Dünyada Siyasal Durum

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter

— La Vérité/Gerçek1

La Vérité’nin yeni seri 80. sayısını baskıya girdiğimiz şu saatlerde İran’la emperyalist güçler arasında 24 Kasım tarihinde nükleer silahlar meselesine ilişkin imzalanan anlaşma, emperyalist hâkimiyet sisteminin bütününün ve özellikle de o sistemin içinde en güçlü emperyalizmin, yani Amerikan emperyalizminin derin krizini bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi.

Bu anlaşma hiç tartışmasız, bir kez daha, emperyalizmin egemen bir ülkenin içişlerine müdahale ederek kendi yasasını dayatması anlaşmasıdır. Nükleer silah bulundurma hakkını (ki bugüne kadar bu silahı insanlara karşı kullanmış tek ülkedir) sadece kendinde ve başta İsrail olmak üzere uydularında gören ABD emperyalizmi, bu hakkı başkalarına yasaklama derdindedir. Bununla birlikte İran’a karşı askeri müdahale de dahil olmak üzere sözlü ve fiili tehditleri tırmandırmasının ve daha bundan birkaç ay öncesine kadar silahlı müdahale tehdidinde bulunmasının ardından Amerikan emperyalizminin bu ülkeyle anlaşma ve müzakerelere başlama yolunu seçmesinin kuşkusuz bir anlamı vardır. Obama bu anlaşmayı yorumlarken “Dünya sorunlarının çözümünde barışçıl yolları devre dışı bırakamayız” diyerek şu eklemede bulunuyordu: “Sert yapıp tahrik etmek politik düzlemde kolay olabilir, ama güvenliğimiz için böyle davranmamalıyız.

Son ana kadar emperyalizmin çeşitli fraksiyonları birçok farklı tercih arasında gidip geldiler. “Sosyalist” bir hükümetle temsil edilen Fransız emperyalizmi, Dışişleri Bakanı Laurent Fabius’un ağzından sürekli olarak hep daha saldırgan ve militarist ses verdi. Gene ABD’de bile, Kongrenin bir kesimi yapılan anlaşmanın devreye girmesinden duyduğu büyük memnuniyetsizliği dile getirdi. Tabii İsrail hükümeti de, İran’ın yeniden devletlerarası diplomatik ilişkiler sahnesine dahil olmasını getirecek olan bu anlaşmayı şiddetle protesto etti.

Kuşkusuz buradan çıkartılması gereken sonuç, emperyalizmin bundan böyle artık savaşa başvurmaktan vazgeçeceği olamaz. Lenin bundan yüz yıl önce, emperyalizmi “savaşlar ve devrimler çağı” olarak nitelerken, savaşın aynı zamanda emperyalizmin temel ve sürekli eğilimi olduğunu belirtiyordu. Üstelik bu eğilim yıllar içinde giderek daha da güç kazanıyordu. Nitekim, daha İran’la yapılan anlaşmanın henüz mürekkebi bile kurumadan, emperyalistler Fransız hükümeti eliyle Orta Afrika Cumhuriyeti’ne askeri bir müdahalenin hazırlıklarını ilân ederlerken, Irak, Afganistan ve Mali giderek daha da büyük bir kaosun içine sürükleniyorlar ve Cezayir’e bir müdahale tehditleri de hep sürüyor. Emperyalizmin bu tehditleri IV. Enternasyonal’in VIII. Dünya Kongresi sırasında şöyle dillendirilmişti:

ABD emperyalizmi (…) ‘demokrasi’ ve ‘kaosa’ karşı mücadele adı altında acil askeri müdahalelerini ‘haklı’ gösterebilmek için her türlü parçayı biraraya getirerek bir senaryo kurmaya çalışıyor. Cezayir’e müdahale senaryosunun ardındaki esas neden, bu ülkenin Fransız emperyalizminin Mali’ye açtığı savaşa ulusal ordusunu katmayı reddederek bu savaşı finanse etmek istememesi değil mi? Gene esas neden, Cezayir hükümetinin ülkenin doğal gaz ve petrolü üzerindeki meşru haklarını koruyarak çokulusluların taleplerine boyun eğmemesi değil mi? Esas neden, Cezayir devletinin kendi iç politikasına karışılmasını reddettiği gibi Cezayir’in de başka ülkelerin iç politikalarına karışmama kararlılığı olduğu değil mi?

VIII. Dünya Kongresi’nde söylediklerimizi hatırlayalım:

Savaş; topyekûn bir çözülme krizi içindeki kapitalist sömürü sisteminin almakta olduğu bir sürekli biçimdir. Bu sistem varlığını sürdürebilme imkânını tek bir koşula bağlamıştır ve o koşul da üretici güçlerin yoğun yıkımıdır ki burada da baş sırayı, emperyalist hâkimiyet sisteminin genelinin tümüyle sarsılmasına bağlı olarak iş gücünün yıkımı işgâl ediyor.

Amerikan emperyalizminin İran’a karşı tutumunda kendini gösteren ve belki de kısa süreli olacak olan bu açmazın ortaya çıkmasının nedeni emperyalizmin krizinin birkaç aydır giderek keskinleştiği bir döneme denk düşmesidir. Bilindiği gibi İngiliz emperyalizminin olaylara müdahale etmeme kararı ve Putin hükümetinin bu durumu fırsat bilmesi sonucu (dergimizin bir önceki sayısına bakın) Amerikan emperyalizminin yalıtılmış kalışı Suriye’ye askeri bir müdahalede bulunacak bir koalisyon girişiminin başarısızlığını getirdi.

Bu kriz, en güçlü emperyalizmin yaşamakta olduğu ekonomik, mali ve parasal krizin şiddetlenmesi ve devamlılık göstermesiyle beslendi. ABD Merkez Bankası’nın doğrudan kendi sorumlularının öngörü ve uyarılarına rağmen faiz oranlarını gülünç derecede düşük tutma ve bununla eşanlı olarak piyasaya her ay 85 milyar dolar kâğıt para pompalamaları kararı… Bu politikanın sonucu, bizzat ABD’deki yandaşları tarafından bile, patladığında 2007-2008’dekinden çok daha büyük zararlara sebebiyet verecek benzersiz bir spekülatif balonun şişmesi olarak gösteriliyor. ABD’nin parasal politikalarının sorumluları faizlerin olası bir indiriminden söz ettiklerinde dünya mali piyasalarında öyle bir paniğe neden oldular ki, yaptıkları işin bir duvara doğru zaten hızla giden bir arabanın gaz pedalına daha da basmak olduğunun farkında olduklarından, hemen geri adım attılar.

Bunu, Çin’in üzerindeki boyunduruğu daha da sıkılaştırarak, onun daha fazla ‘serbest’ piyasaya açılması ve Amerikan ekonomisinin mali yükünü daha fazla üstlenmesi gizli umuduyla yaptılar. Çin Denizindeki Çin hava savunma alanına Amerikan B-52 bombardıman uçaklarının girişi meydan okumasının başka bir anlamı yoktur. Ve bu meydan okumayı öyle bir anda yaptılar ki, tam da o sırada Çin Komünist Partisi yönetiminin son plenumunda Pekin’deki yönetici zümrenin içinde bulunduğu açmaz dile getiriliyordu.

Bu boyunduruk sıkma işlemini Avrupalı emperyalistlere ve özellikle de Alman emperyalizmine karşı da yaptılar. Buradaki gizli umutları da, zaten kendi ticaret fazlasını işlemeye çalışmakla alenen suçladıkları Almanya’yı, bundan vazgeçirerek, daha çok Avrupa’nın parasal ve ekonomik durumu konularında daha kararlı davranmaya ve tabii çok yüksek bir borçlanmanın sonuçlarını yaşayan başta Yunanistan olmak üzere çeşitli Avrupa Birliği ülkelerinin karşı karşıya kaldıkları ekonomik zorlukları aşmalarına katkıda bulunmaya sevk etmekti.

Amerikan emperyalizmi kendi işçi sınıfıyla karşı karşıya

Amerikan emperyalizminin yukarıda tanımladığımız yönelimlere girmesinin altında, yaşamakta olduğu ve varlığını dinamitleyen çok yönlü kriz (politik, kurumsal, ekonomik, parasal) yatıyor. Bu krizin temelinde de kuşkusuz çözülme evresindeki mali sermayeye has çelişkiler var, şöyle ki: İşgücünün değerini sert bir saldırıyla düşürmekten başka kâr marjları elde etme imkânına sahip olamaması, fakat buna karşılık da “işgücünün” direnişine, yani kendi işçi sınıfının direnişine toslaması.

Amerikan işçi sınıfı bu saldırıya bir anlamda izin vermemiş bulunuyor. Nitekim ABD emperyalizminin en gerici kanadı, Tea Party’nin başını çektiği özellikle “shutdown” ve borç tavanı konusunda “sonuna kadarcı” saldırı arzusu gemlenmiş durumda. Bu konuda ekim ayında Paris’te gerçekleştirilen bir Marksist Araştırmalar toplantısında konuşan IV. Enternasyonal’in ABD seksiyonunun üyesi Alan Benjamin yoldaş şunları söylemişti:

“Obama yeniden ‘Grand Bargain’ (büyük uzlaşma) meselesini gündeme getirdi. Buna göre, sendikalar, borcun ödenmesi adına, herkesle birlikte, yani demokratlar ve cumhuriyetçilerle birlikte işçi ücretlerinden kesinti yapılmasını kabul etmeliydiler. Zaten yıllardır ABD kapitalistleri gözlerini Sosyal Güvenlik’in emeklilik fonlarına dikmiş bulunuyorlar. Bu fonlar bilindiği gibi Medicare (65 yaşın üstündekiler için hastalık yardımı paylaştırımı) ve Medicaid (en yoksullara başta ilâç olmak üzere sağlık yardımı) fonlarıdır. Ama işte sınıf mücadelesi nedeniyle bu fonlara el koyamadılar. Burjuvazinin ve büyük sermayenin el koymak istediği milyarlar ve milyarlarca dolar. 2011’de Obama Cumhuriyetçi Parti’nin Temsilciler Meclisi’ndeki lideri John Boehner ile bu el koymayı gerçekleştirmek üzere anlaştı. Bugüne kadar hiçbir demokrat bu işe soyunmaya cesaret edememişti. New York Times’ın belirttiği gibi

Çin pazarına açılmak için bir cumhuriyetçiye, otomobil sendikası UAW’yi çökertmek için bir demokrata ve “Grand Bargain” konusunu gündeme getirmek için de Obama’ya ihtiyaç vardı. Cumhuriyetçi Parti içinde, başlangıçta bu “anlaşma” konusunda en çekinceli olan hizip Tea Party’di. Neden? Çünkü bunun karşılığında en zenginlerin vergilerinin arttırılacağını biliyorlardı. Ancak Temmuz ayı sonunda, ilk kez, Wall Street Journal’da bir makalede, üyesi olmamakla birlikte Tea Party’ye yakın bir politik şahsiyet olan Paul Ryan şöyle diyordu: “Vergiler konusunda ısrarlı olmayacağız, çünkü bugün yaptığımız anlaşmayla nihayet fonlara el koyma imkânını elde edebileceğiz.

Amerikan emperyalizminin, kendi işçi sınıfına onun imkân verdiği ölçüsünde saldırıp, bir an için bile olsa yeni kâr marjlarını ancak böyle yakalayabilme fırsatı elde edebilmesi kuşkusuz kendi rejiminin kapasitesizliklerini göstermesi açısından da önemlidir.

Chicago’daki öğretmenler grevinden – ki başkanlık seçimleri kampanyasının tam ortasında patlak vermişti- sonra işçi sınıfına indirilen darbelere (özellikle United Auto Workers (Birleşik Otomobil İşçileri), UAW sendikasının yöneticilerinin yıllardır burjuvaziye verdikleri tavizlerle hazırlanan Detroit iflâsı) rağmen, şimdilerde Boeing’de ortaya çıkan gelişmeler, Birleşik Devletler proletaryasının vurucu gücünü ve yıkım politikasının hizmetine sunmaya çalıştıkları kendi sınıf örgütlerini nasıl da yeniden ele geçirme kapasitesine sahip olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır.

13 Kasım’da, Washington ve Oregon Eyaletlerinde, Boeing uçak sanayiinin büyük fabrikalarının işçileri yönetim tarafından şöyle bir oylamada kararlarını topluca ifâde etmeye çağırıldılar: Mevcut sözleşme sekiz yıllığına uzatılacak ve bu arada da mevcut sözleşmedeki bazı kazanımlar da ortadan kaldırılacaktı. Bu öneri işletmedeki en güçlü sendikanın (IAM, International Association of Machinists and Aerospace Workers, Makinistler ve Uzay Çalışmaları İşçileri Uluslararası Sendikası) yönetiminin de onayını almıştı.

Boeing yöneticileri, Seattle ve kuzeybatıdaki diğer fabrikalardaki Boeing işçileri bu öneriyi reddederlerse, şirketin mevcut fabrikaları boşaltarak yeni uçağın yapımı için Güney Carolina’da bir fabrika yeri seçeceği ve orada da yasalar gereği hiçbir sendikal faaliyetin yapılamayacağı tehdidini savurdular. Eğer bu anlaşma kabul edilmiş olsaydı, mevcut sözleşme 2024 yılına kadar uzatılmış olacak, firma tarafından ödenen emeklilik sistemi tasfiye edilmiş olacak ve Medicare kısılarak işçilerin sağlık harcamalarına ödedikleri pay önemli ölçüde artacaktı. Ücretler de fiilen dondurulmuş olacaktı. Dahası yeni işe alınan işçiler kendi kategorilerindeki azami ücrete ulaşabilmek için eski duruma göre on altı yıl daha fazla çalışacaklardı. Bütün bu rezaletleri taçlandırmak üzere de, IAM sendikasının ulusal yönetimi işçilerden, 2024 yılına kadar grev yapmayacaklarını taahhüt etmelerini talep ediyordu. Detroit’te UAW sendikasının yönetiminin verdiği tavizlerin bir benzeri ki, zaten orada da bütün bunlar şehrin iflâsını engellememişti. İşte bu koşullar altında, anlaşmayı reddettikleri taktirde işçilerin kendilerini bir kaosa atacaklarını ileri süren bir medya kampanyasına, her iki partiden, yani hem cumhuriyetçilerden hem demokratlardan politikacıların büyük seferberliklerine ve IAM yöneticilerinin olağanüstü çabalarına rağmen işçiler öneriyi büyük bir çoğunlukla reddettiler: 31 bin işçinin yüzde 70’i öneriye “Hayır” dediler.

Üstelik, konfederasyon yönetimince “ehven-i şer” olarak gösterilen bu anlaşmanın beklenmedik reddinin öncesi de vardı: Yaz sonunda gerçekleşen AFL-CIO’nun kongresinde özellikle sağlık (ama sadece o da değil) konusunda, yönetimin karşı çıkmasına rağmen, delegeler 2009 yılı kongresindeki tutumlarında bir kez daha ısrarcı oldular. Bilindiği gibi o kongrede bir single payer sistemine (bütün ücretliler arasında bir dayanışma üzerine temellenmiş bir sosyal güvenlik sistemi) geçilmesi tavsiyesi kararı alınmış ve Obama’nın sağlık “reform”u projesi üzerinde de bazı esastan değişiklikler formüle edilmişti. Tabii bu değişikliklerin hemen hepsi o sıralar Obama tarafından derhal geri çevrilmiş olmasına rağmen bir kez daha dillendiriliyordu.

Direniş kendini bütün kıtalarda gösteriyor

Emperyalizm tarafından kendisine her düzeyde darbeler indirilmesine rağmen, işçi sınıfının bu direniş eğilimi (işçi hareketinin önderliklerinin; işçi örgütlerini tâbi kılma, entegre etme ve yıkma politikalarına karşı çıkarak) kendini farklı biçimler altında bütün kıtalarda gösterdiği gibi, aynı zamanda mevcut durumun tayin edici öğesi oluyor.

Bu durumu; IV. Enternasyonal’in seksiyonu olan ve Brezilya’da PT içinde yer alan O Trabalho akımından yoldaşların bu ülkedeki gelişmeler üzerine kaleme aldıkları ve La Vérité’nin bu sayısında yayınlanan makalede gözlemliyoruz.

Aynı durumu A. Ganesh yoldaşın altını çizdiği ve bu sayıda yayınladığımız Hindistan üzerine makalesinde de görüyoruz, şöyle ki: Daha birkaç ay önce Hindistan’da patlak veren muazzam grev ülkedeki bütün işçi örgütlerini bir araya getiriverdi.

Gene aynı durumu bir başka biçim altında Güney Afrika’da yaşanan gelişmelerde bütün çıplaklığıyla izliyoruz: 2013 yılının son ayının ortasında toplanan merkezi sendika COSATU’nun olağanüstü kongresinde gündemin ana maddesini 2012 yazındaki Marikana işçi ayaklanması ve onun sonuçlarının değerlendirilmesi oluşturdu. Tartışılan mesele şuydu: Apartheid rejiminin yıkıldığı tarihten bu yana Güney Afrika’da ANC (Afrika Ulusal Kongresi) ve Komünist Parti’yle birlikte COSATU’nun da içinde yer aldığı bir üçlü koalisyon hükümeti iktidarda. Mevcut gelişmelerden sonra bu koalisyon hükümeti içinde kalınmaya devam mı edilecek yoksa çıkılacak mı? Nitekim önemli sayıda sendika COSATU’nun ANC ve KP’ye bağımlılık ilişkisinin son bulması önerisinde bulundular. Bu öneri bir şok etkisi yarattı ve kongre ikiye bölündü. Bir tarafta, siyah maden işçilerinin kanını akıtmış olan hükümetin itibarını korumak için tam bir ikiyüzlülükle Marikana “trajedisi”nden söz edenler, diğer taraftaysa bu hadiseyi ısrarla bir “katliam” olarak niteleyenler. 26 Kasım tarihli Financial Times bu gelişmeden duyduğu kaygıyı şöyle dile getiriyor:

ANC’nin yönetimindeki koalisyon hükümeti bir taraftan kırılgan bir ekonominin basıncı altında yaşarken, diğer taraftan da ülkenin en büyük sendikal federasyonunun bağrında oluşan çatlaklar da hükümetin sırtındaki küfenin yükünü biraz daha ağırlaştırıyor.

Kempton Park anlaşmalarının2 ürünü olan bu hükümetten kopma süreçleri kuşkusuz politik planda da sonuçlara yol açıyor. Nitekim, iktidar partisi ANC’nin Gençlik Birliğinin eski Genel Sekreteri Julius Malema, bir tarım reformu ve madenlerin millileştirilmesi yönünde tutum takındığı için birkaç ay önce örgütünden ihraç edilmişti. Malema, Economic Freedom Fighters (Ekonomik Özgürlük Savaşçıları) (EFF) adlı yeni bir parti kurdu. Bu yeni partinin yönetimine açık bir mektup yollayan Azanya Sosyalist Partisi (SOPA: içinde IV. Enternasyonal’in Azanya seksiyonunun militanlarının faaliyet gösterdiği ve ILC’nin kampanyalarına katılan parti) şöyle diyor:

SOPA ile EFF arasında politik farklılıklar olduğunu biliyoruz. Bu farklılıklar örgütlerimizin tarihlerinde yer etmiş farklılıklardır.(…) Biz SOPA olarak hâlâ ‘siyah çoğunluklu bir hükümet’ eski şiarının arkasında durmaya devam ediyoruz.” SOPA’nın mektubu şöyle devam ediyor: “EFF tarafından ileri sürülen madenlerin millileştirilmesi ve topraklara tazminatsız olarak el konulması taleplerine tam desteğimizi sunuyoruz.(…) Bugün, yani Kempton Park anlaşmalarından yirmi yıl sonra, siyah çoğunluğun ülkenin zenginliklerinden ve topraklarından uzak tutulmaya devam ettiğini düşünüyoruz. Dolayısıyla aşağıdaki noktalardan hareketle bir ortak cephe oluşturmayı öneriyoruz: 1. Toprakların tazminatsız olarak istimlâkı. 2. Madenlerin, bankaların ve ekonominin stratejik sektörlerinin tazminatsız olarak millileştirilmesi.

Avrupa “yaşlı kıta”sı üzerindeki mücadelelerin olgunlaşma süreçleriyse; kendini, işçi sınıfının genel grevlerinde, direniş hareketlerinde, Avrupa Birliği’ne en bağlı olanları dahil istisnasız bütün Avrupa ülkelerinde yüz binlerin hatta milyonların birbirini peş peşe izleyen kitlesel eylemlerinde gösteriyor. Nitekim, Slovenya gibi iki milyon nüfuslu küçücük bir ülkede bile yüz binlerce emekçi AB’nin dayattığı planlara karşı sokaklara döküldüler, Bulgaristan’daysa protesto gösterileri altı aydır sürüyor.

Fransa’da devrimci bir krizin yolunun açılmasına doğru yürüyen süreçler hızla ilerliyor. “Sosyalist” Parti’nin hâkimiyeti altındaki Hollande hükümeti, bundan henüz bir buçuk yıl önce kurulmuş olmasına rağmen, toplumun bütün tabakaları nezdindeki itibarını yitirmiş bulunuyor ve hâlâ ayakta kalıyor oluşunu, bir taraftan FKP yöneticilerinin, diğer bir taraftan da farklı biçimler altında bazı sendikal örgüt yönetimlerinin kendisine sundukları desteğe borçlu.

Öte yandan, bu çerçevede, Eylül ayında gerçekleşen Alman seçimlerinin yan etkileri – ki sadece Merkel’in kişisel zaferi olarak gösterilmekle yetinilmeyip aynı zamanda bütün Avrupa’nın izlemesi gereken bir başarılı hat olarak sunulmuştu- gerçek sonuçlarını vermeye başlamakta gecikmedi.

IV. Enternasyonal Uluslararası Sekretaryası’nın 30 Ağustos 2013 toplantısında kabul edilen kararında şunun altı çiziliyordu:

Önümüzde muazzam gedikler açılıyor; kriz içindeki burjuva devletlerinin bağrında, bütün sınıfların siyasal temsilcileri olan partilerin bağrında (bunlara işçi sınıfı ve demokrasi adına hareket ettiklerini söyleyen partilerin yönetimleri de dahildir).

Bu satırları kaleme aldığımız sırada, bir büyük koalisyon hükümetinin oluşturulması için SPD ile CDU-CSU arasında haftalardır sürdürülmekte olan müzakerelerden ‘olumlu’ sonuç çıktığı ve bir “hükümet sözleşmesi”ne varıldığı ilân edilmiş bulunuyor. Aralık ayı başında bu sözleşme bir iç referandumla SPD üyelerinin onayına sunulacak.3

Yeniden 22 Eylül Alman seçimleri üzerine

(…) SPD Genel Başkanı Sigmar Gabriel, istifa dahil her yolu deneyerek parti militanlarının ‘kerhen’ de olsa koalisyonu onaylamasını sağladı. Burada şimdi anlatılması uzun sürecek, başta parti kongresinin bu konuda karar almasını engellemeden tutun da kararı bir ‘plebisit’e çevirmeye kadar uzanan bir dizi önlemi kullandı.

(…) Ancak bir nokta çok kesin. Eğer Almanya’da nihayetinde bir büyük koalisyon hükümeti kurulacaksa, bu, Alman burjuvazisi ve onun sendikal yardakçılarının hâyâlini kurduğu bir hükümet olamayacak. Bu hükümetin elinde Alman işçi sınıfını disipline sokma imkânları olmayacak. Ve bu durumun mantıkî sonucu olarak da, bu koalisyon, uluslararası finans kapital yönetici çevrelerinin Merkel ve Almanya’dan istedikleri ‘Avrupa için bir istikrar kutbu’ oluşturmaları talebini yerine getiremeyecek.

Özellikle herkes şu noktada hemfikir ki, SPD içinde patlak veren çatırtılar buzdağının sadece görünen kısmının görüntüleri, oysa altta sınıf mücadelesinin olgunlaşmakta olan seyrinde bundan böyle çok daha önemli gelişmelere gebeyiz. Avrupa Birliği’nin himayesi altında Almanya ve onun kemer sıkma politikalarıyla beslenen bir “ulusüstü yönetişim”in sağlamlaştırılması için mücadele eden Fransız gazetesi Le Monde, 26 Kasım tarihli sayısında IG Metall sendikasının (2 milyon 200 bin üyeli) kongresinin verdiği olumsuz işâretlerden duyduğu rahatsızlığı dile getirirken şöyle diyordu:

Üstelik bu sendikacıların çoğunun da SPD üyesi olmalarına rağmen, Sigmar Gabriel Frankfurt’taki kongrede hiç de coşkulu bir biçimde karşılanmadı. Kuşkusuz bunun bir nedeni de, SPD’nin Angela Merkel’le yaptığı 2007’deki ilk büyük koalisyon döneminde emeklilik yaşının 67’ye yükseltilmesinin tabanda hiç de hoş karşılanmadığı ve unutulmadığıydı.

İşte bundan dolayı IV. Enternasyonal’in Almanya seksiyonu ISA, 22 Eylül seçimlerinin hemen ertesinde yaptığı açıklamada şu başlığı atıyordu: “Bir Umut Doğuyor!

30 Ağustos 2013’te, “Önümüzde muazzam gedikler açılıyor” diyor ve ekliyorduk: “IV. Enternasyonal, bütün kıtalarda, kitlelerin bu gedikleri genişletip kendi iktidarları sorununu gündeme getirmelerine yardımcı olacak politik sermayeye sahiptir.

Uç soldan uç sağa bütün bir Avrupa uzlaşmasının çerçevesi olan sözde Avrupa “parlamentosu” seçimlerine birkaç hafta kala, Avrupa kıtasındaki sınıf mücadelelerinin bu tayin edici anında bir işçi militanları Avrupa Konferansının (Almanya’dan, Belçika’dan, Danimarka’dan, İspanya’dan, Fransa’dan, İngiltere’den, Yunanistan’dan, İrlanda’dan, İtalya’dan, Portekiz’den, Romanya’dan ve Slovenya’dan her çeşit eğilimden militanlardan oluşturulmuş geniş bir hazırlık komitesinin inisiyatifiyle) hazırlığına katkıda bulunmak, IV. Enternasyonal militanlarının bu girişime sunmaya karar verdikleri koşulsuz yardımın bir ifâdesidir. Bu girişim aynı zamanda, IV. Enternasyonal’in Avrupa seksiyonlarının militanlarının Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri için mücadelelerine de bütün anlamını yüklüyor.

Aralık 2013

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter
  1. La Vérité/Gerçek’in 80. sayısından çevrilmiştir. []
  2. Bu anlaşmalar 1994 yılında apartheid rejimin varisleriyle apartheid’a karşı mücadeleyi temsil ettiğini iddia eden ana örgütlerin (ANC, Güney Afrika Komünist Partisi vs.) önderleri arasında imzalandı ve Siyah halkın iktidar talebini engelleyen kurumları oluşturdular. []
  3. Çn. Bu plebisit yapıldı ve Gabriel istediği sonucu alavare dalavereyle de olsa aldı. []