“Özyönetim” ve “Dayanışmacı Ekonomi”ye dair

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter

— Jean-Pierre RAFFI1
Arjantin, Venezuela, Meksika… Son yıllarda, emekçilerin fabrikaları işgal ettiği ve geçimlerini sağlamak amacıyla bu fabrikaları çalıştırdığı örneklerin sayısı giderek artıyor.
Bu hareketin çıkış noktası, işten çıkarmalara, fabrikaların yeniden yapılandırılmasına, kapatılmasına ve taşınmasına karşı emekçilerin verdiği haklı tepkidir. Bu, yok edilmeyi reddeden işçi sınıfının derinden gelen hareketidir.
Ancak bu hareket, sınıfın bu haklı ve derinden gelen hareketi, karmaşık sorunlarla karşı karşıya. Bu sorunlar, işçi sınıfının kendisini savunmak ve kurtuluş mücadelesini yürütmek üzere inşa ettiği örgütlerin tepesinde bulunan aygıtların politikalarından kaynaklanıyor.
Üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan kapitalist sistem, emek gücünü gittikçe yok eden bir girdaba doğru çekiyor dünyayı. Milyonlarca iş, yüz binlerce işletme ortadan kalkıyor.
Gezegenin en güçlü ülkesi ABD’de, 2000’den 2003’e dek, “imalat sektöründeki ücretlilerin sayısı %16,5 azaldı. Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en hızlı düşüş.” (MacKinsley Quarterly, sayı 1, 2005). 2 milyon iş bu şekilde ortadan kaldırılmış durumda. Avrupa’da, bizzat Avrupa Birliğinin istatistik kurumu Eurostat’ın verilerine göre, “Şubat 2005 itibariyle 12,8 milyon erkek ve kadın işsiz.” Avrupa’nın sanayisi en gelişmiş ülkesi Almanya’daysa, “işsizlerin sayısı, son 70 yılın en yüksek düzeyi olan, 5,2 milyona vardı.” (Financial Times). Gezegenin diğer ucu olan Brezilya’da, on yılda, “3,3 milyon formel iş ortadan kaldırıldı ve bir iş akdine sahip ücretlilerin toplam çalışan nüfusa oranı %59,5’ten %44,7’ye geriledi; resmi işsizlik oranı %3,4’ten %7,8’e fırladı” (Jorge Mattoso, O Bresil Desempregado, Fundação Abramo yayınları). Resmi istatistiklerde yer almayan, yani sistemde bir sayı olarak bile gözükmeyen milyonlarca emekçi ve genç de cabası.
Milyonlarca emekçiyi ve onların ailelerini sefalete iten bu felakete çözüm olarak, kimileri “özyönetim” ve “kooperatifler” öneriyor. Sadece Brezilya’da 5.000’den fazla işletme “özyönetim”le yönetiliyor. “Katılımcı demokrasi” adına, ATTAC ve Dünya Sosyal Forumu bu uygulamanın en ateşli savunucusu kesildiler.
Birinci Porto Alegre Forumu arifesinde, Ocak 2001’de, ATTAC’ın Fransa örgütünün internet sitesinde yayımlanan (“Katılım, Demokratik Örgütlenme ve Özyönetim Üzerine Uluslararası Araştırma Komitesi” imzalı) bir basın açıklamasında “katılımcı demokrasi, uygar bir küreselleşmeye giden yoldur.” deniyor. Küreselleşmeyi “uygar” kılmak mı? Bugün tüm dünyada milyonlarca emekçinin ve ailelerinin katlandığı ıstıraba çözüm bu mu olacak?
“Özyönetim”, “kooperatifler”, “dayanışmacı ekonomi”; sermayenin emek gücünü kitlesel biçimde yok etmesine verilecek yanıt bunlar mı? Bu önerilerin, emekçileri ve işçi örgütlerini tehdit eden birer tuzak olduğunu söylemek gerek. Yoksa neden “özyönetim” ve “katılımcı demokrasi” IMF ya da Dünya Bankası gibi, sermayenin uluslararası örgütlerinde bu kadar revaçta olan kavramlar olsun? Bu makaleyle işte bu tartışmaya giriş yapmak istiyoruz.

Brezilya: “Başkan Lula; Cipla Ve Interfibra Fabrikalarını Millileştir!”

Brezilya’nın Santa Catarina eyaletindeki Joinville’de kurulu Cipla ve Interfibra fabrikaları, 24 Ekim 2002’den beri işçiler tarafından işgal edilmiş durumda. Patronun iflasa sürükleyip, kasasını soyup, vergi ve sosyal prim borçlarını dağ gibi biriktirdikten sonra terk ettiği fabrikaları emekçiler ele aldı. Emekçilerin bu iki fabrikayı işgali, İşçi Partisinin (PT) adayı Lula’nın Cumhurbaşkanı seçilmesine denk gelmişti. 53 milyon Brezilyalının, yani işçiler, köylüler, topraksız köylüler, gençler ve kamu emekçilerinin, gerici ve yıkıcı IMF politikalarını sadakatle uygulayan Cardoso hükümetini reddederken, Cipla-Interfibra’nın 1004 işçisi de fabrikalarını işgal etmiş, seçim yoluyla ve gerektiğinde geri çağırma kaydıyla bir fabrika konseyi belirlemiş ve kendi kontrolleri altında üretimi tekrar başlatmıştı.
Cipla-Interfibra işçilerinin derhal ortaya attığı soru neydi? Janaina Nascimento’nun yazdığı, Tasfiye edilen bir fabrika işgal edilen bir fabrikadır – İşgal edilen bir fabrika millileştirilen bir fabrikadır başlıklı kitapçıkta, emekçilerin fabrikada yaptığı tartışma aktarılıyor:

Cipla ve Interfibra işçilerinin 1000 işi korumak için verdiği mücadele, fabrikaların işgaliyle sınırlı kalamazdı. İşgal edilen fabrikaların geleceğini de belirlemek gerekliydi. 1000 işin tümünü koruyup, sosyal haklardan bir adım bile geri atmamak için başvurulacak çözüm neydi? İşgalden sonraki ilk konsey toplantısından beri Cipla-Interfibra işçileri bu tartışmayı yapıyordu. Başından beri emekçilere kendi çıkarları açısından en uygun görünen çözüm, hükümetten fabrikayı millileştirmesini istemek oldu (…). Böylece 1 Kasım 2002 tarihli konsey toplantısı, yeni Cumhurbaşkanı seçilmiş olan Lula’ya hitaben yazılmış bu tür bir belgeyi onayladı.

Eğer bugün, bu iki fabrikanın işçileri çok büyük tehditlerle (ki fabrika konseyinin başına seçtikleri yoldaş Serge Goulart’ın hapsedilmesi tehdidi buna dahildir) karşı karşıyaysa, bunun nedeni, Lula’nın iki yıldır fabrikaları millileştirmeyi reddetmesidir. Bu ret kararı, hükümetin tarım reformu bakanı Miguel Rossetto’nun (kendisi Pablocu Birleşik Sekreteryanın üyesidir) topraksız köylülere toprak dağıtmayı reddetme kararıyla birlikte değerlendirilmeli. Bu iki reddin nedeni, Lula’nın ve Rossetto’nun IMF’ye boyun eğmesi, yani mali sermayenin bankalarına ve diğer uluslararası kurumlarına olan borçları ödemek amacıyla “faiz dışı bütçe fazlası”nı sağlamayı öncelikli görev bilmeleridir.
Evet, Cipla-Interfibra işçileri haklı: İşlerini güvenceye almanın yegane yolu millileştirmedir. Yaşadıkları hukuki tehditlere karşı yayımladıkları dayanışma çağrısında da bunu vurguluyorlar:

31 Mart’ta Joinville’de, Topraksız Köylüler Hareketi’nin düzenlediği “toprak reformu ve işgal edilen fabrikaların millileştirilmesi” talepli yürüyüş öncesi yapılan hazırlık toplantısında, işçiler federal hükümetten acil çözüm istediler ve 1000 işin yok edilmesi tehdidini lanetlediler (…). Fabrikaların millileştirilmesi talebini tekrarlayan işçiler, Cumhurbaşkanlığı genel sekreteri bakan Luis Duli’den randevu talep ettiler; bu randevudaki amaçları, başkan Lula, sosyal işler bakanı ve ekonomi bakanının kendilerine önceden söz verdiği randevuyu gerçekleştirmek ve onlardan hukuki kovuşturmanın askıya alınmasını istemekti.

(Bu çağrının tamamı, Uluslararası Bağlantı Komitesi Uluslararası Gazetesi’nin 125-126 sayılı, 4 Nisan 2005 tarihli haftalık bülteninde mevcuttur.)
İşçilerin seçtiği bu yol, diğer işgal edilen işletmelerde benimsenmiş değil maalesef. Kimi politik akımlar, işten atılmaya ve sermayenin iflası sonucunda sürüklendikleri sefalete karşı çıkan işçilere millileştirme mücadelesini değil, “dayanışmacı ekonomi”, “özyönetim” ve “kooperatifler” gibi önerileri savunuyor.

“Dayanışmacı ekonomi” çözüm mü?

Arjantin’de Zanon fabrikası, Venezuela’da Venepal fabrikası ve Rusya’nın Viborg kentindeki selüloz kombinası… Bu fabrikaların işçileri de başlangıçta, Cipla-Interfibra işçileriyle aynı deneyimi yaşadı.
Arjantin’deki Neuquen kentinde kurulu Zanon fabrikasının işçileri şöyle diyordu:

Biz 1 Ekim 2002’de işten atıldık. O gün, sabah 6’da işe gelirken, gece vardiyasından arkadaşlarla fabrikanın kapısında karşılaştık. Bize işten atıldıklarını ve işletmenin kapatıldığını söylediler. Fabrika tekrar kapılarını açar ve işe geri döneriz umuduyla orada kalmaya karar verdik.

Rusya’nın Viborg kentindeki selüloz kombinasının işçilerinin aktardıklarıysa şöyleydi:

1994’te özelleştirilen fabrikamız dört defa el değiştirdi; her patron ardında daha kötü bir mali ve ekonomik durum bıraktı: üretimde düşüş, çok yüksek faizli borçlar, ödenmeyen ücretler… Aralık 1997’de, fabrikanın son sahibi (Alcem adlı İngiliz-Kıbrıs şirketi) çok sayıda kişiyi işten çıkaracağını ve işletmeyi basit bir atölyeye çevireceğini açıkladı. Derhal, fabrikayı işçi denetimine aldık, üretimi yeniden başlatmak için örgütlendik.

Brezilya’da, Porto Alegre yakınlarındaki küçük bir kentteki Cooperlo adlı mezbahanın işçileri, “eski sahipleri yüzünden iflasa sürüklenmişti; iflasın nedeni muhtemelen yolsuzluktu…” dedikleri işletmeyi özyönetime aldılar.
Bu işçilerin açıklamaları isyan sözleridir, haklarına sahip çıkmak için ayağa kalkan işçi sınıfının, sınıf mücadelesinin sesidir. İşçilerin kaderlerini ellerine almak ve kendilerinin ve ailelerinin geçimini sağlayan işlerini kurtarmak için verdikleri bu zorlu arayış ve gösterdikleri irade şüphesiz haklı; ancak kimi politik akımlar bu iradeyi çıkmaza sürüklüyor.
Örneğin ATTAC. Bu örgüt günümüzde, “özyönetim”in ve “kooperatifçilik”in bir numaralı savunucularındandır. İşte ATTAC’ın Fransa örgütünün İnternet sitesinde, Aralık 2001 tarihinde, Brezilya: Dayanışmacı Ekonomi Yeşeriyor adlı yazıda yazanlar:

Kentsel ve kırsal toplumsal hareketler, sendikalar, PT’nin elindeki belediyeler, üniversiteler, STK’lar, din görevlileri: İşte Brezilya’da “dayanışmacı halk ekonomisi”ni geliştiren aktörler. Sadece Rio Grande do Sul eyaletinde değil [Dünya Sosyal Forumlarının doğuş yeri olan bu güney eyaleti o sırada Birleşik Sekreterya militanları tarafından yönetiliyordu – La Vérité], bütün ülkede güçlü bir dinamik yükseliyor ve “işsizliğe kapitalist olmayan çözüm” bulmayı hedefliyordu.

Ancak bizzat ATTAC şunu da diyor: “İflas eden işletmeleri devralan işçi kooperatifleri genelde ciddi zorluklar yaşar. Kooperatiflerin geleceği belirsizdir ve iflas ettiklerine sık rastlanır.”
Bu dolaylı ifadelerle gizlenen gerçek, ATTAC’ın Fransa örgütünün başka bir yazısında (26 Haziran 2000) alıntılanan Viborglu selüloz işçilerince çok daha açık bir dille ifade edilmiş:

İşletme içinde ve dışında, hareketimiz büyük engellerle karşı karşıya geldi (…). Yavaş yavaş işletme ciddi bir ekonomik darboğaza girdi, öyle ki malzeme hatta yakıt tedariki durdu. Bölgedeki tüm nüfus ısınmadan mahrum kaldı. Hukuki mücadele bitmek bilmez davalara gömüldü. Emekçiler arasında da bıkkınlık yayıldı. 1999’un son dört ayında ücretler bile ödenmedi. İşletmenin müdürüyle sendika komitesi arasında, hatta hareketin önderleri arasında, strateji konusunda anlaşmazlıklar gösterdi: Mücadeleyi derinleştirmek mi (ama nasıl?), yoksa aksine, işletmenin sahipleriyle bir uzlaşmaya varmak mı? Nihayet, hareketin gittikçe güç yitirmesiyle birlikte, ikinci strateji üstün geldi. Ocak 2000’de Alcem firmasıyla işçilerin çoğunluğu arasında bir anlaşma imzalandı; işçiler 500 ruble [yaklaşık 15 euro ya da 25-30 YTL] karşılığında “düzene geri dönüş”ü kabul ettiler. Patronlar işletmenin kontrolünü geri aldılar; kimseyi işten çıkarmama, işçilere ücret alacaklarını ödeme ve bölgedeki ücret ortalamasına denk bir ücret ödeme taahhüdünde bulundular. Ancak geçmiş deneyimlere bakıldığında, bu taahhütlerin yerine getirilmesi düşük bir ihtimal. Kaldı ki üretim hâlâ başlamış değil.

Tekrar söyleyelim: Fabrikalarını işgal eden işçiler haklıdır. Ama şu soruyu sormamız da şart: Emekçilerin ve militanların önce şevkinin kırılmasına, ardından da hepsinin işsiz kalmasına neden olan, şu “işsizliğe kapitalist olmayan çözüm” de neyin nesidir?

Zanon: “işçi yönetiminin bir zaferi” mi?

Gerçek durum nedir? Arjantin, üç yıl kadar önce IMF’nin tetiklediği borç krizi tarafından kasıp kavrulmuştu. Krizde yüz binlerce işçi işsiz kalmış ve bütün halk sefalete itilmişti; üç kişiden birinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı ülke, yakında vizyona girecek olan bir filmde “gezegenin en büyük toplumsal laboratuarı” diye tanımlanıyor (Ari Lewis ve Naomi Klein’ın The Take adlı filmi). Sözkonusu Zanon fabrikasıysa ülkenin güneyindeki Neuquen kentinde bulunuyor.
Nuestra Lucha adlı bir sol dergide şöyle deniyor (30 Ağustos 2004):

Zanon seramik fabrikasında çalışan işçiler, patronun terk ettiği fabrikayı ele alıp üretimi yeniden başlatınca Zanon ismi dünya çapında duyuldu. (…) Fabrikanın mükemmel başarısı, kâr ve sömürünün bireyleri yok ettiği bir ekonominin sıkıntılarına maruz kalan milyonlarca işsize ve emekçiye yol gösteriyor.

São Paulo’daki, “alternatif küreselleşmeci sol”un sözcüsü Marx Platformu adlı bir yapı da şunu savunuyor: “Zanon, ortaya koyduğu örgütlenme kapasitesiyle bir örnek teşkil ediyor (…); emekçiler, başlarında patronlar ya da şefler olmadan, daha iyi ve çok üretim yapmanın mümkün olduğunu gösterdiler.”
“Mükemmel başarı” mı, “bir örnek” mi? Somut verilere bir bakalım. Önce özyönetim taraftarlarını dinleyelim. Nuestra Lucha sözü Zanon’daki komisyonun üyesi ve üretim koordinatörü olan Francisco Morillas’a veriyor: “Fabrikaya girip işletmeye başlatma kararı aldığımız 2002 Mart’ında 331 işçiydik. Çeşitli nedenlerle kimi yoldaşlarımız ayrıldı ve 260 kişi kaldık.”
Daha baştan, Zanon’daki “özyönetim” çalışanların sayısında %20’lik bir düşüşle yola çıkıyor. Peki bu yüzde, patronların uyguladığı çoğu yeniden yapılandırma planında işten çıkarılan işçi oranına aşağı yukarı eşit değil mi? Zanon patronları işletmenin “rantabl” olmadığını ilan etmişti. Şimdiyse beş işten biri ortadan kaldırılıyor ve fabrika tekrar “rantabl” hale geliyor.
Ancak iş bununla kalmıyor. Ücretler, vasıflar ve toplu sözleşme gibi meselelere göz atalım: “Eskiden bir yanda 530 peso kazanan yoldaşlar vardı bir yanda da 1000 ila 1200 peso kazananlar [Dikkat ederseniz burada sözkonusu olan fabrikadaki ücretlilerin arasındaki maaş kademeleridir; yani patron geliriyle işçi geliri arasındaki fark değil, toplu sözleşmede belirlenmiş, farklı tecrübe ve vasıflara denk gelen farklı işçi ücretlerdir. – La Vérité] Biz herkesin 800 peso ücret almasına karar verdik.” Bu tam da patronların istediği şey değil midir? Bir işçinin vasfıyla aldığı ücreti birbirinden koparmak, maaş kademelerini parçalamak, toplu sözleşmeleri hiçe saymak? Bu sahte “eşitlikçilik” aslında, kapitalistlerin işletmeleri “rantabl” hale getirme amacını gerçekleştirmiş olmuyor mu? Bu gelişmelerin ardından Neuquen’de üretim yeniden başlamış:

Üretim koordinatörü şöyle diyor: Birinci ay olan Mart 2002’de, 10 bin m3 seramik ürettik (…). Eylül ayındaysa üretimi 60 bin m3’e çıkardık ve fazladan 20 iş yarattık; bu işleri Neuquen’deki çeşitli işsiz örgütlerine sunduk. Şubat 2003’te 120 bin m3 üretim yaptık ve 30 iş daha yarattık. Temmuz 2003’te 160 bin m3 üretim ve 30 iş daha (…) Aralık 2003’te üretim 200 bin m3’e vardı ve fazladan 20 iş yaratıldı.

Peki burada bir “başarı”dan bahsetmek mümkün mü? Özetleyelim: En başta işçi sayısının % 20 azalmasının ardından, Mart 2002’den Aralık 2003’e gelirken, üretim 10 bin m3’ten 200 bin m3’e ulaşmış (yani 20 katına çıkmış); oysa işçi sayısı 260’tan sadece 360’a ulaşmış (yani 1,4 katına çıkmış). Başka türlü söylersek, işçi üretkenliği 14 kat artmış! En acımasız yeniden yapılandırma süreçlerinde bile patronlar bu kadarını beklemez herhalde!
Peki aynı dönemde ücretler nasıl bir seyir izlemiş? Aynı yazıya göre, sonradan işe alınanların ücreti 800 peso’da kalırken, eskilere 200 peso zam yapılmış; demek ki, en vasıflı işçilerin ücretleri önceki 1000-1200 pesoluk ücretlerine ancak ulaşmış ya da onun altında kalmış. Tabii bu dönemki enflasyon oranını hesaba dahil etmiyoruz bile.
Başka bir ifadeyle: Ürettiği 1 m3 seramik başına önceden 8 ila 12 santim peso kazanan bir Zanon işçisi artık yalnızca 0,4 ila 0,5 santim kazanıyor! Yani yirmi kat daha az!
Patronların ve hissedarların “başarılı” olarak değerlendirdiği bütün yapılandırma süreçleri de aynı acımasız “tedavi”ye başvurmaz mı: Yoğun işten çıkarmalar, maaş kademelerinin parçalanması, ücretlerin zorla düşürülmesi, üretkenliğin müthiş bir hızla artırılması…
Buna emekçiler adına bir “başarı” denebilir mi?

Bu süreçte sendikalara ne oluyor?

Fakat iş bununla da kalmıyor. Bu koşullar altında işçi sendikalarına ne oluyor?
İlginç olan, yukarıda alıntıladığımız yazılarda sendika lafının bile geçmemesi. En aktif sendika militanları özyönetim sürecinde “üretim koordinatörü” veya “idareci” haline geldikten sonra, emekçilerin bağımsız örgütlerinden söz etmek mümkün olabilir mi hâlâ?

Bir örnek: Venepal.

Venepal Venezuela’daki en büyük kağıt fabrikasıdır. Fabrikanın patronları, Chavez hükümetini düşürmek amaçlı ekonomik bir sabotaj olarak fabrikayı terk ettiler. Çalışanlar fabrikayı işgal etti ve hükümetten fabrika yönetimini devralmasını istedi. Geçen Ocak ayında, Chavez hükümeti bir kararname yayınlayarak işletmenin kamulaştırıldığını duyurdu. Bu, emekçilerin çıkarlarına ve taleplerine uygun, ilerici bir uygulamaydı. IV. Enternasyonal olarak biz de bu uygulamayı koşulsuz destekledik; Chavez’in tarım arazilerini kamulaştırmasını ve topraksız köylülere dağıtmasını desteklediğimiz gibi.
Ancak, Venezuela hükümeti işletmeyi millileştirmek yerine “ortak yönetilen bir işletme” haline getireceğini ve işletmenin yalnızca %51 hissesini alacağını açıkladı. Yukarıdaki kararnamenin yayımlanmasından üç gün sonra, çalışma bakanı, Venepal işçilerine bir “işçi kooperatifi” kurmalarını ve işletmenin %49’unu almalarını önerdi. Böylelikle işletmenin “işçi katılımı” çerçevesinde, devlet ve kooperatif tarafından “ortak yönetim” usulünce yönetileceğini söyledi.
Peki bunun sonucu ne oldu? İşte, ortak yönetilen işletmeyi kısa süre önce ziyaret eden bir yoldaşın gözlemleri:

Artık işletmede sendika yok. Bunun nedenini sordum. Sorumlular bana şu cevabı verdi: Artık biz ‘kooperatif’iz, sendikaya ne gerek var ki? Venepal’deki sendikanın eski yöneticisi şimdi işletmenin yöneticisi olmuş; onu bu göreve atayan da “baş hissedar” yani, çalışma bakanlığınca temsil edilen devlet.

Kararı nasıl aldıklarını sordum. Sendikayı ilga etmek için genel kurulu toplamaya bile gerek görmemişler. Sendikanın kapısına kilidi vurmuşlar, olmuş bitmiş.

Emekçilere çözüm olarak sunulan bu mu? Emekçilerin bundan böyle sendikaya ihtiyacı olmayacak mı? Sendikaların rolü, ücretlilerin çıkarlarını, ücretlerini ve vasıflarını korumak, işçi talepleri temelinde patronlarla pazarlık yapmak değil midir? Bu patronun kendi aralarından çıkması ve devlet tarafından atanmış olması, onun patron olduğu gerçeğini değiştirir mi?
“Özyönetim” ve “kooperatifler”in işçi sendikaları için korkunç bir tuzak olduğu, sendikaları kendi kendini ilga etme noktasına getirdiği açık değil mi? Her ülkede sermayenin ve onun hizmetindeki güçlerin amacı tam da bu değil mi: Emekçilerin bağımsız sınıf örgütünü ortadan kaldırmak?

ATTAC: “Uygar bir küreselleşmeye giden yol olarak demokratik katılım”…

ATTAC ve “alternatif küreselleşme” yanlıları, yukarıda gördüğümüz gibi, “dayanışmacı ekonomi”nin bir numaralı savunucusu kesildi. Porto Alegre’de düzenlenen Dünya Sosyal Forumları da bunu bir slogan haline getirdiler.
ATTAC’ın Fransa örgütünün 1 Aralık 2003 tarihli bir belgesinde (Demokratik, sosyal, çevreci ve dayanışmacı bir ekonomi kurmak: ATTAC komisyonunun hedefleri), komisyonun dördüncü hedefi şu şekilde ifade edilmiş: “ATTAC’ın yerel komitelerini ve militanlarını, yeni ekonomi ve dayanışma biçimlerine katılmaya teşvik etmek.”
Bunun ardından yazı, ATTAC’ın bu amaçla ortaya koyduğu argümanları ve hedefleri geliştiriyor. ATTAC’a göre, “liberal küreselleşme”ye verilecek ilk yanıt “piyasa ekonomisinin düzenlenmesidir”; şöyle devam ediyor: “Ancak bu yetmeyecektir. (…) Mevcut değerleri, bakış açısını, pratikleri köklü bir biçimde değiştirmek de gerekecektir.” Ardından ATTAC baklayı çıkarıyor ağzından:

Piyasaya ve paraya dayalı ekonomiden başka ekonomi türleri de vardır. Güney ülkelerinde olduğu kadar Kuzey ülkelerinde de başarılı olan kooperatifler, başka bir ekonominin mümkün olduğunun en somut göstergesidir. Bu ekonomi, gerçek anlamda “çoğulcu” bir ekonomi olacak, yani piyasa ekonomisi, kamusal ekonomi, toplumsal ve dayanışmacı ekonomi gibi farklı ekonomik örgütlenme biçimleri bir arada varolacaktır.

Demek ki, bugün dünyayı kaos ve yıkıma sürükleyen, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı kapitalist sistemi ortadan kaldırmak gibi bir kaygı yok artık.
Hayır, olsa olsa dünyanın yıkımına eşlik etmek söz konusu olabilir burada. ATTAC ve “alternatif küreselleşme” yanlılarına göre, özyönetimin ve “dayanışmacı ekonomi”nin rolü budur.
Peki bu “dayanışmacı ekonomi”nin nihayetinde varacağı yer Zanon örneği değil mi? Zanon patronları işletmenin rantabl olacağından umudu kesmişti, çünkü işçiler, “emek maliyeti”nin düşürülmesini ve böylece kâr oranının artmasını kabul etmiyordu… “Özyönetim” ise patronların yapamadığını başardı: İşçi sayısı %20 azaldı, ücretler donduruldu, sendika ilga edildi ve üretkenlik 14 katına çıktı.
Ocak 2001’deki Dünya Sosyal Forumunda; Katılım, Demokratik Örgütlenme ve Özyönetim Üzerine Uluslararası Araştırma Komitesinin “katılımcı demokrasi, uygar bir küreselleşmeye giden yoldur,” derken kastettiği bu mu?
ATTAC’ın Paris Siyasal Bilimler Enstitüsü’ndeki Demokrasinin yeni alanı: İşletmeler başlıklı bir tartışmada sunduğu şu metne ne demeli:

İlericiler artık mevcut kurumları savunmakla yetiniyorlar ve onları muhafazakar olmakla suçlayan neoliberallerin ekmeğine yağ sürüyorlar. Oysa, bu savunmacı konum gerçek bir politik proje değil: Geçmiş toplumun eleştirdiğimiz düzeni, bugün savunmamız gereken bir ideal haline mi geldi yoksa?

Bunu nasıl yorumlamalı? “Geçmiş toplum”da söke söke alınan kazanımları, hakları ve garantileri savunmaktan vaz mı geçelim? Toplu sözleşmeleri, iş yasalarını, Uluslararası Çalışma Örgütü konvansiyonlarını santim santim savunan emekçilere, sendika militanlarına, sendikalara ve partilere, “arkaik” damgası mı vuracağız? Eski kuşakların yoğun mücadeleler vererek aldığı bu kazanımları terk etmek “modernlik” mi oldu şimdi?
ATTAC temsilcileri kendilerine şu soruyu soruyor: “İşletme içinde demokrasi, doğru bir ilke midir? (…) Pratikte uygulanabilir mi? İşletmenin sağlığını tehlikeye atmadan hissedarların gücünü sınırlamak mümkün olabilir mi?”
Peki ama kapitalist sistemde, “işletmenin sağlığı” dediğiniz şey, kârların sağlığından başka bir şey midir? Patronlar durup usanmadan, ücretlerin, sosyal hakların, toplu sözleşmelerdeki kazanımların “işletmenin sağlığı”nı tehdit ettiğini, yani kârları azalttığını söylemiyor mu?

“İşletme içi demokrasi” mi? Hayır, sınıf mücadelesi! Burjuvalar ve proleterler…

Üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı bir sistemde yaşıyoruz. Bu sistemde temel üretim ilişkisi şudur: Bir yanda, emek gücünden başka bir mülkü olmayan ve hayatta kalmak için bunu satmak zorunda olan bir toplumsal sınıf, yani emekçiler; diğer yanda burjuvazi, yani üretim araçlarına sahip olan ve emekçilerin emek gücünü satın alan sınıf.
Kapitalistler, “ücretli” olarak işe aldıkları emekçilerin emek gücünü işletir ve ortaya çıkan emeğin bir kısmına el koyar. Bunun gizemli bir tarafı yok: Emekçiler gerçekte patronların onlara ödediği ücretten daha fazla üretim yapar. Her emekçi bilir ki, işgününü tamamladığında üretmiş olduğu otomobil parçalarının, giysilerin, vs.nin değeri aldığı günlük ücretten çok daha fazladır (okuyuculara Marx’ın Ücret, Fiyat ve Kâr adlı broşürünü okumayı öneriyoruz). Patronun karşılığını işçiye vermediği ve el koyduğu bu fazla değere “artık emek” yani “artık değer” denir: Kapitalistin kârının kaynağı budur. Kapitalist üretim tarzı ayakta kaldığı sürece bu üretim ilişkisi de mevcut olacaktır.
Emekçiler için, bu sömürü sisteminden kurtulmanın tek bir yolu vardır: Sınıf mücadelesi; yani sendikalarda ve bağımsız sınıf partilerinde bir sınıf olarak örgütlenmek, bu sayede sömürüye karşı çıkmak ve kapitalistlerden söke söke alınan kazanımları kaybetmemek için siyasi iktidarı ele almak. Bu kesintisiz mücadelede emekçiler, en küçük bir hakkı ya da garantiyi, toplu sözleşmelerde yazılı her bir kazanılmış hakkı, en önemlisinden (örneğin sosyal güvenlik) en mütevazısına dek savunmak için mücadele eder: Bu sayede, ilerde hakim sınıf haline gelip, krizdeki kapitalist sistemi yıkmalarını sağlayacak koşulları hazırlarlar.
Marx 150 yıl önce şöyle yazmıştı:

Modern sanayinin gelişimi, zorunlu olarak dengenin kapitalizmin lehine ve işçinin aleyhine dönmesine neden olur; bundan dolayı, kapitalist üretimin genel eğilimi ücretlerin genel ortalamasını yükseltmek değil düşürmek, yani emek gücünün piyasadaki değerini en düşük sınırına indirmektir.

Peki bu rejim böylesi bir eğilim barındırıyor demek, işçi sınıfı sermayenin dayatmalarına karşı direnmekten vazgeçsin ve kendi durumunu geliştirmek için eline geçen fırsatları değerlendirmesin demek midir?

Eğer işçi sınıfı bu direnişten vazgeçse, güçsüz varlıklardan müteşekkil biçimsiz ve ezilmiş bir kütleye dönüşürdü, hiçbir kurtuluş imkanı kalmazdı.

Adil bir ücret için verilen mücadelelerin ücretli emek düzeninin bütününden ayrılmayacağını gösterdiğimi umuyorum; ücret zammı için verilen bu mücadeleler, 100 olayın 99’unda, işçinin sadece emeğinin karşılığını kısmen korumasına yarar. Kapitalistle bu değerin fiyatı için yaptığı pazarlık da aslında emeğin bir meta olarak satıldığı düzenin parçasıdır.

Eğer işçi sınıfı, sermayeye karşı yürüttüğü bu gündelik mücadeleyi bırakırsa, daha büyük boyutlu bir hareket yaratma imkanını da kendi eliyle yok etmiş olur.

Aynı zamanda ve ücretli emek sisteminin getirdiği genel köleleşmenin dışında, işçiler bu gündelik mücadelenin sonuçlarını da abartmamalıdır. Halihazırda, sonuçları yaratan nedenlere değil, sadece sonuçlara karşı mücadele ettiklerini unutmamaları gerekir; ücretlerin aşağı doğru hareketini durdurabilirler ama ters çeviremezler. Ağrı kesici alabilirler ama hastalığı bu şekilde iyileştiremezler. İşte bu yüzden işçilerin ufku, sermayenin kesintisiz saldırıları ve piyasa dalgalanmaları nedeniyle zorunlu olan bu kaçınılmaz çatışmalarla sınırlı kalmamalıdır (…). Bayraklarına şu devrimci sloganı yazmaları şarttır: ‘Ücretli emek sisteminin ilgası’” (Marx, Ücret, Fiyat ve Kâr).

“Ücretli emeğin ilgası” amacını asla gütmeyen “özyönetim”, “işletme içi demokrasi”, “kooperatifler” vs. gibi fikirlerin vardığı yer, ücretliyi kendi kendine sömürtmek değil mi?
“Öz-yönetişim Konseylerine Dayalı İdare” [Management par les conseils d’auto-gouvernance – ÇN.] adlı İnternet sitesinde yayımlanan, Özyönetim için Elkitabı adlı metinde, açık açık şöyle denmiş:

Bu ekonomik mücadele içinde kooperatifler sömürüyü ortadan kaldıramaz, çünkü kooperatifler bir tür öz-sömürü biçimi barındırır; ancak kooperatifte çalışmak, bir patrona tâbi ücretli olarak çalışmaktan daha avantajlı bir durumdur.

Bu yöntemle emekçiler işsizliğe, yani sermaye tarafından emek gücünün tahrip edilmesine bir çözüm bulabilir mi?
Biz öyle düşünmüyoruz. Ne özyönetim ne kooperatifler işçi sınıfını kapitalist üretim ilişkilerinden kurtarabilir. “Özyönetim” altındaki işletmeler de piyasa yasalarına ve kapitalist üretim tarzının bütün yasalarına tâbidir. Bu işletmeler asla yeni bir üretim tarzının çıkış noktası olamaz. Bu işletmelerde de “piyasa yasaları” geçerlidir. Bu yasalar, eğer kooperatifi rekabet yoluyla tamamen ortadan kaldıramazlarsa, onu herhangi bir kapitalist işletmeye dönüştürürler.
Gerçeklere bakıldığında, bütün “özyönetim deneyleri”, hiçbir istisna olmaksızın, Marx’ın Proudhon’a karşı savunduklarını doğrulamıştır: Emekçilerin, onları sömüren ve ezen bu sınıf egemenliği sistemi içinde demokrasi alanları, haklar ve örgütler inşa etmesinin ve bu şekilde “kendisi için sınıf” haline gelip kurtuluşa ilerlemesinin tek bir yolu vardır: Sınıf mücadelesi vermek ve sendikalarda ve bağımsız partilerde örgütlenmek. Alternatif küreselleşmecilerin, özyönetimcilerin, “işletme içi demokrasi” taraftarlarının karşı çıktığı tam da bu değil mi?
Bu anlamda onlar, işçi sınıfının iki yüzyıllık tarihindeki eski anarşist, reformist, devrimci akımların ya da Proudhon’un mirasçısı bile değildir. Bütün bu akımlar, farklı tarzlarda da olsa, sınıf mücadelesini, işçilerin kurtuluşunun kendi eserleri olacağı fikrini ve bağımsız işçi örgütlerini benimsiyordu. Hepsi de iki karşıt sınıfın varlığından yola çıkıyor ve işçi sınıfı yanında saf tutuyordu. Hepsi de işçi sınıfının bağımsız örgütleri uğruna mücadele veriyordu. Hepsi “komünotarizm” denen ideolojiyi, yani bütün sınıfların yavaş yavaş sivil toplum içinde eriyip gideceği fikrini reddediyordu….
“Alternatif küreselleşme”, “özyönetim” ve “kooperatifçilik” taraftarlarıysa, ideolojik, politik ve örgütsel olarak bambaşka bir konumda bulunuyor ve bunu da açıkça ifade ediyorlar.

Öyleyse, “hem devrimci hem de reformist çizginin kendini hapsettiği devlet iktidarı mantığı”ndan vaz mı geçmeli?

Meksika’daki sözde Zapatistalar2 da bu alternatif küreselleşmeci kümenin parçası. Ellerindeki Chiapas topraklarında bir “özyönetim projesi” olan “Zapatista karakolları”nı uyguluyorlar. Pablo Gonzalez Casanova, Memoria adlı Meksika dergisinde (sayı 177, Kasım 2003) bu projeyi şöyle betimliyor:

Bu proje, geçmişin hem devrimci hem de reformist çizgilerin kendini hapsettiği “devlet iktidarı” mantığı üzerine kurulu olmayan bir iktidar projesidir. Bu mantık, ister işçi sınıfı, ister ulus, ister yurttaşlar olsun, ana devrimci gücün özerkliğini ortadan kaldırıyordu. Bu yeni projeyse, anarşist ve liberterlerin savunduğu türden bir toplum yaratma mantığına da dayanmaz (…). Aksine bu fikir, iktidarını katılımcı demokrasi üzerine kuran sivil toplumun öz-yönetimi anlayışına dayanır.

Bu özyönetim yapısının hedefi de, “Çeşitli toplulukların dayanışma alanlarını birer özerk yerel hükümete dönüştürmek, bunların da birleşip daha geniş bölgeler teşkil etmesini sağlamaktır.”
Peki Meksika ulusunu parça parça etmek, tam da emperyalizmin hedeflediği şey değil mi? Emperyalizm de, NAFTA ve FTAA [Amerika Kıtaları Serbest Ticaret Bölgesi –ÇN.] gibi projelerle, ya da hiçbir hukukun geçerli olmadığı “maquiladora” denen serbest sanayi bölgeleriyle, Meksika ulusunun ve Meksika halkının 1920’deki büyük devrimle ve ardından 1930’larde kazandığı şu haklarını parçalamaya çalışmıyor mu: Ulusun birliği ve siyasi egemenliği, köylülere toprak, petrolün millileştirilmesi, herkes için sosyal güvenlik ve laik eğitim?

Sonuç olarak…

Kapitalist sistem tüm insanlığı tehdit eden bir kriz içinde; en güçlü emperyalist gücün basıncıyla, bütün emperyalist güçler insan uygarlığının günümüze kadar oluşturduğu her şeyi yıkıyor; işçi sınıfının, sınıf mücadelesiyle elde ettiği kazanımları (haklar, garantiler, örgütler) yazmış olduğu ulusal çerçeveler parçalanıyor. Buna verilecek, işçi sınıfının ve halkların çıkarlarına uygun yegane politik yanıt, sınıfın bağımsız örgütlerini, haklarını ve kurumlarını savunmak ve geri kazanmaktır.
Bu direnişi gerçekleştiren işçi sınıfı, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı çürüyen sistemi ayakta tutmaya uğraşan bütün güçlerle karşı karşıya geliyor. “Alternatif küreselleşme yanlısı sol”un elinde, “özyönetim”, yukarıda gördüğümüz gibi, işçi sınıfına ve onun örgütlerine doğrultulmuş bir silahtır. Bu silahın işlevi, işçi sınıfını dağıtmak, parçalamak, bireylere ayrıştırmak; proletaryanın politik bilincine, politik birliğine, iktidar mücadelesine temelden karşı çıkmaktır.
Devrimci partinin inşası ve IV. Enternasyonalin yeniden inşası için verilen mücadeleler, bu hedeflere yönelik bütün militan faaliyeti belirlemelidir. Bu mücadeleler de, proletaryanın sınıf mücadelesinden, bu sınıf mücadelesine yapılacak müdahaleden bağımsız varolamaz. Daha açık bir ifadeyle, devrimci partiyi inşa etmek ve IV. Enternasyonali yeniden inşa etmek, proletaryanın sınıf mücadelesine katılmanın en yüksek biçimidir. Dolayısıyla, bu mücadelenin, “özyönetim”e ve savunucularına karşı teorik ve pratik mücadeleyi de içermesi kaçınılmazdır.3

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter
  1. La Vérité’nin 43. sayısından (Nisan 2005) çevrilmiştir. []
  2. Meksika’daki “alternatif küreselleşmeci” bir politik akım olan Zapatistalar ülkedeki 1920 devriminin lideri Emilio Zapata’nın ismini kullanıyor. Oysa onların aksine, Emilio Zapato’nun politikası, Meksika halkının birliği ve egemenliğini savunmak, ve bunun şartı olarak da radikal bir toprak reformu kanalıyla büyük toprak sahipliği sistemine son verip köylülere toprak dağıtmaktı. []
  3. IV. Enternasyonalin Fransa seksiyonu tarafından kaleme alınmış, 1973 tarihli Marksistler ve Özyönetim adlı broşür. []