Referandumda “HAYIR”! Ya sonra?

Seçeneksiz değiliz!

Alaturka faşizme geçişi durdurmak için “HAYIR”ın kazanması sonrasında net bir önerimiz olmalı:

Laik bir Cumhuriyet için “HAYIR”ı, Egemen bir “Kurucu Meclise EVET”e Çevirmek 

Alaturka faşizme geçişin yolunu kesmek için Erdoğan-Bahçeli ikilisinin düzenlettiği referandumda öncelikle “HAYIR” oyu kullanmak bir zorunluluk.  Geçişi önlemek için yeterli mi? Kesinlikle değil, ama şu evrede atılması gereken ilk adım bu. Kuşkusuz Türkiye siyasi tarihinde bir ilk olan genel seçimleri üç ay içinde yenileme (7 Haziran – 1 Kasım 2015 seçimleri) dayatması artık kolaylıkla tekrarlanabilir: “Hayır” ile sonuçlanacak bir Başkanlık sistemi referandumu kolaylıkla kısa bir süre sonra bir yarı Başkanlık referandumuna çevrilebilir, “Evet”i elde edene kadar, yani bıktırana kadar referandum… Bunu önlemenin yolu, “Hayır”ın kazanması durumunda kitlelere ne önerileceğinin öncesinden berrak bir biçimde belirlenmesinden geçiyor. Ancak bu yapılabilirse,  “Hayır” sonucunun karşı kampta yaratacağı moral bozukluğu alaturka faşizme geçişin yeni adımlarının atılmasını geciktirebilir. Bunun ötesinde, zaten “Hayır”ın kazanabilmesinin önkoşullarından en önemlisi de kaos, terör ve ekonomik krizle korkutulan kitlelerin “Hayır” kazandığında bir seçenekleri olduğunu bilmeleri, yani “Hayır” sonrası için net bir öneri duymalarıdır.

2013 İsyanı döneminde değiliz, bunu unutmamalıyız!

2013 yılının Mayıs-Haziran aylarında ülkeyi bir uçtan bir uca saran isyan dalgası günlerinde değiliz. Tam tersine kitle hareketinde ciddi bir gerileme var. Bugün 2013 yılının son derece zayıflamış işçi sendikalarını bile arar durumdayız (O günlerdeki Hava-İş ve Petrol-İş bugün yoklar), işçi sınıfının mücadelesini destekleyen siyasal yapılar o güne göre bile ya yerlerinde sayıyorlar ya da politik olarak daha gerilemiş durumdalar. Dolayısıyla aynı 2010 referandumunda olduğu gibi “Hayır” oylarının kazanması için mücadele mutlak bir gereklilik. Toplumsal mücadelelerde öyle anlar vardır ki bunlar, basit gibi gözüken bir oy kullanma eylemini olası bir kitle hareketinin taşıyıcıları haline getirebilir.  İşte şimdi böyle bir durumla yüz yüzeyiz. Yıllar içinde gerçekleştirilen çok sayıda düzeltmeye rağmen en çok gerici kimi Batı Avrupa anayasaları kadar “demokratik” olan ama gene de parlamenter rejime dayalı mevcut anayasayı, Başkanlık anayasasına karşı savunmak, alaturka faşizme geçişin yolunu bir miktar tıkamak anlamına geliyor.

Başkanlık sisteminin hedefi ne?

Kimilerine göre referanduma sunulacak yeni anayasal rejimin hedefi iki partili bir sistem, yani Kenan Evren’in arzuladığı ve hayata geçmesini istediği ABD’deki gibi bir oyun. İşte bazılarının anlamadıkları da bu: Burası ABD değil Türkiye! Dünya kapitalist sisteminin en tepesindeki emperyalist ülke değil, o emperyalist sistemin emrindeki bağımlı bir ülke. Burada gerçekleştirilmek istenen iki partili sistem değil, partisiz bir sistem. Mevcut Başkanlık anayasası partileri tümden ortadan kaldıran bir sistem dayatıyor. Aslında Erdoğan ve Bahçeli kendi partilerine dahi güvenmedikleri için, onların dahi Cemaat (emperyalizmin dünya çapında faaliyet gösteren ve Türkiye’de de bu ülkenin toplumsal formasyonuna uyarlanmış seksiyonu) tarafından ele geçirilebildiğini ya da geçirileceğini gördüklerinden böyle bir sistemde anlaştılar.

Erdoğan-Bahçeli rejiminin alternatifi kim?

Bu ikilinin iktidarının alternatifi bugünkü Mecliste temsil edilen siyasal partiler değil. Maalesef parlamento dışında yer alan sol siyasal partiler ve yapılar hiç değil. En güçlü alternatif, ABD yönetiminin bir kanadı ve AB siyasal zirvelerinin hemen tümü tarafından (unutmayalım 15 Temmuz darbe girişimini Avrupa’da Norveç Hükümeti dışındakiler darbenin başarısız olduğundan emin olduklarında ve günler sonra kınadı!) açıkça desteklenmiş olan Cemaat örgütlenmesidir. TSK, Emniyet, Yargı ve Eğitimde örgütlü olan, bütün tasfiyelere rağmen gene de sadece odur. Çünkü emperyalizmin doğrudan uzantısıdır ve emperyalizmle dalaşmak istemeyen iktidar odakları da onun örgütlülüklerine karşı yeterli mücadeleyi sürdüremeyip, onunla uzlaşma arayışlarına girişmiş bulunuyorlar.  Şu ana kadar çok sayıda Cemaat mensubu, sempatizanı ya da uzak sempatizanı hapse atılmış olsa da, örgütlenmenin gerçek liderleri yurt dışına kaçırıldılar. Emperyalizmle işbirliği içinde siyasal hayatına başlayarak hükümet edilmiş olan AKP’nin emperyalizme, dolayısıyla Cemaate karşı tutarlı bir mücadele yürütmesini beklemek hayaldir. O zaman da Erdoğan-Bahçeli rejiminin alternatifi hâlâ Cemaat örgütlenmesidir.

Gerçek halk alternatifi nasıl ortaya çıkar?

Gene kimilerinin iddia ettiği gibi referandumda “Hayır” seçeneğinin başarılı olabilmesi için laikliğin savunulmasının arka plana atılması doğru değildir. Laikliği, demokrasiyi ve cumhuriyeti savunmak “Hayır” kanadının kazanması için olmazsa olmaz koşullardır. Laikliği, cumhuriyeti ve demokrasiyi savunmayanların oylarını alabilmek için taktikler üretmeye gerek yok. Onlara söylenecek tek söz şudur: “Başkanlık sisteminin yerleşmesiyle birlikte kendi partinizin siyaset sahnesinden silinmesini mi istiyorsunuz?”  Onlar bunu çok daha iyi anlarlar. “Hayır” savunucuları laik diye, kendi partilerinin kapatılmasına göz yumamazlar. Kaldı ki, onlar için dahi ulusal egemenlik meselesi gene de her şeyden önemli olmalı. Egemen bir meclise sahip laik bir cumhuriyette ibadetini yerine getirmek, şeriatla idare edilen Suudi Arabistan gibi emperyalizm uşağı bir memlekette ibadetini yerine getirmekten evladır.

İşte önü kesilmezse alaturka faşizme giden bu süreçte, emperyalizmin alternatif diye “sunacağı” (aslında dayatacağı) seçeneğin tehlikesinin farkında olarak, bu koşullar altında gerçek halk alternatifinin yaratılması için referandumdan “Hayır” çıkmasının hemen ardından egemen bir Kurucu Meclis seçimi çağrısı yapılmalıdır. Bu seçimlerde gerçek bir nispi temsil usulüne dönülmeli, seçim barajı kaldırılmalı, herkese eşit propaganda hakkı tanınmalı, iktidar partisinin herkesten fazla propaganda yapma hakkı elinden alınmalı, bu yasağa uymayan TV kanalları derhal kapatılmalı, var olan bütün siyasi partilerin seçimlere katılması sağlanmalı, dilerlerse dernekler ve sendikalar da kendi adaylarıyla seçimlere katılabilmeli, herkes aldığı oy oranında bu Mecliste temsil edilmeli, anayasaya göre hâlâ tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı propaganda konuşmaları yapamamalı, halen tutuklu bulunan bütün milletvekilleri derhal serbest bırakılmalı ve Kurucu Meclis seçimlerine özgürce katılabilmelidirler. Siyasal demokrasi tam anlamıyla yerine gelmelidir. Türkiye’yi içine girdiğimiz bu kaos ortamından çıkaracak tek yol budur.

Dolayısıyla referandumda “Hayır”ın kazanması için İKP olarak gücümüz oranında elimizden gelen bütün çabayı göstereceğimizi herkesin bilmesi gerekir. Yukarıda sıraladığımız egemen Kurucu Meclis önerilerinin kimilerine afaki gibi gelebileceğini düşünmekle birlikte, hem toplumsal hem de sınıfsal mücadelelerin dinamiklerinin “Hayır” oyunun kazanması durumunda nasıl olumlu yönde harekete geçebileceğini ve Gezi İsyanı’ndan sonra üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi yaşayan bu ülkenin insanlarının silkeleneceğini görmek için dünya sosyal ve siyasal mücadeleler tarihine kısaca göz atmak bile yeterli olacaktır. Bu yüzden de yaptığımız önerilerin hepsi emperyalizm ve onun işbirlikçilerine karşı yürütülecek ulusal egemenlik mücadelesinin kolaylıkla savunulacak demokratik talepleri haline geleceklerdir. Bu taleplerin referandum sonrasında savunulabilmesi için ülkenin dört bir yanında “Kurucu Meclis Komiteleri”nin kurulması yolunda harekete geçilmesi bir zorunluluktur ve Gezi İsyanı’nda yurdun dört bir yanında yaşanan toplaşmalar hatırlandığında bu çok mümkündür. Kurucu Meclis önerisi toplumsal gerçekliğe uzak bir öneri değildir, aksine kitleleri harekete geçirebilme potansiyeli taşıyan, bugün herkesin dile getirdiği en temel siyasal demokrasi taleplerine sahip çıkan ve uçuk olmayan tek öneridir.   

Asıl işimiz “Hayır” oyunun kazanmasından sonra başlıyor

Son kez yinelersek, önümüzdeki sorun sadece “Hayır” oyunun kazanması değildir, asıl işimiz ondan sonra başlıyor. Asıl sorun “Hayır”ın kazanmasının ardından bu kitlesel karşı çıkışın örgütlenmesi ve bu örgütlenmeye imkan sağlayacak uygun taleplerin yukarıda sıraladığımız şekilde formüle edilmesidir. Bu çağrı, İKP olarak egemen bir Kurucu Meclis mücadelesinin örgütlenmesi için bütün sınıf güçlerine yaptığımız bir çağrıdır. (2 Şubat 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)

Merkez Yürütme Kurulu

 

İşte KONTRGERİLLA! Haydi mücadeleye!

— Şadi Ozansü (İKP Genel Başkanı)

 

15 Temmuz: İşte Türkiye’nin devrimci hareketlerinin 12 Mart 1971’den bu yana haklı olarak lânetle andıkları ABD emperyalizminin eli kanlı istihbarat örgütü CIA’nın dünyanın her ülkesinde uzantısı olan Kontrgerilla örgütlenmesinin Türkiye seksiyonu açığa çıktı! Başka bir deyişle kendini deşifre etti, yani önemli bir bölümüyle artık legal oldu! Daha 12 Mart muhtırasının biraz öncesine, yani 1966 yılına uzandığımızda bu karşı-devrimci örgütlenmenin ön belirtileriyle Tabii Senatör Haydar Tunçkanat’ın kendi adıyla anılan raporunda tanıştıydık. Tunçkanat bu raporunda o sıralar CIA’nın Türkiye’deki faaliyetlerini özetlerken, ülkede gelişmekte olan ABD emperyalizmi aleyhtarlığını sonlandırabilmek amacıyla CIA’nın hazırladığı birkaç yüz kişilik bir liste yayınladıydı. Tunçkanat bu listede yer alan insanların kısa vadede “solculuk”tan vazgeçirilmesi ya da saf değiştirtilmesi, bu yapılamazsa en azından “nötralize” edilmesi gerektiğinin düşünüldüğünü yazıyordu. Aradan çok uzun bir süre geçmeden Tunçkanat’ın tümüyle haklı çıktığı anlaşıldı: Aralarında o zamanlar CHP’nin “parlak” hatiplerinden Turhan Feyzioğlu’ndan TİP’in “deli fişek” milletvekili Çetin Altan’a kadar uzanan bir listeydi söz konusu olan. Turhan Fevzioğlu bu rapordan çok kısa bir süre sonra Bülent Ecevit’i bile “komünistlikle” suçlayarak CHP’den ayrılıp daha sonra da 12 Mart müdahalesini destekleyen bir parti kurdu. Çetin Altan ve çocuklarının “gelişimlerini” ise daha sonra hep birlikte izledik.

“Kanlı Pazar” 1969’dan 15 Temmuz Darbesi’ne

1968’de Bursa İnegöl’de – Demirel’in Adalet Partisi Hükümeti iktidarda- daha sonra adı TÖB-DER olacak olan Türkiye Öğretmenler Sendikası TÖS’ün lokaline, başını içinde Fethullah Gülen’in de yer aldığı “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin çektiği kanlı bir saldırı gerçekleşti. Ama bu derneğin esas eylemi  tarihe Kanlı Pazar olarak geçecek olan 1969 yılındaki Taksim eylemidir. O tarihte Amerikan 6. Filosunu protesto eden insanlar Taksim’de, önemli bir bölümü başta Bursa olmak üzere şehir dışından getirilmiş bir yobaz sürüsünün saldırısına uğradılar ve aralarından ikisi bıçaklanarak öldürüldü. Bu açıkça ABD emperyalizmini savunmak için yapılmış bir eylemdi ve Cemaat’in kontrgerillalaşmaya başlaması ya da CIA’dan açık destek almaya başlamasıydı. Sonra 12 Mart rejimine tanık olduk. Bu rejim diğer bütün tarikatçı örgütlenmelere saldırırken Gülen Cemaatine pek dokunmadı. Ecevit CHP’nin 1973 yılı seçim kampanyasını “Kontrgerilladan hesap soracağız!” diye yürüttü. Hükümet olur olmaz bu sözlerini unuttu. Kıbrıs savaşı oldu: ABD Türk Hükümetine afyon ambargosu koydu. Arada 1 Mayıs 1977 yaşandı. Abdi İpekçi öldürüldü, katili hapisten kaçırıldı. Ülkenin sayısız aydını, sendikacısı, devrimcisi kontrgerilla saldırılarında yaşamlarını yitirdiler ve 12 Eylül 1980’e geldik. CIA bütün kontrgerilla faaliyetlerini Gülen Cemaati üzerinden yürütmeye başladı. Bu sayede iki avantaj elde ediyordu. Birincisi inanılmaz sayıda yerel ajana/casusa ulaşıyordu (herhalde ajanlarını ABD vatandaşlarından seçmeyecekti, onlar sadece istasyon şefleri olurlardı), ikincisi Cemaat’in mali kaynaklarının kullanımı sayesinde on binlerce casusuna para vermek zorunda kalmıyordu. Yani bir taşla iki kuş! Bu arada Uğur Mumcu, Çetin Emeç öldürüldü. İstanbul Gazi olaylarında 26 yurttaş katledildi. Tansu Çiller Hükümeti sırasında Mehmet Ağar’ın ifadesiyle binlerce operasyon yapıldı. İstanbul’un göbeğinde Kürt gazetelerinin binaları havaya uçuruldu. Kürtlere, Alevilere ve sosyalistlere düşmanlık had safhaya ulaştı. “Katillerle gurur duyuldu!”  Kürt illerinde sayısız kontrgerilla cinayeti (faili meçhuller) işlendi. Musa Anter katledildi. HEP milletvekilleri hapse atıldı, öldürüldü.  Sivas Madımak Oteli katliamı yaşandı. Artık Cemaat eylemlerinde iyice pişiyordu. Hem askeriye içinde hem poliste hem de bütün siyasi partilerin yanı sıra yargı ve özellikle eğitim alanındaki örgütlenmesini güçlendiriyordu. Özellikle AKP Hükümetleri döneminde Kontrgerilla en ileri örgütlenme düzeyine ulaştı. Artık daha önceki hükümetler döneminden farklı olarak bir yan güç olarak faaliyet gösterme değil, doğrudan kendi iktidarını kurmayı isteme noktasına geldi. İşte 15 Temmuz tam bu noktadır. AKP Hükümetinin ve Erdoğan’ın bu aciz noktaya gelmiş olmasının nedeni her konuda yıllardır Cemaat’in politikalarını izlemiş olmasıdır. Bu iç politikada olduğu kadar dış politikada da böyledir. Tam bu konularda değişiklik yapmaya kalktığında – ki bunu yapmaya kalkınca Cemaatle karşı karşıya gelmek zorundaydı- Kontrgerilla darbesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Şimdi ne olacak?

Üst düzey general ve amirallerinin en azından üçte biri gitmiş (alt rütbelerde durum daha da beter olabilir), Deniz ve Hava Kuvvetlerinin yanı sıra Jandarması çökmüş bir orduyla karşı karşıyayız. Polis Teşkilatının üst kademelerinde tasfiye daha önce yapılmış olsa da, bu teşkilat kontrgerillanın kalelerinden biri olmaya devam ediyor. Yargının yarıya yakını, eğitimin ise neredeyse hepsi Cemaat’in elindedir. Sağlık ve benzeri kurumları saymıyorum bile. Bütün siyasi partilerin içinde, hatta yönetim kadrolarında illegal faaliyet göstermeye devam eden Cemaat kadrolarının varlığı bir tahmin olmaktan ötedir. İşte bu koşullar altında Tayyip Erdoğan’ın neredeyse tek başına – galiba yanında güvenebileceği bir Bekir Bozdağ, bir de bir ihtimal Efkan Ala kalmış gözüküyor- hareket etmek zorunda kaldığı bir durumda kontrgerillaya karşı başarılı bir mücadele yürütebilmesinin imkanı var mıdır? Çökmüş yapının yerine kime güvenip ne koyacaktır? Kendi yaverinin verdiği bilgiyle ikameti saptanan ve Marmaris’ten kale olarak inşa ettirdiği Saray’a bile gelemeyen bir cumhurbaşkanının bir de tek tabanca Başkanlık Sistemi istemesinin artık anlaşılır bir yanı kalmış mıdır? Dolayısıyla Başkanlık Sistemi yerine en yaygın parlamenter sistemin hayata geçmesi bütün toplumun kurtuluşu açısından bir zorunluluktur. En demokratik parlamenter sistem ancak bir Kurucu Meclistir. Bu Kurucu Meclis’in oluşması için önce bütün partilerin – buna AKP de dahildir- içindeki ve yönetimindeki illegal konumdaki Cemaatçilerin tasfiyesi ile başlanmak zorundadır. CIA patentli kontrgerillacıların ve onların uzantılarının tasfiye edildiği bir partiler sistemiyle eşit, özgür, hiçbir barajın olmadığı bir Kurucu Meclis seçimine gitmek tek çözüm yoludur. Emperyalizmden bağımsız egemen bir kurucu meclis seçimi ancak her partiye eşit imkânlarla propaganda yapma fırsatı verildiğinde doğar. Bütün imkânların esas olarak sadece AKP’ye sunulduğu ortamda yapılacak bir seçimden doğan bir meclis her zamankinden daha fazla emperyalizmin kontrolünde bir meclis olacaktır. Tayyip Erdoğan bile kendi geleceği açısından sadece AKP’nin milletvekillerinden oluşacak böyle bir meclistense egemen bir meclisten yana olmak zorundadır.

Sosyalist sol ne yapmalı?

Sosyalist sol önce sekterlikten ve bir küçük burjuva hastalığı olan “solculuk”tan  vaz geçmek zorundadır. Alaturka faşizme gidişin yolunun kesilebilmesi için Kontrgerillaya karşı mücadele etmek sosyalist solun olmazsa olmaz görevidir. Kontrgerillanın kim olduğu ise artık bütün çıplaklığıyla ortadadır. Bu kontrgerillanın ABD emperyalizmi ve Avrupa’nın belli başlı emperyalist ülkeleri tarafından desteklenmekte olduğu ise aşikârdır. Ancak kitleler henüz bunun bilincinde değildirler. NATO’nun ve emperyalizmin kendi düşmanları olduğunu sosyalist solun propaganda ve ajitasyonuyla, ama esas olarak kendi deneyimleri ile öğrenecekler. Bu yüzden emperyalizmden bağımsız egemen bir kurucu meclis şiarı kitlelerin bilincinde muazzam bir ilerletici güce sahiptir. Öte yandan “biz burjuva demokrasisine karşıyız, proletarya demokrasisini savunuyoruz!” diyerek politika yapmaya kalkışmak aslında hiçbir şey yapmamakla eş anlamlıdır. CHP’nin mitingine katılıp katılmamak da bu çerçevede değerlendirilmek durumundadır. Biz, proletarya demokrasisinin kitlelerce dayatıldığı koşullarda burjuva demokrasisini savunmanın en büyük yanlış olduğunu söyleriz. Ancak bu koşulların henüz doğmadığı ve üstelik totaliter despotizmin gündeme geldiği durumlarda, işçi sınıfının örgütlenmesi için en elverişli zeminin ise burjuva demokrasisi olduğunu belirtmekten geri kalmayız. Kaldı ki, kapitalist sistemin bu genel çöküş evresinde, burjuvazi, burjuva demokrasisine bile tahammül edemeyecek durumdadır. Yani birçok burjuva demokratik talep doğrudan devrimci talep biçimine bürünebilir. Tek örnek: Burjuva demokrasisi ülkesi Fransa’da hükümet, anti-demokratik yasaları meclisten geçirebilmek için bizdeki kanun hükmünde kararnamelerden bile daha anti-demokratik bir yöntemle bu kanunları mecliste oylatmadan geçiriyor. Meclis oylaması gibi en basit burjuva demokratik talep – yani aslında burjuva demokrasisi talebi- bu durumda kitleleri burjuva hükümetlere karşı harekete geçirip devrimci durumların doğmasına neden olabiliyor.  Tabii anlayana!

Kırk yıldır hesaplaşmak istediğimiz kontrgerilla ile hesaplaşmak fırsatı ilk kez önümüze bu çıplaklıkta çıktığında orta yolculuk belasından kurtulamayıp, “Ne darbe, ne dikta!” diyerek işi sulandırmaya daha ne kadar devam edeceğiz? (27.07.2016)

SOKAĞA… SOKAĞA…SOKAĞA…

24 TEMMUZ, PAZAR GÜNÜ TAKSİM’DE ve SONRASINDA HER YERDE

ŞERİATÇI AMERİKANCI CEMAAT DARBESİNE KARŞI GÖSTERİLERE!

 

Artık ABD emperyalizmi tarafından desteklendiği açık olan ve şeriat özlemiyle hareket eden bir askeri darbe girişimi, CİA kontrolündeki Fethullah Gülen cemaati tarafından hayata geçirilmeye çalışılmış ve şimdilik yenilgiye uğramıştır.

Ancak şu açık bir gerçektir ki, bugün TSK Cemaat tarafından bölünmüş durumdadır, Polis teşkilatı aynı cemaat tarafından bölünmüş durumdadır. Devletin bu silahlı kesiminin yanı sıra en önemli sivil ayağı olan Yargı gene aynı Cemaat tarafından tam göbeğinden ikiye bölünmüştür, benzer bir şekilde Milli Eğitim de bölünmüştür. Bu aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin tam anlamıyla bölünmüş olduğu anlamına gelir. Ürkütücü bir tablodur ve 15 Temmuz Şeriatçı Amerikancı darbe girişiminin altında yatan esas nedendir.

Bu gerçeklerin yanı sıra, son derece belirgin olan bir husus da, yıllardır bu Cemaatle iç içe yaşamış bulunan AKP hükümetinin gene bu Cemaate karşı mücadelesinde uzun vadede başarı şansının hemen hemen hiç bulunmadığıdır. Çünkü Hükümet kanadı kendi içinde bile kimin Cemaatçi olup olmadığı konusunda net bir fikre sahip değildir. Meczup şahsın liderliğindeki Cemaat yıllar içinde öyle sızma girişimlerinde bulunmuştur ki, devlet şu anda yabancı bir devletin neredeyse işgali altındadır. Bu işgalden kurtulmak nasıl gerçekleşecektir? Hükümet panik halindedir, çünkü CİA destekli Cemaat çeşitli devlet kurumlarına o kadar yoğun giriş yapmıştır ki, bunlar şimdi tasfiye edildiğinde ortada muazzam bir boşluk olacaktır. Tek bir örnek bile durumun vahametini göstermeye yeterlidir: Cemaatçi 600 pilotu geri çektiğinizde Türk Hava Kuvvetlerinin uçaklarını kimler kullanacaktır? Yerine kimleri alacaksınız? Kimseyi alamayacağınıza göre ne olacak? Bu sadece bir kurumdaki durum, diğerleri de farklı değil.

Bütün bu koşullar altında ülkenin dört bir yanını “Hakimiyet Milletindir!” pankartlarıyla donatmak ne anlama geliyor? Ulusal egemenliğin  bu kadar çiğnenmiş olduğu bir yerde bunu ileri sürmek bile ayıptır. Önce bütün kurumları CİA’nın cemaatinden temizleyin ondan sonra hakimiyet-i milliyeden söz edin.

Pekiyi bu durumdan nasıl çıkılacaktır?  Cemaatten canını zor kurtarmış Erdoğan’ın, kendi eliyle devasa bir güç elde etmesine yol açtığı bu Cemaat örgütünden kurtulması ve tarumar ettiği Cumhuriyeti ayağa kaldırması mümkün değildir. Alaturka faşizmin taşlarını döşeyerek ülkeyi bugünlere sürükleyen Erdoğan’ın ne baskıcı OHAL uygulamalarıyla, ne Sedat Pekerci katil sokak çeteleriyle alanları kontrol etmesine; demokrasi, laiklik ve cumhuriyeti savunanları sindirmesine izin verilmemelidir. OHAL hükümetin anlattığı gibi durumu düzeltmenin yolu değil, aksine durumu düzeltebilecek yegane güç olan demokrasi ve emek güçlerinin daha fazla zapturapt altına alınması anlamına geliyor. OHAL derhal sonlandırılmalıdır!

Cemaat güçleri pekala OHALsiz de temizlenebilir, şöyle ki; Parti olarak yıllardır ifade ettiğimiz gibi buradan tek çıkış yolu egemen bir kurucu meclis inşasından geçebilir. Bütün partilerin eşit koşullar altında her türlü propaganda faaliyetlerini özgürce yürütecekleri bir seçim sürecinden çıkacak bir kurucu meclis. Bu seçimlere ancak emperyalist müdahalelere karşı çıkan siyasi partiler ya da grupların katılma hakkı olmalıdır, çünkü ancak buradan egemen bir meclis çıkabilir.

Öte yandan ülkenin sokakları ve caddeleri darbeye karşı sokağa dökülen insanların yanı sıra linççi, demokrasi ve laiklik düşmanı, idam cezası çığırtkanı ne idüğü belirsiz bir güruh tarafından da parselleniyor. Bu ülkenin emekçileri, sosyalistleri ve demokratları ülkenin caddelerini ve meydanlarını bu güruha terk etme lüksüne sahip değildir. Dolayısıyla Pazar gününden itibaren İstanbul Taksim Alanından başlayarak ülkenin bütün meydanları ve caddeleri CİA patentli Gülen cemaatinin darbesini lanetlemek için başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi halkımız tarafından doldurulmalıdır. Demokrasi, laiklik ve cumhuriyeti savunan ve emperyalist müdahalelere karşı çıkan tüm güçler acilen oluşturulacak bir birleşik işçi cephesi öncülüğünde bir araya gelmelidir. İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) olarak tüm emekçi halkımızı sokağa çıkmaya ve Şeriatçı Amerikancı darbeyi protesto etmek üzere başta ABD konsoloslukları olmak üzere bütün emperyalist ülke konsolosluk ya da temsilcilikleri önünde tepki göstermeye davet ediyoruz.

İŞÇİ KARDEŞLİĞİ PARTİSİ (İKP)

24 Temmuz’da (Pazar) 17.00’de Dolmabahçe’de CEMAAT darbesine hayır! OHAL’e hayır! Çözüm KURUCU MECLİS! pankartı arkasında buluşup Taksim’e yürüyoruz.

Her İkisinin de Can Düşmanı Cumhuriyet Rejimi

Erdoğan/Davutoğlu ikilisi de, Fethullah Gülen de, varlıklarının can düşmanı olarak Cumhuriyet’i görüyorlar. Biri yıkım tarihini bile veriyor: 100. Yıl, yani 1923! TBMM’nin ve Topkapı Sarayı’nın yerine yaptırttığı garabet abidesi o yolda atılmış en sembolik adımlardan biri. Diğeri Erdoğan’ın kadrolu ve kadrosuz taraftarlarını ancak beddualarla korkutacağının farkında olan Hoca Efendi.  Beddualarını Zeus’un ateşi gibi savurdukça Bülent beyle Abdülkadir beylerin ve tabii benzerlerinin dizlerinin bağları çözülüveriyor. Hiçbir dünyevi eleştiriden etkilenmeyen bu insanlar, “Cehennemde cayır cayır yanacaksınız!” bedduası karşısında panikleyip ne tavır alacaklarını şaşırıyorlar. İşte 2015 yılında nihai olarak Türkiye burjuvazisinin ve dolayısıyla emperyalizmin hizmetindeki kampın Türkiye’deki iktidar mücadelesinin dışavurumu.

O zaman, “Bırakalım birbirlerini yesinler” tavrı doğru mu?

Doğru değil. Çünkü böyle tavır alındığında “Onlar kendi aralarında ne yaparlarsa yapsınlar bizim bu taraklarda bezimiz yok” demiş olursunuz. Birbirlerini yemelerinden rahatsız olunacağından değil, herhangi bir iktidar perspektifine sahip olunmadığından. Sonuç itibariyle Türkiye daha bundan çok değil 1,5 yıl önce Haziran İsyanını yaşamış bir ülke. Örgütlü işçi sınıfının neredeyse hiç katılmadığı, ama buna rağmen iktidarı gasp etmiş devlet ihalesi zengini mafya bozuntularının tir tir titremesine yol açmış bir isyanın ülkesi. Önümüzde dişlerini göstermeye başlayan ekonomik krizi de dikkate aldığınızda, o isyanın kitlesine katılıp onun başını alabilecek işçi sınıfı mücadelelerinin giderek pıtrak gibi boy vermeye başladığını gözlemlediğinizde, AKP hükümetinin aldığı hiçbir polisiye önlemin dev kitle mücadelelerini frenlemeye gücünün yetmeyeceğini görmek için kâhin olmaya gerek yok. O zaman, mevcut durumda hükümetin hizmetindeki işçi sendikalarının korporatist yönelimlerine rağmen, Türkiye işçi sınıfının dünyanın bütün işçi sınıfları gibi her an patlayabileceğine hazır olmak gerekir.  Bu durumda da “bırakalım birbirlerini yesinler” demenin edilgenliğinde yaşamanın manasızlığı daha da çarpıcı hâle gelir.

Cumhuriyet yıkıcılarının ne legaline ne illegaline yan çıkmak

Ortada cumhuriyet, laiklik ve demokrasi düşmanı bir kamp var ve bu kamp ikiye bölünmüş durumda.  Biri legal, diğeri illegal. Ne demokrasi adına Gülen’e destek verilir ne de millicilik adına AKP’ye. Bu kampın cumhuriyet ve laiklik karşıtlığı herkesin malûmu. Demokrasi meselesindeyse oynuyorlar. Erdoğan/Davutoğlu ikilisi “milli iradenin üstünlüğü” yalanına yaslanarak 12 Eylül rejiminin yüzde 10’luk seçim barajını kıskançlıkla koruyor. Onların “demokrasisi” 12 Eylül demokrasisi. Şimdi bu koşullar altında birtakım köşe yazarlarının ya da “aydınların” AKP hükümetini demokrasiye davet etmeleri eğer inanılması güç bir safdillik değilse, Türkiye’nin AB sürecinden kopmasından duydukları korkunun ötesine geçemez. Ya da bu, AKP’yi demokrasinin en büyük düşmanlarına, yani Avrupa’nın ve ABD’nin emperyalist burjuvazisine şikâyet etmektir. Oysa ki, AKP demokrasiden zerre kadar nasibini almamış bir parti olsa da dünyanın dört bir tarafını bombalayarak ya da bombalatarak milyonları katleden ABD ve AB emperyalist burjuvazilerinin eline su dökemez.

Hâlâ demokrasinin ne olup ne olmadığını mı tartışacağız?

Yüzlerce köşe yazarı veya binlerce aydının demokrasi konusunda hükümete itidal çağrısı yapmalarının hâlâ önemini mi tartışmak zorunda kalıyoruz? Bu sayın baylar ve bayanlar bilmeliler ki, ezilen sınıfların en ufak bir kitlesel eylemi ya da sokak gösterisi bile en çok bedduadan rahatsız olan bu hükümeti onların imzalarından daha fazla geriletir. Nitekim AKP’nin yıllarca yasakladığı toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkını 2013 Haziranında bizzat sokak eylemleri elde etmedi mi? Demokrasi; gazetelere ilânlar vererek, hele de demokrasi düşmanlarının “hakları”nı savunarak güçlenmez. Haziran İsyanını lânetleyen Fethullah Efendi’nin Cemaatinin demokrasi talebi olamayacağı gibi, bu talebi dillendirmek de işçi sınıfının ya da işçi sınıfı yandaşı olduğunu ifade eden aydınların üzerine vazife değildir. İşçi sınıfının diliyle konuşmak gerekirse, “bir grev sırasında grev kırıcıya söz hakkı ve demokrasi verilemez!”.

Aynı şekilde, “emperyalizmin hizmetindeki Cemaat” ile “emperyalizmle çelişkiye girmiş bir hükümet” arasındaki çatışmada daha “millici” olduğu gerekçesiyle AKP hükümetinin yanında saf tutmak da bir o kadar yanlış bir politikadır. İlkin şunu ifade etmek gerekir ki, özellikle ABD emperyalizmi açısından şu an bu kampın iki kanadından biri yanında saf tutmak söz konusu değildir. Tam tersine ABD kime daha fazla burnu havada yaklaşırsa onun nezdinde daha itibarlı hâle geldiğinin farkındadır. Üstelik bu sadece AKP ile Cemaat arasındaki çatışmada değil, bütün siyasi partilerle ilişkisinde böyledir.  Cemaat ABD ile çatışma içinde olmadığı gibi AKP de değildir. Kuşkusuz bu durum yarın öbür gün değişiklik gösterebilir. Ama şunu unutmayalım, Türkiye’nin parlamentoda temsil edilen siyasi partileri ABD emperyalizmine karşı tavır almaz, ABD emperyalizmi böyle tavır alır ve bunun sonucunda da AKP veya diğerleri ABD’ye karşı tavır almaya itilebilirler. Saddam ve Kaddafi bunun yalın örnekleridir: ABD Saddam’ı yıllarca İran’a karşı desteklemiş, Kuveyt’e işgale kışkırtmış ve sonrasında da “düşman” ilân edince Saddam’dan tepki görmüştür. Kaddafi de Fransız emperyalizmiyle çok içli dışlıyken onun saldırısına uğradığı için Fransız emperyalizmine karşı savaşmak zorunda kalmıştır. Gene de bugün için Türkiye’de böyle bir durum henüz söz konusu değildir. Hükümet dahil bütün siyasal yapılar ve cemaat ABD’ye biat etmiş durumdadır.

Egemen bir kurucu meclis için!

İşçi sınıfının bağımsız ve kitlesel işçi partisinin inşası için!

İşçi sınıfının sendikal örgütlerinin hükümetten ve devletten bağımsızlığı için!

Siyasal demokrasinin fethi için!