Haziran Ayaklanmasında İşçiler ve İşçi Örgütleri

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter

— Fulya AYATA

Tarihte kritik zamanlar vardır. Kitaplardan okuyup tanıklarından dinlediğimiz, insanlık tarihinin gidişatını değiştiren zamanlar… Bazıları tüm dünyayı etkileyen, bazıları ülkelerin tarihlerini yeniden yazdıran, bazıları doğrudan kişisel tarihimize dokunan… İşte son birkaç yıldır tüm dünyada, tarih kitaplarının yazımını değiştirecek böyle gelişmeler yaşıyoruz. Komünist Manifesto’nun ünlü cümlesini 165 yıl sonra bir kez daha kazıyoruz zihinlerimize: Tarih, sınıf mücadeleleri tarihidir.

Yaşı ancak Berlin Duvarı’nın yıkılışına ve Sovyetler’in çöküşüne yetenler için destansı gelen bir tarihti ardımızda bıraktığımız. Bu memlekette de o yıllardan bu yıllara, gençlere hep yenilgi hikâyeleri anlatıldı. 1980’den sonra işçi sınıfının örgütlü mücadelesine dahil olanlar için bile siyasi iktidarı hedef alan büyük kitlelerin harekete geçtiği “hikâyeler”, kendilerinden önceki kuşakların “eski güzel günleri” gibiydi. Kapitalizmle derdi olan gençler “eskileri” dinledi, mücadeleye inandı, ama bir masalın mutlu sonuna inanır gibi… Fakat Haziran İsyanı ile bunun bir masal olmadığı görüldü. Tıpkı Tunus’ta polislerden şiddet görüp tezgâhı elinden alınan bir seyyar satıcının bedenini ateşe verip tetiklediği devrim gibi polis tekmelerine rağmen Gezi Parkı’ndaki ağaçlara sarılan gençler de Haziran İsyanını ateşledi.

Dediğimiz gibi son birkaç yıldır (kapitalizmin 2008-2009 ekonomik kriziyle) Latin Amerika’dan Güney Afrika’ya, Avrupa’dan Orta Doğu’ya oradan Kuzey Afrika’ya sayısız ülkede kitlesel işçi eylemleri ve halk ayaklanmaları sürüyor. Bu devrimci dalga elbette tüm dünyada örgütlü ya da örgütsüz işçi sınıflarını etkiliyor ve ezilen halkları kendi zalimlerine karşı durmak için cesaretlendiriyor. Türkiye’de de gençler, kadınlar, ezilen ve sömürülenler, Avrupa ve Latin Amerika’daki kalkışmaları sosyo-kültürel olarak kendilerine daha uzak bulsalar da Kuzey Afrika’daki ve Orta Doğu’daki isyanlardan doğrudan etkilendiler. Bunda, emperyalizmin ayaklanan bölge halklarına işaret ettiği ılımlı İslamcı, “demokrat” AKP hükümeti ve onun Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın penguenci medyasının özellikle Mısır’da Mübarek’i deviren isyanı gün be gün aktarması da etkili oldu.1 Türkiye halklarının kendini bir parçası hissettiği coğrafyanın diğer çapulcu halkları ayaklanıyordu, ayaklar baş oluyordu.

Yanıltıcı Haziran tahlilleri

Dünyayı sarsan devrimci dalga Haziran 2013’te Türkiye’ye uğradı. Şimdiye kadar örgütlü siyasete hiç bulaşmamış gençler sokaklara aktı. Ama sadece onlar değil, genci yaşlısı milyonlar sokaklardaydı. İki-üç muhalif televizyon kanalının neredeyse 24 saat sokaklardan yaptığı yayınlarla, internetin getirdiği anında, sınırsız ve ucuz haberleşme kolaylığıyla tüm Türkiye’deki eylemciler birbirlerinden haberdar oluyor, diğer illerdeki durumu ve sloganları takip edebiliyordu. İsyanın merkezi sömürünün de merkezi İstanbul’du. İstanbul, İzmir, Ankara’nın yanı sıra Antakya’da eylemlerin hiç durmaması tesadüf değildi, bunun sebebi AKP hükümetinin savaş politikalarının Antakya halkına yaşattığı ağır ekonomik ve sosyal çöküntüydü. Eylemlerde gençlerin ve kadınların başı çekmesi de tesadüf değildi. IV. Enternasyonal Genel Konseyi’nin 3 Temmuz 2012 tarihli metninde vurguladığı gibi:

Kapitalist kriz tüm dünyada en büyük darbeyi, Troçki’nin Geçiş Programı’nda çalışanların ‘en ezilen’ katmanları dediği gençliğe, işçi sınıfı kadınlarına, göçmenlere ve ezilen uluslara indirdi. Ulusların emperyalist imhası, milyonlarca genç insanın ve işçinin, en güvencesiz koşullar altında çalışmak, hayatta kalmak ve dayanmak için çabaladığı emperyalist merkezlere zorunlu olarak göç etmesine ve buralarda sistematik ayrımcılığa maruz kalmasına yol açıyor. (…) Sermaye için genç işçileri güvencesiz işlerde çalıştırarak kârları arttırmak daha yaşlı nesillerin güvencelerini ellerinden almaktan daha etkili bir yol. Bunun siyasi sonuçları büyük: Sözde ‘gençlik işleri’, genç işsizliği, taşeronlaşma, vasıfsızlaştırma ve yeni emeklilik sistemleri…2

Bu anlamda, isyancı “gençler” sadece sosyal bir kategori olarak ele alınamaz; onlar, işçi sınıfının en güvencesiz koşullarda çalışmaya zorlanan en tecrübesiz kesimi, geleceğin işçi sınıfı mensubu liseli ve üniversitelileri ya da diplomalı işsizler ordusu olarak kendiliğinden işçi sınıfını oluşturanlardır.3 Dolayısıyla isyan bazılarının iddia ettiği gibi bir “okumuş orta sınıf” hareketi değildi. Sosyalistlerin bir bölümünün sınıfsal karakterini görmemekte ısrar etmesine, liberallerin ise isyanı ısrarla “yeni toplumsal hareketler” kulvarında tanımlamaya çalışmasına karşın, iktidar “Mesele, ağaç meselesi değil” derken olan bitenin ardındaki sınıf çatışması gerçeğini kavradığını da gösteriyordu.

Haziran eylemlerine işçi sınıfının örgütleriyle katılmadığı bir gerçek. Örneğin Tunus’ta, buradaki Türk-İş benzeri, yarı-bağımsız Genel İşçi Sendikası’nın (UGTT) büroları işçilerce isyanın merkezi haline getirilmişti. Ancak, burada kent yoksullarının ve emekçilerinin kendi bağımsız örgütleriyle eylemlere katılmamış olması gerçeği değiştirmiyor: Gezi eylemlerine katılanlar işçi sınıfı mensuplarıdır ve yaşanan özünde sınıfsal bir ayaklanmadır.

Doğru, eylemlerde göçün ve kentsel dönüşüm yıkımının vurduğu yoksul mahallelerin, özellikle Alevilerin ve Kürtlerin yaşadığı varoşların yanı sıra İstanbul’da Cihangir, Nişantaşı, Bağdat Caddesi; Ankara’da Tunalı Hilmi; İzmir’de Alsancak gibi “seçkin” semtlerde de barikatlar kuruldu. Bu barikatları kuranlar arasında -çoğunluğu her zaman olduğu gibi düşük gelirli gençler oluşturmakla beraber- reklamcı, oyuncu, avukat, mimar, doktor ya da öğretim üyelerinin olması kimilerinin kafasını karıştırdı. Oysa bu durum ayaklanmanın sınıfsal karakterini değiştirmiyor. Yakın zamanda haber olduğu üzere, polis kayıtlarına göre, eylemlere katılıp gözaltına alınan 5 binden fazla kişiden, eylemler nedeniyle soruşturmaya uğrayanların yüzde 39’unun geliri ayda 500 liranın altındaydı. Yüzde 15’inin geliri 500-999 lira, yüzde 31’inin geliri ise 1000-1999 lira arasındaydı. Ancak yüzde 20’nin geliri, 2000 liranın üstündeydi.4 Sadece gelir düzeyi göstergeleri bile durumu ele veriyor, ama elbette değerlendirmeyi bunun üzerine temellendirmeyeceğiz. Marksizm’de sınıflar, birbirlerinden, üretim araçlarıyla olan ilişkilerine göre ayrılırlar. Üretim ilişkileri içindeki konum belirleyicidir, dolayısıyla üretim araçlarından yoksun bırakılarak mülksüzleştirilmiş ve emek-gücünden başka satacak hiçbir şeyi olmayanlar nesnel olarak aynı sınıfın üyeleridir. Yani büyük şirketlerin bünyesinde çalışan proleterleşmiş avukat, doktor, mimarların; iş güvencesi olmayan reklamcı, oyuncu, öğretim üyelerinin kurduğu barikatlara burun kıvırmak, AKP’nin yoksul seçmenini sokaktan uzak tutmak için anlattığı “seçkinci, orta ve üst sınıf eylemciler” yalanına su taşır. İşçi sınıfı, güvencesiz, esnek, taşeron ve düşük ücretle çalışan vasıfsız kesimlerden; tam gün, sigortalı ve görece yüksek ücretle çalışan sanayi işçilerine; oradan eğitim düzeyi yüksek, vasıflı ve emek-gücünü iyi bir ücret karşılığında satarak yaşamını idame ettirenlere kadar uzanır.

Peki, ayaklanmanın bileşenlerini doğru tespit etmek neden bu kadar önemli? Çünkü bu ayaklanmaya bir “orta sınıf hareketi” demek, yaşanan sınıfsal çelişkileri bulanıklaştırmak anlamına gelir ve iktidara yürüme potansiyelini derinlerinde barındıran, temel talebi hükümetin ve başkanının istifası olan bir isyanı evcilleştirme çabasıdır.

2010 yılı sonunda Tunus’ta proleter devrimin patlaması, 1917 Ekim Devrimi sayfasının kapandığını zannedenlerde şok etkisi yarattı. Yaşananlar dünyanın dört bir yanındaki işçilere önceki proleter devrimleri hatırlattı. İşçi sınıfının varlığını sorgulayan “eski solcu”lar için yıllardır anlattıkları safsataların sonu geldi, proletarya yeniden iktidara yürüyordu. Kapitalistler ise süren ekonomik krizin tüm faturasını dünyanın yoksul halklarına ödetmeye çalışırken evdeki hesap çarşıya uymadı. Haziran eylemlerinde yaşananları da dünya kapitalist sisteminin bütününden ayıramayız. Türkiye tarihinde bu kitlesellikte bir ayaklanma ilk kez yaşanıyor ve büyük potansiyeller taşıyor. Eylemdeki işçi sınıfı bileşenlerinin bağımsız örgütleriyle iktidarı hedef alması olasılığı kapitalistleri korkutuyor, kalemşorlarının ayaklanmaya dair “orta ve üst sınıflar” tahlilleri de bunun sonucu.

Aynı şekilde, yaşananların “yeni toplumsal hareketler” olarak değerlendirilmesi de karşı cepheye güç taşıyor. Gezi’de başlayan isyan, çürümüş kapitalizmin yıkım politikalarına karşı gelenlerin devrimci kabarışıdır. Kapitalist sistemin örgütlü proletaryanın devrimci eylemiyle yıkılacağını savunan Marksist anlayışın geçerliliğini yitirdiğini, sınıf mücadelesinin geçmişte kaldığını iddia edenler, yaşananların “bilindik” eylem biçimleriyle tariflenemeyeceğini ileri sürerek, proleter devrimci hareketlerin yerini artık çeşitli kültürel talepler ve kimlik siyaseti etrafında bir araya gelen “yeni toplumsal hareketler”in aldığını anlatıyor. Neo-liberalizmin saldırılarına karşı güçlü ve enternasyonalist bir karşı duruş sergileyemeyen işçi sınıfının ve örgütlerinin durumu, şimdiye kadar bu fikrin sözcülüğünü yapanların elini rahatlatıyordu. Ancak Tunus ve Mısır devrimleri, tarihsel olarak devrimci özne olan tek sınıfın işçi sınıfı olduğunu dosta düşmana bir kez daha hatırlattı.

Yeni toplumsal hareketler ve çerçevesindeki örgütlenmelere dair tartışmalar sadece bizde yaşanmıyor elbette. Sermaye dünyanın her yerinde sınıfı parçalamaya ve bireyler toplamına indirmeye çalışıyor, bu da sınıf örgütlerinin yok olmasına yol açıyor. Sömürülen milyonlar buna sessiz kalmıyor, ancak kapitalistler amacına ulaşmak için dünyanın farklı ülkelerinde yükselen eylemleri manipüle ediyor. Burjuvazinin tam bir biat için baskı yaptığı, taban ve ara kadrolarınsa buna direndiği mevcut sınıf örgütlerinin başındakilerin karşı-devrimci politikaları da bu değirmene su taşıyor.

İşçi örgütlerinin korporatizme taabiyeti nedeniyle bugün gençlik hareketinin çoğu geçmişe nazaran daha bağımsız bir süreç izleyebiliyor ya da geri kuvvetlerce yönlendirilebiliyor (STK’lar, alternatif küreselleşmeciler). Bu güçler, gençliği işçi sınıfından koparıyor ve bu gençlik hareketlerini işçi örgütlerine karşı kışkırtıyorlar.

Occupy, Indignados ve #YoSoy132 hareketleri kendi içlerinde çelişkili eğilimler taşımaktalar. İşçi örgütlerinin siyasi bir seçenek olarak görülmediği ve öğrenci sendikalarının var olmadığı ya da güçlü olmadığı ulusal bağlamlarda kendiliğinden devrimci direnç, sözde ‘siyaseti reddiye’, ‘konsensüs’, ‘liderliğin reddi’ gibi sözlerle gerici siyasetin manipülasyonuna uğruyor.5

IV. Enternasyonal Genel Konseyi’nin yukarıdaki notu, bize Haziran eylemlerinin örgütlenmesi tartışmalarından tanıdık. Özelikle Occupy (İşgal Et) hareketi ile benzerlik kurulan Gezi eylemlerinin örgütlenmesi tartışmalarında -azımsanmayacak sayıda sosyalist militanın da sözcüsü olduğu- “farklı”, “esnek”, “yeni” biçimler önerildi; Müştereklerimiz, Biz %99’uz6 gibi inisiyatifler oluşturuldu. Bu noktada hatırlamakta fayda var; İşgal Et hareketi “yeni” ve “değişik” örgütlenmeleri savunduğu yerlerde değil, örneğin Kaliforniya’daki gibi öğrencilerle işçilerin buluştuğu eylemlerin ya da Oakland gibi işçi grevlerinin örgütlendiği yerlerde daha uzun soluklu oldu, ancak yarattığı büyük dinamizme karşın içinde süren bu çelişkiye yenilerek sönümlendi.

Biz de şimdi Haziran günlerimizi arıyoruz. Yaşanan büyük toplumsal coşkunun getirdiği yaratıcılık ve mizahın, kolektif yaşam ve dayanışma tecrübelerinin herkesi şaşırtıp biraz da afallattığı bir gerçek. Kimse bundan vazgeçmek istemiyor, bunun kıskançlığıyla daha iyi yöntemler bulmak için çabalıyoruz. Ancak, mevcut bürokratik yapıların sorgulanması ile başlayıp Haziran Ayaklanmasının barındırdığı devrimci potansiyeli kendiliğindenliğe terk etmek anlamına gelecek “yeni” örgütsüzlük biçimlerini savunmak, onun sonunu hazırlamak anlamına gelecektir.

Haziran Ayaklanması, (örgütlü işçi sınıfının katılımı anlamında) sarih bir biçimde kendini göstermese de 15-16 Haziran 1970’in, 1980 TARİŞ’in, 1989 Bahar Eylemlerinin, 1990-1991 Zonguldak maden işçilerinin eylemlerinin, 1990’lardaki KESK eylemlerinin, 2010’daki TEKEL direnişinin biriktirdiklerinin üzerine inşa edilmiştir. Daha önce işçi sınıfının meydanı olan ve 12 Eylül yasaklarının devamcısı AKP iktidarı tarafından gösterilere yasaklanan Taksim Meydanı’nın, KESK eylemlerinin ve TEKEL direnişinin mekânı olan Ankara Kızılay Meydanı’nın geniş halk kitleleri tarafından zapt edilmesi ve kaybetmemek için günlerce çatışılması; günlerce sürdürülen kolektif yaşam, barikatlardaki mücadele ve dayanışma bunun göstergesidir.

İşçi sınıfının ve onun devletten, hükümetlerden ve sermayeden bağımsız örgütlerinin öncülük etmediği bir isyan, karşı-devrim karşısında yenilmeye mahkûmdur, tarih bunun örnekleriyle doludur. Bu yüzden, Haziran Ayaklanmasına “orta sınıf hareketi” diyenlerin ve sivil toplumcu hareketlere kan taşıyanların, hem devrimci özneyi hem de ayaklanmanın altında yatan sınıfsal çatışmayı gizleyen yanıltıcı tahlillerine karşı gündüz işte, gece direnişte olan emekçi kitlelerin kendi özörgütlerini kurma ve mevcut örgütlerinin bağımsızlığı mücadelesi merkeze oturtulmalıdır.

Haziran’da işçi örgütleri neredeydi?

Haziran eylemlerinde işçi sınıfının her kesiminden katılım vardı: atanamayan öğretmenler, sanayi işçileri ve çıraklar, üniversitelerde güvencesiz çalıştırılan asistanlar, taşeron işçiler, her ay kirasını nasıl ödeyeceğini kara kara düşünen emekliler; bankacılık, sigortacılık, bilişim, medya sektörlerinde 7/24 çalıştırılanlar, işsiz gençler… Gezi kalkışması sırasında ve sonrasında, daha önce başlayan irili ufaklı çok sayıda işçi direnişi ve eylemi bu ayaklanmadan güç aldı, gelişen devrimci itiraz yeni işçi eylemleri için de zemin oluşturdu. Grevdeki THY işçileri, direnişteki Hey Tekstil, Kazova, Punto Deri işçileri, İzmir’de parasını alamayan inşaat işçileri, Zonguldak’ta taşeron maden işçileri, greve giden İSDEMİR işçileri, özelleştirmeye karşı çıkan Muğla Yatağan, Kemerköy, Yeniköy termik santrallerinin işçileri, İstanbul’dan Urfa’ya, Kocaeli’nden İzmir’e birçok şehirde hastanelerde çalışan taşeron işçileri, Feniş alüminyum işçileri, taşeron belediye işçileri, özelleştirilen BEDAŞ işçileri, fabrikaları kapatılan Sinop Şişecam işçileri, greve giden Darphane işçileri, çeşitli şehirlerde kıdem tazminatı hakkı için eylem yapan işçiler… Listeyi uzatmak mümkün. Bunlar son aylarda yaşanan işçi eylemlerinin ve direnişlerinin sadece bir kısmı.

İşçiler, emekçiler esnek ve güvencesiz çalıştırılmaya, sendikasızlaştırılmaya, taşeron çalıştırılmaya, özelleştirmelere, kötü çalışma koşullarına, grev hakkının gaspına karşı, iş güvencesi, ödenmeyen fazla mesai, verilmeyen kıdem tazminatı için eylemde. Sınıf aslında kıpır kıpır. Peki ya örgütleri?

1991’de “Yolumuz Ankara, hedefimiz Çankaya!” diye yollara düşen Zonguldak maden işçileri sendika tarafından yarı yolda bırakılmış, aynı günlerde başlayan Irak işgaline karşı tabandan gelen “savaşa karşı genel grev” talebi Türk-İş Başkanlar Kurulu’nda karşılık bulmamıştı. Ancak, şimdiki sendikalar o zamankileri bile aratıyor. “Hükümet istifa, Tayyip istifa!” diye yollara düşenler, bu kez kendileriyle yarı yola kadar gelecek sendika bulmakta dahi zorlandılar.

Haziran’da sokaklarda, parklarda toplananlar “genel grev” talebini dillendirdi, sendikalı olanlar örgütlerine bu talebi taşıdı. Fakat ön saflarda çok sayıda işçi ve emekçi olmasına rağmen örgütlü işçi hareketi Haziran Ayaklanmasında sınıfta kaldı. KESK ve DİSK tabanın baskısıyla ancak 5 Haziran’da, on binlerce insanın İstanbul’un bir yakasından diğerine Boğaziçi Köprüsü’nü yürüyerek geçmelerinin, Taksim Meydanı’nın ve Gezi Parkı’nın çapulcuların eline geçmesinin üzerinden dört gün geçmesinin ardından “genel” grev ilan etti. Grev günü ayaklanmanın kalbi olan ve tüm gözlerin üzerinde olduğu İstanbul’da, kortejin uzun süre bekletilip ardından dağılma kararı alınması, grev çağrısına uyup gelen sendikalılarda ve onları desteklemek için eyleme gelenlerde büyük bir hayal kırıklığı ve kızgınlık yarattı. Halen Türkiye işçi sınıfının en geniş örgütü olan Türk-İş’in durumu çok daha vahimdi. Grev günü Türk-İş, hükümetin sözünden çıkmayan korporatist Hak-İş ve AKP’nin kurduğu Memur-Sen’in yanı sıra Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), ticaret odaları ve bazı esnaf odaları ile birlikte gazetelerde boy boy yayınlanan bir itidal çağrısı yaptı. Türk-İş içindeki muhalif sendikaların oluşturduğu Sendikal Güç Birliği Platformu ise THY’de grev sürdüren Hava-İş Sendikası dışında eylemlerde neredeyse görünmedi.

Bu durum beklenmedik değildi, ancak yine de ülke tarihinde ilk kez yaşanan böyle bir ayaklanmanın sendikaların tabanında yaratacağı hareketlenmenin, sendikal bürokrasiyi köşeye sıkıştırıp harekete zorlaması ve göstermelik genel grevlerden daha fazlası umuldu. Bizler IV. Enternasyonal militanları olarak, -sadece seyretmek ve ummak yerine- Tunus’taki sınıf kardeşlerimizin henüz çok taze olan tecrübelerini de hatırlatarak, bağımsız işçi örgütlerinin eylemin yürütücülüğünü üstlenmesi için bir çağrı gerçekleştirdik:

(…) Tunus’ta, devrimi başlatan kitleler sınıf mücadelesinin yaratıcılığını bütün dünyaya gösterdiler. Bin Ali rejiminin denetimi altında bulunan, bizdeki Türk- İş benzeri bir işçi konfederasyonunu zorla devrimin başına geçirdiler. Çünkü kitlelerin tek dayanağı her şeye rağmen işçi örgütleriydi ve onlar da bu aracı kullandılar. Yarı-bağımsız bir sendika konfederasyonu olan Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT), liderlerinin bir kısmı rejimle işbirliği halinde olmasına rağmen, tabandan gelen baskıya karşı duramayarak harekete katılmak durumunda kaldı. Öncü işçiler yerellerde ayaklanmayı örgütledi, sendika büroları isyanın merkezleri haline geldi. Bin Ali’nin büyük grevlerle devrilmesinin ardından, oluşturulan ABD ve AB işbirlikçisi Gannuşi hükümetine bakan olan üç UGTT’li sendikacı tepkiler nedeniyle aynı gün istifa etmek zorunda kaldı. Bugün UGTT, devrimin sürdürülmesi için mücadele veren ana güç.

Tunus halkı ve işçi sınıfı demokratik bir yönetim için sendikaların aktif olması- nın şart olduğunu yaşayarak gördü. Tunuslu gençler ve öğrenci birlikleri mücadelelerini sendikalarla birleştirdi. Çalışanlar tek tek sokaklara çıkmak yerine, kendi güçlerine güvenerek örgütlerine sahip çıktı, milyonlar sendikalarıyla meydanlara aktı ve zorba diktatörlüğü devirdi.

Türkiye’de de AKP hükümeti yürüttüğü korporatist politikalarla işçi örgütlerini Tunus’ta, Mısır’da ve dünyanın her yerinde olduğu gibi hükümetin kontrolü altına almak istiyor, patronlarla işbirliğine zorluyor. Hak-İş ve mevcut yönetimiyle Türk-İş bu politikanın baş uygulayıcıları. İşçi hareketi bu yöneticilerini başından def etmelidir. Gezi ayaklanmasıyla havanın halktan, gençlikten ve işçiden yana dönmesi bu imkânı işçi hareketinin tabanına fazlasıyla sunuyor. İşçi sendikaları hükümetin hizmetinden çıkarılmalı ve halk ayaklanması ile bağı kurulmalıdır. Bağımsız işçi örgütleri eylemin yürütücülüğünü üstlenmelidir. Öne çıkma görevi Sendikal Güç Birliği’nde, DİSK’te, KESK’te ve diğer demokratik kitle örgütlerindedir. Tunus devriminin Bin Ali rejimini devirmesinde olduğu gibi bütün işçi sendikaları kapılarını derhal göstericilere açmalı ve sendikalar birer mücadele karargâhı haline getirilmelidir. Bunun ilk örneği pekâlâ Taksim’deki Türk-İş Bölge Temsilciliği olabilir. Bunu diğer bölge ve illerdeki mekânlar izlemelidir.7

AKP hükümetine karşı patlak veren, çok farklı ve birbirine zıt akımları içinde barındıran bu ayaklanmada, tüm farklı kesimleri bir araya getirebilme potansiyeline sahip tek gücün işçi sınıfı ve onun örgütleri olduğundan hareketle yaptığımız çağrı, Haziran’ın sıcak günlerinde sendikalarda hak ettiği karşılığı bulamadı. Örneğin Taksim’de TMMOB, eylemin örgütlenmesi toplantılarına ev sahipliği yaparken, polis saldırıları sırasında revir olarak faaliyet yürütürken semtteki sendikalar ve temsilcilikler isyanın mekânları ol(a)madı. Oysa ezilenlerin ve sömürülenlerin bu başkaldırısında toplantıların, duyuruların, çağrıların ve elbette ayaklanmanın geleceğinin sendika bürolarında tartışılmasından ve örgütlenmesinden daha basit ve doğal ne olabilirdi ki… Ancak hâlâ fırsatımız var; devam eden isyanın, bundan sonrası için sendikaları zapt etmesinin önünde hiçbir engel yok.

Yukarıdaki çağrıyı yaparken elbette sendikaların durumunun farkındaydık.8 AKP hükümeti döneminde, bırakın sermayeden ve devletten bağımsız sendikaları, aksine doğrudan hükümete bağımlı sendika ve konfederasyonlar oluştuğu aşikâr. AKP, sendikaların birer meslek odasına dönüştürülmesi anlamına gelen korporatist politikalarıyla iktidara geldiği ilk günden beri sınıf örgütlerini parçalıyor. Ne yazık ki kendi bindikleri dalı kesen bürokratik sendika yönetimlerinin yanı sıra bürokratikleşmeye karşı sendikalarda işçi demokrasisinin tesisi için mücadele edenlerin bir kısmı da “sol” muhalefetlerini grev kırıcılığına, sendika düşmanlığına taşıyarak, hükümetin tüm gücüyle saldırdığı sendikaların parçalanmalarını hızlandırıyor.

Bunun en güncel ve olumsuz örneğini geçtiğimiz günlerde, Hava-İş Sendikası’nın THY’de grevini yürütürken topladığı Genel Kurulunda yaşadık. Yıllardır Hava-İş Sendikası’na, ama özünde bu işkolundaki örgütlenmeye ve grev hakkına karşı devam eden hükümet operasyonu bu Genel Kurulda sonuç verdi. 8 Aralık’ta gerçekleştirilen Hava-İş Sendikası’nın 27. Genel Kurulu’nda seçimleri, AKP hükümetinin doğrudan desteklediği, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın yeğeni olduğu ifade edilen Ömer Önder Haberdar’ın başını çektiği Reform Hareketi’nin adayı Ali Kemal Tatlıbal‘ın başkanlığındaki liste kazandı. Sendika üyesi fazla olan illerde yaklaşık 25-30 işçiye 1 delege, örneğin İstanbul uçuş-işletmede 75 işçiye 1 delege düşerken, taşradaki küçük illerde 2 işçiye 1 delege seçimiyle Genel Kurula gelindi. Bu anti-demokratik seçim usulü, küçük illerdeki delegasyonun genel müdürlerin ataması ile Reform Hareketi’nin isteği doğrultusunda belirlemesiyle sonuçlandı.

Diğer yandan, mevcut sendika yönetiminin değişmesini isteyen ve grevi yarı yolda bırakan “sol” muhalefet Gökkuşağı Hareketi, delege seçimlerinin ardından “Üyesine danışmayan, bedeli işçilere ödeten, demokrasiden uzak sendikal anlayışı istemiyoruz. Ve aynı zamanda sendikamızda işverenin denetiminde bir yapı istemiyoruz9 dedi ve Genel Kurulda işçilerin güven duyacağı bir yönetim kurulunu oluşturmak ve seçimleri kazanmak için elinden gelen bütün çabayı göstereceğini10 deklare etti. Ardından, Genel Kuruldan sadece üç gün önce bütün delegelere baskılara boyun eğmeyerek özgür iradeleriyle genel kurula katılma ve oylarını kullanma çağrısı11 yaptı. Ancak, son gece seçimlere katılmama kararı aldığını telefonla delegelerine bildirerek Genel Kurulun kaderini belirledi. Ne yazık ki bunu yaparken tehlikenin farkındaydı ve işverenin Genel Kurula katılmamaları için Gökkuşağı Hareketi delegelerine yaptığı baskıya karşı kaleme aldığı açıklamada açıkça yazıyordu:

Burada gizlenen amaç [Genel Kurula katılmamaları yönündeki baskılardan ve spekülasyonlardan bahsediliyor], Reform Hareketi aracılığıyla sendikamızın tümüyle işverenin eline geçmesini sağlamaktır. Delege aritmetiği ortadadır ve mevcut yönetimin kazanma şansı yoktur. Mevcut yönetimin delege sayısı 70 civarındadır. Asıl amaç Gökkuşağı Hareketi’nin, bağımsız adaylarla, her iki grup tabanından da oy alarak sendika yönetimine işçileri getirmesini engellemek ve sendikayı tasfiye etmektir.12

Bu açık tehlikenin farkında olmasına karşın Gökkuşağı Hareketi Genel Kuruldan çekildi, yani içindeki mücadeleci ve iyi niyetli üyelerin gözünün içine bakarak sendikayı işverene teslim etti. Yeni yönetimin de ilk icraatı grevi sonlandırmak oldu.

İşte, tartışma tam da burada dönüyor. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada, korporatist politikalar ve sermayenin “yönetişim” zırvaları karşısında (ki ITUC’a üye olan hiçbir sendika bundan azade değildir) geri çekilen, işbirliği yapan sendika yönetimleri teşhir edilmelidir. İşçilere, sendikalarının yönetimlerinin sözcüsü olduğu bu politikaların sebep olduğu yıkım anlatılmalıdır. Ancak, cinsiyet, yaş, din, etnisite ayrımı olmadan tüm ücretli çalışanların, emeklilerin ve işsizlerin, yani toplumun ezici çoğunluğunun, milyonların özörgütleri olan sendikaların kendi hallerine terk edilmesi durumunda (hele de sınıf mücadelesi yürütme iddiasında olanlar tarafından) bunun gerçekleşmesi söz konusu olamaz.

Ayrıca, demokratik sendikalar için mücadele verirken genel kurullarda oy pazarlıklarının sürdürüldüğü, siyasi yapıların kendi politikalarını dayattığı, farklı düzeylerde de olsa sendika bürokrasisinin varlığını sürdürdüğü, kitleden kopuk “muhalif sendikacılık” anlayışı da tartışmalıdır. Sermayeden, devletten ve hükümetlerden bağını koparmadan, yönetimlerde sendika içindeki bütün eğilimlere temsil imkânı vermeden, seçimlerde nispi temsil sistemini uygulamadan, geri çağırma ilkesini hayata geçirmeden gerçek anlamda kapsayıcı ve demokratik bir yönetim anlayışı tesis etmek mümkün olmayacaktır. Sendikal Güç Birliği, DİSK ya da KESK de biçimsel demokrasiyi işletse bile bahsi geçen yönetim anlayışından oldukça uzak. İşçi sınıfının mücadelesinin önünde aşılması gereken büyük bir engel olan anti-demokratik ve bürokratik sendikal yönetimler militan mücadele olmaksızın defedilemez. Bunun olabilmesi içinse daha doğru bir zaman olamaz.

Bu noktada, yeniden THY grevi sırasında yaşananlara dönüp bakılabilir. Haziran’da, Gezi Parkı’nda çadır kuran THY işçileri greve destek istemiş, THY Grevi ile Dayanışma Komitesi’nin de kuruluşuyla geç de olsa park forumlarında grev gündem haline gelmiş ve 29 Eylül’de forumların katılımıyla havaalanında gerçekleştirilen eylem, grev ile ayaklanmanın birleşmesinden ödü kopan hükümeti rahatsız etmişti. Çapulcuların grev ile kurmaya çalıştığı bağı ne yazık ki sendika yönetimi değerlendiremedi. Havaalanlarının aynı parklar gibi işgal ve direniş alanlarına dönüştürülmesi ve grevin başarıya ulaşması mümkün olabilirdi. Ayaklanmanın yarattığı militan mücadele hem sendika genel kurulunun işverene karşı kaybedilmesinin önüne set çekebilir, hem Hava-İş’te işverene karşı mücadele eden herkesi sendika içindeki işveren temsilcilerine karşı birleştirebilir, hem de tabanda yaratacağı enerji ile sendikanın tüzüğündeki anti-demokratik uygulamaların değiştirilmesini sağlayabilirdi.

Haziran Ayaklanmasının artçı dalgalarının sürdüğü bugünlerde, tüm arazlarına rağmen bir kez daha sendikaları göreve çağırmak ve birer mücadele karargâhına dönüştürmek için faaliyet yürütmek zorundayız. Aksi halde, ezen ve ezilenler, sömüren ve sömürülenler arasındaki mücadele, bir kez daha sınıf çelişkilerini örten itişmelerle gölgelenecek. Başbakanın, Gezicilerin karşısında kamplaşmaya davet ettiği seçmenine, asıl saflaşmanın sınıfsal bölünme üzerinden yaşandığını hiç unutturmamalıyız. AKP’ye oy veren yoksul ve emekçi seçmenin, evdeki %50 ve sokaktaki %50 diye bölünmeye çalışılan kitlelerin örgütlenmesi de ancak kitlesel bir işçi-emekçi siyaseti ile mümkün olabilir.

Sınıf mücadelesi ve gelecek günler üzerine

Haziran’ın sıcak günlerinden beri mücadeleye nasıl devam edileceği tartışılıyor, özellikle seçimler gündeme geldiğinde tartışmalar daha da alevleniyor. Tartışmaların gelip dayandığı konu, kitlelerin nasıl örgütleneceği sorusu.

IV. Enternasyonal Uluslararası Sekretaryası yeni dönemi tarif ederken bu soruya ve arayışa odaklanıyor:

Dünya yeni bir döneme girdi: Özellikle Suriye’deki durumla bağlantılı olarak dünya düzeninin korunmasında önemli bir rol üstlenmiş olan AKP hükümetine karşı Türkiye’de gerçekleşen milyonların kitlesel seferberliği, Brezilya’da CUT’un ve diğer sendikal örgütlerin çağrısıyla gerçekleşen genel grevdeki büyük işçi katılımı, Portekiz’de Avrupa Birliği’nin krizini derinleştirerek hükü- metin geri adım atmasını sağlayan muazzam eğitimci eylemi ve en nihayetinde 33 milyon insanı sokağa dökerek iki yıl önce Mübarek rejimini deviren devrimi süreklileştirerek ilerletmeye çalışan Mısır’daki devrimci fırtına.

Dünyanın dört kıtasında patlak veren bu dört ayaklı sarsıntı ABD hakim sınıfları içindeki krizi ve paniği arttırdığı gibi, kendi iç çelişkilerini de şiddetlendirmiş bulunuyor. Bu gelişmeler, tartışmasız bir biçimde IV. Enternasyonal’in Tunus devrimiyle birlikte açılmış bulunan yeni döneme ilişkin tahlilini doğrulamıştır. Söz konusu olan, özel mülkiyet sisteminin genelleşmiş krizinin neden olduğu barbarlık sürecine karşı, emekçilerin ve halkların ne tür imkânları kullanarak mücadele edeceklerinin arayışı içine girdikleri bir yeni dönemdir. Yeni dönemin belirleyicisi olan bu arayıştır.13

Tüm dünyada soru aynı, fakat devrimci süreçler ile öznel faktör arasındaki uçurum büyük. IV. Enternasyonal’in bu konuda tüm işçi sınıfı militanlarına salık verdiği devrimci Marksist program açık: Kitlelere, iktidar sorununu çözmeleri yolunda yükseltilecek geçiş talepleri üzerine inşa edilecek bir birleşik cephe hattını takip ederek yardım etmek.

Bir kez daha Tunus’ta yaşananların kılavuzluğuna başvuralım: Tunus’ta gençlik, işçiler ve halk, uluslarının zenginliğinin uluslararası şirketlere ve onların işbirlikçilerine akıtılmasına karşı, bunun yürütücüsü Bin Ali rejimi karşısında kendi komitelerini kurdular. Çünkü yönetimi kendi ellerine almak ve sorunları kendileri çözmek istiyorlardı. Bu komiteleri kendileri koordine etmek istediler ve taleplerini temsil etmek için UGTT’ye bağlı sendikaları kullandılar. Oluşturulan UGTT Milli İdare Komitesi, Ocak 2011’de kurulan Milli Birlik Hükümetinin halkın ve işçilerin isteklerini temsil etmediğini söyleyerek temsilcilerini çekti. Ayrıca, diktatör Bin Ali’nin partisi RCD’nin kapatılmasını, halkın iç meselelerine yabancıların dahil edilmesinin reddedilmesini ve Bin Ali kabilesinin tüm mülkiyetinin millileştirilmesini talep etti. Bu amaçla da halkın iradesini yansıtacak özgür ve adil seçimlerle oluşturulacak bir Kurucu Meclis çağrısı yaptı. Ülkelerinin geleceğini belirlemek isteyen Tunus halkı bunu komitelerde, mahallelerde ve işyerlerinde tartıştı ve bu talebi yükseltti. Rejim bu talebe karşı durmaya çalışsa da pes etmek zorunda kaldı. Halkı yatıştırmak için bir seçim yapıldı ama kurucu karakterinden soyutlanmış yeni meclis Tunuslularca kabul görmedi. Halk, gençleri Suudi Arabistan ve Katar’ın verdiği paralarla Türkiye üzerinden Suriye’ye savaşa gönderen, AB ile süren anlaşmaları sonlandırmadığından yoksullaşmalarına neden olan, yeni anayasanın temelinin şeriat olması gerektiğini savunan, muhalefet liderlerine karşı suikast düzenleyenlere arka çıkan, seçim propagandasını AKP hükümetinin danışmanlarının üstlendiği Ennahda hükümetini düşürdü. Tunus halkı demokrasi, egemenlik ve özgürlük taleplerinden vazgeçmiyor, Tunus’ta devrim sürüyor.

IV. Enternasyonal, Temmuz 2012’de gelişmeleri değerlendirerek Tunus’taki pozisyonunu şöyle açıklıyordu:

Tunus devrimi yeni bir sürece girmiştir. Kritik olan bugün işçi sınıfının fiilen temsilcisi olan UGTT’nin rejimin içinde çözülüp çözülmeyeceğidir. Devrimin ilk aşamasında, emperyalist restorasyona karşı Kurucu Meclis için mücadelenin ana hatlarını çizebilecek, işçi sınıfının içine kök salmış devrimci parti ya da çekirdek eksikti. Fakat süreç hala sonlanmadı, halk henüz yenilmedi. UGTT’nin merkezi hâlâ talepleri için mücadele ediyor ve yeni iktidarın buyruklarına boyun eğmeyi reddediyor.

Sawt el-Amel (İşçinin Sesi) bülteni etrafında politik bir çekirdek inşa etmek; IV. Enternasyonal’in, başından beri, bir bütün olarak devrimin taleplerini ger- çekleştirmeye çalışan sınıfın ve onun örgütlerinin hareketi içindeki faaliyeti için mütevazı de olsa bir kaldıraç noktası olmuştur.14

Kuşkusuz her ülkede izlenecek yol özgün. Biz de Haziran Ayaklanmasının kazanımlarının devam ettirilmesi ve isyanın sürdürülmesi için kendi yolumuzu çizmeliyiz. Öncelikle sokaklarda, forumlarda dile getirilen taleplerin, mücadelenin nasıl yürütüleceğine dair alınacak kararlara yansıması için ihtiyaç duyulan, -Gezi Parkı’nın terk edilmesinde yaşanan sorunların da tekrarlanmasının önünü kesecek şekilde- demokratik işleyişe sahip komitelerin oluşturulmasıdır. Ancak bunun ötesinde, “Tayyip istifa, hükümet istifa!” sloganının başarıya ulaşması için bir iktidar alternatifi oluşturma yolunda, işçi sınıfının yegâne devrimci sınıf olarak ayaklanmanın öncülüğünü ele geçirmesi için sermayeden ve devletten bağımsız sesini duyuracağı kendi bağımsız sınıf partisini inşa etmesi bir zorunluluktur. Bu yolda, bütün işçi sınıfı militanlarının, kendi örgütlü sınıf yapılarını zorlayarak kitlesel bir sınıf partisini inşa etmeye çalışmaları elzemdir. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sürekli devrimin başarısı buna bağlıdır. IV. Enternasyonal militanları bu yolda ilerleyecek bir partinin kurulması için atılacak her adımı desteklerler.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter
  1. Elbette AKP iktidarı bunu “kendi çapulcuları”nı cesaretlendirmek için yapmadı, peki neden Tahrir Meydanı’ndan canlı yayınlandı olaylar? Emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) dahilinde yaşanan Suriye’deki yıkımın bölgedeki uygulayıcısı hükümetlerden biri İsrail ise diğeri doğrudan AKP hükümetidir. Ülkeyi savaşa sürükleyen, dolayısıyla içeride sıkıyönetim politikaları uygulayan ve savaş politikalarının ekonomik faturasını yoksulların sırtına yükleyen AKP hükümeti, yaşanan hoşnutsuzluğu bir nebze giderebilmek için halka “bölgesel güç”, “model ülke”, “bölgesel liderlik” hikâyeleri anlatıyor ve halkı bu savaştan bir kazançları olacağına inandırmaya çalışıyordu. Tunus ve Mısır’da emperyalizmin hizmetindeki kendi ikizi hükümetlerin iktidarlara gelmesine ilişkin haberlerle de kamuoyunda saygınlığını artırma, iktidarını pekiştirme ve aslında efendisi tarafından ne kadar sevilip desteklendiğini kanıtlama gayretindeydi.

    İçeride BOP Eşbaşkanı Erdoğan’ın bölgedeki saygıdeğer lider rolü şişirilirken, emperyalizm tarafından ayaklanan Tunus ve Mısır halklarına diktatörlerini alaşağı ettiklerinde, Türkiye’deki karşılığı AKP hükümeti olan emperyalizmin hizmetindeki Müslüman Kardeşler hükümetleri adres gösteriliyordu. Tıpkı bir zamanlar bize anlatılan AB ile demokratikleşme masalı gibi.

    Cezayir İşçi Partisi (PT), Cezayir İşçileri Genel Sendikası (UGTA) ile birlikte örgütlediği, 10-12 Aralık 2011’de gerçekleştirilen tüm dünyadan yaklaşık 60 ülkeden siyasiler ve sendika temsilcileri, akademisyenler, hukukçular, insan hakları savunucuları, bilim insanlarının katıldığı Acil Uluslararası Konferansa, bölgenin işçi sınıflarındaki “ılımlı İslamcı demokrasi” yanılsamasını kırmak için Türkiye delegasyonunun katılımını özellikle önemsedi (İşgallere ve Ülkelerin İçişlerine Karışılmasına Karşı, Milletlerin Birliğini ve Egemenliğini Savunmak için Acil Konferans’ın delege listesine ve deklarasyonuna ulaşmak için bkz. http://iscikardesligi.org/isgallere-veulkelerin-icislerine-mudahaleye-karsi-halklarin-butunlugunun-ve-bagimsizligininsavunulmasi-icin-uluslararasi-acil-durum-konferansi-sonuc-bildirgesi/, Türkiye delegasyonunun İstanbul dönüşü gerçekleştirdiği toplantı videosu için bkz. http:// iscikardesligi.org/cezayir-konferansinin-sonuc-toplantisi-istanbulda-duzenlendi/).

    “Asrın lideri Erdoğan” safsatası uzun sürmedi. Tayyip, Gezi eylemlerine karşı gerçekleştirilen saldırıların ardından gittiği Tunus, Mısır ve Cezayir’de memnuniyetsizlikle karşılandı (Tunus’ta sokak gösterisi, Mısır’da Bağımsız İşçi Sendikası’nın uluslararası açıklaması ile Cezayir’de ise İşçi Partisi (PT) milletvekilleri tarafından parlamentoda protesto edildi), gösterileri baskıyla ve gaddarlıkla bastırmaya çalıştığı ve İsrail’le işbirliği yaparak Suriye’yi parçalamaya çalıştığı için protesto edildi. []

  2. IV. Enternasyonal’in 8. Dünya Kongresi’nin Hedefleri”, Patronsuz, Generalsiz, Bürokratsız Sosyalizm, sayı 45, Mart 2013, s.30 ve s.50 []
  3. Haziran İsyanına katılanların sınıfsal bileşimine ilişkin değerlendirmeler için bkz. Özay Göztepe’nin Korkut Boratav söyleşisi (“Olgunlaşmış Bir Sınıfsal Başkaldırı”, 22 Haziran 2013) ve Mustafa Kemal Coşkun’un “Gezi Parkı Bileşenleri” yazısı, Radikal 2, 30 Haziran 2013. []
  4. Geziye Katılmayan Tek İl”, Tolga Şardan’ın haberi, Milliyet, 23 Kasım 2013. []
  5. IV. Enternasyonal’in 8. Dünya Kongresi’nin Hedefleri”, Patronsuz, Generalsiz, Bürokratsız Sosyalizm, sayı 45, Mart 2013, s. 50. []
  6. “(…) toplumun yüzdelik dilimlere bölündüğünü (%1 ve %99) ve kendilerinin de %99’u temsil ettiklerini belirtiyorlar. Oysaki toplumlar yüzdelik dilimlere bölünmemiştir. Her ülke sınıflara bölünmüştür.” Bkz.Bir Kez Daha Öfkeliler Hareketi Üzerine”, La Vèritè/Gerçek, sayı 73 []
  7. Dünya Devrimi İlerliyor, Türkiye Nereye Gidiyor?” broşürü, Patronsuz, Generalsiz, Bürokratsız Sosyalizm, İstanbul, 2013, s. 26-27. []
  8. Bu konuda bkz. Türk-İş Genel Kurulu öncesinde, Ekim 2011’de Sendikal Güç Birliği Platformu’nun kurulmasının ardından kaleme alınan “Sendikal Güç Birliği, Türkiye İşçi Sınıfı Hareketi ve İşçi Sınıfının Siyasallaşması Meselesi”, Doğan Fennibay, Patronsuz, Generalsiz, Bürokratsız Sosyalizm, sayı 44, Aralık 2011, s. 19-33. []
  9. “Delege Seçimleri Sonuçları ve Değerlendirmesi”, Gökkuşağı Hareketi – İşçi Komitesi’nin 9 Kasım 2013 tarihli açıklaması, http://gokkusagihareketi. com/2013/11/09/delege-secimleri-sonuclari-ve-degerlendirmesi/ []
  10. A.g.y. []
  11. “Baskılar Bitmiyor”, Gökkuşağı Hareketi’nin 5 Aralık 2013 tarihli açıklaması, http:// gokkusagihareketi.com/2013/12/05/baskilar-bitmiyor/ []
  12. A.g.y. []
  13. Dünya Devrimi İlerliyor, Türkiye Devrimi Nereye Gidiyor?” broşürü, Patronsuz, Generalsiz, Bürokratsız Sosyalizm, İstanbul, 2013, s. 36. []
  14. IV. Enternasyonal’in 8. Dünya Kongresi’nin Hedefleri”, Patronsuz, Generalsiz, Bürokratsız Sosyalizm, sayı 45, Mart 2013, s. 34. []