Cumhuriyet Öldü mü? Yerine Ne Konacak?

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter

— Şadi OZANSÜ

Türkiye sosyalist hareketinde bir süredir, ABD/AKP/Cemaat ortaklığında cumhuriyet rejimine zaten son verildiği, artık bundan sonra yürütülmesi gereken mücadelenin ancak bir sosyalist cumhuriyet için olabileceği anlayışı gelişmeye başladı. Gerçekten de 1923 Cumhuriyetinin kazanımlarından özellikle laiklik, öğretimin birliği ve tabii kadın hakları konusunda alabildiğine geri adımlar AKP iktidarı altında atılmış bulunuyor. Ve tabii bu geri adımların başlangıç noktası da, sadece 12 yıllık AKP hükümeti değil, 1961 Anayasası’nın 1923’e ek kazanımlarına karşı gerici Türkiye burjuvazisinin (kaldı ki zaten dünyada “ilerici” burjuvazi olarak nitelenecek bir sınıf XIX. yüzyılın son çeyreğinden bu yana yoktur) özellikle 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 yarım ve tam askeri darbeleri sonucu oluşturduğu her türden hükümetle mevcut kamu iktisadi teşekküllerinin neredeyse çoğunluğunu özelleştirerek “uluslararası piyasalar”a açmasıdır. AKP hükümeti Türkiye burjuvazisinin ve tabii emperyalizmin ‘61 Anayasası ile mücadelesinde en ileriye varan hükümettir. Dikkat edilirse Erdoğan/Davutoğlu ikilisi 1923’e karşı saldırılarını 1961 üzerinden yapıyorlar. 1923 Cumhuriyetini sona erdirme tarihini de 2023 olarak veriyorlar. İşte bu koşullar altında sormamız gereken soru şu:

Cumhuriyet öldü mü?

Cumhuriyete karşı mücadelenin başını çekenlerin bile galibiyetlerinden henüz tam anlamıyla emin olmadıkları koşullarda, böyle bir ilânın sosyalistler tarafından yapılması şaşırtıcı olmuyor mu? Erdoğan/Davutoğlu ikilisinin ve hatta “ılımlı” gibi gözüken Arınç’ın son zamanlardaki saldırgan üslûplarının altında AKP hükümetinin kendi geleceğiyle ilgili kaygıların neden olduğu panik havası yatmıyor mu? AKP kampı koalisyonunun tam da kendi iç çelişkileri ve uluslararası konjonktür nedeniyle çözülmeye girdiği bu süreçte cumhuriyetin zaten öldüğünü ilân etmenin ülkedeki sınıf mücadelesine ne yararı olabilir?

Mevcudun kazanımlarını koruyamayanların geleceğin cumhuriyetini kurmaları mümkün mü?

Türkiye’de 1908 Devrimiyle başlayıp 1923’te sonlanan ve ulusal bağımsızlık mücadelesi temelinde kurulmuş bir burjuva cumhuriyeti vardır. Yukarıda da ifade ettiğim gibi 1961, bu cumhuriyetin burjuva çerçevesi içinde alabileceği en ileri durumlardan biridir. Kuşkusuz daha ilerisi de olabilirdi, yani bir burjuva cumhuriyetinden bir işçi cumhuriyetine geçiş de söz konusu olabilirdi, ancak o yıllarda işçi sınıfının bunu talep edecek bir siyasal örgütlülüğü yoktu (bunun ulusal ve uluslararası nedenleri başka bir yazının konusu) ve kurucu mecliste temsili söz konusu değildi. Zaten tam da bu yüzden bütün ilerici karakterine rağmen ‘61 Kurucu Meclisi gerçek bir kurucu meclis biçimine bürünememişti.

Şimdi Türkiye’nin içinde bulunduğu sınıf mücadelesi koşullarında var olan cumhuriyetin kazanımlarını koruyamayanların ya da korumaya çalışmakta bir anlam görmeyenlerin eskisine göre daha ileri bir cumhuriyet talebiyle ortaya çıkmaları ne ifade ediyor? Tek kelimeyle: Solculuk! Burjuva cumhuriyetine karşı sosyalist ya da işçi (tabii sosyaliste göre bu daha doğrudur, çünkü işçi cumhuriyeti kendi isminin ne olacağına kendisi karar verir) cumhuriyeti talebi ancak radikal öğrencilere ve tek tük öncü işçilere uzanan bir propaganda malzemesi olmaktan öteye gidemez, diğer yandan geniş kitlelere bu taleple seslendiğinizde neredeyse hiçbir yankı alamazsınız. Oysa ki bir işçi cumhuriyetine uzanacak yolun taşlarını hem de kısa zamanda döşemek pekâlâ mümkündür. Nasıl mı?

Tayyip kendine neden Saray yaptırdı?

Hep Tayyip’in yaptırdığı Saray’ın maliyetinden söz ediliyor. Bunun ne kadar büyük bir hırsızlık ürünü ya da israf olduğu anlatılıyor. Oysa ki bu sanıldığının tersine düşük bir bedeldir: Ülkede şu ya da bu şekliyle 1946 yılından bu yana süregelen “parlamenter” rejimin başkanlık rejimine, cumhuriyetin de birkaç yıl sonra saltanat rejimine dönüştürülmesinin bedelidir bu. Çok mu pahalı? Tayyip’in yaptırttığı Saray TBMM’nin yerini almak üzere planlandı. Hesap, Anayasayı değiştirecek çoğunluğu ele geçirdikten sonra parlamentoyu fesh etmek ya da işlevsiz kılmaktı. Zaten bu durumda çok “demokrat” Erdoğan seçim sistemini de değiştirip barajı sıfırlayabilirdi bile! Ama bu bile kolay olmuyor. Bunun gerçekleşmesi için bile çok büyük pazarlıklara ihtiyaç var, özellikle Kürt hareketiyle ve mevcut yandaş işçi sendikalarıyla.

Cumhuriyet’in yıkılmasına karşı mücadele kiminle beraber olmaz?

Yakın dönemde yaşadıklarımız bize zaten bilmemiz gereken bir gerçeği yeniden hatırlatmıştır: Türkiye burjuvazisi (TÜSİAD’dan söz ediyorum, diğerleri henüz burjuvazi bile olamamış devlet ihalesi zenginleridir, her zengin burjuva değildir, bazen büyük kapitalistlerden daha zengin olsa bile) devletin bütün kurumları gibi cumhuriyeti savunma derdinde değildir. Ve zaten savunmamıştır da. Onlar ancak vicdanlarını rahatlatmak için seçimlerde CHP ya da HEP’e oy verirler, ama öte yandan dört gözle AKP’nin ya da ANAP’ın tek başına iktidar olup “istikrar”larını korumasını beklerler. Cumhuriyeti savunacak olanlar; egemen bir kurucu mecliste bir araya gelecek olan işten atılma tehdidi altındaki işçiler, işsizler, HES mağduru ve topraksız yoksul köylüler, gençler, emekliler, kadınlar ve ezilen Kürtlerdir. Ulusal egemenlik ve Kürt halkının eşitliği temelinde yükselecek bir kurucu meclis mücadelesinde başı ne kadar işçi sınıfı çekerse siyasal demokrasinin gelişmesinin yolu da o kadar açılacaktır. Bir burjuva meclisi olan kurucu mecliste elbette burjuvaların temsilcileri de olacaktır. İşçi sınıfı temsilcileri “0” barajlı böyle bir seçimle oluşmuş kurucu mecliste elbette tek kurtuluş yolu olarak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejiminin sona erdirilmesini ileri sürecekler ve bu yolda işçi sınıfının çoğunluğunu kazanarak bir işçi cumhuriyetinin yolunu açmaya çalışacaklardır.

Sonuç olarak

Marksist düşünce somuttur, verili bir meseleyle ilgili olarak bütün tayin edici ve önemli faktörleri sadece birbirleriyle karşılıklı ilişkileri içinde değil, aynı zamanda kendi gelişmeleri içinde ele alır. Şimdiki anın durumunu genel perspektif içinde eritmez, mevcut durumun tahlilini bütün özgülüğü içinde yapmayı mümkün kılar. İşte tam da bu somut tahlilledir ki politika başlar. Oportünist düşünce ile sekter düşüncenin ortak noktası şudur ki; şartların ve kuvvetlerin karmaşıklığından kendilerine çok önemli gözüken –ki muhtemelen de önemlidirler- bir ya da ikisini öne çıkartarak, onları karmaşık gerçekliğin içinde yalıtırlar ve böylelikle onlara sınırsız bir güç atfederler.1

İşte bu yüzden de AKP hükümetinin bugüne kadar yaptıkları ne olursa olsun cumhuriyet henüz tümüyle yıkılmamıştır. Tümüyle yıkılmasını engellemek için işçi sınıfının egemen bir kurucu meclis yolunda ulusa öncülük etmesi bir zorunluluktur. Ancak oradan bir işçi cumhuriyetinin yolu açılabilir.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter
  1. Lev Troçki, “Genel Olarak Uç-Solcular ve Özel Olarak İflâh Olmazlar Üzerine Bazı Teorik Değinmeler”, Oeuvres, Eylül 1937, Cilt 15, s.97. []