14 Temmuz, Trump ve Macron Paris’te; Savaş Çığırtkanlarının ve Sömürücülerin Kutsal İttifakı

— The Organizer (ABD) ile La Tribune des Travailleurs (Fransa) Ortak Açıklaması

Donald Trump ve Emmanuel Macron 14 Temmuz’da yapılan geleneksel askeri geçit törenine birlikte başkanlık ettiler. Fransa’da bu ulusal bayram, 14 Temmuz 1789’da – monarşinin keyfi idaresini ve baskısını temsil eden- Bastille zindanının devrimde halk tarafından basılmasını anmak için kutlanıyor. İşte böyle bir anmaya, bir yanda Meksika sınırına “utanç duvarı”nı inşa etmeye kararlı olan adam ile diğer yanda Beşinci Cumhuriyetin “taçsız monarkı”, olağanüstü hali –yani keyfi idareyi- daimi bir hükümet etme biçimine çevirecek Collomb Yasası’nı çıkarmaya uğraşan diğer adam başkanlık ettiler. Şüphesiz ki Élysées Sarayı’ndaki askeri geçide başkanlık etmiş bu baylar gerici güçlerin, savaş çığırtkanlarının ve sömürücülerin kutsal bir ittifakıdır.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron’un birlikleri Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Mali’de, Haiti’de ve başka ülkelerde ezilen uluslara ve halklara karşı müdahalelerin, savaşların ve kanlı işgallerin içerisindedir.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron’un savaş donanmaları Kore denizlerinde dolanmakta, Kore ve Çin’e karşı tehlikeli bir askeri tırmanışı yükseltmektedir.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron sürekli olarak İran’a karşı saldırgan açıklamalarda bulunmakta ve 2003’te Irak’a karşı girişilen savaşı meşrulaştırmak için kullanılmış olanlara benzer düzmece “argümanlara” başvurmaktadırlar.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron hükümetleri de kendilerinden önce gelen hükümetler gibi, Gazze’ye karşı 10 yıldan fazla süredir uygulanan hukuksuz ambargoyu desteklemektedir.  Dahası bir iki gün içerisinde Macron, Trump’ın sadık dostu Benjamin Netanyahu’yu kabul edecektir.

Élysées Sarayı’ndaki askeri geçitte Macron ile Trump Irak ve Afganistan’da savaşa katılan birlikleri coşkuyla alkışladılar.  Aynı esnada ABD Savunma Bakanı James Mattis Afganistan’a 5.000 ABD askerinin daha gönderileceğini açıklıyor, Irak Birleşik Ortak Görev Gücü komutanı Korgeneral Stephen Townsend ise ABD birliklerinin daimi olarak konuşlandırılmak üzere Irak’a döneceğini duyuruyordu. Aynı anlarda Macron da Sahra çölünün kuzeyindeki bölgede daha fazla Fransız askerinin konuşlandırılacağını duyuruyordu.

Daha fazla savaşı ve askeri müdahaleyi gerçekleştirebilmek için Macron’u ve Avrupa’daki tüm diğer NATO üyesi ülkeleri, askeri bütçelerini milli gelirlerinin yüzde 2’si oranında artırmaya ikna ettiği için Trump artık istediği kadar kasıla kasıla yürüyebilir. Bu olay, tam da ABD’de 9 Eylül saldırılarından bugüne Bush, Obama ve Trump yönetimlerinin tüm dünyada halklara karşı yürüttüğü savaşlarda 2 trilyon Dolar harcandığının açıklandığı esnada oluyor! Bu toplam paranın 841 milyar Doları Afganistan’ın kanlı işgali için kullanılmış.

Bu paralar Trump ve Macron tarafından Devletten ve kamu hizmetleri bütçelerinden yağmalanmış milyarlarca Dolar ve Euro’dur. Tüm bunların sebebi ise, aynen Savaşa, Sömürüye ve Güvencesiz Çalışmaya karşı Mumbay Manifestosu‘nda (20 Kasım 2016) ifade edildiği gibi, kriz içindeki çürüyen kapitalist sistemde, savaş ile sömürünün tümüyle iç içe geçmiş olmasıdır: “Her kıtada savaş sürekli olarak yayılıyor, sömürü ağırlaşıyor ve güvencesiz çalışma sürekli olarak yaygınlaşıyor.

Trump ile Macron, finans kapitalin bu iki temsilcisi, sadece Amerika’daki işçi militanlarının terimiyle “yurtdışındaki savaş”ta birbirlerine angaje değildirler. Bundan başka kendi işçi sınıflarına karşı her boyutta yürüttükleri “yurtiçindeki savaşta” da birbirlerine angajedirler. Bir yanda Trump, ülke çapında bir federal “Çalışma Hakkı” (daha ucuza) yasası çıkarmayı ve böylelikle tüm sendikaları işyerlerinden çıkartarak Meksika’da en kötü serbest ticaret bölgelerinde geçerli olan “emek maliyetlerini” dayatmayı hedeflerken; Macron da mecliste hızlı müzakerelerle çıkarmaya çalıştığı yasalarla İş Kanununu etkisizleştirecek bir saldırıyı başlatmış bulunuyor ve bununla işyeri anlaşmalarını genelleştirerek sendikalardan kurtulmayı hedefliyor.

Bir yanda Trump ve milyarderlerden oluşan –aralarında özel sigorta şirketlerinin temsilcileri de olan- hükümeti, yoksullar için sağlık yardımını yürürlükten kaldırmak ve 23 milyon kişiyi sağlık sigortası kapsamı dışında bırakmakta kararlı iken; Macron da Fransa’daki tek kişi ödemeli sağlık sistemini, işçilerce 1945’te zorlu mücadelelerle kazanılmış olan Sosyal Güvenliği yürürlükten kaldıracağını açıklıyor. Trump ve Macron, sağlık sisteminin yanı sıra kamusal eğitimden başlayarak kamu hizmetlerini de imha etmek ve özelleştirmek konusunda kararlılar.

Bir yanda Trump bir göçmen karşıtı yasadan sonra diğerini zorlarken, Obama yönetimi tarafından da ciddi şekilde uygulanmış olan operasyonları ve belgesiz insanların Meksika’ya ve Orta Amerika’ya deport edilmelerini daha da yaygınlaştırırken; diğer yanda da Macron, Avrupa Birliği ile mutabık şekilde emperyalist savaşlardan ve yoksulluktan kaçmak için hayatlarını tehlikeye atmış insanları Fransa sınırlarından dışarıya atıyor. Her iki adam da, bir yandan baskı ile diğer yandan sendikaları ele geçirerek devlete tabi kılma çabalarını birleştiren politikaları ile siyasal demokrasinin tüm biçimlerini dinamitliyorlar.

Ancak Trump’ın Macron ile bir ortak noktası daha var: Her ikisi de kayıtlı seçmenlerin yarısından azının oyu ile seçildiler; her ikisi de kriz içindeki kurumlarının başındalar ve her ikisi de eylemleriyle milyonlarca sömürülen ve baskı gören insanın öfkesini üzerlerine çekiyorlar.

Bu “büyük adamların” 14 Temmuz 2017’de Élysées Sarayında uzun uzun gösterime sokulan kibirleri elbet son bulacaktır. Atlantik’in her iki yakasındaki işçilerin direnişi – işçi hareketlerinin içerisindeki tüm zorluklara karşın – er ya da geç bu savaş çığırtkanlarının ve sömürücülerin hükümdarlığına son verecektir.

Bizler – ABD’deki ve Fransa’daki bağımsız işçi gazeteleri olarak- Uluslararası İşçi Komitesi (IWC) ile ve Afganistan’da ve diğer ülkelerde askeri müdahalelerin saldırısı altında olan diğer yoldaşlarımızla birlikte şu amaçlarla mücadele etmekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz:

  • Tüm ABD ve Fransız birliklerinin işgal ettikleri ve müdahalede bulundukları ülkelerden derhal geri çekilmeleri için;
  • Sınırlarımız dışında yapılan her türlü tehdit, ambargo, içişlerine müdahale ve askeri müdahalelerin derhal sonlandırılması için;
  • Savaşa ayrılan milyarlara el konulması ve bu meblağların toplumsal olarak faydalı amaçlar için kullanılması için;
  • Finans kapitalin, tüm “serbest ticaret” anlaşmalarının ve ulusötesi kurumların (diğerlerinin yanı sıra NAFTA, Avrupa Birliği) talep ettiği tüm karşı-reformların geri çekilmesi için;
  • İşçi sınıfı hareketinin ve özellikle sendikaların bağımsızlığını savunmak için;
  • İşçi sınıfının ve ezilenlerin gerçek bir siyasal temsili için, bir İşçi Enternasyonali için!

(14 Temmuz, 2017)

ABD Başkanlık seçimi üzerine sınıfsal bir bakış

 

— IV. Enternasyonal’in Yeniden Oluşumu için Örgütlenme Komitesi – OCRFI

 

Söz konusu olan sınıf mücadelesidir!

Aradan bir hafta geçti. Bütün dünyada ve her siyasi çevrede herkes Trump’ın seçilmesiyle bağlantılı olarak baş gösteren “kriz”e ilişkin görüşlerini ifade ediyor.

Kendi adımıza, biz de, bu seçimi izleyen ilk saatlerde yayınladığımız bildiriyle konuya ilişkin sınıfsal bir bakış açısı gösterdik. Bugün de aynı bakış açısını sürdüreceğiz.

Neden?

Geçtiğimiz hafta seçimlerden önce şöyle yazıyorduk: “ABD’de kapitalist sınıf, daha istikrarlı olacağı gerekçesiyle Clinton’un başkanlığını arzuluyor. Ama eğer Trump kazanırsa işini onunla da sürdürmeyi becerecektir.” Mali piyasaların Asya, Amerika ve Avrupa borsalarındaki yükselişi bu öngörümüzü doğruluyor.

Kuşkusuz Trump ile Clinton aynı şey demek değil. Aralarındaki fark kendini birçok alanda hissettiriyor, şöyle ki: Trump’ın çocuk aldırma hakkını tehdit etmesi ya da göçmenlere karşı söylemleri gibi.trump-and-clinton

Bununla birlikte, soruna sınıfsal açıdan yaklaştığımızda, piyasaların bu seçime gösterdiği tepki, mali sermayenin çıkarlarının Trump’ın başkanlığı altında da en az Clinton’un başkanlığı altında olduğu kadar savunulabileceği anlamına gelmiyor mu?

Siyasal düzlemde Obama-Trump görüşmesi son derece öğreticidir. Her ikisi de devletin bekası konusunda aralarında anlaşmışlar ve bu anlaşmadan dolayı birbirlerini kutlamışlardır.

Trump, “Obamacare”ı tümüyle gözden çıkartmayacağını (açıktır ki Obamacare’in kaldırılması durumunda büyük özel sigorta şirketleri çok şey kaybederlerdi) ifade etmiştir.

Göçmenlerle ilgili 11 milyon insanı ülke dışına atma hedefini 2-3 milyona çekme sözünde bulunmuştur ki bu rakam da Obama döneminde kimlik kartı olmadığı için ülkeden kovulan 2,5 milyon göçmen rakamına yaklaşmaktadır.

Bir ekonomik atılım planıyla 1000 milyar dolarlık yatırım yapacağı vaadi ise unutmayalım ki, Obama’nın en baştaki taahhütlerinden biriydi ve sonucunu hep birlikte gördük.

Trump’ın politikaları yeni istihdam yaratacak mı? Bunu gelecekte göreceğiz. Ama şu bir gerçek ki: Onun niyeti düzgün ücretlerle bir istihdam yaratmak olmadığı gibi, emeklilik ve sosyal güvenlik şemsiyesi koruması altında oluşacak kalıcı bir istihdam yaratmak da olmayacaktır. Özellikle sendikal haklarla donanmış bir istihdam hiç olmayacaktır bu!

Trump’ın birinci sınıf bir yobaz olduğu tartışma götürmez. İşçilerin, gençlerin, kadınların, siyahların ve latinoların onun politikalarına karşı savaşacaklarına hiç kuşku yok. Ancak Trump’ın Şeytanın cismanileşmesi olarak gösterilerek, onun karşısında her türlü ittifakın her ne pahasına olursa olsun yapılabileceğinin ileri sürülmesine itiraz ettiğimizde karşılaşacağımız hayret ifadeleri, 8 yıldır ABD’de süren feci durumun müsebbiplerinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bunun müsebbipleri, kendi bağımsız siyasi partilerini kurmayıp Demokrat Partiyi desteklemeye devam etmiş olan işçi sendikası örgütleriyle siyahi örgütlerin yöneticileridir. Kitlesel bir işçi partisi kurmayı reddeden sendikal yönetimler ve böyle bir partinin içinde kendi özerk yapılarını kurmayı reddeden siyah önderlikler hala büyük patronların partisi Demokrat Parti’yi desteklemeye devam ediyorlar, onu sözde “düzeltme”ye çalışıyorlar. ABD sınıf mücadeleleri tarihi bu “düzelticilerin” sınıf hareketini boğma ve hareketsizliğe itmelerinin tarihidir.

Bugün ya da yarın ABD’de ya da Avrupa’da aşırı sağ’a karşı mücadele bahanesi altında sınıf bağımsızlığını reddetmeyi haklı çıkaracak hiçbir gerekçe yoktur.

Bağımsız sınıf hattında yürümektense ABD’de Trump’a karşı Hillary Clinton gibi bir Wall Street adayını desteklemek, “ehveni şer” yapıyoruz derken “şer”e teslim olmayı getirmiştir. Yarın aynı durum Fransa’da olursa “ehveni şer”le Marine Lepen’i iktidara taşırsınız.

Söz konusu olan sınıf mücadelesidir!

Ve bu mücadele ne ABD’de ve ne de Avrupa’da henüz son sözünü söylemiştir!

(16. 11. 2016)

Milyonların Yürüyüşü’ne Destek Ver: Siyah Kitlelerin ve İşçi Hareketlerinin Mücadeleci Bir Güce İhtiyacı Var!

25 Temmuz’da Amerika’nın New Jersey eyaletinin en büyük şehri Newark’ta gerçekleşecek Polis Zulmüne, Irkçı Adaletsizliğe ve Ekonomik Eşitsizliğe karşı Milyonların Yürüyüşü; giderek daha fazla kişinin ilgisini çekiyor, ağırlıklı olarak da devlet güçleri ve toplumun yüzde birini oluşturan kapitalistlerce sürdürülen adaletsizliklerden en fazla mağdur olan Siyah, Latin, işçi sınıfı ve yoksul halk kitle örgütleriyle destekçi gruplarının.

120’den fazla örgüt Milyonların Yürüyüşü’nü destekliyor. Ayrıca, İlerleme için Halk Örgütü (People’s Organization of Progress – POP) [1] başta New Jersey eyaleti merkezli bir örgüt iken, devrimci ve ilerici güçler tarafından sosyal, ekonomik ve ırk temelinde adalet ve temel sistem değişikliği için mücadele eden bir öncü örgüt olarak ulusal çapta tanınır oldu.

Topluluklarımızı işgal eden; insanlarımıza zulmeden ve katleden; işçi grevlerini dağıtan; kamu okullarında devriye gezen; evsizlere eziyet eden; konut tahliyelerini destekleyen; barışçı gösterilere saldıran; katil polisleri destekleyen ve yakalamalar için ikramiyeler veren organizasyonlar kuran; siyasi tutuklular ve sürgünlerin idamını destekleyen polis, emperyalist ABD ulusal devletinin askeri cephe hattıdır.

İsrail Savunma Kuvvetlerinin ABD polis teşkilatının şefleri ve memurlarını eğitmesi, ABD hükümetinin polisi bir işgal gücü olarak yönlendirdiğine ve askerileştirdiğine fazlasıyla işaret ediyor. Bu, ABD’nin daimi olan emperyalist küresel savaş stratejisinin ve sıkça imparatorluk olarak anılan dünya egemenliğinin bir parçasıdır.

Silahsız Siyahlara ve Latinlere dönük polisin ve ırkçı yasadışı örgüt üyelerinin yargısız infazlarına tepki olarak ABD çapında büyük ölçüde kendiliğinden gelişen mücadeleler, Başka Trayvonlar Olmasın![2], Siyahların Yaşamı Önemlidir!, Siyah Amerika’ya Dönük Savaşı Durdur!, Eller Yukarı, Ateş Etme! ve Yumruklar Havaya Mücadeleye! gibi sloganlardan yola çıktılar. Sosyal adalet için beyaz müttefikler, işçi militanlar ve öğrenciler tarafından desteklenen, Afro-Amerikalı/Siyah ve Latinlere karşı uygulanan ulusal baskıya karşı yürütülen mücadelelerle kenetli bu mücadeleler, bir ulusal programa muhtaç olan milli bir hassasiyet yarattılar.

Siyah solunda çok sayıda kişinin Siyahların Özgürlüğü için Taslak Manifestoüzerinde çalışmasının ve tartışmasının; ulusal/uluslararası eylem programı etrafında çok sayıda cepheyi birleştirmek için Siyah Özgürlük Hareketi Ulusal Meclisi kurmak üzere Siyah devrimci ve radikal örgütlerine dönük birlikte çalışma çağrısına destek vermesinin temel nedeni budur.

Milyonların Yürüyüşü, emperyalist ABD devletinin artan baskısına karşı Siyah ve genel işçi sınıfı cephelerini birleştirmeye başlayan kitle tabanlı güç için bir ulusal hareket inşa etme acil ihtiyacını gören devrimciler, sivil ve insan hakları güçleri, militanlar için bir ulusal toplanma noktası olarak gelişiyor. Mücadeleci güç; devletin baskıcı fonksiyonlarına ve kapitalist elitler için kâr yaratan kapitalist ekonominin operasyonlarına meydan okumak, sekteye uğratmak, zayıflatmak ve neticede sonlandırmak üzere kitlelerin bilinçli örgütlenmiş gücüdür.

ABD’nin ve küresel kapitalist ekonomik krizin tüm ezilenler ve işçi sınıfı toplulukları üzerindeki yoğunlaşan etkileri, eğer politik olarak örgütlenir ve ulusal/uluslararası olarak koordine olursa ABD ve küresel kapitalist sistem için büyük bir tehlike oluşturacak olan sosyal hareketlerin ve kitle mücadelelerinin gelişmesine yol açtı.

Son 30 yıldan uzun süredir devam eden ekonomik yeniden yapılandırma –teknolojiyi kullanarak, geçici işçiler ve hükümet politikalarıyla ücretleri düşürme, sosyal yardımları ortadan kaldırma, kitlesel işsizlik oluşturma ve toplulukları seçkinleştirme– kapitalist elitler için devasa kârlar yaratıyor ve halkların mağduriyetini arttırıyor.

Saldırılarla demokrasinin temeli –işçi sınıfı, kadınlar ve ezilen halkların mahkemelerdeki birçok adaletsizliğe meydan okuması, sokaklarda protestolar düzenleme ve greve gitmesine izin veren kanunlar ve sosyal politikalar– zayıflatılıyor, sonlandırılıyor ve bir polis devletiyle yer değiştiriliyor. ABD’nin ve küresel kapitalizmin, ekonomik ve sosyal krizleri çalışanlar için derinleştirecek şekilde yapılandırdığı Trans Pasifik Ortaklığı benzeri mevzuatlar, kamunun özel içerikten bilgisi olmadan gizlilik içinde sıkı takip ediliyor ve geliştiriliyor.

Demokrasiye bu saldırılar, geçmişin adaletsizliklerini sürdürmeyeceğinin sözünü veren Siyah başkan Barak Obama yönetiminde utanmazca devam etti ve yoğunlaştı. Hatta yönetimini bankerler, büyük şirketlerin yöneticileri ve sadece ABD’deki halk kitlelerinin değil, aynı zamanda tüm dünyada işçi sınıfının, ezilen ulusların ve halkların, ABD emperyalizminin neden olduğu savaşlar, ekonomik yaptırımlar, ablukalar ve zorlama rejim değişikliklerinden daha fazla mağdur olmasına neden olan ekonomik, sosyal ve dış politikaları oluşturan savaş şahinleriyle doldurdu.

Emanuel AME Kilisesi’nin(3) dokuz Siyah üyesinin dua ayininde öldürüldüğü ırkçı cinayet, kapitalist yönetici sınıf ile sahibi olduğu ve kontrol ettiği anaakım medyanın yarattığı ve ABD hükümetince pekiştirilen; Siyahları, beyaz olmayanları ve göçmenleri ABD ekonomik krizi için günah keçisi gören ırkçı iklimi çok arttırdı.

Her 28 saatte bir gerçekleşen Siyahlara ve Latinlere dönük polis cinayetleri, mahkemelerin polis yanlısı kararları ve polisin askerileştirilmesi, kapitalist ve emperyalist sistemde kökleşmiş yapısal ırkçılık ve beyaz erkek egemenliğinin şekillendirdiği bir mesaj veriyor: Siyahların ABD demokrasisinin, ulusal güvenliğin ve sosyal hakların düşmanı olduğu.

POP, Siyah işçi sınıfını ve beyaz olmayan toplulukları etkileyen birçok mesele etrafında yürütülen mücadelelere öncülük eden ana güç olmuştur. POP’un polis gücünün kötüye kullanımı ve silahsızların öldürülmesine karşı kampanyaları kitle bilincini arttırdı, sosyal aktivist ve yeni seçilen Belediye Başkanı Raz Baraka’nın yayınladığı bir başkanlık emri vasıtasıyla Newark Halkı Polis Kontrol Kurulu’nun kurulmasını sağladı.

Kendi kaderini tayin mücadelesi; Siyahların, işçi sınıfının ve kadınların gücüne dayalı mücadeleci ve dönüştürücü bir mücadele olarak anlaşılmalıdır. Demokratik halk uygulamasını daha yüksek düzeye taşıyacak olan güç ilişkilerindeki değişim; devletin faaliyet alanları, üretim araçları ve ekonomik hizmetler, servetin dağılımı üzerinde kitleleri güçlendirecek, halk kitlelerinin ihtiyaçlarına işaret edecek bir geçiş programının bir parçası olmalıdır.

Polis kurulları üzerinde mahkeme celpleri ve disiplin yetkileri ile toplumsal denetim kurmak için yapılacak ulusal bir kampanya, ulusal polis devletine karşı mücadeleci bir güç için harekete öncülük eden bir ulusal Siyah işçi sınıfı inşasına yardımcı olacaktır. Zulme neden olan kapitalist sisteme bir reform son veremez, ancak bir stratejik reform, kapitalist yönetici sınıfın toplum üzerindeki kontrolünü koruyan devlet baskısına karşı mücadelesinde kitleleri güçlendirir.

Milyonların Yürüyüşü, mahkeme celpleri ve disiplin yetkileriyle Polis Kontrol (izleme değil) Halk Kurulları kurulması için bir ulusal kampanya çağrısı yapacak. Bu, Newark kurulunun bir gelişmişini tasvir edecek; bir ulusal stratejik talep ve siyasi yönelimde ABD çapında kendiliğinden mücadeleler doğmasına neden olacaktır.

Ancak, şunu hatırda tutmak önemli; polisleri denetleyen halk kurulları, kitle tabanlı güçlü ve iyi örgütlenmiş bir hareket olmadan, halkın gerçek çıkarına hizmet etmeyen etkisiz ve ilkesiz uzlaşmalar gerçekleştirmek üzere devlet ve Siyah siyasi sınıfının oportünist güçlerince kullanılabilir. Kurullar, kendi kaderini tayin ve devrimci değişim mücadelesinin bir parçası olarak, halkın devleti demokratik kontrolünün bir unsuru olana kadar sürekli dönüştürülmelidir. Kendiliğindenci savunmadan bilinçli örgütlenmiş ve koordine olmuş ulusal ve uluslararası direnişe geçme zamanıdır.

 

15 Temmuz 2015
Siyah İşçiler Birliği (Black Workers League)


[1] İlerleme için Halk Örgütü (People’s Organization of Progress – POP): 1960’ların sonu ve 1970’ler sırasında Afro-Amerikan mücadelelerden doğdu ve 1983 Ağustos’unda kuruldu. POP hedeflerini; ırkçılığın, eşitsizliğin, yoksulluğun, cinsiyetçiliğin, adaletsiz ekonomik sömürünün, sosyal baskının tüm biçimlerinin, yozlaşmanın, sefaletin ve adaletsizliğin ortadan kaldırılması olarak sıralamaktadır. Son yıllarda, özellikle polis şiddeti sorununda aktif olmuştur. Ayrıntılı bilgi için bkz. http://njpop.org/wordpress/?page_id=2))

[2] Trayvon Martin: 17 yaşındaki siyah genç Trayvon Martin, 2012’de gönüllü polis organizasyonunun lideri tarafından, evine silahsız bir şekilde yürürken öldürüldü. Katili mahkeme tarafından suçsuz bulunarak serbest bırakıldı.

[3] Emanuel Afrikan Metodist Episkopal (AME) Kilisesi: Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Karolina eyaleti, Charleston’da bulunan, 17 Haziran 2015’te yaşanan ırkçı saldırı sonucu aralarında kilisenin papazının da bulunduğu dokuz Siyahın öldürüldüğü tarihi Siyahi kilise.