Bu bir erken seçim değil her tür demokrasiyi ortadan kaldırma kararıdır!

Devlet Bahçeli’nin Tayyip Erdoğan’la aldığı 26 Ağustos 2018’de erken seçim önerisinin sözde 30 dakikalık bir görüşmeyle 24 Haziran 2018 tarihine çekilmesi kararı, bütün açıklığıyla bu kararın daha önceden danışıklı olarak alınmış olduğunu gösteriyor. Üstelik bu kararın gerekçesi olarak ileri sürülen görüşler özrü kabahatinden büyük dedirten türden.

Evet Bahçeli, Erdoğan’ın da kendisiyle aynı görüşte olduğunu ifade ettiği bir gerçeği avazı çıktığı kadar haykırıyor: “Bu işi bir an evvel bitirelim ve kurtulalım şu seçim belasından!” Yani Türkiye’deki mevcut iktidar bloku bırakın demokratik bir seçimi, var olan demokrasi kırıntılarına bile tahammülü olmadığını ilk kez bu kadar açık bir biçimde dillendirmiş oluyor. Seçmen tercihini kendilerinden yana kullandığında demokrasi bir faziletken, şimdi işler tersine döndüğünde bir baş belası haline geliyor.

OHAL koşullarında yapılacak olan “seçimlerin” aslında seçimden başka her şeye benzeyeceği şimdiden belli olmakla birlikte uygun olmayan koşullar altında da olsa bir sınıf mücadelesi öznesi olduğu görülmelidir. İktidar Bloku bu kararıyla hem Türkiye burjuvazisinden hem de emperyalist burjuvaziden kendi iktidarı için onay istiyor. TÜSİAD türü burjuvalardan “istikrar” adına, Anadolu ve büyük şehir “çakalları”ndan ihalelerin sürdürülmesi adına ve tabii emperyalist burjuvaziden de ülkenin varını yoğunu talan eden büyük “projeler”in gerçekleştirilmesi adına onay istiyor. Tabii emperyalist sisteme başta Ortadoğu olmak üzere sunulacak destekler de işin cabası.

İşte bu koşullar altında sahte seçimlerin hiçbir sorunu çözmeyeceğini bile bile bu mücadelede saf tutmak işçi örgütleri ve ezilen halk için bir zorunluluk ve hayat memat meselesidir. Çünkü demokrasi için mücadele işçi sınıfı için din ve vicdan özgürlüğü, fikir özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı kadar ve hatta belki onlardan daha fazla örgütlenme özgürlüğü anlamına gelir. İşçi sınıfının siyasal ve sendikal örgütlenme hakkı elinden alındığında – ki OHAL rejimi bu hakkın gasp edilmesinin ayyuka çıkmış halidir- ortada bugün görüldüğü gibi demokrasinin kırıntısı bile kalmaz ve diğer bütün haklar da hasır altı edilir. İşçi sınıfı, ezilen halklar ve gençlik örgütlenemiyorsa ülke boğuluyor demektir.

Bu koşullar altında ivedilikle yapılması gereken ne?

İktidar Blokuna karşı demokrasi için mücadele edecek bütün siyasi yapılar adaylarını göstermelidirler. Hatta bu konuda bütün işçi ve gençlik örgütleri birbirlerine destek olmalıdırlar. Mümkün olduğu kadar fazla aday – her kesimi temsil eden- gösterilmelidir. Bu, İktidar Blokunun seçimleri ilk turda kazanmaması için bir zorunluluktur. Bütün muhalif adaylar aralarında peşinen bir yazılı anlaşmaya varmalıdırlar, o da şu olmalıdır: Aralarından hangisi ikinci tura kalır ve seçilirse başkanlık sistemine son verecek bütün düzenlemeleri (yani TSK’da, Emniyet’te, yargıda, eğitimde) yaparak 6 ay sonunda demokratik seçimlere gitme taahhütünde bulunmalıdır. O halde muhalefetin yapması gereken tam bir “tabula rasa”dır, yani sil baştandır. Adına ister kurucu meclis deyin ister demeyin, barajların sıfırlandığı, her partinin eşit propaganda hakkına sahip olduğu ve eşit koşullar altında girdiği bir seçim sonucu oluşacak bir meclis böyle işlev görür. Egemen bir karakter kazanır. İkinci tura kalmak için mücadele edecek adaylar başkanlık rejimini değil, parlamenter sisteme derhal geri dönüşü sağlayacaklarını ortaklaşa taahhüt etmelidirler.

Esas seçim sonrası ne olacak?

Şu anda görüldüğü kadarıyla muhalefet bu seçimlerde büyük çoğunluğa sahiptir. Ama iş gene pekala “atı alan Üsküdar’ı geçti”ye dönebilir. Buna karşı bile biz bir kurucu meclis mücadelesinin yolunu açmış oluruz ki bu sınıf mücadelesinin günümüz koşullarında ayrılmaz bir parçasıdır.

Son söz CHP’ye

CHP Genel Başkanını aday göstermemelidir. Çünkü bir parti eğer demokrasiden söz ediyorsa kendi başkanı, esas olarak sembolik bir karakter taşıyacağını ileri sürdüğü cumhurbaşkanlığına değil başbakanlığa talip olmalıdır. Demokrasiyi savunmak bunu gerektir.

 

20 Nisan 2018

PGB Sosyalizm

Elbette ADALET!

Sonuna kadar ADALET!

Ama bu çok haklı talep mantıki sonucuna varmalı

CHP’nin başlattığı “Adalet” yürüyüşü çok haklı ve sonuna kadar desteklenmeli. “Ama şu destekliyormuş, bu destekliyormuş” tartışmasının hiçbir önemi olmadığı gibi, “şu desteklemiyormuş, bu desteklemiyormuş”un da bir önemi yok. 2013 Haziran İsyanı’ndan bu yana önemli de olsa birkaç istisnai işçi sınıfı hareketi (metal ve cam işçilerinin eylemleri) dışında üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi duran bu ülkede “pekiştirilmiş bir 12 Eylül rejimine” karşı sokağın harekete geçmesine yol açan bir eylem nasıl olur da desteklenmez? Bakın daha şimdiden Erdoğan-Bahçeli kliği ve onların hempaları nasıl da küplere bindiler? Yandaş TV’ler ve yazılı basın organları nasıl da canhıraş bir saldırı kampanyası yürütüyorlar. Kuyruklarına basılmış olmanın acısını çıkartmak isteyen bir ruh hali içindeler. Ve tabii iktidar bloğundaki çatlama belirtileri de işin cabası. Bir kere daha kanıtlanmış oldu ki; özellikle 16 Nisan şikeli plebisitinin sonucuyla birlikte artık hiçbir önemi kalmamış olan parlamentoda oturup hiç kimsenin duymayacağı “kendi sesini beğenen konuşmalar” yapma yerine sokağa çıkıp bir adım bile atmak ülkenin içine girdiği karanlıktan kurtulma yolunda çok daha anlamlı bir harekettir.

Mevcut iktidar kliği her şeyden önce işçi sınıfı (genel olarak işçiler değil, örgütlü işçiler, çünkü sadece örgütlü işçiler işçi sınıfıdır) düşmanı olduğunu başta yasakladığı bütün grevlerle ve işten atmalarla herkese göstermiştir. İflah olmaz bir laik ve seküler hayat tarzı düşmanı olduğunu yürüttüğü akıl almaz mezhepçi politikalarla ispatlamıştır (“henüz toplum üzerinde kültürel hakimiyetimizi tesis edemedik” yakınması bunun itirafıdır). Kendisine yakın durmayan bütün Kürtlere düşman olduğunu da HDP’nin Eş Başkanları dahil olmak üzere birçok milletvekilini ve sayısız Belediye Başkanını hapse atarak göstermiştir. İktidar kliği kendisine biat etmeyen bütün kadınlara olduğu gibi başı dik ve özgür davranan bütün gençlere de düşman olduğunu zaten her fırsatta dile getiriyor. Kendisini eleştiren bütün yazarçizerleri ve aydınları ya hapse tıkarak ya da işten atarak baş düşmanlar kategorisine yerleştirmekte hiçbir beis görmüyor. Plebisit sonucu kabul ettirdiği anayasal değişiklerle demokrasinin kırıntılarını bile tereddütsüz yok etmekte hiçbir sakınca görmüyor. Sonuç olarak, iktidar kliği esasen demokrasiye düşman olduğunu bütün tasarruflarıyla dile getiriyor.

ADALET halkın ekmeğidir! İşçilerin geleceğidir! (DİSK pankartı)

İşte bütün bu gelişmeler karşısında tabii ki ADALET talebi başa alınmak zorundadır. Ama ADALET talebinin içi derhal doldurulmalıdır: OHAL sürdükçe ADALET mümkün değildir! ADALET’i engelleyen temel müessese OHAL rejimidir. Derhal kaldırılmalıdır! İstanbul Maltepe’ye kadar sürdürüleceği ifade edilen yürüyüş genel soyut bir ADALET talebiyle yol alamaz, fiilen uygulanan somut bir ADALET talebini dile getirmelidir. Milyonlar ADALET için sokağa çıkıyorlarsa, OHAL’in kaldırılmasını görmek için çıkıyorlar. Grevleri yasaklanan ve işten atılan işçiler için, yıllardır kadro yalanlarıyla kandırılıp güvencesiz çalıştırılan taşeron işçiler için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır; cezasız kalan iş kazaları ve iş cinayetleri söz konusu olduğunda ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan ya da işlerine son verilen kamu çalışanları için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan milletvekilleri ya da Belediye Başkanları için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan ya da işten çıkartılan gazeteciler için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Kısacası OHAL varsa ADALET yoktur! İktidar kliği 19 Temmuz’da OHAL’i üç ay daha uzatmak isteyecektir. Sokağa dökülen milyonlar OHAL’in kalkmadığını gördüklerinde eylemlerine yeniden ve yeniden başlayacaklarını haykıracaklardır. Artık bu yürüyüşten geri dönüş yoktur. Ya ADALET, ya ADALET!

Herkes için ADALET, herkes için DEMOKRASİ! (KESK pankartı)

Ama bununla bitmez; ADALET talebi bir başladı mı sonu gelmeyecektir. 12 Eylül 1980 rejiminin 16 Nisan şaibeli plebisitiyle katmerlenerek aldığı yeni ve daha gelişkin baskı biçimi, ADALET’in önündeki en büyük engel haline gelmiştir. Artık Türkiye’de böyle bir Yüksek Seçim Kurulu ile adil bir seçim yapılamaz. Yapılabileceğini iddia edenler ya kendilerini ya halkı ya da her ikisini birden kandırmış olurlar. Yürüyen milyonlar burada durmayacaklardır. Yürüyen milyonlar iktidarını kaybetmiş olan bir parlamentonun yerini alacak bir meclisin demokratik seçiminin yolunu açacaklardır. Demokrasi, tek kelimeyle halkın egemenliğidir. Yüzde 10 barajının yeni Başkanlık rejimiyle yüzde 50’ye çekilmesi demokrasiye tamamen son verilmesi demektir. Zaten ADALET yoksa DEMOKRASİ de yoktur. Mevcut Başkanlık sistemi Türkiye’deki bütün siyasi partilerin sonu anlamına geliyor. Önümüzdeki dönemde gerçek bir parlamento olmayacağı gibi, gerçek siyasi partiler de olmayacaktır. Zaten iktidar kliği kendi partileri de dahil olmak üzere hiçbir partinin varlığını istemediklerini kanıtladılar. Devlet Bahçeli kendi partisini bitirdi, Tayyip Erdoğan dizginleri tamamen ele alabilmek için mecburen AKP’nin başına geçti. Her ikisi de zaten siyasi partiler rejimi istemiyorlar. Çünkü son tahlilde siyasi parti bir tehlikedir! DEMOKRASİnin olabilmesi için bu ucube Başkanlık rejiminden vazgeçilmesi ve nispi temsile dayalı EGEMEN bir KURUCU MECLİS seçimine gidilmesi gerekir. Bu KURUCU MECLİS seçimi barajsız olmalı, katılan her örgüte eşit propaganda hakkı tanınmalı, herkes aldığı oy oranında bu mecliste temsil edilmelidir. Eşit ve özgür bir seçimden korkacak bir şey yoktur. Böyle bir Mecliste işçi sınıfının kendi bağımsız siyasi partisiyle (bütün işçi örgütlerinin ve demokratik örgütlerin bir araya gelmesiyle) var olması fazlasıyla mümkündür. Bu burjuva meclisin işçi sınıfı kanadı ancak böyle olabilir. Öte yandan, böyle egemen bir kurucu meclisle birlikte ülkenin bu kadar pahalı ve totaliter despotizme açık bir Başkanlık sistemine ihtiyacı olmadığı derhal ortaya çıkacaktır. Ülkenin kaderini tamamen kendi eline alacak olan EGEMEN KURUCU MECLİS’in Başkanı Cumhuriyeti sembolik olarak temsil edebilir.

Sonuç olarak, ADALET talebi pandoranın kutusudur, bir açıldı mı pir açılacaktır. Yeter ki içi layığıyla doldurulabilsin ve kitle hareketinin bu talebin içinin nasıl doldurulabileceğine aklı yatsın. ADALET talebi, ancak ezilen ve sömürülenlerin kendilerini temsil edebileceği EGEMEN bir KURUCU MECLİS talebine uzanırsa sahici olacaktır. Biz İKP olarak, ADALET ve DEMOKRASİ mücadelesinde başta irili ufaklı tüm işçi sınıfı örgütlerini birleşik bir cephede omuz omuza mücadele etmeye çağırıyoruz. (1 Temmuz 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)
Merkez Yürütme Kurulu

Her İkisinin de Can Düşmanı Cumhuriyet Rejimi

Erdoğan/Davutoğlu ikilisi de, Fethullah Gülen de, varlıklarının can düşmanı olarak Cumhuriyet’i görüyorlar. Biri yıkım tarihini bile veriyor: 100. Yıl, yani 1923! TBMM’nin ve Topkapı Sarayı’nın yerine yaptırttığı garabet abidesi o yolda atılmış en sembolik adımlardan biri. Diğeri Erdoğan’ın kadrolu ve kadrosuz taraftarlarını ancak beddualarla korkutacağının farkında olan Hoca Efendi.  Beddualarını Zeus’un ateşi gibi savurdukça Bülent beyle Abdülkadir beylerin ve tabii benzerlerinin dizlerinin bağları çözülüveriyor. Hiçbir dünyevi eleştiriden etkilenmeyen bu insanlar, “Cehennemde cayır cayır yanacaksınız!” bedduası karşısında panikleyip ne tavır alacaklarını şaşırıyorlar. İşte 2015 yılında nihai olarak Türkiye burjuvazisinin ve dolayısıyla emperyalizmin hizmetindeki kampın Türkiye’deki iktidar mücadelesinin dışavurumu.

O zaman, “Bırakalım birbirlerini yesinler” tavrı doğru mu?

Doğru değil. Çünkü böyle tavır alındığında “Onlar kendi aralarında ne yaparlarsa yapsınlar bizim bu taraklarda bezimiz yok” demiş olursunuz. Birbirlerini yemelerinden rahatsız olunacağından değil, herhangi bir iktidar perspektifine sahip olunmadığından. Sonuç itibariyle Türkiye daha bundan çok değil 1,5 yıl önce Haziran İsyanını yaşamış bir ülke. Örgütlü işçi sınıfının neredeyse hiç katılmadığı, ama buna rağmen iktidarı gasp etmiş devlet ihalesi zengini mafya bozuntularının tir tir titremesine yol açmış bir isyanın ülkesi. Önümüzde dişlerini göstermeye başlayan ekonomik krizi de dikkate aldığınızda, o isyanın kitlesine katılıp onun başını alabilecek işçi sınıfı mücadelelerinin giderek pıtrak gibi boy vermeye başladığını gözlemlediğinizde, AKP hükümetinin aldığı hiçbir polisiye önlemin dev kitle mücadelelerini frenlemeye gücünün yetmeyeceğini görmek için kâhin olmaya gerek yok. O zaman, mevcut durumda hükümetin hizmetindeki işçi sendikalarının korporatist yönelimlerine rağmen, Türkiye işçi sınıfının dünyanın bütün işçi sınıfları gibi her an patlayabileceğine hazır olmak gerekir.  Bu durumda da “bırakalım birbirlerini yesinler” demenin edilgenliğinde yaşamanın manasızlığı daha da çarpıcı hâle gelir.

Cumhuriyet yıkıcılarının ne legaline ne illegaline yan çıkmak

Ortada cumhuriyet, laiklik ve demokrasi düşmanı bir kamp var ve bu kamp ikiye bölünmüş durumda.  Biri legal, diğeri illegal. Ne demokrasi adına Gülen’e destek verilir ne de millicilik adına AKP’ye. Bu kampın cumhuriyet ve laiklik karşıtlığı herkesin malûmu. Demokrasi meselesindeyse oynuyorlar. Erdoğan/Davutoğlu ikilisi “milli iradenin üstünlüğü” yalanına yaslanarak 12 Eylül rejiminin yüzde 10’luk seçim barajını kıskançlıkla koruyor. Onların “demokrasisi” 12 Eylül demokrasisi. Şimdi bu koşullar altında birtakım köşe yazarlarının ya da “aydınların” AKP hükümetini demokrasiye davet etmeleri eğer inanılması güç bir safdillik değilse, Türkiye’nin AB sürecinden kopmasından duydukları korkunun ötesine geçemez. Ya da bu, AKP’yi demokrasinin en büyük düşmanlarına, yani Avrupa’nın ve ABD’nin emperyalist burjuvazisine şikâyet etmektir. Oysa ki, AKP demokrasiden zerre kadar nasibini almamış bir parti olsa da dünyanın dört bir tarafını bombalayarak ya da bombalatarak milyonları katleden ABD ve AB emperyalist burjuvazilerinin eline su dökemez.

Hâlâ demokrasinin ne olup ne olmadığını mı tartışacağız?

Yüzlerce köşe yazarı veya binlerce aydının demokrasi konusunda hükümete itidal çağrısı yapmalarının hâlâ önemini mi tartışmak zorunda kalıyoruz? Bu sayın baylar ve bayanlar bilmeliler ki, ezilen sınıfların en ufak bir kitlesel eylemi ya da sokak gösterisi bile en çok bedduadan rahatsız olan bu hükümeti onların imzalarından daha fazla geriletir. Nitekim AKP’nin yıllarca yasakladığı toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkını 2013 Haziranında bizzat sokak eylemleri elde etmedi mi? Demokrasi; gazetelere ilânlar vererek, hele de demokrasi düşmanlarının “hakları”nı savunarak güçlenmez. Haziran İsyanını lânetleyen Fethullah Efendi’nin Cemaatinin demokrasi talebi olamayacağı gibi, bu talebi dillendirmek de işçi sınıfının ya da işçi sınıfı yandaşı olduğunu ifade eden aydınların üzerine vazife değildir. İşçi sınıfının diliyle konuşmak gerekirse, “bir grev sırasında grev kırıcıya söz hakkı ve demokrasi verilemez!”.

Aynı şekilde, “emperyalizmin hizmetindeki Cemaat” ile “emperyalizmle çelişkiye girmiş bir hükümet” arasındaki çatışmada daha “millici” olduğu gerekçesiyle AKP hükümetinin yanında saf tutmak da bir o kadar yanlış bir politikadır. İlkin şunu ifade etmek gerekir ki, özellikle ABD emperyalizmi açısından şu an bu kampın iki kanadından biri yanında saf tutmak söz konusu değildir. Tam tersine ABD kime daha fazla burnu havada yaklaşırsa onun nezdinde daha itibarlı hâle geldiğinin farkındadır. Üstelik bu sadece AKP ile Cemaat arasındaki çatışmada değil, bütün siyasi partilerle ilişkisinde böyledir.  Cemaat ABD ile çatışma içinde olmadığı gibi AKP de değildir. Kuşkusuz bu durum yarın öbür gün değişiklik gösterebilir. Ama şunu unutmayalım, Türkiye’nin parlamentoda temsil edilen siyasi partileri ABD emperyalizmine karşı tavır almaz, ABD emperyalizmi böyle tavır alır ve bunun sonucunda da AKP veya diğerleri ABD’ye karşı tavır almaya itilebilirler. Saddam ve Kaddafi bunun yalın örnekleridir: ABD Saddam’ı yıllarca İran’a karşı desteklemiş, Kuveyt’e işgale kışkırtmış ve sonrasında da “düşman” ilân edince Saddam’dan tepki görmüştür. Kaddafi de Fransız emperyalizmiyle çok içli dışlıyken onun saldırısına uğradığı için Fransız emperyalizmine karşı savaşmak zorunda kalmıştır. Gene de bugün için Türkiye’de böyle bir durum henüz söz konusu değildir. Hükümet dahil bütün siyasal yapılar ve cemaat ABD’ye biat etmiş durumdadır.

Egemen bir kurucu meclis için!

İşçi sınıfının bağımsız ve kitlesel işçi partisinin inşası için!

İşçi sınıfının sendikal örgütlerinin hükümetten ve devletten bağımsızlığı için!

Siyasal demokrasinin fethi için!