İsrail Tarihinde Hiç Bu Kadar Zayıf Olmamıştı!

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter

— IV. Enternasyonal Uluslararası Sekretaryası

Dünyanın bütün emekçilerinin ve halklarının İsrail’in, özellikle Gazze’de Filistin halkına karşı yürüttüğü toplu imha savaşını kaygıyla izledikleri, Filistin halkının yaşama hakkının ayaklar altına alındığı bir sırada, herkes kendi kendine şu soruyu soruyor: Bu duruma son verecek bir yol yok mu?

Bundan tam 66 yıl önce, 1948 yılının Ocak ayında, İsrail Devleti’nin kuruluşuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada Filistin’in Troçkist grubu şunları söylüyordu:

“Büyük güçlerin tutumu meselesini bir kenara bırakırsak, bu devletin hiçbir tarihsel geleceği yoktur. Bir dizi krizin ve sürekli kargaşalıkların öznesi olan bu devlet – sürekli bir iç savaşı ancak yerleştiği topraklar üzerindeki bütün Arap köylerini boşaltarak engelleyebilmiştir- eğer Yahudi proletarya Siyonist şovenizmden zamanında kopmazsa Arap Devriminin önümüzdeki evresinde korkunç bir kıyımla sulara gömülecektir. İsrail’deki Yahudi devrimcilerin görevi bu kopuşu hazırlamaktır. Onların politik hattı sarsılmaz bir biçimde; Filistin topraklarının bölünmesine karşı, Ortadoğu Arap Devletleri Federasyonu çerçevesinde Yahudi azınlığın her türlü ulusal kültürel özerklik haklarını güvence altına alacak birleşik bir Filistin’e İsrail’in şimdi işgâl ettiği bütün toprakların yeniden dahil edilmesi mücadelesi olacaktır.”

IV. Enternasyonal militanları açısından, tarihin yarım bıraktığı ulusal sorunları nihai çözümlerine ulaştıracak olan ancak emperyalizmi yenilgiye uğratarak zafer kazanacak proleter devrimdir. Üstelik bu çözüm İsrail’e göç etmiş bulunan Yahudi topluluklarının özlemlerine de cevap verecektir, ama Troçkistlere göre, onların bu özlemleri hiçbir biçimde Arap kitlelerin egemenlik özlemlerinin önünde bir engel olamaz.

Stalinci bürokrasinin de desteğiyle, İkinci Dünya Savaşı’nın muzaffer emperyalizmleri tarafından gerçekleştirilen Filistin’in topraklarının 1946 yılındaki paylaştırılması Birleşmiş Milletlerce bir sonraki yıl onaylandı. Ortadoğu’nun tam kalbinde bir sözde “Yahudi Devleti”nin kuruluşu, başta Filistin’in Arap halkı olmak üzere bölge halkları için ancak savaşlar ve yıkımlar anlamına gelecekti. 1948’den bu yana, Yahudi Devletinin kurulması meselesine ilişkin olarak IV. Enternasyonal’in tavrı son derece açıktı, şöyle ki:

“Kahrolsun Filistin’in paylaştırılması! İçindeki Yahudi toplumunun tüm ulusal azınlık haklarını tanıyacak bir birleşik ve bağımsız Arap Filistin’i için! Kahrolsun Filistin’e emperyalist müdahale!  Bütün yabancı birlikler, bütün ‘arabulucu’lar, bütün BM ‘gözlemci’leri ülkeden dışarı! Arap kitlelerinin kendi kaderlerini tayin hakkı için! Genel ve kapalı oya dayalı bir Kurucu Meclis seçimi için!  Toprak devrimi için! Kahrolsun emperyalizmin hizmetkârı Arap Birliği! Kahrolsun kokuşmuş krallar ve sömürücü feodaller! Yaşasın Ortadoğu Sosyalist Arap Devrimi!”   

 

“Demokratik çözümden başka hiçbir çıkış yolu yok”

Aradan yetmiş yıl geçti ve bu akıp giden zaman zarfında “komünist parti”lerden “Sosyalist” Enternasyonal’e kadar uluslararası işçi hareketinin yöneticilerinin çoğunluğu dünyanın dört bir yanındaki emekçilere ve gençlere bu şiarların “gerçekçi” olmadığını, tek “gerçekçi” çözümün Filistin’de “iki devlet” çözümü olduğunu anlatıp durdular.

İşte bu itirazlara karşı, 1982 yılının Haziran ayında IV. Enternasyonal’in yöneticisi Pierre Lambert yoldaş Sabra ve Şatilla katliamlarının hemen öncesinde PCI’nin (IV. Enternasyonal’in Fransa seksiyonu) düzenlediği bir kitlesel toplantıda Begin-Şaron ikilisini suçlarken şunları söylüyordu:

“Bugüne kadar bizim tavrımızın ve mücadelemizin hayalci olduğunu açıklayıp duran ‘gerçekçiler’ halkları nerelere sürüklemiş olduklarını görüyorlar mı? Ateşin, katliamın ve sefaletin kol gezdiği dünyamızın bu bölgesini nereye sürüklediklerini görmüyorlar mı? Hayır, demokratik çözümden başka hiçbir çıkış yolu yok ve sadece demokratik çözüm bu bölgede barışa yol açabilir. Demokratik çözümse; İsrail Devleti’nin ortadan kalkmasından, Filistin ulusunun iki bileşeniyle birlikte inşasından ve dolayısıyla bir Filistin Kurucu Meclisinden geçiyor. Bu demokratik çözümü hareket noktası olarak ele almayan planlar ve çözüm önerileri peş peşe gerçekleşecek katliamlardan başka sonuç vermeyecektir. 1948 Savaşını gördük, 1956 Savaşını gördük, 1967 Savaşını gördük, daha sonra 1970’de Amerikan emperyalizminin Filistin’i ezmesi ya da ezmeye çalışması için Ürdün Kralına verdiği silâhlarla gerçekleştirilen “Kara Eylül”ü yaşadık. Sonra 1973 Savaşına tanık olduk ve ardından da Tel El Zaatar’ı yaşadık 1976’da. Sonuç: İsrail Devleti’nin varlığını sürdürmesi savaş hâlinin süreklileşmesinden başka bir anlama gelmez.”

 

Koloni kurucu, ırkçılığa yaslanan ve teokratik İsrail devleti tarihinde hiç bu kadar zayıf olmamıştı!

Gazze’nin Filistinli nüfusuna karşı, 1948 yılında başlatılmış olan etnik temizliğin bir devamı olarak bir buçuk aydır sürdürülen en beter örgütlü katliamı da göz önünde bulundurursak, günümüzde Filistin sorununu nasıl ele almak gerekir?

Kuşkusuz İsrail devletinin askeri gücü Filistinlilere karşı ezici bir üstünlüğe sahip… Bununla birlikte koloni kurucu, ırkçılığa yaslanan ve teokratik İsrail devleti tarihinde hiç bu kadar zayıf olmamıştı! Bu devlet, zincirlerinden boşalmışçasına Gazze’nin sivil nüfusuna şimdiye kadar görülmemiş tarzda kan ve ateş kusarken, hiçbir ayırım yapmaksızın kadın, yaşlı ve çocukları katlederken bütün bir Filistin halkını bir araya getirdi: Gazze’den 1948 topraklarına (İsrail Devleti), oradan Batı Şeria’ya ve oradan da bölgenin bütün ülkelerine dağıtılmış mülteci kamplarına kadar uzanan bütün Filistinlileri. Bütün bir Filistin halkının direnişin etrafında toplanmasına neden oldu. İsrail devletinin bu saldırısı iki devletli “çözüm”e büyük bir darbe indirirken, Gazze’yi tam bir açık hava hapishanesi ve tabii bir getto modeline çevirerek, 1993 Oslo Anlaşması’ndan geri kalanları da sildi süpürdü. Kan ve ateş kusan bu devlet, bizzat uygulayıcılarından biri olduğu emperyalist düzenin korunmasının ne anlama geldiğini bütün dünyaya yüksek sesle ilân etti: Baskıya ve sömürüye boyun eğmeyi reddeden bir halkın kökünün kazınması.

Uyguladığı bu kan ve ateş politikasıyla, kendi içinde sanki demokratik değerleri savunuyormuş cakasını satan İsrail’in sahte kibri de bir anda yerle bir oluverdi. Nitekim, Nazi toplama kamplarından sağ kurtulma şansını yakalamış yüzlerce Yahudi yayınladıkları çok onurlu bir bildiriyle İsrail devletine dönerek, “Yaptıklarını haklı göstermek için bizim adımıza hareket etme!” uyarısında bulunmuşlardır.

Gene İsrail devletinin bu vahşeti, Hollande, Cameron ve Merkel’den başlamak üzere bütün emperyalist hükümetlerin suç ortaklığını ve ikiyüzlülüğünü gün ışığına çıkartarak onların gerçek yüzünün görülmesine imkân sağlamıştır.

Netanyahu dünyanın bütün halklarının öfkesini kendi üzerine çekme pahasına Obama’nın suret-i haktan yana gözükmek istemesini de engellemiş ve o da herkesin tiksinti dolu bakışları altında İsrail devletini sözde “dizginlerken”, bir yandan da daha fazla silâhlandırmaya devam etmiştir.

Sonuçta, Filistin halkının kökünü kazıma saldırısında Obama tarafından frenlenen Netanyahu, kendi devletinin ve askeri aygıtının tarihlerinde tanık oldukları en ciddi krize yol açmıştır.

 

Büyük bir dönüşümün bütün koşulları bir araya geliyor

Büyük bir dönüşümün bütün koşulları bir araya geliyor. Bu dönüşüm, yakın bir gelecekte iki toplumun bazı kesimleri arasında bir birleşmenin harekete geçeceğinin sinyallerini veriyor. Özellikle, İsrail devleti tarafından bir katliama, duvarın her iki yakasındaki Filistin halkına karşı sürdürülen barbarlığa ve sonu olmayan bir savaşa mahkûm edilmiş Yahudi gençliğiyle Filistin gençliği arasında.

Filistinli savaşçıların direnişi ve kahramanca mücadeleleri, İsrail ordusunun yenilmezliği efsanesine öldürücü bir darbe indirdi. İsrail ordusunun geçmiş zafer sarhoşluklarınca beslenen “orduyla ulusunun birbirlerine et ve tırnak gibi kenetlenmiş oldukları” efsanesi de ölümcül bir darbe yedi. Bombardımanların durmasıyla hem bütün Filistin’de hem de Yahudi nüfus içinde patlak veren sevinç gösterileri, Filistin halkının İsrail devletine bir geri adım attırdığı anlamına geliyor.

Kuşkusuz Gazze saldırısına katılmayı reddederek İsrail Genelkurmayına rest çekenler henüz birkaç yüz kişi ve özellikle Tel Aviv’de gösteri yapanlar da ancak birkaç bin kişi. Ama cesur tavırlarıyla Siyonist devletin politikalarında önemli bir gedik açmış bulunuyorlar.

Şu anda mücadele halindeki Filistinli militanlar kuşağına gelince, bu kuşağın bağrında çok derin bir hareket gelişiyor, şöyle ki: Başta Mısır Devlet Başkanı olmak üzere bütün Arap devlet yöneticilerinin ihanetine tanık oldular, İsrail Devleti’ni tanıyan ve FKÖ’nün Şartı’nı (Sözleşmesini) geri çeken El Fetih’in sözde “barış programı”nın ne anlama geldiğine tanık oldular. Filistinli mültecilerin ülkelerine geri dönüş haklarından vazgeçmeleri doğrultusundaki her girişimi reddettiler. İki devletli “çözüm”ün (ki buna İslâmcı Hamas Devleti çözümü de dahildir) Gazze’de olduğu gibi onları sonsuza dek bir açık hava toplama kampına hapsedeceğini anladılar. Amerikan emperyalizminin Irak’ta neden olduğu büyük çöküşü durdurmak için ne tür büyük manevralara başvurduğunu dikkatle gözlüyorlar. İran’la ABD arasındaki yakınlaşmanın, gene ABD ile Esad arasındaki yakınlaşma arayışlarının kendi üzerlerinde nasıl bir tehlike oluşturacağını anlıyorlar.

Filistin halkına, hâl-i hazırdaki askeri-diplomatik manevralara bağlı olmayan hiçbir çözümün sunulmayacağı fikri kök salmaya başlıyor. İşte artık bugün, birleşik bir Filistin ulusu için verilen mücadele çerçevesinde, dinleri ve kökenleri ne olursa olsun yurttaşlarının eşit haklara sahip olacakları laik ve demokratik bir Filistin Cumhuriyeti çözümü, sorunun –üstelik yakın bir gelecekte ete kemiğe bürünebilecek bir tarzda- çözümünün yolu olarak doğmaya başlıyor.

Filistin halkının kendi egemenliğini kazanması “tehlikesi”ne karşı, dünyanın dört bir yanından başta emperyalist ülkelerdekiler olmak üzere, bütün ülkelerin işçi örgütlerine –özellikle yönetimleri tarafından- “Gazze’nin BM koruması altına alınması” ve sınır noktalarının AB müfettişlerinin denetimine verilmesi kampanyasını destekleme çağrıları yapıldı, tümü “gerçekçilik” ve acil insani talepler adına yapılan, Filistinlilerin “ambargonun koşulsuz olarak kaldırılması” talebini duymazdan gelen çağrılar…

Oysa Filistin halkıyla dayanışmanın somut biçimi, bunun tam tersine, dünyanın dört bir yanındaki işçi örgütleriyle demokratik kitle örgütlerinin en geniş birliğini sağlayarak, İsrail saldırganlığının derhal ve koşulsuz olarak durdurulması, Gazze kuşatmasının aynı şekilde derhal, bütünüyle ve koşulsuz olarak kaldırılması talebiyle harekete geçmelerini hazırlamaktır.

Bu dayanışma; sınıfımızın, finans kapitalin hizmetindeki hükümetlerin yıkılması ve Amerikan emperyalizminin savaş politikasının çökertilmesi için verdiği mücadelenin bir parçasıdır.

İşçi sınıfının bilinçli öncüsünün örgütlenmesini kuvvetlendirme mücadelesinin bir parçasıdır.

Ve IV. Enternasyonal’in güçlendirilmesinin bir parçasıdır!       

(26 Ağustos 2014)

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter