Mevcut durumda İKP ne öneriyor?

 

  • 16 Nisan referandumu ya da daha doğru ifadeyle plebisiti (baskı rejimlerinin referandum gibi halkın görüşüne danışması değil, halka kendi niyetini dayatması demektir) şaibeli değildir. Onun da ötesinde 12 Eylül 1980 rejimine, onun açtığı yolu kullanarak rahmet okutacak bir karşı-devrim girişimidir. Bu girişim eğer muhalif kesim önderlikleri tarafından – ki bunlar ağırlıklı olarak burjuva/küçük burjuva karakterlidir- çok kararlı bir biçimde reddedilmezse önümüzdeki kısa vadede benzer plebisitler aracılığıyla her konuda alaturka faşizme yürüyüş yolunun taşları döşenecektir. Artık plebisitler yoluyla cumhuriyetin de, laikliğin de ve tabii zaten 12 Eylül 1980’den itibaren deli gömleğine sokulmuş bulunan “demokrasi”nin de oylanması mümkün olacaktır. Artık idam yasağı da, kadın hakları da, işçi hakları da daha 2019 öncesinde oylanabilecektir.
  • 16 Nisan plebisiti sadece propaganda imkanlarının eşitsiz olarak kullanımı değildir. Bunun çok ötesinde sandık kurullarına ordu ve polis güçlerinin yanı sıra paramiliter güçlerle müdahalede bulunulmuş olmasıdır. MHP ve BBP önderlikleri ve Erdoğan’ın teşekkür ettiği HÜDA-PAR bu misyonlarını hakkıyla yerine getirmişler ve yüzde 55 dolayında ‘HAYIR’ oyunu tam da sınır olan yüzde 49’a indirmişlerdir. Muhalefetin suçlaması gereken kurum YSK değildir. İşi dolandırmaya gerek yok. Suçlu olan Erdoğan/Bahçeli kliğidir. YSK artık aynen Anayasa Mahkemesi gibi kapıkulu kurumu haline gelmiştir.
  • Mevcut meclis bu karşı-devrimci referandum kararını 340 oyla, yani 550 milletvekili üzerinden yüzde 60 üzeri oyla almıştır.  Sonuç, en olumsuz koşullarda bile halkın, meclisin kararını kahir ekseriyetle reddettiği anlamına gelmektedir. Bu meclis yenilgisini kabul edip derhal kendini fesh etmelidir.  Dolayısıyla CHP’li, EşBaşkanları ve sayısız milletvekilleri hapiste olan HDP’li ve kararlılıkla ‘HAYIR’ kampanyası yürütmüş olan MHP’li milletvekileri sine-i millete dönmelidirler. Bugünkünden bile daha anti-demokratik koşullar altında cereyan edeceği aşikar olan 2019 seçimlerini bir çare olarak görmek halkı aldatmaktan başka bir anlam taşımaz. Bilinmelidir ki, iktidarını hiçbir koşul altında teslim etmemeye kararlı olan klik seçimlerde ezilse bile yerinde durmanın yollarını arayacaktır.
  • Bazı AKP sözcüleri “Gezi günlerinde değiliz, o günlerdeki gibi sokakları teroristlere teslim etmeyeceğiz, artık polisin yanı sıra halkı da silahlandırdık” diyorlar. Bu da alaturka faşizme yürüyüşün açık bir itirafıdır. “Asker polis yetmezse, paramiliter eşkiyayla vururuz” demek istiyorlar. Ayrıca her kim ki “Gezi olaylarında teroristler vardı” diyorsa, namerttir ve kendi işleyeceği suçları kamufle etmeye çalışıyordur.  Gezi olaylarında protestocuların bırakın ateşli silahı, çakı bile bulundurmadığını herkes biliyor, ama göstericiler hükümetin ve onların yalakalarının ateşli/ateşsiz silahlarıyla katledilmişlerdir.
  • Olayların gelişimi plebisit sırasında ve sonrasında cumhuriyet ve laiklik değerlerini kararlılıkla savunmuş olan ve savunmaya devam eden halkın önünde çok büyük bir fırsatın açılmış olduğunu gösteriyor. Herşey halkın muhalefetini yürütme konusundaki siyasal önderliklerin alacakları tavra bağlıdır. Eğer bu önderlikler olayların gerektiği cesarette davranamaz ve zaten olmayan bir hukuki süreçle vakit geçirme yolunu seçerlerse, yani “hele bir Anayasa Mahkemesine gidelim oradan da Avrupa İnsan Halkları Mahkemesinin yolunu tutarız, aman şimdi kimse sokağa çıkmasın” anlayışında olurlarsa dava başından kaybedilmiş demektir.  Anayasa Mahkemesinin durumunu yukarıda ifade ettik. Avrupa Mahkemeleriyse, önce kendi ülkelerindeki durumlara baksınlar, Fransa’da süregiden ve Erdoğan’ın burada ekmeğine yağ süren OHAL uygulamasına laf etsinler, Ukrayna’daki rezalete laf etsinler, İsrail’in uyguladığı zulme laf etsinler!
Türkiye halkının önünde açılmış olan fırsat Türkiye demokrasisini Avrupa demokrasilerinden daha ileri noktalara taşıma imkanı sunuyor. Muhalefet bunun bilinciyle hareket etmelidir.

 

  • Gün, Türkiye’de engin bir siyasal demokrasi talebiyle hareket etme günüdür. Bu bir sokak eylemi günüdür, şiddet yolunu seçme günü de değildir. Şiddeti seçeceklerini söyleyenler iktidar kliğinin sözcüleridir. Başta CHP önderliği olmak üzere muhalefet, meclisten çekilmeli ve sokak mücadelesinden geri adım atmamalıdır. Şu anda halk siyasal partilerden daha cesur adımlar bekliyor ve bu talebi devam edecek.
Ama halka da bu mücadele yürütülürken somut talepler götürnek gerekir. Bugünün Türkiyesinde mevcut meclisin yerini alacak egemen bir Kurucu Meclis talebiyle hareket edilmediği takdirde hiçbir şey yapılmamış olacak, olayların akışına teslim olunacak demektir.

 

  • Egemen bir Kurucu Meclis; her siyasi yapıya eşit propaganda imkanının sunulduğu, hiçbir seçim barajının olmadığı, üyelerinin kendilerini seçenler tarafından geri çağırılabildiği genel oyla seçilmiş bir meclis demektir. Böyle bir seçime siyasi partilerin dışında kesimlerin, yani sendikaların ve diğer kitle örgütlerinin de katılımı mümkün olmalıdır. Onlar da kendi adaylarını gösterip propagandalarını yapabilmeliler. Nispi temsil usuluyle gerçekleşecek böyle bir seçimde herkesin bu mecliste aldığı oy oranına göre temsili mümkün olacaktır. Bakalım bu koşullarda bir seçim yapıldığında nasıl bir tabloyla karşılaşacağız? Bugünkünden inanılmaz ölçüde daha demokratik bir sonuç çıkacağı kesindir. Kurucu Meclisin Başkanı lüzumsuz bir israf mekanizması haline gelmiş bulunan cumhurbaşkanlığının yerini almalı ve devleti temsil etmelidir. İçine girdiğimiz dönemde mevcut kitle hareketi bu talepler etrafında harekete geçirilmeli, bunun için her yerde Kurucu Meclis Komiteleri oluşturulmalıdır. Ülkedeki iç barışı sağlamanın yanı sıra bölgedeki barışı tesis etmek için de Türkiye’nin dış ülkelere karşı maceracı askeri girişimlere başvurmasını yasaklayacak bir meclis olacaktır bu.
  • Bu egemen kurucu meclis seçimine giden yolda bir dizi yasanın değiştirilmesi öne çıkartılmalı, tutuklu bütün milletvekilleri, belediye başkanları, gazeteciler, sendikacılar derhal serbest bırakılmalı ve özgür bir seçim kampanyası yürütmenin imkanlarına kavuşmalıdırlar. İşçi Kardeşliği Partisi olarak öne sürdüğümüz bu siyasal hat kesinlikle afaki olmayıp barışçıl bir kitle hareketinin de yolunun açılmasına imkan verecek tek hattır. Önerimiz budur. Haydi tartışmaya!

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)

Merkez Yürütme Kurulu

(22 Nisan 2017)

Referandumda “HAYIR”! Ya sonra?

Seçeneksiz değiliz!

Alaturka faşizme geçişi durdurmak için “HAYIR”ın kazanması sonrasında net bir önerimiz olmalı:

Laik bir Cumhuriyet için “HAYIR”ı, Egemen bir “Kurucu Meclise EVET”e Çevirmek 

Alaturka faşizme geçişin yolunu kesmek için Erdoğan-Bahçeli ikilisinin düzenlettiği referandumda öncelikle “HAYIR” oyu kullanmak bir zorunluluk.  Geçişi önlemek için yeterli mi? Kesinlikle değil, ama şu evrede atılması gereken ilk adım bu. Kuşkusuz Türkiye siyasi tarihinde bir ilk olan genel seçimleri üç ay içinde yenileme (7 Haziran – 1 Kasım 2015 seçimleri) dayatması artık kolaylıkla tekrarlanabilir: “Hayır” ile sonuçlanacak bir Başkanlık sistemi referandumu kolaylıkla kısa bir süre sonra bir yarı Başkanlık referandumuna çevrilebilir, “Evet”i elde edene kadar, yani bıktırana kadar referandum… Bunu önlemenin yolu, “Hayır”ın kazanması durumunda kitlelere ne önerileceğinin öncesinden berrak bir biçimde belirlenmesinden geçiyor. Ancak bu yapılabilirse,  “Hayır” sonucunun karşı kampta yaratacağı moral bozukluğu alaturka faşizme geçişin yeni adımlarının atılmasını geciktirebilir. Bunun ötesinde, zaten “Hayır”ın kazanabilmesinin önkoşullarından en önemlisi de kaos, terör ve ekonomik krizle korkutulan kitlelerin “Hayır” kazandığında bir seçenekleri olduğunu bilmeleri, yani “Hayır” sonrası için net bir öneri duymalarıdır.

2013 İsyanı döneminde değiliz, bunu unutmamalıyız!

2013 yılının Mayıs-Haziran aylarında ülkeyi bir uçtan bir uca saran isyan dalgası günlerinde değiliz. Tam tersine kitle hareketinde ciddi bir gerileme var. Bugün 2013 yılının son derece zayıflamış işçi sendikalarını bile arar durumdayız (O günlerdeki Hava-İş ve Petrol-İş bugün yoklar), işçi sınıfının mücadelesini destekleyen siyasal yapılar o güne göre bile ya yerlerinde sayıyorlar ya da politik olarak daha gerilemiş durumdalar. Dolayısıyla aynı 2010 referandumunda olduğu gibi “Hayır” oylarının kazanması için mücadele mutlak bir gereklilik. Toplumsal mücadelelerde öyle anlar vardır ki bunlar, basit gibi gözüken bir oy kullanma eylemini olası bir kitle hareketinin taşıyıcıları haline getirebilir.  İşte şimdi böyle bir durumla yüz yüzeyiz. Yıllar içinde gerçekleştirilen çok sayıda düzeltmeye rağmen en çok gerici kimi Batı Avrupa anayasaları kadar “demokratik” olan ama gene de parlamenter rejime dayalı mevcut anayasayı, Başkanlık anayasasına karşı savunmak, alaturka faşizme geçişin yolunu bir miktar tıkamak anlamına geliyor.

Başkanlık sisteminin hedefi ne?

Kimilerine göre referanduma sunulacak yeni anayasal rejimin hedefi iki partili bir sistem, yani Kenan Evren’in arzuladığı ve hayata geçmesini istediği ABD’deki gibi bir oyun. İşte bazılarının anlamadıkları da bu: Burası ABD değil Türkiye! Dünya kapitalist sisteminin en tepesindeki emperyalist ülke değil, o emperyalist sistemin emrindeki bağımlı bir ülke. Burada gerçekleştirilmek istenen iki partili sistem değil, partisiz bir sistem. Mevcut Başkanlık anayasası partileri tümden ortadan kaldıran bir sistem dayatıyor. Aslında Erdoğan ve Bahçeli kendi partilerine dahi güvenmedikleri için, onların dahi Cemaat (emperyalizmin dünya çapında faaliyet gösteren ve Türkiye’de de bu ülkenin toplumsal formasyonuna uyarlanmış seksiyonu) tarafından ele geçirilebildiğini ya da geçirileceğini gördüklerinden böyle bir sistemde anlaştılar.

Erdoğan-Bahçeli rejiminin alternatifi kim?

Bu ikilinin iktidarının alternatifi bugünkü Mecliste temsil edilen siyasal partiler değil. Maalesef parlamento dışında yer alan sol siyasal partiler ve yapılar hiç değil. En güçlü alternatif, ABD yönetiminin bir kanadı ve AB siyasal zirvelerinin hemen tümü tarafından (unutmayalım 15 Temmuz darbe girişimini Avrupa’da Norveç Hükümeti dışındakiler darbenin başarısız olduğundan emin olduklarında ve günler sonra kınadı!) açıkça desteklenmiş olan Cemaat örgütlenmesidir. TSK, Emniyet, Yargı ve Eğitimde örgütlü olan, bütün tasfiyelere rağmen gene de sadece odur. Çünkü emperyalizmin doğrudan uzantısıdır ve emperyalizmle dalaşmak istemeyen iktidar odakları da onun örgütlülüklerine karşı yeterli mücadeleyi sürdüremeyip, onunla uzlaşma arayışlarına girişmiş bulunuyorlar.  Şu ana kadar çok sayıda Cemaat mensubu, sempatizanı ya da uzak sempatizanı hapse atılmış olsa da, örgütlenmenin gerçek liderleri yurt dışına kaçırıldılar. Emperyalizmle işbirliği içinde siyasal hayatına başlayarak hükümet edilmiş olan AKP’nin emperyalizme, dolayısıyla Cemaate karşı tutarlı bir mücadele yürütmesini beklemek hayaldir. O zaman da Erdoğan-Bahçeli rejiminin alternatifi hâlâ Cemaat örgütlenmesidir.

Gerçek halk alternatifi nasıl ortaya çıkar?

Gene kimilerinin iddia ettiği gibi referandumda “Hayır” seçeneğinin başarılı olabilmesi için laikliğin savunulmasının arka plana atılması doğru değildir. Laikliği, demokrasiyi ve cumhuriyeti savunmak “Hayır” kanadının kazanması için olmazsa olmaz koşullardır. Laikliği, cumhuriyeti ve demokrasiyi savunmayanların oylarını alabilmek için taktikler üretmeye gerek yok. Onlara söylenecek tek söz şudur: “Başkanlık sisteminin yerleşmesiyle birlikte kendi partinizin siyaset sahnesinden silinmesini mi istiyorsunuz?”  Onlar bunu çok daha iyi anlarlar. “Hayır” savunucuları laik diye, kendi partilerinin kapatılmasına göz yumamazlar. Kaldı ki, onlar için dahi ulusal egemenlik meselesi gene de her şeyden önemli olmalı. Egemen bir meclise sahip laik bir cumhuriyette ibadetini yerine getirmek, şeriatla idare edilen Suudi Arabistan gibi emperyalizm uşağı bir memlekette ibadetini yerine getirmekten evladır.

İşte önü kesilmezse alaturka faşizme giden bu süreçte, emperyalizmin alternatif diye “sunacağı” (aslında dayatacağı) seçeneğin tehlikesinin farkında olarak, bu koşullar altında gerçek halk alternatifinin yaratılması için referandumdan “Hayır” çıkmasının hemen ardından egemen bir Kurucu Meclis seçimi çağrısı yapılmalıdır. Bu seçimlerde gerçek bir nispi temsil usulüne dönülmeli, seçim barajı kaldırılmalı, herkese eşit propaganda hakkı tanınmalı, iktidar partisinin herkesten fazla propaganda yapma hakkı elinden alınmalı, bu yasağa uymayan TV kanalları derhal kapatılmalı, var olan bütün siyasi partilerin seçimlere katılması sağlanmalı, dilerlerse dernekler ve sendikalar da kendi adaylarıyla seçimlere katılabilmeli, herkes aldığı oy oranında bu Mecliste temsil edilmeli, anayasaya göre hâlâ tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı propaganda konuşmaları yapamamalı, halen tutuklu bulunan bütün milletvekilleri derhal serbest bırakılmalı ve Kurucu Meclis seçimlerine özgürce katılabilmelidirler. Siyasal demokrasi tam anlamıyla yerine gelmelidir. Türkiye’yi içine girdiğimiz bu kaos ortamından çıkaracak tek yol budur.

Dolayısıyla referandumda “Hayır”ın kazanması için İKP olarak gücümüz oranında elimizden gelen bütün çabayı göstereceğimizi herkesin bilmesi gerekir. Yukarıda sıraladığımız egemen Kurucu Meclis önerilerinin kimilerine afaki gibi gelebileceğini düşünmekle birlikte, hem toplumsal hem de sınıfsal mücadelelerin dinamiklerinin “Hayır” oyunun kazanması durumunda nasıl olumlu yönde harekete geçebileceğini ve Gezi İsyanı’ndan sonra üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi yaşayan bu ülkenin insanlarının silkeleneceğini görmek için dünya sosyal ve siyasal mücadeleler tarihine kısaca göz atmak bile yeterli olacaktır. Bu yüzden de yaptığımız önerilerin hepsi emperyalizm ve onun işbirlikçilerine karşı yürütülecek ulusal egemenlik mücadelesinin kolaylıkla savunulacak demokratik talepleri haline geleceklerdir. Bu taleplerin referandum sonrasında savunulabilmesi için ülkenin dört bir yanında “Kurucu Meclis Komiteleri”nin kurulması yolunda harekete geçilmesi bir zorunluluktur ve Gezi İsyanı’nda yurdun dört bir yanında yaşanan toplaşmalar hatırlandığında bu çok mümkündür. Kurucu Meclis önerisi toplumsal gerçekliğe uzak bir öneri değildir, aksine kitleleri harekete geçirebilme potansiyeli taşıyan, bugün herkesin dile getirdiği en temel siyasal demokrasi taleplerine sahip çıkan ve uçuk olmayan tek öneridir.   

Asıl işimiz “Hayır” oyunun kazanmasından sonra başlıyor

Son kez yinelersek, önümüzdeki sorun sadece “Hayır” oyunun kazanması değildir, asıl işimiz ondan sonra başlıyor. Asıl sorun “Hayır”ın kazanmasının ardından bu kitlesel karşı çıkışın örgütlenmesi ve bu örgütlenmeye imkan sağlayacak uygun taleplerin yukarıda sıraladığımız şekilde formüle edilmesidir. Bu çağrı, İKP olarak egemen bir Kurucu Meclis mücadelesinin örgütlenmesi için bütün sınıf güçlerine yaptığımız bir çağrıdır. (2 Şubat 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)

Merkez Yürütme Kurulu

 

Türkiye için hâlâ çıkış yolu var: Egemen Kurucu Meclis!

— Şadi Ozansü

Orta Doğu’nun ve dünyanın birçok ülkesi gibi Türkiye de felaketin eşiğinde. 2002 yılında Amerikan emperyalizminin bilinçli müdahalesiyle Orta Doğu’da “ılımlı İslam”ın başını çekmesi için kurdurulan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP), mevcut yönetimi ve onun doğal lideri Erdoğan, 2016 yılının Temmuz ayında gene ABD emperyalizminin yönetiminin en azından bir fraksiyonunun -diğer fraksiyonunu haberdar ederek de olsa- gerçekleştirdiği şimdilik başarısız kalan askeri darbe girişiminin muhatabı oldu. Türkiye’nin 2008’lerden bu yana içine düşürüldüğü duruma bakın: İslamcı bir yönetim “Radikal İslamcı” bir darbe girişimiyle karşı karşıya kalıyor! ABD emperyalizminin doğrudan emri altındaki Cemaat, 1966 yılında dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkesi olan Endonezya’da Sukarno rejimini devirip kısa sürede 1 milyon komünisti katleden Nakdat-ül Ulema Cemaatinin bir benzeri. Onun başını çektiği darbe girişiminin başarılı olması halinde ülkenin kısa sürede ne hale gelebileceğini varın siz düşünün.

Olayların gelişimi, varacağı yeri kısa sürede gösterse de Erdoğan rejimi 15 Temmuz’dan 1-2 gün sonraki panik havasından çok çabuk sıyrıldı ve daha “sakin” bir durum değerlendirmesi yaparak 2023 yılına göre planlanmış olan hedefini hızlandırmaya karar verdi. Daha açık bir ifadeyle Cemaatin “derhal” yapmayı planladığı işleri, 2023 yılına kadar “yaymayıp” daha önce gerçekleştirmeye koyuldu. Devlet Bahçeli’nin kendisine sunduğu imkanla Başkanlık rejimine hemen geçmek istemesi bundandır. Kendi partisi AKP’ye artık hiç güvenmeyen -darbenin sivil ayağının AKP teşkilatı olduğu gün gibi ortada olduğundan- ama taktik nedenlerle buna şimdilik ses çıkartmamayı tercih eden Saray “kurmayları”, Cemaatin zirvelerine karşı mücadeleyi de es geçerek “sıradan sempatizanları” ile uğraşmayı ve onları işten atarak bir kısmını da hapse atmayı tercih etmiştir. Cemaatin zirvelerini (asker/sivil) sadece “rehine” tutmak ABD emperyalizmiyle yürüttüğü pazarlıkta işine daha fazla gelmektedir.

Kimse kimseyi kandırmadı, herkes açık oynadı

Esad, Tayyip Erdoğan’ı kandırmadı, tam tersine Davutoğlu “taktikleri” ile Erdoğan Esad’ı kandırmak istedi, tutmadı. Erdoğan/Davutoğlu ikilisi Öcalan’ı ve PKK’yı kandırmak istediler, onu Esad’ın üstüne sürmek istediler, olmadı. Cemaati TSK’nın üzerine sürdüler, olmadı çünkü Cemaat orada zaten atı alıp Üsküdar’ı geçmişti. Dolayısıyla Erdoğan kimse tarafından kandırılmadı, ama kimseyi de kandıramadı. Gerçekleşen darbe girişimlerinin, Kürtlere ülke içinde ve dışında saldırmasının, Türkiye’de şimdilerde OHAL’i kullanarak sol kesimlere saldırmasının nedeni bu. Ama Başkanlık diye tutturmasının nedeni de bu.

2010 Referandumu niye oldu? Şimdi ne oluyor?

2010 yılında “demokratik” anayasa yapacağız diye kıyamet kopmadı mı? Yüzde 58 oyla “Evet” ve “Yetmez ama Evet” tercihleri kazanmadı mı? 1982 Anayasası daha önceki AB değişiklik paketleriyle birlikte neredeyse tümüyle rafa kaldırılmadı mı? Peki o halde şimdi “12 Eylül darbe Anayasasını kaldırıp yeni ve daha demokratik anayasa yapacağız” demenin herhangi bir inandırıcılığı var mı? Bu anayasayı daha demokratik hale getirmek öncelikle 2010 referandumundan önceki haline getirmekle olur, çok daha demokratik hale getirmekse ’61 anayasasına dönüşle mümkündür. Ama bugün Türkiye’nin sorunu yeni bir anayasa yazımı değildir. Başkanlık sistemi anayasası ister istemez bütün anayasalardan daha gerici olacaktır. Türkiye’nin mevcut anayasası bile ABD anayasasından da, Fransız anayasasından da, çeşitli Latin Amerika ülkeleri Başkanlık rejimi anayasalarından daha ileridir.1mayis2016-ikp

Parlamenter sistem her türlü Başkanlıktan daha demokratiktir

Bugün Türkiye’de gerçek bir parlamenter sistem yok. Türkiye kısmen de olsa demokratik denilebilecek bir parlamenter sistemi sadece 60’lı yıllarda yaşadı. 12 Eylül 1980 Türkiye’de parlamenter sistemi bugünkü koma haline soktu. Devlet Bahçeli, Tayyip Erdoğan’a, “gel şunun fişini tamamen çekelim” diyor. İkisinin birlikte bugün önerdikleri başta kendi partileri olmak üzere bütün partileri kapatmaktır. HDP gibi bir parti bütün olumsuz koşullara rağmen yüzde 10 barajını aşıp MHP’den çok milletvekili çıkarıyorsa, bu sistemin fişi çekilmelidir. Seçim barajına, elindeki muazzam propaganda imkanlarına rağmen Erdoğan hala “referandumu kazanabilir miyim?” diye soruyorsa bu sistem onların gözünde bitmiştir.

Başkanlık Rejimine karşı Meclis Başkanlığı, mevcut sisteme karşı Egemen Kurucu Meclis

Başkanlık sistemi 12 Eylül’ün seçim yasalarının ürünü olan yüzde 10 barajını dahi artık hafif görmektedir. Başkanlık rejimi geldiğinde sonuçta iki aday “yarışacağından” baraj otomatikman yüzde 50’ye çıkacak demektir. Buna karşı çıkmak siyasal demokrasinin gereğidir. Kaldı ki, Türkiye’nin olağanüstü yetkilerle donanmış bir başkana ihtiyacı yoktur. Egemen bir kurucu meclisin başkanı, yani Meclis başkanı yabancı ülkelere karşı devleti pekala temsil edebilir. Üstelik bugünkü gibi masraflı da olmaz, Saraylara da ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla Başkanlık Rejimine karşı öne çıkartılması gereken Meclis Başkanlığıdır. Ama bundan bile önce egemen bir kurucu meclise ihtiyaç vardır. Yüzde 10 barajının sıfırlandığı, seçime katılan bütün siyasi partilerin eşit propaganda hakkına sahip olduğu, hiçbir partiye devlet kasasından para dağıtılmadığı bir kurucu meclis seçimi. Tabii ki OHAL’in olmadığı koşullarda bir seçim.

Egemen Kurucu Meclis neye karar verir?

Demokratik koşullarda yapılacak bir kurucu meclis seçiminden çıkacak meclis şimdikinin yerini alacak ve önüne şu görevleri koyacaktır:

  • Washington’dan ve Brüksel’den yönetilmeye son verecek egemen bir Meclis!
  • Özelleştirilmiş ya da satılmış bütün stratejik işletmelerin çalışanlarının denetiminde yeniden millileştirilmesi,
  • İMF’yle, Dünya Bankasıyla, Dünya Ticaret Örgütüyle ve onlar gibi bir kurum olan Avrupa Birliğiyle bütün ilişkilerin kesilmesi,
  • Bugüne kadar faizleriyle kat be kat ödediğimiz dış borçların ödemesinin durdurulması, büyük şirketlere olan iç borç ödemelerinin kesilmesi,
  • NATO’dan derhal çıkılması, ülkemizdeki Amerikan askeri üslerinin kapatılması, dış ülkelere askeri müdahale maceralarının yasaklanması,
  • Sigortasız işçi çalıştıran işyerlerinin derhal kamulaştırılması,
  • Sendikal örgütlenme önündeki bütün engeller kaldırılması, sendika seçme özgürlüğünün önündeki sınırların kaldırılması, ILO sözleşmelerinin hepsinin devletçe imzalanması, bunlara uymayan işyerlerine devletçe tazminatsız olarak el konulması,
  • Her vatandaşa iş temin edilmesi, insan haysiyetine uygun yaşama koşullarına sahip olacağı ücrete kavuşturulması,
  • Din ve vicdan özgürlüğünün eksiksiz uygulanması; ifade özgürlüğü önündeki bütün engeller kaldırılması; din ve vicdan özgürlüğü ile düşünce özgürlüğünün ve demokrasinin teminatı olan laikliğin güçlendirilmesi,
  • Mezhepler arası kışkırtmalara son verilmesi, halklar arası kardeşliğin tesisi,
  • Kürt halkının emperyalizme bir can simidiymişçesine sarılmasını engellemek için ulusal egemenlik çerçevesinde kendi kaderini tayin etmesi hakkı tanınması.

Sonuçta, Türkiye’nin içinde bulunduğu bu krizden başka bir çıkış yolu yoktur. Yaşadığımız ülke ya emperyalizm tarafından parçalanacak ya da bu parçalanmayı engellemek üzere ülkenin dört bir yanında egemen bir kurucu meclisin inşası için kurucu meclis komiteleri oluşturulacaktır. İşçi sınıfının böyle bir mücadelede başı çekmesi ve bütün Türkiye milletini peşinden sürüklemesi bir zorunluluktur.

Mevcut Anayasayı yıkmak alaturka faşizmin yolunu açmaktır!

— Şadi Ozansü

Kenan Evren’in 1982’de yapmak isteyip de yapmadığını şimdi Tayyip Erdoğan yapmak istiyor. Dikkat ederseniz, Başkanlık düzenlemesiyle ilgili olarak, “kendim için istiyorsam namerdim” demeye getiriyor. Az da olsa doğruluk payı var: Evet önce tabii ki kendi mutlak iktidarını istiyor, ama ardından da, “öyle bir düzenleme yapalım ki, benden sonra, iktidar partisi bölünse de devlet başkanı bir Sünni/Türk İslâmcı olsun” anlayışıyla çevresine ve bütün İslâmcılara şerbet dağıtıyor. Baksanıza bu gidişle Tuğrul Türkeş’ten sonra Devlet Bahçeli de alaturka faşizmin partisine katılacak neredeyse! Gerçekten de, Kenan Evren bir siyasi hareketin lideri olmadığı için kendinden sonrasıyla ilgili bir tasarrufta bulunma zahmetine katlanmadıydı. Ama Tayyip Erdoğan öyle değil, onun “tarihsel” bir misyonu (Cumhuriyetle, laiklikle ve demokrasiyle ilgili) var ya da taraftarlarına öyle hissettirmeye çalışıyor. Erdoğan’ın “12 Eylül Anayasasını ortadan kaldıralım” söylemi tam bir tuzaktır. Birincisi, ortada 12 Eylül Anayasası diye bir anayasa yoktur. Bu anayasanın zaten büyük kısmı zaman içinde neredeyse 1961 Anayasasına dönüş biçiminde değiştirilmiştir. İkincisiyse, var olan Anayasa mevcut haliyle bırakın anti-demokratik olmayı alaturka faşizmin önünde “demokratikliğiyle” bir engel olarak durmaktadır.  Bu yüzden alaturka faşizme karşı savunulmalıdır. Her neyse, dönelim anayasa tuzağı bağlamında yazımızın başlığına.

Bugün Fransa’da ne oluyor?

Fransa 1958 yılından bu yana adına V. Cumhuriyet denilen gerici De Gaulle Anayasası ile yönetiliyor. Bu, Bonapartist karakterli bir yarı-başkanlık sistemi. Bugünlerde Fransa’da Devlet Başkanı François Hollande Avrupa Birliği Komisyonu’nun direktifleriyle, ülkede işçi sınıfının 150 yıllık mücadelesinin sonucunda elde etmiş olduğu kazanımları içeren İş Kanunu’nu emperyalist şirketlerin çıkarları doğrultusunda ortadan kaldırmaya çalışıyor. Başta işçi örgütleri olmak üzere halkın ezici bir çoğunluğu bu duruma karşı çıkıyor. Yeni yasa karşısında kitleler teyakkuzda olduklarından Meclisteki milletvekilleri de yasayı onaylamaktan kaçınıyorlar. Hatta Sosyalist Parti iktidarından milletvekillerinin bir bölümü bile yeni yasaya red oyu vereceklerini açıkladılar. Pekiyi bu durumda Hollande’nin imdadına kim yetişti dersiniz?  Tabii ki yarı-başkanlık sistemini getirmiş olan V. Cumhuriyet Anayasası! Bu Anayasa’nın 49. maddesinin 3. fıkrasına göre, bazı durumlarda Başbakanın ve Bakanlar Kurulunun isteği üzerine kimi yasa teklifleri Meclisin onayına sunulmaksızın olduğu gibi kabul edilebiliyor. İşte Hollande şimdi bu en gerici ve anti-demokratik yola başvuruyor, yani Meclisi bypass ederek kanun çıkartıyor. Şimdi bu, Fransa’daki yarı-başkanlık koşullarında gerçekleşen bir durum, bunu Türkiye’de başkanlık rejimi koşullarına uyarlayın bakalım ne sonuç elde edeceksiniz? Tabii ki Erdoğan’ın ve danışmanlarının tasavvurlarının hayata geçmesini. Alın size alaturka faşizmin kendisini.

Türkiye’nin bugünkü ihtiyacı yeni bir anayasa değil

Türkiye’nin bugünkü ihtiyacının yeni bir anayasa olduğu iddiası büyük bir palavradır. 1982 Anayasası, anti-demokratik maddelerinin birçoğu değiştirilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin tanık olduğu en demokratik anayasa olan 27 Mayıs 1961 Anayasası’na bir geri dönüşü ifade eder hale gelmiş bulunuyor. Zaten iktidar partisini çıldırtan da bu durumdur. 12 Eylül Anayasası’nda yıllar içinde yapılan değişiklikler, o sıralar AKP’nin işine yaradığı için bu parti tarafından onay görmüştü. Şimdi her konuda olduğu gibi bu konuda da her türlü demokratik kanalın yolunu kesmenin hesabını yapıyorlar. Mevcut Anayasa bu haliyle mevcut Fransa Anayasası’ndan kat be kat daha demokratiktir. Tayyip Erdoğan ve şürekâsının hayalini kurduğu yeni anayasa ise Fransa Anayasası’ndan bile daha gerici olacaktır.  Kaldı ki bugünün koşullarında mevcut Meclisten bir yeni anayasa istemek ve üstelik ondan demokratikleşme beklemek en saf ve budala politikacıların bile akıllarının köşesinden geçmemesi gereken bir anlayış olsa gerek. Dolayısıyla muhalefet partilerinin yıllardır AKP’nin başkanlığındaki komisyonlara katılıp anayasa değişiklerine destek vermeleri ancak “gaflet” ve “delalet” ile açıklanabilir. Onların bu girişimleri sadece Tayyip Erdoğan’ın başkanlık düzeni bağlamındaki politikasına yeşil ışık yakmaktan ibaret olmuştur. Daha doğrusu onun amaçlarını meşrulaştırmasına hizmet etmiştir, o kadar.

Şimdi mevcut Anayasayı savunmak, ama aynı zamanda…

AKP’nin alaturka faşizminin yolunu kesmek için mevcut Anayasaya dokundurtmamak işçi sınıfının ve örgütlerinin cumhuriyet, laiklik ve demokrasi yolunda vermeleri gereken mücadelenin ana eksenini oluşturmaktadır. Bununla birlikte işçi sınıfı eğer bütün millete önderlik edecek bir sınıf konumuna yükselmek istiyorsa, bu noktanın ötesine geçecek yolları da aşmanın mücadelesinin içinde olmalıdır. Bir başka ifadeyle, egemen bir Kurucu Meclisin oluşturulması için yürütülecek propaganda işçi sınıfının ve örgütlerinin siyasal demokrasinin kanallarını genişletme mücadelelerinin olmazsa olmazlarındandır. Türk halkıyla Kürt halkının tabandan yükselecek bir mücadele içinde Kurucu Meclis Komiteleri oluşturmaya başlamaları ve bu yolda mücadele etmeleri, kaçınılmaz olarak sınıf temelli daha farklı meclislerin de ortaya çıkmasına fırsat verecektir. İşçi örgütleri, emperyalizm altında her ülkede koşulların her an değişebileceğini gözden kaçırmadan bu örgütlenmenin de içinde olmak zorundadırlar.

Başbuğluk Sistemine Hayır!

–Şadi Ozansü

Artık herkes tarafından çok açık bir şekilde görülüyor ki 7 Haziran 2015 Milletvekili Genel Seçimlerinin “Parlamenter sistem”den  “Başkanlık Sistemi”ne geçiş dışında hiçbir önemi kalmamıştır. Ama bu olası geçişin kendisi bile, bu seçimleri 12 Eylül 1980’den bu yana gerçekleşen bütün seçimlerden farklı, önemli ve “tehlikeli” kılmaya yetiyor. Kuşkusuz Türkiye’nin son dönem tarihine damgasını vurup bugünlere gelmemize neden olan 2010 Referandumudur. Bu referandumun solda Tayyip Erdoğan’ın teşekkürüne mazhar olmuş kesimleri “Yetmez ama Evet!” diyenlerdir. Boykot savunucuları da maalesef onların bu haince tavrına açık kapı bırakmışlardır. Bir sözde CHP/MHP hükümetini önleme adına referandumda “Hayır” diyemeyenler Tayyip Erdoğan’ın ülkeyi kaos ortamına sürüklemesinin suç ortakları olmuşlardır. Kaldı ki bu referandumun sonuçları Türkiye’de “her düzeyde gericileşme”nin de yolunu alabildiğine açmış; kaldığı kadarıyla cumhuriyetin, laikliğin, demokrasinin çanına ot tıkamış ve tabii bütün bunların sonucu olarak da işçi sınıfının mücadelesinin yaslanabileceği neredeyse en geri zemine çekilmesine sebep olmuştur.  Bütün bunlar, emperyalizmin uluslararası politikalarıyla olduğu kadar bölgesel politikalarıyla da son derece uyumlu gelişmeler olduğundan şaşırtıcı hiçbir yanları bulunmamaktadır. Zaten Avrupa’nın göbeğinde (Ukrayna) ABD destekli AB emperyalizminin yerel faşist güçleri tepeden tırnağa silahlandırarak gerçekleştirdiği ve daha şimdiden 6 bin kişinin ölümüne neden olan savaş, gene ABD destekli AKP hükümetinin Suriye’de 200 bin kişinin hayatını kaybedip milyonlarcasının yurtlarını terk edip komşu ülkelere göç etmesine neden olan iç kaostan ne kadar ayrı düşünülebilir ki?

Dünyadaki bütün Başkanlık Sistemleri gericidir!

Dünyada gerek emperyalist ülkelerdeki gerekse bağımlı ülkelerdeki bütün Başkanlık ya da yarı Başkanlık sistemleri gerici sistemlerdir ve çürüyen kapitalizmin halk egemenliğine ambargo koymaya çalışmasının ürünüdürler. Bir burjuva düzeninde başkanların diktatoryal eğilimlerini sınırlayacak her türlü emniyet supabının varlığı bile bu sistemlerin anti-demokratikliğini ortadan kaldırmaya yetmez. Zaten bu yüzdendir ki Türkiye’de, bırakalım Başkanlık Sistemini, Cumhurbaşkanlığı müessesesini dahi fuzuli ve pahalı gördüğümüzden Meclis Başkanının devleti temsil etmesinin yeterli olacağı görüşündeyiz ve bunu daha önce de açıkça belirttik.

Emperyalizm Türkiye’de Başkanlık Sistemine karşı değil!

Türkiye’de “sol” hareketin azımsanmayacak bir kesiminin söz gelimi Avrupa “demokrasisi”nin aslında işçi sınıfının yüzyıllarca burjuvaziye karşı sürdürdüğü ve halen de sürdürmekte olduğu mücadelenin bir ürünü olduğunu görmeyip, aslında bir yanıyla emperyalist burjuvazinin de her zaman arzuladığı bir rejim olduğunu sandıklarını ve bu yüzden de “emperyalizm”in eleştirilmesinden bile vebadan kaçar gibi kaçtıklarını biliyoruz. Oysa kapitalistler için burjuva demokrasisi diğer burjuva rejimi türlerine göre (faşizm, Bonapartizm, askeri diktatörlük vb.) çok daha ucuz olduğu için (yani kitleler kapitalizmi oylarıyla onayladıkları sürece) tercih edilen bir rejimdir ve kesinlikle kriz dönemlerinde tercih edilmez. Günümüz Türkiye’sinde de 12 Eylül yüzünden hadım edilmiş şekliyle bile varlığını sürdüren parlamenter rejimin yerini Başkanlık rejiminin, Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle “Başbuğluk sistemi”nin alması, emperyalizm açısından hiç de endişe verici bir durum değildir. Kaldı ki Türkiye’de eğer burjuvazi bugün Başkanlık Sistemine karşı gibi duruyorsa, bunun nedenini doğrudan Tayyip Erdoğan’ın şahsında aramak gerekir. Bir başka ifadeyle emperyalizmin hizmetindeki Türkiye burjuvazisi Abdullah Gül ya da Bülent Arınç’ın başında olacakları bir Başkanlık Sistemine karşı olmayacakları gibi, muhalefet partileri de buna itiraz etmeyeceklerdir.

Oysa ki Başkanlık Sistemi siyasi partilere son vermek içindir!

Eğer 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra AKP mevcut anayasayı Başkanlık Sistemi doğrultusunda değiştirecek sayısal çoğunluğu elde ederse, bu demektir ki seçilmiş olan meclis “boş”a düşecektir. Şu ya da bu partiden seçilmiş olan vekillerin –ki buna AKP’liler de dahildir- hiçbir anlamları kalmayacaktır. İşte bu yüzden seçilecek milletvekillerinin öneminin yeni anayasaya onay verip vermemek konusundaki tutumlarına göre anlam kazanacağını söyleyegeldik. Tayyip Erdoğan’ın arzuladığı yeni anayasaya oy vermeyecek milletvekilleri işçi sınıfının mücadelesi ve halk egemenliği açısından önem taşıyacak, diğerleri ülkenin kaosa sürüklenmesinin araçları olacaklardır. Erdoğan’ın hesabı, hep söylüyoruz; bu meclisin yüzde 10 barajıyla seçilmiş bütün vekillerini Saray’ının 1000 odasına yerleştirmekten ibarettir.

Erdoğan’ın 2013 Haziran İsyanından duyduğu korku

Evet, Tayyip Erdoğan; Haziran İsyanından duyduğu korku yüzünden çevik kuvvet polisini geçmişe göre olağanüstü silahlarla teçhizatlandırmış, elindeki nispeten küçük TOMA’ları çok daha büyükleriyle yenilemiş, nereden geldikleri belli olmayan sivil polislerin sayısını neredeyse kitlesel vurucu güç örgütlenmesi yaparcasına arttırmış ve bu arada TSK’yı da olabildiğince denetim altına almıştır. Anlaşılan o ki, Erdoğan sadece 2013 Haziran İsyanından korkmamış ama aynı zamanda Mısır’da kardeşi Mursi yönetiminin 35 milyon insanın sokağa dökülmesi sonucu devrilmesinden dolayı da paniğe kapılmıştır. Çünkü aldığı tedbirler, Türkiye’deki olası gelişmeler kadar Ortadoğu’daki gelişmelere karşı da alınmış tedbirlerdir. Hükümetin IŞİD’e, El Nusra’ya ve El Kaide benzeri taşeron örgütlere verdiği destek onun Türkiye içi kaosa verdiği önemden kaynaklanıyor.

Örgütlü işçi sınıfının katılmadığı Haziran İsyanı yenilmiştir!

Kimi siyasal eleştirmenler Haziran İsyanının başarısızlıkla sonuçlanmasının nedenini bu hareketin Kürt hareketiyle rezonansa girememesine dayandırıyorlar. Bu yüzeysel bir gözlemdir ve gerçeğin sadece bir yanını vurguluyor. Yenilginin esas sebebi işçi hareketinin başsız oluşu ve edilgenliğiyle AKP’ye destek olmuş olmasıdır. Türkiye’de çok değil 90’lı yılların başlarındaki işçi sınıfı örgütlülüğü söz konusu olsaydı Erdoğan Hükümetinin olayın seyri içinde bir hafta bile dayanması mümkün olamazdı. Yani böyle bir durumda Kürt hareketinin olduğu mevzide durması bile AKP Hükümetinin yıkılmasına neden olurdu. Çünkü eğer örgütlü işçi sınıfı bir kenara bırakılırsa zaten gençler, örgütleri olmaksızın işçiler ve kent yoksulları yapabileceklerinin azamisini yapmışlar ve bununla bile AKP Hükümetini titretmişlerdi.

 Şimdi güçler dengesi sınıf güçlerinin aleyhine gibi… Ama

8 ila 10 milyon genç, işçi ve kent yoksulunun sokaklara döküldüğü Haziran İsyanının bir benzerini beklemek yanlıştır. Artık Türkiye’yi bundan çok daha büyük bir isyan bekliyor. Ama bu isyanın da gerçekleşebilmesi için Türkiye işçi sınıfının geniş kesimlerinin devreye sokulması bir zorunluluktur. Aksi takdirde Irak’ta, Suriye’de ve Libya’da emperyalizm ve hempaları tarafından hayata geçirilen kaos ortamı başını alıp gidecek ve sonu belirsiz ufuklara yelken açılacaktır. Türkiye’nin her şeyden önce çok uzun olmayan bir zamanda nispeten kitleselleşecek bir işçi sınıfı örgütlenmesine ihtiyacı vardır. İşçi sınıfının bağımsız siyasal ve ekonomik örgütlenmesinin yolunun açılmasının önündeki bütün engellerin yıkılması irili ufaklı işçi örgütlerinin temel görevidir. Bu yüzden Tayyip Erdoğan’ın Başbuğluk Sistemi olarak adlandırdığı Başkanlık Sistemine karşı mücadele bütün işçi sınıfı yapılarının ve yandaşlarının acil görevidir.

60’lı yılların TİP’inin daha gelişkinini yaratmak mümkün

Başkanlık Sistemine karşı mücadelede birlikte hareket edecek bir dizi irili ufaklı sınıf örgütlenmesi ve az sayıda da olsa sınıf sendikası kendi varlıklarını çok aşan bir bağımsız sınıf partisi inşasının yolunu pekâlâ açabilirler. Koşullar bunun için fazlasıyla müsaittir. Yeter ki bu yolda atılacak adımlar için birleşik bir irade olsun!

Emperyalizme karşı, laiklik, cumhuriyet, demokrasi ve eşit yurttaşlık yolunu açacak egemen bir Kurucu Mecliste üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son vermek için mücadele edecek bir devrimci işçi partisini yaratacak kitlesel ve bağımsız bir işçi partisinin inşası için ileri!