Türkiye’ye Sadece Türkiye’den Bakmanın Açmazları

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter

— Şadi OZANSÜ

Türkiye’de “burjuvazinin farklı kampları arasında bir iç savaş yaşanıyor”, “burjuvazinin Batıcı-laik kanadıyla İslâmcı kanadı arasında ölümüne bir savaş sürüyor”, “şimdi burjuvazinin İslâmcı kanatları arasında patlak vermiş olan çatışma geri dönülemez bir iç savaşa dönüşmüş durumda”, “burjuvazinin İslâmcı kanatları arasındaki bu kanlı hesaplaşmada Batıcı-laik burjuvazi de taraflardan birinin yanında saf tutarak kavgasını sürdürüyor”, “Fethullahçılarla Tayyipçiler birbirlerine girdiler”, “bu savaşta Gül de Gülen’in yanında”…

Bu minvalde “tespitler” yapmayı yıllar içinde dilediğimiz kadar sürdürebiliriz. Her yeni durumda yeni “ittifaklar” yaratıp, bunları “tahlillerimize” kolaylıkla monte edebileceğimiz gibi, sürekli olarak görüntülerle uğraştığımızdan hep “haklı” da gözükebiliriz. Hatta kimbilir belki yarın MHP’nin oyları biraz yükseldiğinde “burjuvazinin iç savaşı”nın saflarına bir yerden “milliyetçi burjuvazi”yi de dahil edebiliriz. Bu durumda “tahilllerimiz” hiç açık vermemiş olacağından “tespitlerimiz” ile gurur da duyabiliriz. Bütün bunlardan çıkartacağımız sonuç da bizi daha da “haklı” çıkaracak olan bir “3. Cephe” önerisi olur kuşkusuz. Vebayla kolera arasında bir tercih yapamayacağımıza göre… Ama acaba kazın ayağı öyle mi, şu meseleye bir başka zaviyeden de bakamaz mıyız?

Önce bütünü görmek zorundayız

Çürümüş kapitalizm -yani emperyalizm- yüz yılı biraz aşan kısa hayatının en genel ve belki de nihai kriziyle karşı karşıya. Emperyalizm canavarının başı olan ABD emperyalizmiyse krizin merkezinde. Muazzam askeri gücüyle dünya sisteminin jandarmalığını sürdüren bu güç, esas olarak kendi işçi sınıfının direnci yüzünden (La Vérité’nin dergimizin bu sayısında yer alan Dünyada Siyasal Durum metnine bkz.) gelişmelere geçmişte olduğu gibi müdahale edemez durumda. Libya’ya kendi müdahale edemeyip Fransız emperyalizminin müdahalesini desteklemek zorunda kaldı. Tunus’ta desteklediği Bin Ali rejiminin yıkılmasına ses edemediği gibi, Mısır’da da Enver Sedat’ın ölümünden bu yana baş hizmetkârı olan Mübarek’in devrilmesini engelleyemedi. Bu da yetmezmiş gibi daha sonra ehven-i şer olarak gördüğü Mursi rejiminin muazzam bir kitle hareketiyle yıkılmasına da göz yummak zorunda kaldı. Her ne kadar Sisi’nin darbesiyle karşı dengeyi oluştursa da, bu gelişmeler belli bir plan dahilinde yürümedi. Dahası işgâl ettiği Irak’taki rejim can düşmanı İran’la yakınlaştı. Afganistan’da “kukla” Karzai bile kem küm etmeye başladı. Suriye’de Esad’ı deviremeyip uzlaşmak zorunda kaldı. Sürekli desteklemek zorunda olduğu İsrail hükümetiyle bile anlaşmazlıklara düşüyor. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) eşbaşkanlığına getirirken çok güvendiği Tayyip’in, Haziran isyanı sonucu büyüsünün bozulmasıyla birlikte BOP ‘projesinin’ kendisi de değişikliğe uğradı. Emperyalizmin krizi her yerde “merkezkaç” kuvvetlerin ortaya çıkmasına vesile oluyor. 12 Eylül 1980’den bu yana, neredeyse Muz Cumhuriyetlerinden sonra borusunun en fazla öttüğü ülkelerden biri olan Türkiye’de de denetimi elinden kaçırmamak için ciddi bir çaba içinde. İşte bu genel tablo altında, Türkiye’deki gelişmeleri nasıl olur da emperyalizmin –tabii başta ABD emperyalizminin- iç politikalarından ayrı olarak ele alabiliriz? Türkiye politikası açısından bakıldığında, ABD emperyalizminin elinin Türkiye’de uzandığı “yer”ler nasıl onun etkisini gösteriyorsa, krizi nedeniyle uzanmakta zorlandığı “yer”lerin varlığı da –gene tersinden- onun etkisinin bir sonucu olsa gerek. Çünkü sorun, başından beri uzanamadığı değil, eskiden uzanıp da şu durumda uzanamadıklarıdır. Yani geçmişte yüzde yüz denetimi altında olan AKP’nin Tayyip Erdoğan hizbinin bu mutlak denetimden kurtulmaya başlaması veya buna itilmesi gibi. Buysa egemen sınıf açısından öyle bir politik “boşluk” bırakıyor ki, zaten onun doldurulması da Türkiye’deki “burjuvazi içi” çatışma görüntülerinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Ve tabii esas çelişkiyi, yani Türkiye işçi sınıfı ve halklarıyla emperyalizm ve onun uzantısı “yerli” burjuvazi arasındaki çelişkiyi kamufle ederek.

Haziran ayaklanmasının önemi

Dünya devriminin Ortadoğu ayağının harekete geçmesine imkân sağlayan kuşkusuz Tunus devrimi oldu. Ama bölgedeki ikinci devrim dalgasına (hem Tunus hem Mısır) zemin hazırlayan da Türkiye’deki Haziran ayaklanmasıdır. Her ne kadar Türkiye’deki ayaklanma ya da isyan, Mursi’yi deviren ikinci Mısır devriminin yanında sönük kaldıysa da, Ortadoğu’daki devrimci süreci tetiklemesi ve emperyalizmin bölgesel hâkimiyetine darbe indirmesi açısından tâyin edici oldu. Çünkü bu ayaklanma, Tunus ve Mısır devrimlerini yeniden harekete geçirmenin yanı sıra emperyalizmin Suriye’deki saldırgan tutumuna da geçici bir süre için dahi olsa ara verdirdiği gibi İran’ı da rahatlattı. Hepsinden önemlisi; emperyalizmin BOP’unu değişikliğe uğratmanın yanı sıra on bir yıllık AKP iktidarını da temellerinden sarstı.

Küçük burjuva milliyetçi önderliklerin yeniden ortaya çıkması

Bununla birlikte Haziran ayaklanması olsun, Mısır ve Tunus devrimleri olsun hepsi de kitlelerin mevcut emperyalizm uydusu rejimlere (Mübarek, Mursi, Bin Ali, Gannuşi, Erdoğan) isyanı biçiminde şekillendiğinden, her ne kadar sadece “özgürlük” ve “demokrasi” talepleriyle ortaya çıkmış olsalar da özünde anti-emperyalist bir karakter taşıyorlar. Bir diğer ortak noktaları da, hemen hepsinin küçük burjuva milliyetçi önderlikler tarafından yürütülüyor olması. Mevcut devrimler ve isyanlar, tarihsel olarak silinmiş bulunan küçük burjuva milliyetçiliklerinin yeniden dirilmesine neden oldu. Nitekim, gerçek bir proleter devrimi olarak patlak veren Tunus devrimine bu karakterini UGTT (Genel İşçi Sendikaları Konfederasyonu) vermiş olsa da, daha sonraki gelişmeler UGTT üzerindeki hâkimiyetin de ağırlıklı olarak, peş peşe birer siyasi suikaste kurban giden Muhammed İbrahimi ve Şükrü Belayid’in Halk Hareketi Partisi olduğunu göstermiştir. Aynı şekilde, Mısır’daki devrimci dalganın başında da siyasal özne olarak Nâsırcı Hamdin Sabahi’nin başını çektiği Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin bulunduğu biliniyor. Türkiye’ye gelince: 12 Eylül 1980 askeri diktatörlüğünün kendini “Atatürkçü” olarak lanse etmesiyle Cumhuriyet tarihinin en prestijsiz dönemine giren Kemalizm, gene ABD tarafından iktidara getirilen AKP sayesinde, Haziran isyanında en kitlesel gençlik örgütlenmesi olarak ortaya çıkan TGB dolayımıyla neredeyse yeniden küllerinden doğmuştur. Kaldı ki sadece Ortadoğu’da (Suriye, İran, Cezayir, vb.) değil, Venezuela örneğinde görüldüğü gibi, küçük burjuva milliyetçi damar başka Latin Amerika ülkelerinde de (Meksika, Bolivya, Ekvador, Peru, vb.) yeniden boy vermeye başladı. SSCB’nin iktidar partisi SBKP’nin bürokrat yöneticilerinin hem emperyalizmden hem de olası proletarya iktidarlarından duydukları korku nedeniyle emperyalizme bağımlı bir dizi ülkede proletarya yönetimlerindense küçük burjuva milliyetçi iktidarları tercih etmeleri sayesinde olması gerekenden daha fazla güç kazanan bu tür ülke yönetimleri, Sovyetler Birliği’nin 1991’de çökmesi sonrasında emperyalizme iyice teslim olduklarından ya “ulusalcı” reflekslerini yitirmişler ya da açık emperyalist müdahaleler karşısında Saddam, Miloşeviç ya da Kaddafi gibi tarih sahnesinden silinmişlerdi. Günümüzde bu tür küçük burjuva milliyetçiliklerinin yeniden canlanmasının arkasında hiç şüphesiz emperyalizmin içine girmiş olduğu derin kriz yatıyor. Yani önümüzdeki dönemde, hele de örgütlü işçi hareketinin cılız kaldığı emperyalizme bağımlı ülkelerde bu tür akımların yeniden sahne almasına hiç şaşmamalı. Dahası, emperyalizmle zaman zaman ihtilâfa giren bu küçük burjuva akımlara, Honduras’taki Zelaya örneğinde görüldüğü gibi doğrudan burjuva milliyetçilikleri bile eklemlenebilir. Emperyalist kapitalizmin 1929 krizi, o yıllarda, bu tür akımların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştı (Kemalizm, Cardenascılık ve daha sonra Peronizm, Nâsırcılık ve Nehruculuk ve tabii Baasçılık gibi). Bugün aynı sistemin daha da genelleşmiş krizi, benzer akımların günümüzde fazlasıyla boy vermesine imkân verecektir. Emperyalizme bağımlı ülkelerdeki devrimci Marksist işçi sınıfı örgütleri, bu akımlarla nasıl ilişki içine girecekleri ve geniş halk yığınlarını onların elinden nasıl alacakları konusunda fazlasıyla malzemeye sahiptirler. Gerek Komintern’in ilk kongreleri, gerekse IV. Enternasyonal’in 1938 Geçiş Programı’nda sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde izlenmesi gereken politikalarla, doğrudan Troçki’nin Meksika’daki Cardenas rejimi deneyiminden kalkarak formüle ettiği yaklaşımlar bu donanımı onlara sağlamaktadır.

İçinde bulunduğumuz sarsıntılı devrim/karşı-devrim ortamında devrimci Marksist hareketin bu tür akımlarla ilişkisinin nasıl olması gerektiğine az sonra değineceğim, ancak şimdilik şu kadarını belirtmekle yetineyim: Emperyalizme bağımlı bir ülkede “ulusal egemenlik” meselesini burjuva bir yaklaşım olduğu gerekçesiyle küçük burjuva milliyetçiliğine terk etmek, bu tip ülkelerde proleter devriminin yolunu sonuna kadar kapatan bir “solculuk”tur ve emperyalist bir ülkede, özellikle Almanya’da “sosyal demokrasi faşizmin ikiz kardeşidir” deyip birleşik işçi cephesi politikasını reddederek Nazizmin iktidarına davetiye çıkaran sekter üçüncü dönem politikaları ihanetinden hiç de farklı değildir.

“Emperyalist ülke/ emperyalizme bağımlı ülke” farkının önemi

Elinizdeki IV. Enternasyonal referanslı dergide olsun, İşçi Kardeşliği Partisi’nin merkezi yayın organı olan İşçi Kardeşliği gazetesi ve internet sitesinde olsun “emperyalist ülke/emperyalist olmayan ülke” ayrımının, bir Marksist hareketin yapacağı politik tahliller yanı sıra sınıf mücadelesindeki ittifaklarını tespit etme konusunda da nasıl yakıcı bir öneme sahip olduğunu yıllardır yazıp çiziyoruz. Marksizmin alfabesine denk düşen bu konuda, bu kadar ısrarcı olmamızın arkasında maalesef Türkiye sosyalist hareketinde olduğu kadar devrimci Marksist hareketindeki kafa karışıklığının da azımsanmayacak bir payı var. Bu kafa karışıklıkları içinde Türkiye’yi de bir nevi emperyalist ülke olarak görme gafleti1 hem emperyalizme karşı mücadele konusunun hafife alınmasını hem de ulusal sorunun, bir “halklar hapishanesi” olan Çarlık Rusyası örneği dışında bir çözümünün mümkün olamayacağı kavranışını kanıksatmıştır. Bu kafa karışıklığı elmalarla armutların sürekli olarak hep aynı sepete konması sonucunu veriyor, şöyle ki: Emperyalist ülkede milliyetçilik neredeyse faşizmle ya da şovenizmle ve ırkçılıkla eş anlama gelebilecekken, emperyalizme bağımlı bir yarı-sömürge ülkede çok daha farklı bir anlam kazanabilir (nedense radikal Türkiye sosyalist hareketi bunu Türk-Kürt ilişkilerinde gözlemleyebiliyor da, iş Türkiye ulusu ile emperyalizm ilişkisine gelince üç maymunu oynamayı tercih ediyor). Gene Saddam’ın Halepçe’ye kadar uzanan katliamının, ezen Arap “ulus”unun ezilen Kürt “ulus”una karşı bir saldırısı olduğunu haklı olarak tespit edip ona uygun tepkisini ortaya koyarken, ABD emperyalizminin Irak’ı işgâlinin, ezen ABD ulusunun ezilen Arap “ulus”una bir saldırısı olduğunu görmeyip bu konuda “çekimser” kalmayı tercih edebiliyor. Emperyalizm karşısında Arap “ulus”unun da ezilen ulus konumuna gelebileceğini göremeyerek “Ne Sam Ne Saddam!” diyebiliyor. Dahası, az önce ifade ettiğim gibi, Çarlık Rusyası örneğinin mümkün tek durum olduğu yanılsamasına bağlı kalarak bir ezilen ulus statüsünün olabilmesi için, ezilen ulus konumunun ancak “devletsizlik” ya da bağımsız devlet kuramamış olmakla eş anlamlı olduğu zehabına kapılıyor. Bir başka ifadeyle, Basklılar, Katalanlar, İrlandalılar ve tabii Filistinliler birer ezilen ulusturlar, ancak Iraklılar, Afganlar, Haitililer değil! Kaldı ki, doğrudan işgâl de gerekmez, artık günümüzde, özellikle SSCB’nin de yıkılmasıyla birlikte, dünyanın bütün yarı-sömürge ya da emperyalizme bağımlı ülkelerinin halkları emperyalist uluslar karşısında “ezilen” konumundadır. Kapitalizmin çürümesinin had safhaya vardığı günümüz emperyalizmi koşullarında “ulusal ezilmişlikler” azalmayıp tam tersine geçmişe göre daha da yaygınlaşmışlardır. Dolayısıyla “ulusal sorun”un alanı geçmişe göre giderek daha da genişlemektedir.

Bağımlı ülkelerde proletaryanın küçük burjuva milliyetçiliklerine yaklaşımı

Emperyalist ülkelerde küçük burjuva milliyetçiliğinin faşizmin kitle tabanını oluşturduğunu, buna karşılık emperyalizme bağımlı ülkelerdeki küçük burjuva milliyetçiliğininse “ilerici” bir işlevi olabileceğini söylemiştik. Bunu söylerken de, bağımlı ülkelerdeki küçük burjuva milliyetçiliğinin ve ezilen ulusların küçük burjuva milliyetçiliklerinin her birinin ayrı ayrı tahlil edilmesi gerektiği gibi, emperyalizmle doğrudan karşı karşıya kaldıkları durumları da (ki bu durumlarla artık çok daha sık karşılaşacağız) iyi saptamak gerekir.

Genel olarak bakıldıklarında, küçük burjuva milliyetçilikleri son derece kaypak önderliklere sahiptirler. Ülkelerinin veya hareketlerinin bağımsızlıklarına düşkündürler, ama bu “bağımsızlık”larını koruyabilmek için her türden pragmatik davranış içine girebilirler. Konjonktürel değişikliklere göre yalpalarlar, genellikle “güçlü”den ya da “kazanacak” gibi gözükenden yana durmayı politikalarının düsturu edinmişlerdir. Kapitalist sistemin kriz dönemlerinde daha “dik” ve “özerk” dururlar, sistemin egemenliğini pekiştirdiği dönemlerde ise emperyalizme bağımlılıkları daha da artar. Kuşkusuz aralarından bazıları, diğerlerine göre daha “onurlu” bir tutum içinde olurlar. Bazıları teslim bayrağını hemen çeker, bazılarıysa tabiri caizse “kanının son damlasına” kadar mücadele ederler. Bütün “ezilmişlerin” komplekslerini taşırlar, kendilerini ezenlere “benzemek”, hatta “haset”leri nedeniyle onları “aşmak” isterler. Bazıları halklarının gözünde bir “kahraman” gibi hayatlarını tamamlarlar, bazılarıysa birer “korkak tavşan” gibi. Ama korkaklık da kahramanlık da aslında birer pamuk ipliğine bağlıdır. Yani Kuvayi Milliye Destanı’nda tam da Nâzım’ın dediği gibidirler: “Korkak, cahil, cesur ve çocuk!” Ve tabii ekseriyet itibariyle de zorbadırlar. En dürüstleri bile kapitalist sistemden kolay kolay kopamaz, bunun tarihteki tek istisnası Castro önderliğidir, ama bilindiği gibi o da buna fazlasıyla mecbur bırakılmıştır: ABD emperyalizminin Domuzlar Körfezi Çıkartması.

Ancak, emperyalizme bağımlı ülkelerin küçük burjuva ve nadiren de olsa milliyetçi önderlikleri zaman zaman emperyalizmle çok sert çatışmalar içine girebilirler. Hatta bu durumlar, bu önderlikler bir süre önce emperyalizmin mutlak hizmetkârıyken bile patlak verebilir. Saddam rejimi, on yıl boyunca ABD emperyalizminin tam hizmetinde İran’a karşı savaşmışken kendini bir anda aynı emperyalizmin ordularına karşı savaşmak mecburiyetinde bulabildi. Sarkozy’nin ikâmet ettiği Elysée Sarayı’nın bahçesine çadırıyla kurulan Kaddafi, emperyalist Fransız ordusunun komandolarının kurşunlarıyla hayata veda etti.

Emperyalizm muhtemelen içinden çıkamayacağı son krizini yaşıyor ve bu kriz, onu her zamankinden daha saldırgan yapacağı için de dünyanın dört bir tarafında yeni küçük burjuva milliyetçilikleri yaratıyor, yaratacak. Emperyalizmin mevcut durumda kendinden az da olsa bağımsızlaşacak hiçbir güce tahammül göstermesi mümkün değildir. Kriz çok derindir ve emperyalizm bunun acısını öncelikli olarak kendi halklarından ve işçi sınıfından çıkartmaktadır. Ama bu durum daha nereye kadar devam edecektir? ABD ve Avrupa işçi sınıfları şu an neredeyse krizin bütün yükünü sırtlamış durumdalar. Türkiye gibi bağımlı bir ülkede en düşük memur maaşı neredeyse emperyalist İngiltere ve Fransa’nın asgari ücretlisinin maaşına ulaşmış durumda ya da tersinden söylersek Fransa’da asgari ücret bizdeki en düşük memur maaşına düşmüş durumda.

Ezilen ülke proletaryalarının devrimci Marksist önderlikleri, küçük burjuva milliyetçilerinin emperyalizmden kopması için mücadele ederler. Genellikle bu tip bağımlı ülkelerde küçük burjuva milliyetçiliğin “geleneksel” partileri mevcuttur. Bunlar ya ülkenin bağımsızlık mücadelesine önderlik etmiş ya da etmekte olan partilerdir. Geniş halk kitlelerinin bu “kurucu” partilerden uzaklaşıp proletarya partilerinin saflarına çekilmesi (tabii eğer kurucu parti proletarya partisinin kendisi değilse) kolay ve hızlı bir süreç olmaz. Kitlelerde var olan emperyalizmden bağımsızlık özlemi kendini ulusal egemenlik için verilecek mücadelede ortaya koyar. Proletarya partisi ya da partileri, “ulusal egemenlik” için mücadeleyi küçük burjuva milliyetçisi önderliklere terk edemezler. Küçük burjuva önderlikler emperyalizme karşı mücadelede, proletarya partilerinden daha kararlı gözüküyorlarsa proletarya partileri zaten iktidar mücadelesini kaybetmişler demektir. Bağımlı ülkelerde proletarya partileri, “bizi sınıf mücadelesi ilgilendirir, ulusal egemenlik mücadelesi küçük burjuvaların işidir” derlerse geniş halk kitlelerini kendi peşlerine takamazlar. Gene de, şimdilik içinde bulunduğumuz konjonktürde küçük burjuva önderlikler henüz emperyalizmle daha sıkı fıkı ilişkiler sürdürmek istiyorlar. Ama yakın gelecekte bunun değişeceğini görmek lâzım. Tunus ve Mısır devrimleriyle birlikte dünya devriminin yükselişe geçmesi küçük burjuva önderlikleri geçmişte olduğu gibi radikalleştirebilir. İşte bu tür durumlarda proletarya partisi, emperyalizme karşı mücadelede onlardan daha kararlı olduğunu hem sözde hem eylemde ispatlamalıdır. Emperyalizme karşı anti-emperyalist cephe önerisi hayati önem taşır. Küçük burjuva milliyetçilerine anti-emperyalist cephe önerisi, bu arada sınıfsal ve sosyal talepler için mücadeleyi geri plana itmez, tam tersine güçlendirir. Proletarya ulusal kurtuluşta başı çekerken toplumsal kurtuluş taleplerini de aynı anda formüle etmelidir. Toprak meselesi, ulusal sorunun çözümü ve tabii yeraltı ve yerüstü kaynaklarının millileştirilmesi meseleleri emperyalizmden kopuş talepleriyle birlikte ele alınmalıdır. Yani sorun, demokratik taleplerle sınırlanmış bir anti-emperyalist cephe ve sınıfsal taleplerle bir araya getirilmiş bir birleşik işçi cephesi sorunu değildir. Bu iki cephe anlayışı mücadelenin farklı dönemlerinde ileri sürülecek şiarlar değildir. Her ikisi de emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele sırasında birleşik cephe anlayışı çerçevesinde formüle edilmelidir. Aksi takdirde aşamalı bir devrim anlayışına varırız. Emperyalizme bağımlı ülkelerde Komünist Enternasyonal’in IV. KongresindeDoğu Meselesi Üzerine Tezler”de ifade edildiği gibi hareket edilmelidir:

Salt işçi sınıfının çıkarlarının “savunusu” temelinde yürütülecek bir mücadele, Doğu’da, proleter devriminin itibarını yok edecek en beter oportünizmin bir sonucu olur. En az onun kadar zararlı bir diğer yaklaşım da ulusal birlik adına işçi sınıfının günlük mücadelelerinin dışında durma eğilimidir.2

Ve şöyle:

Yerel yönetici sınıflar yabancı sermaye ile uzlaşma girişimlerinde bulunduklarında ve bu girişimlerinin sonucunda geniş halk yığınlarının çıkarları daha da zedelendiğinde (birleşik cephe) daha da zorunlu hale gelir. Öte yandan nasıl birleşik işçi cephesi şiarı Batıda sosyal demokratların proletaryanın çıkarlarına karşı yürüttükleri ihaneti dün olduğu gibi bugün de gözler önüne sermeye imkân sunuyorsa, anti-emperyalist birleşik cephe şiarı da Doğu ülkelerindeki çeşitli burjuva milliyetçisi akımların tereddüt ve kararsızlıklarının maskesinin indirilmesine katkıda bulunacaktır.3

Emperyalist ülkelerde birleşik işçi cephesi mücadelesi işçi sınıfının çoğunluğunu sosyalist devrime kazanmanın yolunu açar, bağımlı ülkelerde anti-emperyalist cephe politikasıysa halkın çoğunluğunun emperyalizme karşı mücadele hattına çekilmesinin ve tabii proleter devriminin yolunun açılmasının olmazsa olmazıdır. Emperyalizme bağımlı ülkelerde bir kurucu meclis talebi tam bir geçiş talebidir, yani kapitalizmin sınırları içinde gerçekleşemeyecek bir taleptir, çünkü çürüyen kapitalizm altında bir siyasal demokrasi ortamının doğması, metropol ülkelerde bile kendi demokrasilerini dinamitleyen emperyalizm için ölümcül bir tehdittir. Kurucu Meclis için mücadele esnasında Sovyetler doğmaya başlar ya da başlamalıdır. Kimbilir belki de Rus Devriminde olduğu gibi kurucu meclisin toplanmasına gerek bile kalmaz. Ama sorun şöyle ya da böyle olması değil, halk kitlelerinin politizasyon düzeyinin yükseltilmesi ve mücadeleye katılabilmelerinin sağlanması için egemen bir kurucu meclis talebinin ileri sürülmesidir. Ancak “sol” sekter anlayışlar, özellikle emperyalizme bağımlı ülkelerde, kurucu meclis talebi yerine doğrudan “Sovyet” talebiyle ortaya çıkmayı savunurlar. Kitlelerin bilinç durumundan bağımsız en ileri hedefi ileri sürmenin kendilerini daha devrimci kılacağını düşündüklerinden. Tabii bu “solcu”luğun, Troçkist Geçiş Programı anlayışı çerçevesinde kitleleri mücadeleye sokma yaklaşımıyla uzak yakın bir ilişkisi olamaz. Aynı durum, “solculuğun” demokrasi konusundaki yaklaşımında da kendini gösterir. Genel bir demokrasi düşmanlığı marifet sayılır, üstelik burjuva iktidarlarının emperyalizm çağında demokrasiden nasıl nefret ettikleri biline biline. Proletaryanın demokrasi için mücadelesini dondurulmuş bir ara evre olarak görmeyip, onu kendi iktidar mücadelesinin bir aracı olarak görmesini sağlamak geçiş mantığının en özlü kavranışıdır. Bu yüzden de bir geçiş talebi olarak “kurucu meclis” şiarı aynı zamanda bir örgütlenme aracıdır.

Mısır örneği küçük burjuva milliyetçiliğinin sınırını, proleter önderliğin de eksikliğini gösterdi

Başını küçük burjuva milliyetçiliğinin çektiği birinci Mısır proleter devrimi, emperyalizm işbirlikçisi Mübarek rejimini yerle bir etti, ama iktidarı da ABD’ye hizmete soyunmuş Müslüman Kardeşler’e hediye etti. İkinci Mısır devrimi ilkinden daha kuvvetli bir vuruşla bu kez Müslüman Kardeşler iktidarını devirdi, ama bu kez de ABD işbirlikçisi Sisi’yi iktidara getirdi. Proletaryanın ayaklanıp ayaklanıp iktidarı bir emperyalizm işbirlikçisinden alıp bir başka emperyalizm işbirlikçisine teslim etmesi kuşkusuz Hamdin Sabahi ulusalcı küçük burjuva önderliğinin sınırlarından ileri geliyor. Ve tabii aynı zamanda bir proleter önderliğinin de hâlâ oluşamamış olmasından kaynaklanıyor. Sabahi türü küçük burjuva milliyetçi önderlikler, sömürülen kitlelerin eyleminden, kendilerini ezen emperyalizme göre çok daha fazla korktukları için onyıllardır dünyanın dört bir tarafında bu tür kitle seferberliklerine katılmaktan imtina ediyorlardı. Zaten Sabahi’nin Ulusal Kurtuluş Cephesi önderliği de peşinden sürüklediği kitlelerin muazzam gücünden korktuğu için Sisi’nin yönetimini tercih etti. Aksi durumda kendinin de denetleyemeyeceği sürekli devrimin zaferine doğru gidiş söz konusu olacaktı. Ama Sabahi ya da başkası, emperyalizmin şu an içine girdiği krizde hiçbir şekilde Bonapartist karakterli küçük burjuva önder tabakalarının ortaya çıkmasına engel olamamaktadır, olamayacaktır. Troçki, “Doğu Meselesi Üzerine Tezler”de şöyle diyor: “(Komünist Enternasyonal) farklı tarihsel koşullar altında çok değişik ögelerin, siyasal özerkliğin sözcüleri olabileceğinin bilincindedir.” Günümüzde emperyalizme bağımlı ülkelerde işçi sınıfı dışındaki bu çok değişik ögeler kimler olabilir? Mahalli halk temsilcileri ya da liderleri, HES’lere karşı mücadele yürüten köylü yöneticiler, subaylar, devlet bürokratları (yargıçlar, savcılar), papazlar ya da çeşitli din adamları vb. Ama işte bu da zaten işçi sınıfı partisinin ileri süreceği anti-emperyalist birleşik cephenin bileşenlerini oluşturur. Anti-emperyalist birleşik cephe, sol partilerin bir araya gelmesinden değil, kitle hareketlerinin örgütsel yapılarının yanyana gelişinden beslenir. Devrimin üçüncü yılında hâlâ bir proleter önderliğin inşa edilememiş olması Mısır devrimci Marksistlerinin zaafı olarak görülmelidir. Bununla birlikte, tek başına bir proletarya partisinin inşa edilmesi de kuşkusuz proleter devriminin başarıya ulaşmasının, yani üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejiminin sona ereceğinin garantisi olamaz. Dünya işçi sınıfı tarihi, büyük proleter devrimlerini ıskalamış sosyalist ve komünist partiler tarihidir. “Örgütlü halk yenilmez!” sloganı bir palavradır. Bu sloganı atanlar, dişinden tırnağına kadar örgütlü bir halkın yaşadığı Şili’de iktidarın emperyalizme ve yerli burjuvaziye 1973 yılında nasıl teslim edildiğini gayet iyi hatırlarlar. Şili Sosyalist Partisi ile Şili Komünist Partisi’nin kurduğu Halk Cephesinin aymazlıklarının büyük yenilgideki payını görmemek için kör olmak gerekir. Örgütlü halkın da ötesinde, dünyanın gelmiş geçmiş en örgütlü işçi sınıfının (SPD ile KP) yaşadığı 1930’lı yıllar Almanya’sında iktidarın tek bir kurşun bile sıkılmadan nasıl da kapitalizm köpeği Nazilere teslim edildiği gene herkesçe bilinir. Dünyanın en büyük devrimlerinden biri olan 1931-39 İspanyol Devriminin muazzam örgütlülüğüne rağmen (komünist, sosyalist, anarşist) nasıl da emperyalist burjuvaziye teslim edildiği de herkesin malumudur. Gene yakın dönemin (1979) en büyük devrimleri arasında sayılması gereken İran Devriminin, İran Komünist Partisi TUDEH’in ihanetleri sonucu İslâmcı önderliğe teslim edilmesi de cabası. Emperyalist bir ülke olan Portekiz’de 1974 yılında yaşanmış olan muzaffer devrimin –ki 1917 Rus Devriminden sonra dünyadaki tek başarılı Sovyetik devrimdir- Portekiz KP’si ve SP’si tarafından nasıl harcandığına daha sonra başka bir bağlamda özel olarak değineceğimden şimdi girmeyeceğim. Bu örnekleri çok daha fazla uzatmak ne yazık ki mümkün. Burada keselim ve bunlardan hiçbir olumlu ders çıkarmayıp, “Örgütlü halk yenilmez!” tekerlemesini ısrarla sürdürmeye devam eden Türkiye sosyalist hareketini klasik mazoşizmiyle başbaşa bırakalım. Evet, örgütsüz halk mutlaka yenilir, ama dünyadaki işçi önderlikleri (sosyal demokrat/komünist) Rus, Çin, Çinhindi ve Küba devrimlerinin dışında neredeyse her yerde sanki “Örgütlü halk yenilir!”i ispatlamaya çalıştılar ve hâlâ çalışıyorlar.

Kısacası, Mısır’da 30 milyondan fazla insanı sokağa döken büyük devrim dalgasının hâlâ başarıya ulaşamamış olmasının altında elbette bir işçi önderliği eksikliği yatıyor. Bununla birlikte, sorun sadece herhangi bir işçi önderliği değil, Bolşevik tipte, yani devletten, sermayeden ve emperyalizmden bağımsız bir işçi önderliğinin eksikliğidir. Yani toplumun harekete geçmiş bütün devrimci dinamiklerini proletaryanın iktidarı yolunda devreye sokacak bir önderlik. Böyle bir önderlik yaşanmakta olan devrim sürecinde inşa edilebilir. Sisi/ Mübarek önderliği olsun, Mursi/Müslüman Kardeşler önderlikleri olsun emperyalizme bağlı egemen sınıf önderlikleridir. Bugüne kadar devrimin başını çekmiş olan ulusalcı önderliğin sınırlarını da Mursi’nin devrilmesi sonrasında görmüş olduk: Mursi’den kurtulmak için ve tabii demin de ifade ettiğimiz gibi kitle hareketinin gücünden korktukları için emperyalizmin güdümündeki Sisi yönetimine teslim oldular. Her yerde olduğu gibi Mısır’da da tek devrimci sınıf proletaryadır ve ancak onun önderliğinde emperyalizmden kopuş başta fellahları (köylüleri) yanına çekerek mümkün olabilecektir. Öte yandan, Mısır’da Bolşevik tipte bir proleter önderlik öncelikli olarak, küçük burjuva milliyetçisi ulusalcı hareket ve emperyalizm karşıtı müslümanlarla bir antiemperyalist cephe inşa etmenin yollarını aramalı ve siyasal demokrasi kanallarını sonuna kadar genişletecek egemen bir kurucu meclis için mücadele etmelidir. Ancak, şu hiçbir zaman unutulmamalıdır: Proleter bir devrimci partinin inşası, saydığım bütün bu cephe bileşenleri içinde en kararlı anti-emperyalist mücadeleyi yürütenin kendisi olması halinde mümkündür. Başka bir ifadeyle, emperyalizmden bağımsız egemen bir meclis çağrısının bayraktarlığını bu parti yapmalıdır, yoksa kitlelerin desteğini diğer küçük burjuva bileşenler ele geçirirler. İçinde bulunduğumuz durumda ayaklanmış olan kitleler hem ulusalcı hem İslâmcı önderliklerin emperyalizme teslimiyetlerinden giderek rahatsız olacaklardır, devrimin sürekliliğini sağlayacak olan emperyalizmden kopuş bayrağını yükseltecek olan bir işçi sınıfı partisidir. Bu parti, kurucu mecliste bir “işçi-fellah hükümeti” için de mücadele etmek zorundadır. Devrimin iniş ve çıkışlarının bu kadar sert olduğu bu yarı-sömürge ülkede Sovyetik yapıların ortaya çıkması da tahmin edilebileceği gibi an meselesidir. Mısır’da bir proletarya partisi elbette Sovyet tipi örgütlerin kurulması için propaganda faaliyeti yürütür, ama bu tür örgütlenmeler devrimin gücüne bağlı olarak kendiliğinden gelişeceklerinden ajitasyonla yapay olarak yaratılamazlar. Sadece doğduklarında proletarya partisinin bütün güçleriyle onların içinde yer almaya hazırlıklı olup bu konuda tereddüt geçirmemesi gerekir. Mısır örneğinden kalkarak çizdiğimiz bu şema aslında klasik bir sürekli devrim modeli tablosudur ve proleter bir partinin küçük burjuva milliyetçiliğiyle nasıl bir ilişki içinde olması gerektiğini izah için kaleme alınmıştır. Bu genel hatlar dışında bizim söyleyeceğimiz her şey tahmin edebileceğiniz gibi afakidir. Mısır devriminin yolunu, orada inşa edilecek işçi sınıfı partisinin önderliği, bağlı olduğu Enternasyonal’in kurmayıyla birlikte çizecektir kuşkusuz.

Türkiye’de durum

Artık bütün bu değerlendirmelerden sonra sadede gelebiliriz sanırım. Ama öncelikle bir zemin temizliği yapmakta fayda var. Temizlenmesi gereken zemin “DARBE”ler meselesi. Türkiye’nin mümkünse Kuzey Avrupa ülkeleri türü bir “burjuva demokrasisi” olmasını arzulayan sivil toplumcu akım ve onun ideologları yıllardır askeri darbe meselesine takılmış durumdalar. Onlara göre, Türkiye’nin yerleşik bir burjuva demokrasisi olmasının önündeki başlıca engel askeri darbelerdir. Cumhuriyetin kuruluşunun da Jakoben bir darbe olduğunu ifade ederler, ama esas itibariyle “başarılı” ya da “başarısız”larıyla birlikte 27 Mayıs 1960, 21 Mayıs 1962, 9 Mart 1971, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’i anarlar. Bilindiği gibi bunlardan başarılı olanlar 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’dür. Sivil toplumcuların önemli bir marifeti her türlü darbeyi aynı sepete koyarak genel bir darbe karşıtlığı yapmalarıdır. Aslında bu, onların sınıf mücadeleleri düşmanlıklarının bir sonucudur. Çünkü bütün askeri darbeler sonuçta çarpıtılmış birer sınıf mücadelesidir ya da sınıf mücadelesinin dolaylı ya da dolaysız biçimleridir. Söz gelimi 27 Mayıs aynen AKP hükümeti gibi Bonapartist (pardon, şimdilerde “vesayetçi” diyoruz!) bir karakter kazanmış olan Demokrat Parti’ye (DP) karşı çok ciddi bir kitlesel gençlik mücadelesiyle birlikte hükümetin kendilerine yönelik baskıcı uygulamalarına karşı direnişe geçen radikalleşmiş aydınların taleplerine sahip çıkarak gerçekleşmiştir. Zaten 61 anayasasını esasen bu radikalleşmiş genç aydınlar kaleme almıştır. 12 Mart 1971 yarım askeri diktatörlüğü (yarım çünkü parlamentoyu bile fesh etmemiştir) 9 Mart “sol” darbesini engellemek için hayata geçirilmiş ve 12 Eylül 1980 de işçi sınıfının yükselen mücadelesinin kazanımlarını yok edip İran Devrimine cevap vermek ve Sovyetlerin Afganistan işgâlini dengelemek için yapılmıştır. Dolayısıyla hepsi ulusal ve uluslararası sınıf mücadelelerinin sonuçlarıdır. Ancak şu yadsınamaz bir gerçektir ki, gerek 12 Mart 1971 gerekse 12 Eylül 1980 askeri müdahaleleri ve sonrasında parlamentolarda ve referandumlarla gerçekleştirilen anayasa değşikliklerinin hemen tümü 27 Mayıs sonrasında oluşturulmuş olan 1961 Anayasasını, özellikle sosyal devlet anlayışını ortadan kaldırmak için yapılmıştır. Hem emperyalizm hem onun yerli uzantıları, yaklaşık olarak elli yılı aşkın bir süredir ‘61 Anayasasının kazanımlarını silmek için mücadele yürütüyorlar.

Soruna bu zeminde baktığınızda, 27 Mayıs ile 12 Mart ve 12 Eylül’ü aynı kefeye koymak, çok ileri derecede bir miyopluk değilse ancak bilinçli bir çarpıtmanın ürünü olabilir.

Murat Belge: “Bu kış komünizm gelebilir!

Murat Belge, geçenlerde yayınlanan bir makalesinde korku içinde şu minvalde bir uyarı yapıyor: “Önümüzdeki günlerde bir 27 Mayıs olabilir!” Çok güzel! Peki, bu değerlendirmenin merhum Celal Bayar’ın 100 yaşından hemen önce veya hemen sonra yaptığı, “Bu kış komünizm gelebilir!” uyarısından ne farkı var? Tek farkı, Murat Belge’nin bu uyarıyı Celal Bayar’dan otuz yıl daha gençken yapmış olması! Ama ilginç olan bu değil, esas üzerinde durulması gereken neden herhangi bir askeri darbe değil de, yani neden 12 Eylül değil de, 27 Mayıs? Murat Belge, 12 Eylül türü bir darbeden değil de 27 Mayıs’tan çekiniyor. Çünkü esas düşmanı o bellemiş! Ama burada paradoksal bir durum var: ‘61 Anayasası Avrupa’daki İtalyan ve Portekiz anayasalarıyla birlikte en demokratik anayasa ve Murat Belge bundan hoşlanmıyor. Çünkü anayasaların 2010 Referandumunda yapıldığı gibi yapılmasını arzuluyor. Devrimlerle ya da devrimci süreçlerle yapılmasını istemiyor. Hatta mümkünse AB gericiliği dikte etsin ve olabilecek en sosyal devlet düşmanı ve sonuna kadar piyasacı anayasa Türkiye’de devreye girsin, ona göre bu hepsinden daha makbul. Yani 12 Eylül dahil, burjuvazinin sınıf mücadelesinin elli yıldır yapamadığını Troykacılar yapıversin, ne güzel değil mi?

Yukarıda ‘61 Anayasasından söz ederken, onu, neredeyse İtalyan ve Portekiz anayasalarıyla aynı düzeye yerleştirip, sözgelimi bugün de yürürlükte olan 1958 Fransa’sının ağır Bonapartist karakterli De Gaulle patentli V. Cumhuriyet Anayasından çok daha demokratik olduğunu ifade etmek istemiştim. Neden İtalyan Anayasası? Çünkü bu anayasa KP ve SP tarafından ve tabii SBKP direktifiyle engellenmiş de olsa, bir devrimin anayasasıydı. Mussolini’nin faşist devleti dağılmış, ülkenin tek örgütlü gücü silahlanmış partizanlar ve KP üye ve taraftarlarıyken, iktidar, devleti olmayan burjuvaziye teslim edilmişti. Hakkını yemeyelim, İtalyan burjuvazisi de bu teslimiyet karşılığında 1947 Anayasasının girişine şu maddeyi koymakta beis görmemiştir: “Madde 1. İtalya emek temelli bir demokratik cumhuriyettir.

Portekiz Anayasasına gelince. O da 1974 Devriminin bir ürünüdür. Bilindiği gibi 1974 Portekiz Devrimi, İspanyol sürecinden farklı olarak faşist Salazar rejiminin devlet yapısını tümüyle dağıtmış, gizli polis teşkilatı PİDE’nin kökünü kazımış, sömürgelere bağımsızlık vermiş, işçi örgütlenmelerinin önünü tümüyle açmış, işçi ve asker konseylerinin doğmasını sağlamış, hapishanelerdeki bütün siyasi mahkûmları özgürlüklerine kavuşturmuş ve kurucu meclisle yapılan bir anayasayla ordusunun hiçbir yabancı ülkeye müdahale edemeyeceği maddesini yürürlüğe sokmuştur. Halen yürürlükte olan bu anayasa öyle demokratiktir ki, Portekiz bir NATO ülkesi olmasına rağmen, Libya’ya müdahalede kendisinden emperyalizmce destek istendiğinde, anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle bu talebe uymamıştır.

Evet, işte 1961 Anayasası da basit bir askeri darbenin değil bir devrim sürecinin ürünü olduğundan Türkiye’de sendikal ve siyasal düzlemde sınıf örgütlenmesinin yolunu açmış, sosyal devleti geliştirmiş, çalışma yasalarında işçi sınıfının etkisinin artmasını sağlamış, düşünce özgürlüğünün sınırlarını genişletmiş, yargının bağımsızlığını demesek bile özerkliğini güçlendirmiş ve bütün bunlar Portekiz ve İtalya’dan farklı olarak ortada bir siyasal işçi örgütünün olmadığı koşullarda gerçekleşmiştir. 27 Mayıs Anayasası yılların Bonapartist rejiminin böyle bir tavır almasına nasıl olmuş da imkân vermiştir? İşte bu sorunun yanıtı, 27 Mayıs’ın arkasında 1980 darbesine kadar sürecek olan devrimci kitle seferberliğinin, yani işçi sınıfının sınıf mücadelesinin yattığıdır. 12 Eylül 1980 darbesi, işçi sınıfının bu sınıf mücadelesine burjuvazinin kendi sınıf mücadele yöntemleriyle cevabıdır. İşte sivil toplumcuların anlamak istemedikleri de tam budur: burjuvazi “demokrat” bir sınıf değildir, köşeye sıkıştığında Nazizmi de destekler, en vahşi askeri diktatörlükleri de. Ama gene de Murat Belge’nin 12 Eylül’den çok neden 27 Mayıs’tan korktuğunu anlamakta zorluk çektiğimi belirteyim. SBKP’nin yıllar önce komünizmden zaten vazgeçmiş olmasına rağmen, Celal Bayar’ın komünizm korkusunun anlaşılır bir yanı vardı, çünkü ortada hâlâ bütün perişanlığına rağmen bir Sovyet devleti vardı, ama konformist generallerin Türkiye’de 27 Mayıs türü bir darbe yapacaklarından korkmak ne anlama gelir bilemiyorum. Ha, eğer Murat Belge darbenin 12 Eylül gibi emir komuta zinciri içinde Pentagon tarafından değil de, askeri hiyerarşi bozularak daha alt rütbeli subaylar tarafından ve kitle hareketiyle bağlantılı olarak, 1974 Portekiz devrimi benzeri bir süreci başlatacağından korkuyor ve o yüzden 27 Mayıs (unutmayalım 1960’ta üstteğmen ya da yüzbaşı gibi küçük rütbeli subaylar koca koca generalleri gözaltına alıp enterne etmişlerdi) benzetmesi yapıyorsa, o korkuya söylenecek tabii ki bir lafımız olamaz.

 

 Artık “Tayyip İstifa!” değil

“Hükümet İstifa!”

İKP Merkez Yürütme Kurulu

 

Bütün siyasal tutuklu ve hükümlüler serbest bırakılsın!

Yerel seçimlerden önce egemen bir kurucu meclis için demokratik bir seçime gidilsin!

Haziran ayaklanmasının ana sloganı “Tayyip İstifa” idi ve doğ- ruydu. Çünkü Tayyip’in gitmesi demek AKP hükümetinin gitmesi demekti ve zaten Tayyip gitmediği için de hükümet gitmedi. Bugünse durum farklı: Emperyalizmin hedefi AKP hükümeti değil, doğrudan Tayyip Erdoğan. Dolayısıyla artık Erdoğan gitse de, onun yerini alacak başkalarıyla AKP hükümeti devam edebilir. Dün Tayyip Erdoğan’la Fethullah Gülen’in emperyalizme hizmette birbirleriyle yarıştıklarından söz ediyorduk: Libya’da, Mısır’da, Suriye’de vs. Bugün emperyalizm cemaatin hizmetlerini daha takdire şâyan buldu ya da Tayyip’i kifayetsiz ilân etti. Konformist Kemalistlere karşı yürüttüğü CIA patentli operasyonun benzerini doğrudan Erdoğan ve çevresine karşı yürütüyor. Cemaatin bu operasyonu kazanıp kazanmamasının bir önemi kalmadı, çünkü emperyalizm şimdilik zaten kazanmış görünüyor. Tayyip’in altındaki toprak hızla kayıyor.

Bu bir yolsuzluk operasyonu değil Kimse kimseyi kandırmasının bu bir yolsuzluk operasyonu değil. Türkiye’de yolsuzluk olmuyor mu? Tabii ki oluyor. Üstelik bu hükümet döneminde önceki hükümetler döneminden çok daha fazlası oluyor, çünkü hükümet bu yolsuzlukları ziyadesiyle yapmanın yasal vizesini 2010 Referandumunda aldı. Yolsuzlukların üstüne tabii ki gidilsin! Ama Ergenekon, Balyoz, KCK, Devrimci Karargâh ve benzeri davaların açılmasına her türden sahtekârlığı kullanarak vesile olanlar, şimdi aynı yoldan Erdoğan’ın karşısına dikilmiş bulunuyorlar. Tayyip Erdoğan, “Onların inlerine kadar gidilsin” fetvasını verdi. Bizce de gidilsin, çünkü onların inlerine gidilmesi diğer bütün davaların operasyonlarını yürütenlerin de inlerine gidilmesi anlamına gelir.

Bütün siyasal tutuklu ve hükümlüler derhal serbest bırakılsın!

Bu koşullar altında Ergenekon, Balyoz, KCK, Devrimci Karargâh ve benzeri siyasal davalardan tutuklu ve hükümlü olanların derhal serbest bırakılması bir zorunluluktur. Bu yapılmadan mevcut sürecin bir adım bile demokratikleştirilmesi mümkün değildir.

Hükümet derhal istifa etsin, geçici seçim hükümeti kurulsun!

Türkiye’nin içinde bulunduğu durumdan çıkışının yolu yerel seçimlerden geçmiyor. At izinin it izine karıştığı, kimin kimin adına aday olduğunun belli olmadığı, perde arkasında pazarlıkların döndüğü adına “yerel seçimler” denilen belediye seçimlerinin şu an için hiç- bir önemi yoktur. Çünkü bu seçimler bizi pisliğin içinden çıkaramaz. Ancak barajsız, yasaksız bir seçimle kurulacak, Haziran ayaklanmasının taleplerinin temsil imkânı bulabileceği bir meclis bunların hesabını sorabilir. Bunun için sokaklardan, parklardan, forumlardan, barikatlardan başlayarak egemen bir kurucu meclis seçimi talep etmeliyiz.

Egemen bir kurucu meclis seçiminin gerçekleşmesi için mevcut parlamentonun içinden derhal bir Geçici Seçim Hükümeti kurulmalıdır. Kurucu Meclis seçimleri bir burjuva sisteminde olabilecek en “demokratik” biçimde gerçekleştirilmeli, seçim barajı tümüyle kaldırılmalı, en eşitlikçi seçim sistemi olan nispi temsil usullerine göre milli bakiye sistemi uygulanmalı, seçimlere kurulu bütün partiler hiçbir sınırlama olmaksızın katılma imkânına sahip olmalı, bütün tutuklu ve hükümlülerin seçimlerde aday olmasının önündeki engeller kaldırılmalı, seçim propagandası imkânları tüm partilere eşit olarak tanınmalı, özel televizyon kanallarından seçim propagandası (reklamlar dahil) yasaklanmalıdır.

Egemen bir kurucu meclis için ileri!

12 Eylül 1980′den bu yana TBMM her seçimde egemenliğini biraz daha fazla yitirir oldu. AKP hükümeti örneğinde görüldüğü gibi artık en son Libya’ya müdahale konusunda Meclise danışmaya bile lüzum görülmedi. Hükümetin doğrudan devreye girmesiyle Meclis devreden çıkarıldı. Dış müdahaleden bağımsız bir meclisin oluşması için seçilecek olan kurucu meclisin NATO’dan çıkması, ABD ile imzalanmış olan ikili anlaşmaları gözden geçirmesi, ABD askeri üslerini kendi denetimi altına alması gerekir. Gene böyle bir kurucu meclisin egemenliğini kurabilmek için Kürt halkının bütün demokratik haklarını kabullenip sahiplenmesi gerekir. Ayrıca böyle egemen bir kurucu meclis Türkiye’nin komşularına karşı hiçbir maceracı girişimde bulunmayacağının da güvencesini vererek ülkede tam bir siyasal demokrasinin yolunun açılmasına imkân sağlayacaktır.

Fiili sıkıyönetim uygulamalarına, yolsuzluklara, yargının ele geçirilmesine karşı, ABD emperyalizminin direktifleri doğrultusunda çalışmayacak egemen bir Kurucu Meclis için birleşik mücadeleye!

27 Aralık 2013

 

Bu tip seçimler çözüm değil, çözüm egemen bir kurucu meclis seçiminden geçiyor

Şu günlerde Türkiye’de AKP’nin çoğunluğunu oluşturan Tayyip Erdoğan hizbiyle Fethullah Gülen “cemaat”i arasında çok sıcak bir mücadele sürüyor. Gelişmelere sadece Türkiye’den baktığınızda bu mücadelenin bir anlamı olmadığını düşünmek mümkün. Gerçekten ilk bakışta ne oluyor da birbirleriyle yıllardır gül gibi geçinen (özellikle ikinci AKP hükümeti döneminden bu yana) bu kardeşler birbirlerine bu kadar düşman oldular? Kavganın dershane meselesinden patlak vermesi tabii ki işin gene görünür yanı, buzdağının sadece görünen kısmı. Sorun esas olarak ABD emperyalizminin politikalarının bir uzantısı. Bilindiği gibi Tayyip Erdoğan ve ekibi Erbakan’ın “millici” ve emperyalizme göre nispeten radikal görülen çizgisinden koparak AKP’nin kuruluşuna girişti ve Türkiye’de de hemen bütün büyük burjuva kesimlerin desteğini alarak çok kısa zamanda elbirliğiyle hükümet yapıldı. Bunda tabii ki ABD emperyalizminin payı çok büyüktü. Ama hem ABD hem de Türkiye büyük burjuvazisi açısından, AKP’nin 2002’de hükümet edilmesinin esas sebebi ekonomik ve siyasal istikrarın sağlanması, koalisyon hükümetlerinden ve Irak’a açacağı savaşta Ecevit ve Erbakan benzeri “millici” baş ağrılarından kurtulmaktı. ABD Tayyip’i 2007’de ikinci kez hükümet yaparken ona çeşitli misyonlar yüklemeyi de peşinen kafasına koymuştu. Bu misyonlar hem ülkesel hem bölgeseldi. Ülkede; ABD’nin Türkiye topraklarından Irak’a giri- şine izin veren 1 Mart 2003 tezkeresinin engelleyicilerinin (Baykal CHP’si ve AKP’deki milli görüşçüler) temizlenmesi, Ortadoğu çapında da; Türkiye’nin klasik “yurtta sulh, cihanda sulh” politikasına son verip emperyalizmin hizmetinde bölgede koçbaşı olarak çalışmasına imkân sağlayacak bir yapının oluşturulması. Tabii bunlardan özellikle ikincisinin sağlanması için Türkiye’nin geleneksel devlet yapısının yıkılıp parçalanması gerekiyordu. Tayyip Erdoğan ilk hükümet döneminde iktidarın verdiği nimetlerden yararlanarak kendini ve çevresini zenginleştirmekle yetindi, ama bunun da hazzını tattı. Tayyip Erdoğan 2002’de iktidara gelirken Türkiye’nin geleneksel devlet yapısını yıkma misyonunu üstleneceğinin farkında değildi. Zaten bu işi gerçekleştirecek kadroları da, cesareti de yoktu. Ama işte 2007’den itibaren, “cemaat” ya da başka bir deyişle ABD yönetimi birdenbire bütün ağırlığıyla devreye girdi. CIA patentli en ileri teknoloji ürünü dinleme cihazları ve diğer casusluk imkânları “cemaat” kullanılarak hükümetin emrine tahsis edildi. CIA, polis teşkilatını zaten yıllardır denetim altında tutuyordu ve tabii NATO ilişkileri çerçevesinde elinde tuttuğu üst düzey komutanlardan da yararlanarak TSK’ya karşı operasyonunu da başarıyla gerçekleştirdi. Genelkurmay’ın “kozmik” odasına girildiğinde zaten TSK artık teslim alınmıştı, gerisi çorap söküğü gibi geldi. 2010 Referandumu sonrasında yargı da tümüyle ele geçirildi. Ergenekon, Balyoz, KCK, Devrimci Karargâh, Oda TV benzeri şaibeli dâvâlar açıldı ve hâlen devam ediyor. Tayyip Erdoğan, ABD sayesinde daha önce aklından bile geçiremeyeceği “başarı”lara imza attı. Bu yüzden ikinci dönem hükümetini “kalfalık”, üçüncü dönem hükümetini de “ustalık” dönemleri olarak vaftiz etti.

Ancak, gerek büyük ekonomik krizin doğrudan ABD’deki etkileri, gerek onun sonucunda Tunus ve Mısır’da patlak veren devrimler, boğazına kadar içine sokulduğu Suriye politikasının iflâsı, Erdoğan’ın “bölgesel” itibarını fazlasıyla sarstı. Emperyalizmin hizmetinde ustalık törenleri yapan Erdoğan’ın fiyakasını emperyalizmin daha büyük bir hizmetkârı, yani “cemaat” bozdu. Aslında, bu da doğru bir tanımlama olmasa gerek, çünkü “cemaat” hizmetkâr olmanın ötesinde emperyalizmin bizzat kendisi. Tayyip, onun yerel bir güç olduğunu sanarak, parti kurmasını istiyor. Oysa ki, emperyalizm kendisi niye parti kursun, o zaten bütün partilerin içinde. CHP’nin “millici”lerini tasfiye eden o, MHP’ninkileri tasfiye eden o, BDP’nin içine oynamaya çalışan gene o. Ayrıca AKP’nin içinde de görüldüğünün tersine oldukça etkili. Geçmişte ABD, TSK ile nasıl oynadıysa şimdi de Tayyip’le öyle oynuyor. Çünkü TSK’nın nasıl kıvıracak hâli yoktuysa şimdi de Tayyip’in yok. Kendisi kadir-i mutlak olmasa da ABD kendi gücünün farkında, daha doğrusu karşısındakilerin güçsüzlüğünün.

Tayyip Erdoğan hizbi bir âlâmete binmiş ve felâkete doğru gidiyor. Kimse Erdoğan’ın Ortadoğu’da ABD’den bağımsız işler çevirebileceğini sanmasın. MİT’in kimseye göstermek istemediği silâhlar tabii ki El Kaide’ye ve Nusra’ya gidiyor. Ama bunu zaten ABD de biliyor ve öyle olmasını istiyor. İstemediği, El Kaide’ye silâh gönderilmesine onay verdiğinin “uluslararası” kamuoyunca bilinmesi sadece. El Kaide’ye silâh gönderilmesinin nedeni IŞİD’e (Irak Şam İslâm Devleti) saldırmaları için, çünkü IŞİD Cenevre-2 görüşmelerinde uzlaşmaya hiç niyetli değil. Ama işler öyle gelişebilir ki, bu işin faturası da Erdoğan hizbine çıkabilir!

Erdoğan’ın durumu Saddam’ın durumuna benziyor. Yıllarca ABD emperyalizminin kışkırtmasıyla İran’a karşı savaştı. Bu arada ABD’den her türlü desteği aldı. Sonra birdenbire Kuveyt kışkırtmasıyla karşı tarafa itildi ve baş düşman ilân edildi. Önümüzdeki süreçte Erdoğan hizbiyle ABD doğrudan çatışmaya girerse tabii ki tarafsız kalmayız. Ama kimse de Erdoğan’da Saddam’ın “deliliği”ni aramaya kalkışmasın. Tayyip’in ilk elde yapmaya çalışacağı bütün gücüyle seçimlere asılıp, “İşte, gördüğünüz gibi halk beni destekliyor” demeye getirerek ABD emperyalizminin mutlak desteğini yeniden kazanmaya çalışmak olacak.

Ama Türkiye’de ne bu yerel seçimlerin ne de daha sonra yapı- lacak olanların ülkenin problemlerine bir çözümü olmayacaktır. Çözümün artık emperyalizmden bağımsız egemen bir kurucu meclis seçiminden geçeceği gün gibi aşikârdır. Hiçbir seçim barajının olmadığı, bütün partilere bugüne kadar aldıkları oy oranına bakılmaksızın eşit propaganda imkânının verileceği, herkesin aldığı oy oranında temsilini sağlayacak milli bakiye sisteminin uygulanacağı bir kurucu meclis seçimi.

Rüşvete de, yolsuzluğa da, hırsızlığa da, talana da, yargının ve eğitimin ele geçirilmesine de cepheden karşı duracak bir meclisin seçimi için ileri!

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter
  1. Türkiye sosyalist hareketinin ve onun bir bileşeni olan devrimci Marksist hareketin referans kaynakları Rus Devrimi olduğu için gerek sınıf mücadeleleri konusunda gerekse ulusal sorun konusundaki çıkarsamaları hep Rusya örneğinden esinlenmiştir, oysa ki Çarlık Rusyası kapitalist anlamda emperyalist bir ülkedir, üstelik toprak meselesini ya da ulusal sorunu eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının işleyişine bağlı olarak çözememiş bir emperyalist ülkedir. []
  2. Fourth Congress of the Communist International, Theses on the Eastern Question, 5 Aralık 1922. []
  3. agy. []