi bir dizi Latin Amerika ülkesinde, Hindistan, Pakistan, Bangladeş gibi bir dizi Asya ülkesinde, Azanya (Güney Afrika), Sudan, Nijerya gibi bir dizi Afrika ülkesinde ve tabii Avrupa’nın bütün emperyalist ve emperyalist olmayan ülkelerinde mevcuttur.

Türkiye’de sendikal zeminden kalkarak kitlesel bir işçi partisi hedefli tek parti girişimi 1961-71 yılları arasında faaliyet gösteren ve tarihe 1. TİP olarak geçen Türkiye İşçi Partisi olmuş ve bunun dışında da burjuvaziden ve onun devletinden bağımsız, kısmen de olsa kitleselleşme imkânı yakalamış bir sınıf partisine tanık olunmamıştır. TİP’in işçi sınıfını ne kadar kucakladığı, ne kadar “işçi” partisi olup olamadığı tartışmaya açık olmakla birlikte, günümüze kadar uzanan sosyalist grupların ve onların kadrolarının, şu an hepsinin, kendilerinin olmasa bile öncüllerinin TİP içinde yer almış oldukları kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçektir. TİP’in özellikle 1965-1971 yılları arasında sürdürdüğü mücadele, kendinden önceki ve sonraki legal/illegal işçi örgütlenmelerine göre hem nitelik hem nicelik olarak çok daha yaygın ve ulusal ölçekli olduğundan bugün bile kitlesel diyebileceğimiz bir sınıf örgütlenmesine referans olmaya devam ediyor.

Türkiye’nin bugününe ilişkin olarak yapmamız gereken temel tespit, işçi sınıfının, kendi bağımsız sesi olacak bir partiye sahip olmadığıdır. Başta burjuvazinin çeşitli fraksiyonları olmak üzere, küçük burjuvazinin sayısız sektörünün günümüz Türkiye’sinde sesi vardır. İşi mezheplere, tarikatlara uzattığınızda, her birinin neredeyse birkaç TV kanalı ve çeşitli yazılı yayın organlarına sahip olduklarını görüyoruz. Dahası çeşitli hemşeri derneklerinin, hatta bırakalım il ve ilçe derneklerinin bazı köy derneklerinin sesi bile koskoca Türkiye işçi sınıfının sesinden daha fazla çıkabiliyor. İşte bu koşullar altında, devrimci Marksizmin birinci görevi tabii ki işçi sınıfının sesi olacak bir işçi sınıfı partisinin yolunu açacak koşullar için mücadele etmek olmalıdır. “Komünistlerin işçi sınıfının çıkarlarından ayrı çıkarlara sahip olamayacakları” ve “işçi sınıfının kurtuluşunun işçi sınıfının kendi eseri olacağı” düsturları devrimci Marksistlerin sınıf mücadelesindeki ana kılavuzları olmak durumundadır. Devrimci partinin görevinin iktidar mücadelesinde işçi sınıfına yardımcı olmak olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Yukarıda Türkiye’nin emperyalist bir ülke olmadığını, tam tersine emperyalizme bağımlı bir ülke olduğunu söyledik. Ancak kitlesel bir sınıf partisinin yokluğu konusunda neredeyse sadece ABD ile yarıştığını görüyoruz. Yani ha Türkiye küçük Amerika olmuş, ha Amerika büyük bir Türkiye, bir şey fark etmiyor! İkisinde de sorun aynı: İşçi sınıfının siyasal örgütünün yokluğu.

Troçki, Türkiye üzerine yazmadığına göre, herhangi bir işçi partisinin olmayışıyla tebarüz eden bir ülkede devrimci Marksistlerin nasıl davranmaları gerektiği konusunda ABD ile ilgili olarak yazdıklarına/söylediklerine bakmak kuşkusuz önem arz ediyor. Bu iki ülkenin sınıf mücadelesinin birbirinden tümüyle farklılığı bilinmekle beraber, soruna yaklaşım yönteminin (diyalektiğin) nasıl işlediğini göstermesi bakımından ders mahiyetinde.

Troçki, 1934-35 yılında ABD’de işçi sınıfı iktidarının imkân dahilinde olduğundan söz ediyor. Oysa o sıralar ABD’de iktidar sorununu gündeme getirmek mücadelenin ritmini zorlamak ya da işçi sınıfının gerçek ruh hâlini hesaba katmamak anlamına gelmiyor muydu?

Hayır. Troçki, iktidar için soyut devrimci propagandaya girişme tavsiyesinde bulunmuyor. Tam tersine iktidar sorunu zaten mücadelenin merkezinde yer aldığı için her şey Geçiş Taleplerinin ne  olması gerektiğinde odaklanıyor. ABD’deki durumla ilgili şunları söylüyor:

ABD’de bir devrim için gerekli temel toplumsal öncüllerin hepsi aşırı olgunlaşmış durumda (…) Öte yandan, ABD’de maddi koşulların çözülme hızı ve şiddetlenmesi yüzünden kitlelerin bilinci –son dönemde önemli gelişmeler göstermişse de- nesnel koşullarla kıyaslandığında hâlâ geriliğini koruyor. Öznel koşulların, kitlelerin bilincinin, devrimci partinin büyümesinin temel faktör olmadıklarını biliyoruz. Öznel koşullar nesnel duruma bağlıdır. Son tahlilde, öznel ögenin kendisi nesnel koşullara bağlıdır, ama bu bağımlılık basit bir süreç değildir.5

Bu gerçeklik salt ABD’ye özgü bir durum değildir. Nitekim Troçki şöyle devam ediyor:

Bugün ABD’de yaşanan durum, dünyanın her tarafında yaşanıyor. Yani nesnel faktörlerle öznel faktörler arasındaki orantısızlık. Fark şu ki, bu orantısızlık hiç bu kadar keskin olmamıştı.6

İşte buradan IV. Enternasyonal’in tarihsel sorumluluğuna geliyoruz, şöyle ki:

Stratejik görevler; kitlelerin politik ve psikolojik zihniyetlerini nesnel duruma uyarlamalarına yardımcı olmayı gerektirdiği gibi, Amerikan işçilerinin geleneksel önyargılarını aşmalarına ve onların ruhsal durumunu sistemin bütününün toplumsal krizinin nesnel  durumuna uyarlamayı gerektirir.7

Geçiş Programı’nın bütün yöntemi şunu sağlamayı amaçlar:
Edinilmiş düşüncelerini, muhakemelerini ve tarzlarını aşarak nesnel durumun ihtiyaçlarına uyarlanmaları için kitlelere yardımcı olmak.

İşte bu yüzden de bu Geçiş Talepleri programı,

en basit taleplerden işçi Sovyetlerinin kuruluşuna kadar uzanan talepleri kendi bünyesinde barındırmalıdır. Bu, kitleleri, iktidarın devrimci zaptı fikrine götürecek bağları  kurabilmek için Geçiş Programımızın hareket edeceği iki uç noktadır.8

Peki, bu “bağları kurmak” nasıl olacak? Yani bir başka ifadeyle, işçi sınıfının iktidarı zapt etmesini gündeme getiren nesnel koşulların olgunlaşmışlığı ile kitlelerin bilinç düzeyinin bu gerçekliği kavrama noktasına henüz ulaşmamış olması arasındaki yarık nasıl kapatılacak? Troçki, daha iyi anlaşılır olmak için örneklerini çoğaltıyor. 1938 yılında Ludlow adlı bir senatör, ABD’nin savaşa girmesini bir referanduma bağlamayı öneriyor. Bu öneriye nasıl yaklaşılmalı? Troçki, şu yaklaşımı ileri sürüyor:

IV. Enternasyonal’in ABD seksiyonu olan Sosyalist İşçi Partisi’nin (SWP) Ulusal Konseyi yaptığı açıklamada savaşın referandumla durdurulamayacağını ilân etti. Bu tavır tümüyle doğrudur. Bu bizim aynı zamanda, kapitalizmin gelişiminin kaçınılmaz bir sonucu olarak gördüğümüz savaşlara ilişkin genel tavrımızın bir parçasıdır. Bir başka ifadeyle, kapitalizmin doğasını değiştiremeyeceğimiz gibi, onu demokratik yöntemlerle de yıkamayız. Referandum –ne bir eksik ne bir fazla- demokratik bir araçtır. Bu demokrasi üzerine inşa edilmiş bütün yanılsamaları dışlamakla birlikte, onun yerine bir işçi devletini geçirme imkânına sahip olmadığımız sürece, bu demokrasiye karşı çıkmayız (…) Kuşkusuz emperyalist savaştan kaçınmanın tek yolu olan proletarya diktatörlüğünü, işçileri ve yoksul çiftçileri derhal seferber ederek demokrasinin yerine geçirebilmemiz en iyisi olurdu. Ama bunu henüz yapamıyoruz. Ve görüyoruz ki, geniş yığınlar savaşı demokratik yollardan durdurabilmenin arayışı içindeler. Bu iki yönü olan bir sorundur, şöyle ki bunlardan biri tamamen ilerici bir karakter taşır: Kitlelerin emperyalistlerin savaşını durdurma niyeti ve onların kendi temsilcilerine duydukları güven eksikliği. Bu, şu demektir: Evet, parlamentoya birtakım insanlar gönderiyoruz, ama milyonlarca ve milyonlarca Amerikalı için hayat memat meselesi olan bu konuda onlar üzerinde bir denetimimiz olsun istiyoruz. Bu tümüyle ilerici bir tutumdur. Ama bu, bu hedefe ancak bu yöntemle varılabileceğine olan yanılsamalardan biridir. Biz bu yanılsamayı eleştiririz. Barışçılık kitlelerden geldiğinde, bütün yanılsamalarına rağmen ilerici bir eğilimi ifade eder. Bu yanılsamaları önceden alınmış kararlarla yok edemeyiz, onları ancak ortak eylem içinde kırabiliriz. Sanırım kitlelere açıkça şunu söyleyebilmeliyiz: Sevgili dostlar, çözüm yolunun proletarya diktatörlüğünü yerleştirmemizden geçtiğini düşünüyoruz. Ama siz henüz bunu düşünmüyorsunuz. Amerika’yı bir referandumla savaşın dışında tutabileceğinize inanıyorsunuz. Ne yapacaksınız? Seçtiğiniz Başkana ve Kongreye güvenmediğinizi ve onları referandumla denetim altında tutmak istediğinizi söylüyorsunuz. İyi, çok iyi, bu konuda kararı kendinizin vermesi gerektiği konusunda sizinle anlaştık. Referandum bu konuda mükemmel bir şeydir ve onu destekleyeceğiz. Ludlow bu değişiklik teklifinde bulundu, ama onun için mücadele etmeyecek (…) Söz konusu olan sert bir mücadeledir ve onun için sadece işçilerle birlikte yoksul çiftçiler ve kitleler mücadele ederler, biz sizinle birlikte mücadele edeceğiz. Size bu aracı sunanlar, onun için mücadele etmeyecekler (…) Kitlelerle birlikte yürümemiz gerek. Ve bu yürüyüşte formüllerimizi tekrarlamakla yetinmemeliyiz. Öyle bir şekilde konuşmalıyız ki, ileri sürdüğümüz talepler kitleler tarafından anlaşılabilsin.9

Hemen yukarıda alıntıladığımız son cümle, yani “kitlelerle birlikte yürümemiz gerek ve bu yürüyüşte formüllerimizi tekrarlamakla yetinmeyip onların kitleler tarafından anlaşılır olmasına çalışmalıyız” kavrayışı “solculuk”tan tümüyle uzak olan temel bir devrimci strateji ögesidir. İleri sürdüğü taleplerin kitleler tarafından kolayca kavranacak bir şekilde formüle edilmesi için çaba göstermeyen bir örgütün öncü niteliği hep tartışmalı olacaktır. Yani işçi sınıfının iktidar meselesinin çözümünü bizzat kendi ellerine almasına yardımcı olacak “öncü”nün yetersizliği.

Troçki Amerikalı yoldaşlarıyla, geçiş taleplerinin formüle edilmesi konusunda yürüttüğü tartışmanın çok önemli bir bölümünü, Demokrat Parti’den zorunlu olarak kopartılacak sendikalarla bir İşçi Partisinin kurulması meselesine ayırmıştır. Böyle bir partinin kurulması talebine kendi partisi olan SWP içinden şiddetli itirazlar gelince, Troçki bu itirazlara cevaplar sunmayı önündeki en önemli meselelerden biri olarak görmüştür.

Söz konusu ettiği nasıl bir partidir?

ABD’de şöyle bir durumla karşı karşıyayız: İşçi sınıfının bir partiye, yani kendi partisine ihtiyacı var. İşçi sınıfının politik eğitimi için atılması gereken ilk adım bu olmak zorunda. (…) Bu öyle bir nesnel olgu ki, işçiler tarafından yeni kurulmuş bulunan sendikalar bir açmaza girmiş durumdalar ve bu açmazdan çıkışın olmazsa olmazı böyle  bir partinin kurulup sınıf mücadelesini etkilemesidir. (…) Bugün işçi sınıfının partisinin inşası için yürütülecek ajitasyon soyut olmaktan çıkmış ve tam tersine, ilk elde sendikalarda örgütlü işçilerin ilerleyebilmeleri ve ardından da hiçbir şekilde örgütlü olmayanların hareketegeçmeleri için elzemdir. İkincisi bu görev, tümüyle ekonomik ve sosyal koşullar tarafından belirlenmiş durumdadır. Böyle bir partinin sendikalardan ileri gelen tuhaf bir politik yapısının olacağını ileri sürerek bunun ister istemez oportünist bir parti olacağını iddia etmek saçmalıktır. (…) Kuşkusuz eğer bir reformist parti ile bir devrimci parti arasında tercih yapmak durumunda kalsak, tabii ki ikinciden yana tavır alırdık. Ama burada önemli olan her şeyden önce bir partiye sahip olunmasıdır. Bizim için mevcut durumdan çıkışın tek yolu budur. Özellikle işçi sınıfının partisinin örgütlendiği bir durumda, her koşul altında oportünizme karşı mücadele etmemiz gerektiği anlayışından hareketle, oportünizme sebebiyet vereceği gerekçesiyle ilerici bir adımı kırmak son derece gerici bir politikadır ve  sekterizm çoğunlukla gericidir, çünkü işçi sınıfının zorunlu eylemine muhalefet eder. Önümüzdeki dönemde ABD’de şematik olarak üç tip İşçi Partisi ile karşı karşıya kalabiliriz. (…) Eğer parti, örgütlenmesine bizi dâhil edecek kadar gevşekse, onun içine girmemek aptallık olurdu. Bu partinin içine parti olarak girip faaliyet gösterebilme imkânına sahip olursak, bu demektir ki, bu parti son derece gevşek örgütlenme ilişkilerine sahip oportünist bir partidir. Böyle bir partinin bizi kendi içine kabul etmesi, oportünistlerin bizi saf dışı bırakacak güce parti içinde sahip olmadıkları anlamına gelir. (…) İkinci tip parti; daha az kritik bir dönemde, daha az tedirginlik veren bir ortamda, daha rahat ve sakin koşullarda, tutucu ve gerici yöneticilerin hâkimiyeti altında, az çok merkezileşmiş bir partidir ki, bu parti zaten bizi kendi içine parti olarak almayacaktır. Kuşkusuz bu durumda partimizi bu oportünist partinin dışında tutarız ve onun içine girme koşullarını araştırırız. Ama parti olarak, böyle merkezileşmiş bir partinin dışında dururuz. Üçüncü tip bir partide, bizim eğilim olarak egemen olduğumuz bir partide, yani bize ait görüşlere sahip devrimci yöneticilere sahip olan bir partideyse, gevşek örgütlenme ilişkilerine sahip bu partinin merkezileşmesinin savunucuları haline geliriz. (…) Bu İşçi Partisinin evriminin üçüncü aşamasıdır. Bu aşamada, partimizi böyle bir İşçi Partisinin içinde bu partinin karakterini belirleyecek bir biçimde eritiriz. Ama her hâlükârda ilk aşamada işçilere şunu söylemek durumundayız: Emekçiler! Her şeyden önce kendi partinize ihtiyacınız var!10

Troçki’nin Amerikalı yoldaşlarıyla Geçiş Talepleri üzerine yürüttüğü tartışmadaki mantığını kavrayabilmek için, yoldaşlarının İşçi Partisi talebine karşı yaptıkları itirazlara ya da çekincelere karşı verdiği cevaplara bakmak son derece öğreticidir. Troçki’ye göre, “hareketi, olduğu haliyle ele almak gerekir”, yani:

Yoldaş Dunne diyor ki, henüz sendikaları SWP’yi desteklemeye çağıramayız. Neden? Çünkü henüz çok güçsüzüz. Ama işçilere şöyle de diyemeyiz: ‘Bekleyin biz parti olarak daha etkili ve güçlü olalım, o zaman bizi desteklersiniz.’ O takdirde harekete olduğu hâliyle müdahale etmemiz gerekir, yani nesnel durumun dayattığı biçimiyle: Bir İşçi Partisi için!11

Bu tartışmalardan birinde, ABD’li Troçkist örgütün yöneticilerinden Max Shachtman şu itirazda bulundu:

Bir reformist partiyi savunamayacağımızı söylemenize rağmen, aynı anda işçilerin iradesini politik olarak dayatabilmeleri amacıyla bir İşçi Partisinin inşasının şampiyonluğunu yapmamızı öneriyorsunuz. Bu söylediklerinizi birbirleriyle bağdaştırmakta zorlanıyorum.

Troçki’nin bu soruya yanıtı aynen şu oluyor:

Bu bir pedagojik yaklaşım sorunudur. Bir reformist partinin kurulmasını talep ettiğimizi nasıl söyleriz? Biz işçilere, ‘siz kendi iradenizi bir reformist parti dolayımıyla değil, ancak bir devrimci parti aracılığıyla ifade edebilirsiniz’ deriz. Stalinistler ve liberaller bu hareketin reformist bir partiye evrilmesini arzuluyorlar, ama bizim kendi programımız var ve biz ondan bir devrimci parti çıkartacağız.

Partinin diğer bir yöneticisi olan James P. Cannon şu itirazı ileri sürüyor:

Nasıl devrimci bir İP’yi açıklayabiliyorsunuz? Biz hep şöyle diyoruz: ‘SWP tek devrimci partidir ve onun programı da tek devrimci programdır’. Bu durumda nasıl olur da işçilere İP’nin de bir devrimci parti olduğunu açıklarız?

Troçki’nin buna da cevabı şudur:

İP’nin bir devrimci parti olduğunu söylemeyeceğim, ama onun devrimci olabilmesi için elimizden geleni yapacağımızı söylüyorum. Her toplantıda şöyle diyeceğiz: ‘Ben SWP’nin temsilcisiyim. SWP’nin tek devrimci parti olduğunu düşünüyorum. Ama ben sekter değilim. Siz şimdi büyük bir işçi partisi kurmak istiyorsunuz. Size bu konuda yardımcı olacağım, ama bu parti için size şu programı incelemeniz önerisinde bulunacağım.’ Konuşmaya böyle başlamak gerekir. Bu koşullar altında, bu büyük bir adımdır. (…) Siz sorunu çok soyut bir biçimde ortaya koyuyorsunuz, şöyle ki: Elbette İP reformist bir parti olarak şekillenebilir ve bizi ihraç eder! Ama gene de bu durumda bile biz hareketin bir parçası olmuş oluruz. (…) İşçilere her zaman şunu söyleyeceğiz: ‘İP için kendi programınıza ihtiyacınız var. Alın işte benimki’. Ve böylece Geçiş Talepleri programımızı önermiş oluruz.12

Ortayolculuk ve “solcu”luk yüzünden
Türkiye Troçkizminin kaçırdığı büyük fırsat:
1991 Zonguldak Büyük Madenci Grevi
ve Kitlesel İşçi Partisi

Bilindiği gibi 1990 yılı sonuyla 1991 yılının başında Zonguldak’ta büyük madenci eylemi patlak verdi. O sıralar Zonguldak maden işletmelerinde çalışan işçi sayısı yaklaşık 50 bin civarındaydı. Hepsi Türk-İş’e bağlı Genel Maden-İş Sendikası’nda (GMİS) örgütlü bu işçiler Turgut Özal’ın özelleştirme politikalarından kendilerinin de nasiplerini alacaklarını fark ettiklerinden greve çıkmışlardı. Bu grevle birlikte kentin havası bir anda değişmiş, her gün sokakları dolduraneylem halindeki işçiler ve ailelerinin oluşturduğu 70 bin kişilik kitle sadece Zonguldak’a değil, tüm Türkiye’ye bir özgürlük havası sunmuştu. Elinizdeki dergi o sıralar gazete olarak yayınlanıyordu ve başlığı, “Özgürlük İşçilerle Geliyor!”du. İşçi sınıfının sunduğu öyle bir özgürlük havasıydı ki, yıllardır Zonguldak’ın dört bir yanına yerleşmiş sivil polisler bile şaşkınlık ve korku içinde köşe bucak kaçmışlardı. Kent tamamen işçilerin kontrolündeydi. O zamanlar TRT’den başka TV kanalı yoktu (belki Star vardı, ama çok etkili değildi) ve Turgut Özal işçileri sürekli olarak tehdit ediyordu. TRT’den Özal’ın tehditlerini dinleyen işçiler, daha o konuşmasını bitirmeden sokaklara çıkıyor ve “TRT onların, caddeler bizim!” sloganlarını atıyorlardı. Evet, Onlar ve Biz. Yani burjuvazi ve işçi sınıfı! 15 günlük bir eylem, işçileri “kendisi için sınıf” haline getirmişti. Tabii işçi sınıfının bu hareketliliğinde GMİS’in Başkanı olan Şemsi Denizer’in de payı vardı. Her gün sürekli olarak sendikanın balkonundan işçilere ajitatif  konuşmalar yapan Denizer, kitlenin moralinin yükselmesinde önemli bir rol oynamıştı. Unutmayalım ki, Zonguldak grevi aslında 1989 Bahar Eylemlerinin son durağıydı ve zaten neredeyse 1. Körfez Savaşıyla da örtüşmüştü. Bilindiği gibi Körfez Savaşı denilen Orta Doğu’ya emperyalist müdahale, karşı-devrimci yüzünü sadece savaş alanlarında göstermemiş, aynı zamanda Türkiye işçi hareketinin 12 Eylül 1980’den sonra ilk ayağa kalkışını da boğmuştu. İşte Zonguldak büyük madenci eylemi bu koşullar altında sürerken Patronsuz, Generalsiz, Bürokratsız SOSYALİZM gazetesi olarak Zonguldak işçilerine dağıtılmak üzere bir Özel Sayı çıkarttık. İşçiler arasında coşkuyla karşılanan bu Özel Sayı’nın başlığı, Şemsi Denizer’e yapılmış, Zonguldak’tan başlayarak bir kitlesel işçi partisi kurması çağrısıydı. Bu çağrıdan işçiler kadar sendikacılar da etkilenmişlerdi. Yaptığımız hesaplara göre – ki şimdi bile çok abartılı olmadığını düşünüyorum- böyle bir partinin 50 bin üyeyle Zongudak’ta kurulması halinde bile çok kısa bir süre içinde Türkiye çapında 2 milyon işçi üyeye ulaşması muhtemeldi, çünkü bütün Türkiye işçi sınıfı can kulağıyla Zonguldak’taki gelişmeleri izliyordu. Birçok işçi sendikası ve kitle örgütü de üyelerini otobüslerle hafta sonları Zonguldak’a getirip destek eylemi yapıyordu. İşte böyle bir ortamda PGB Sosyalizm gazetesi olarak Şemsi Denizer’e parti kurucu başkanlığı çağrısı yaptık. Vay efendim, sen misin bunu söyleyen! Aynen Troçki’nin de ifade ettiği gibi kendi içimizden de eleştirilere uğradık. Yok efendim, Şemsi Denizer kimmiş de parti başkanlığına davet ediliyormuş! Yok efendim, Türk-İş gibi gerici bir konfederasyonun bir sendikasının başkanından işçi sınıfı partisi kurucusu olur muymuş! Daha neler neler! Şimdi bazılarıyla ayrı düştüğümüz kendi yoldaşlarımız bile Şemsi Denizer meselesini bugüne kadar temcit pilavı gibi önümüze getirip durdular ve getirmeye de devam ediyorlar. Sanki 1961’de TİP’i kuran sendikacılar Denizer’den çok daha farklıymış gibi. Ayrıca meselenin bir kişiler meselesi olmayıp sınıf ve sınıf mücadelesi meselesi olduğunu anlayamamakta ısrarcı olmak da işin cabası!

Herkesin bildiği gibi hâlen Brezilya’da hükümet olan Brezilya PT’sinin kuruluşuna Troçkistler önayak olmuşlardı. Metal işçilerinin başında askeri yönetime karşı efsanevi bir mücadele yürüten Lula PT’nin ilk kurucu başkanı olduğu gibi, daha sonra da hem hükümet başkanı hem de devlet başkanı olmuştu. Partisi şu anda iktidarda ve çeşitli burjuva partileriyle koalisyon ortaklığı yaptığı gibi Haiti’ye müdahale gibi konularda da emperyalizmle işbirliği yapıyor. Ama bütün bunlar hâlâ burjuvazinin kinini PT’nin üzerinden alabilmiş değil. Sonuç itibariyle PT; bir emperyalizme bağımlı ülkenin burjuva işçi partisi, emperyalist ülkenin Sosyal Demokrat Partisi değil. Ve dolayısıyla işçi sınıfı düşmanı Brezilya burjuvazisi ve büyük toprak sahipleri sınıfı, böyle bir işçi sınıfı partisinin dahi varlığından rahatsızlar. Nitekim emperyalizme bağımlı Brezilya oligarşik devleti13 şu an bile PT’nin bazı yöneticilerini hapse atmanın mücadelesini veriyor. İşte bütün işbirlikçi politikalarına rağmen Brezilya işçi hareketi tarihini PT öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmak mümkün. Lula ve PT yönetimi sınıf işbirlikçisi politikalar izliyorlar ama bu PT’nin burjuvaziye karşı savunulmasını engellemez. Kaldı ki, Brezilya’nın devrimci sınıf mücadeleci güçlerinin PT’nin yönetimini ele geçirmek gibi bir imkânları her zaman önlerinde duruyor. Bu anlamda ha Lula ha Denizer, ne fark eder ki? Önemli olan Troçki’nin de yukarıda açıkça ifade ettiği gibi sınıfın nesnel ihtiyaçları doğrultusunda hareket etmektir.

1991 yılında da bugün de Türkiye işçi sınıfının acil ihtiyacı bir sınıf partisine sahip olmaktır. Bunu 1991 yılında anlamayan Troçkistlerin bugün de anlamamakta ısrarcı olmalarını anlamak mümkün değil. Ama “Hayır, biz kendi devrimci partimizi kuracağız, PT benzeri reformist partilere ihtiyacımız yok!” anlayışının Troçkizmden, onun Geçiş Talepleri kavrayışından, parti inşa taktiklerinden ne kadar uzak olduğunu belirtmek gerekiyor. Sanki kendi “taş gibi” partisini kurmaya çalışmanın önünde işçi sınıfının kitlesel partisini kurmaya çalışmak bir engelmiş gibi. Bu aslında şu anlama da geliyor: “Ben kendi partimi kurarım, bu yolda herhangi bir cepheye ya da dolayıma da ihtiyacım yoktur. Zaten bunların hepsi benim kurmak istediğim partinin önünde birer engeldir.” Bu anlayışın Troçkizmle uzak yakın hiçbir ilişkisi yoktur. Çünkü böyle kurulmaya çalışılan “partiler” kitlelerle etkileşmenin kendilerini “bozacağı”nı düşünürler ve her konuda zaten “en doğru”yu ve en “sol”u bildiklerinden işçi sınıfına karşı buyurgan olmak durumundadırlar. Türkiye “Troçkizm”inin geçmişine duyulan haklı tepkinin bir başka uca savrulmakla çözülebileceğini sanmak kimseyi otantik Troçkist yapmaz.

Sendikalara ilişkin Troçkist yaklaşım

Türkiye “Troçkizm”i geleneksel “solculuğun”dan ötürü sendikal mücadeleye doğru bir cepheden bakmamıştır. Ya hep en “sol” sendikaları önemsemiş ya da varolan sendikal yapıları “bürokratik” oldukları veya sınıf mücadelesine “ihanet” ettikleri gerekçesiyle parçalamaya çalışmıştır. Tabii bu yaklaşımların ikisi de kabul edilemez olmakla birlikte, özellikle ikincisi nerdeyse bir sınıfsal ihanet çizgisine kadar uzanma riskini taşımaktadır.

Türkiye “Troçkizm”i hep en “sol” sendikayı örnek olarak almış, diğerlerineyse hep burun kıvırarak bakmıştır. Oysa ki Türkiye sınıf mücadelelerinin son dönemine kısaca bir göz attığımızda esas kitlesel mücadelelere “tutucu” dediğimiz sendikaların önayak olduklarını görürüz. Söz gelimi, yukarıda andığımız Zonguldak Büyük Madenci Eyleminin başını Türk-İş’e bağlı GMİS çektiği gibi, gene son yılların en önemli işçi mücadelesi olan TEKEL eyleminin başını da gene Türk-İş’e bağlı Tek Gıda-İş Sendikası çekmiştir. Türkiye “Troçkizm”i sendika deyince DİSK’i görmek istemektedir. Bu yaklaşım Troçki’nin ve IV. Enternasyonal’in sendikalara ilişkin politikasından oldukça uzaktır. “Sol” sendikaların salonlarında “sol” söylevlerde bulunmak Troçkizmden uzak olsun!

Gene bir başka Türkiye “Troçkist”i akıma göre zaten bütün sendikalar bürokratik yönetimlere sahip olduklarından, bunlara karşı mücadele yürütmek neredeyse burjuvaziye karşı mücadele yürütmekten bile daha önemlidir. Bunun sonucunda burjuvazilerle, hükümetlerle ya da devletle aynı noktada buluşursunuz. Sendikal  bürokrasiye karşı mücadele hiçbir zaman burjuvaziye karşı mücadelenin yerini alamaz. Türk-İş’e bağlı Hava-İş Sendikası’nın son Genel Kurulunda yaşanan tam da budur. Nitekim kendini Troçkist olarak niteleyen bir ekip, sendika yönetimine duyduğu nefretten dolayı hükümet yanlısı “sendikacılar”ın hareketine çanak tutmuş ve bunun sonucunda sendikanın hükümetin eline geçmesinde payı olmuştur. Bu aynen, geçmişte SSCB yöneticilerine kızıp, emperyalistlerle işbirliği yaparak ülkeyi kapitalistlere terk etmeye benzeyen bir tavırdır ve kesinlikle onanamayacağı gibi Troçkizmle de uzak yakın hiçbir ilişkisi yoktur.

İkamecilikle Troçkizm hiçbir şekilde bağdaşmaz

Troçkizm; işçi sınıfının kurtuluşunun kendi eseri olacağı anlayışına sonuna kadar bağlı olduğundan hiçbir ikâmeci anlayışa prim vermez. Türkiye sosyalist hareketinde çeşitli tabu devrimciler vardır: Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Sinan Cemgil, İbrahim Kaypakkaya gibi. Troçkizm bu devrimcilerin hepsini burjuvaziye ve onun devletine karşı ayrımsız olarak savunur, ama onların politik ve örgütsel mücadele yöntemlerini kabul etmediği gibi, bu yöntemleri işçi sınıfına ve kitlelere örnek olarak sunmaz. Bunu böyle sunan Türkiye “Troçkizm”i oportünisttir. Burjuva devletine karşı silâhlı mücadeleyi seçmiş ve bunun bedelini canlarıyla ödemiş devrimciler kahramandırlar. Ama proletaryanın bireysel kahramanlara ihtiyacı yoktur. Kitle mücadelesine önceliği tanımak Troçkizmin ve tabii Marksizmin önceliğidir. Hiç unutmayalım, eğer bugün Türkiye’de işçi sınıfının ileri unsurları bile mücadeleden bariz bir şekilde geri duruyorsa, bunda işçi sınıfının ve genel olarak “halk”ın yerine kendini koyarak mücadele etmiş olan devrimcilerin de payı vardır.

Kürt meselesinde Troçkizm

Daha önce yukarıda da ayrıntılı olarak ifade ettik: Türkiye Troçkizmi
Kürt meselesinde kendi doğuşundan itibaren son derece enternasyonalist bir tutum almış, sadece kuru kuruya ulusların kaderlerini tayin hakkını savunmakla yetinmemiş, pratikte bunun yolunun nereden geçmesi gerektiğini ayrıntılarıyla çizmiştir. Üstelik Kürt halkının ayrı örgütlenmesiyle ortaya çıkacak birleşik Kürt ulusunun, Orta Doğu’nun özgür halklarıyla uluslarının özgür birliği üzerinden kurulacak bir birleşik Kürdistan olacağı ve bunun da Orta Doğu Özgür Cumhuriyetleri Federasyonu içinde yer alacağı tespitini yapmıştır.

Bununla birlikte, hiçbir hareket Marksist eleştiri silâhının alanı dışında kalamaz. Her ulusal hareket gibi Kürt ulusal hareketinin de içinde bir sınıf mücadelesi yaşanıyor. Üstelik bu sınıf mücadelesi sadece KDP ile PKK arasında bir sınıf mücadelesi değildir. KDP emperyalizmin tamamen kontrolünde bir örgütlenme olduğundan onun içinde bir sınıf mücadelesi yoktur, ama aynı şey PKK ve çevre örgütleri için geçerli değildir. PKK canlı ve modern bir örgüt olduğundan kendi içinde bir sınıf mücadelesi yaşamaktadır ve Troçkizm bu mücadelede kuşkusuz ki emperyalizmle hiçbir işbirliğine yanaşmayacak olan kesimlerin yanında yer alır. Bu, Kürt ulusal hareketinin bölünmesi çağrısı değildir. Bir ulusal harekette emperyalizmle işbirliği yapmak isteyen kesimler de olacaktır. Biz ezen ulus karşısında onları da destekleriz. Ama amaç ulusal mücadeleyle sosyal mücadeleyi birleştiren kesimlerin öne çıkmasıdır. Zafer onların olacaktır. Troçkizm onların yanındadır.

Sonuç

Bu yazı kaba hatlarıyla içinde yer aldığımız IV. Enternasyonal’in Türkiye’deki diğer uluslararası ya da ulusal Troçkist örgütlenmelerden politik farklılıklarını ön plana çıkarmaya çalışıyor. Dergimizin bu sayısındaki bazı yazılar bu farklılıkları ayrıntılandırıyor. Dergimizin bir dahaki sayısında bu yapılarla örgütsel anlayışlarımızın farklılıkları üzerinde durmaya çalışacağım.

 

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter
  1. DİSK’e bağlı ASİS’in (Ağaç Sanayi İşçileri Sendikası) ilk başkanlığını SDP (Sosyalist Devrim Partisi) yöneticilerinden Cenan Bıçakçı yapmış, daha sonra sırasıyla Troçkist sendikacılar Alev Ateş ve Rıfat Kendirligil sendikanın başkanlığını ASİS’in tüzüğü gereği rotasyonla yürütmüşlerdir. ASİS; toplu sözleşme görüşmelerini patronla sürdürürken, görüşmeleri mikrofonla bütün grevci işçilere aynı anda duyuran ünlü ELKA grevinin yürütücüsü sendikaydı. []
  2. Ben henüz 20’li yaşlarında Troçkist olma sevdasında Deutscher okumuş genç bir devrimciyken, sevgili Şirin’in (Cemgil) şu sözlerine muhatap olmuştum: “Dikkat edin, bu çok tehlikeli bir tercih. Hem önden hem arkadan vurulma ihtimaliniz [önden derken burjuvaziyi, arkadan derken Stalinizmi kastediyordu. Ş.O.] söz konusudur!” []
  3. Sanırım 1976 yılında, şimdiki YAZIN Yayıncılık’ın atası olan KÖZ Yayınevi’nden “Irak Komünist Partisi ve Kürt Hareketi” adlı Filistinli Troçkistlerce yazılmış bir kitabın çevirisini yapmıştık. Kitabın nihai sloganı şuydu: “Bağımsız, Birleşik, Sosyalist Kürdistan”. Türkiye Troçkizmi daha ortaya çıktığı andan itibaren Kürdistan’ı, emperyalizm tarafından parçalanarak beş ülkenin (Türkiye, Irak, İran, Suriye ve Sovyet Ermenistan’ı) topraklarına paylaştırılmış bir ülke olarak tanımlamakla yetinmeyip bu ülke halkının aynı zamanda ayrı bir örgütlenmeye sahip olması gerektiğini de dile getirmişti. []
  4. Journal d’exile, Lev Troçki, Folio, s. 80. []
  5. Geçiş Talepleri Üzerine Tartışmalar, Toplu Eserler, (Fransızca baskı), 23 Mart 1938, Cilt 17, s. 78. []
  6. A.g.e. []
  7. A.g.e. []
  8. A.g.e. []
  9. A.g.e., 22 Mart 1938, s. 68. []
  10. Lev Troçki, “İşçi Partisi Üzerine İkinci Tartışma”, Toplu Eserler, (Fransızca baskı), 23 Temmuz 1938, Cilt 18, s. 172. []
  11. Lev Troçki, “İşçi Partisi Üzerine Tartışma”, Toplu Eserler, (Fransızca baskı), 21 Mart 1938, Cilt 17, s. 78. []
  12. A.g.e. []
  13. M. Çayan ve diğerleri “oligarşi” terimini Latin Amerika’dan Türkiye’ye aktardılar. Oligarşi tanımının içinde hem işbirlikçi burjuvazi, hem latifundistler (büyük toprak sahipleri, ki bu Brezilya açısından çok önemli ve bizdeyse bu haliyle hiçbir zaman olmadı) hem de Kilise vardır. Yani bu terim nerdeyse sadece Brezilya için uygundur. Örneğin Brezilya’da büyük toprak sahiplerinin özel orduları olduğu gibi 250 bin kişilik bir de özel polis ordusu var. Ayrıca bir ordusu yok. Bu özel ordu sayıları 8 milyonu bulan sokak çocuklarını öldürmek gibi canilikler içinde. Üstelik iktidarın PT’nin eline geçmesi bile bu aygıtları yerinden edemiyor. Nitekim aygıt, PT’yi kapatmak ve yöneticilerini tutuklayıp hapse atmak için uğraşıyor. []