Mevcut durumda İKP ne öneriyor?

 

  • 16 Nisan referandumu ya da daha doğru ifadeyle plebisiti (baskı rejimlerinin referandum gibi halkın görüşüne danışması değil, halka kendi niyetini dayatması demektir) şaibeli değildir. Onun da ötesinde 12 Eylül 1980 rejimine, onun açtığı yolu kullanarak rahmet okutacak bir karşı-devrim girişimidir. Bu girişim eğer muhalif kesim önderlikleri tarafından – ki bunlar ağırlıklı olarak burjuva/küçük burjuva karakterlidir- çok kararlı bir biçimde reddedilmezse önümüzdeki kısa vadede benzer plebisitler aracılığıyla her konuda alaturka faşizme yürüyüş yolunun taşları döşenecektir. Artık plebisitler yoluyla cumhuriyetin de, laikliğin de ve tabii zaten 12 Eylül 1980’den itibaren deli gömleğine sokulmuş bulunan “demokrasi”nin de oylanması mümkün olacaktır. Artık idam yasağı da, kadın hakları da, işçi hakları da daha 2019 öncesinde oylanabilecektir.
  • 16 Nisan plebisiti sadece propaganda imkanlarının eşitsiz olarak kullanımı değildir. Bunun çok ötesinde sandık kurullarına ordu ve polis güçlerinin yanı sıra paramiliter güçlerle müdahalede bulunulmuş olmasıdır. MHP ve BBP önderlikleri ve Erdoğan’ın teşekkür ettiği HÜDA-PAR bu misyonlarını hakkıyla yerine getirmişler ve yüzde 55 dolayında ‘HAYIR’ oyunu tam da sınır olan yüzde 49’a indirmişlerdir. Muhalefetin suçlaması gereken kurum YSK değildir. İşi dolandırmaya gerek yok. Suçlu olan Erdoğan/Bahçeli kliğidir. YSK artık aynen Anayasa Mahkemesi gibi kapıkulu kurumu haline gelmiştir.
  • Mevcut meclis bu karşı-devrimci referandum kararını 340 oyla, yani 550 milletvekili üzerinden yüzde 60 üzeri oyla almıştır.  Sonuç, en olumsuz koşullarda bile halkın, meclisin kararını kahir ekseriyetle reddettiği anlamına gelmektedir. Bu meclis yenilgisini kabul edip derhal kendini fesh etmelidir.  Dolayısıyla CHP’li, EşBaşkanları ve sayısız milletvekilleri hapiste olan HDP’li ve kararlılıkla ‘HAYIR’ kampanyası yürütmüş olan MHP’li milletvekileri sine-i millete dönmelidirler. Bugünkünden bile daha anti-demokratik koşullar altında cereyan edeceği aşikar olan 2019 seçimlerini bir çare olarak görmek halkı aldatmaktan başka bir anlam taşımaz. Bilinmelidir ki, iktidarını hiçbir koşul altında teslim etmemeye kararlı olan klik seçimlerde ezilse bile yerinde durmanın yollarını arayacaktır.
  • Bazı AKP sözcüleri “Gezi günlerinde değiliz, o günlerdeki gibi sokakları teroristlere teslim etmeyeceğiz, artık polisin yanı sıra halkı da silahlandırdık” diyorlar. Bu da alaturka faşizme yürüyüşün açık bir itirafıdır. “Asker polis yetmezse, paramiliter eşkiyayla vururuz” demek istiyorlar. Ayrıca her kim ki “Gezi olaylarında teroristler vardı” diyorsa, namerttir ve kendi işleyeceği suçları kamufle etmeye çalışıyordur.  Gezi olaylarında protestocuların bırakın ateşli silahı, çakı bile bulundurmadığını herkes biliyor, ama göstericiler hükümetin ve onların yalakalarının ateşli/ateşsiz silahlarıyla katledilmişlerdir.
  • Olayların gelişimi plebisit sırasında ve sonrasında cumhuriyet ve laiklik değerlerini kararlılıkla savunmuş olan ve savunmaya devam eden halkın önünde çok büyük bir fırsatın açılmış olduğunu gösteriyor. Herşey halkın muhalefetini yürütme konusundaki siyasal önderliklerin alacakları tavra bağlıdır. Eğer bu önderlikler olayların gerektiği cesarette davranamaz ve zaten olmayan bir hukuki süreçle vakit geçirme yolunu seçerlerse, yani “hele bir Anayasa Mahkemesine gidelim oradan da Avrupa İnsan Halkları Mahkemesinin yolunu tutarız, aman şimdi kimse sokağa çıkmasın” anlayışında olurlarsa dava başından kaybedilmiş demektir.  Anayasa Mahkemesinin durumunu yukarıda ifade ettik. Avrupa Mahkemeleriyse, önce kendi ülkelerindeki durumlara baksınlar, Fransa’da süregiden ve Erdoğan’ın burada ekmeğine yağ süren OHAL uygulamasına laf etsinler, Ukrayna’daki rezalete laf etsinler, İsrail’in uyguladığı zulme laf etsinler!
Türkiye halkının önünde açılmış olan fırsat Türkiye demokrasisini Avrupa demokrasilerinden daha ileri noktalara taşıma imkanı sunuyor. Muhalefet bunun bilinciyle hareket etmelidir.

 

  • Gün, Türkiye’de engin bir siyasal demokrasi talebiyle hareket etme günüdür. Bu bir sokak eylemi günüdür, şiddet yolunu seçme günü de değildir. Şiddeti seçeceklerini söyleyenler iktidar kliğinin sözcüleridir. Başta CHP önderliği olmak üzere muhalefet, meclisten çekilmeli ve sokak mücadelesinden geri adım atmamalıdır. Şu anda halk siyasal partilerden daha cesur adımlar bekliyor ve bu talebi devam edecek.
Ama halka da bu mücadele yürütülürken somut talepler götürnek gerekir. Bugünün Türkiyesinde mevcut meclisin yerini alacak egemen bir Kurucu Meclis talebiyle hareket edilmediği takdirde hiçbir şey yapılmamış olacak, olayların akışına teslim olunacak demektir.

 

  • Egemen bir Kurucu Meclis; her siyasi yapıya eşit propaganda imkanının sunulduğu, hiçbir seçim barajının olmadığı, üyelerinin kendilerini seçenler tarafından geri çağırılabildiği genel oyla seçilmiş bir meclis demektir. Böyle bir seçime siyasi partilerin dışında kesimlerin, yani sendikaların ve diğer kitle örgütlerinin de katılımı mümkün olmalıdır. Onlar da kendi adaylarını gösterip propagandalarını yapabilmeliler. Nispi temsil usuluyle gerçekleşecek böyle bir seçimde herkesin bu mecliste aldığı oy oranına göre temsili mümkün olacaktır. Bakalım bu koşullarda bir seçim yapıldığında nasıl bir tabloyla karşılaşacağız? Bugünkünden inanılmaz ölçüde daha demokratik bir sonuç çıkacağı kesindir. Kurucu Meclisin Başkanı lüzumsuz bir israf mekanizması haline gelmiş bulunan cumhurbaşkanlığının yerini almalı ve devleti temsil etmelidir. İçine girdiğimiz dönemde mevcut kitle hareketi bu talepler etrafında harekete geçirilmeli, bunun için her yerde Kurucu Meclis Komiteleri oluşturulmalıdır. Ülkedeki iç barışı sağlamanın yanı sıra bölgedeki barışı tesis etmek için de Türkiye’nin dış ülkelere karşı maceracı askeri girişimlere başvurmasını yasaklayacak bir meclis olacaktır bu.
  • Bu egemen kurucu meclis seçimine giden yolda bir dizi yasanın değiştirilmesi öne çıkartılmalı, tutuklu bütün milletvekilleri, belediye başkanları, gazeteciler, sendikacılar derhal serbest bırakılmalı ve özgür bir seçim kampanyası yürütmenin imkanlarına kavuşmalıdırlar. İşçi Kardeşliği Partisi olarak öne sürdüğümüz bu siyasal hat kesinlikle afaki olmayıp barışçıl bir kitle hareketinin de yolunun açılmasına imkan verecek tek hattır. Önerimiz budur. Haydi tartışmaya!

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)

Merkez Yürütme Kurulu

(22 Nisan 2017)

Referandumda “HAYIR”! Ya sonra?

Seçeneksiz değiliz!

Alaturka faşizme geçişi durdurmak için “HAYIR”ın kazanması sonrasında net bir önerimiz olmalı:

Laik bir Cumhuriyet için “HAYIR”ı, Egemen bir “Kurucu Meclise EVET”e Çevirmek 

Alaturka faşizme geçişin yolunu kesmek için Erdoğan-Bahçeli ikilisinin düzenlettiği referandumda öncelikle “HAYIR” oyu kullanmak bir zorunluluk.  Geçişi önlemek için yeterli mi? Kesinlikle değil, ama şu evrede atılması gereken ilk adım bu. Kuşkusuz Türkiye siyasi tarihinde bir ilk olan genel seçimleri üç ay içinde yenileme (7 Haziran – 1 Kasım 2015 seçimleri) dayatması artık kolaylıkla tekrarlanabilir: “Hayır” ile sonuçlanacak bir Başkanlık sistemi referandumu kolaylıkla kısa bir süre sonra bir yarı Başkanlık referandumuna çevrilebilir, “Evet”i elde edene kadar, yani bıktırana kadar referandum… Bunu önlemenin yolu, “Hayır”ın kazanması durumunda kitlelere ne önerileceğinin öncesinden berrak bir biçimde belirlenmesinden geçiyor. Ancak bu yapılabilirse,  “Hayır” sonucunun karşı kampta yaratacağı moral bozukluğu alaturka faşizme geçişin yeni adımlarının atılmasını geciktirebilir. Bunun ötesinde, zaten “Hayır”ın kazanabilmesinin önkoşullarından en önemlisi de kaos, terör ve ekonomik krizle korkutulan kitlelerin “Hayır” kazandığında bir seçenekleri olduğunu bilmeleri, yani “Hayır” sonrası için net bir öneri duymalarıdır.

2013 İsyanı döneminde değiliz, bunu unutmamalıyız!

2013 yılının Mayıs-Haziran aylarında ülkeyi bir uçtan bir uca saran isyan dalgası günlerinde değiliz. Tam tersine kitle hareketinde ciddi bir gerileme var. Bugün 2013 yılının son derece zayıflamış işçi sendikalarını bile arar durumdayız (O günlerdeki Hava-İş ve Petrol-İş bugün yoklar), işçi sınıfının mücadelesini destekleyen siyasal yapılar o güne göre bile ya yerlerinde sayıyorlar ya da politik olarak daha gerilemiş durumdalar. Dolayısıyla aynı 2010 referandumunda olduğu gibi “Hayır” oylarının kazanması için mücadele mutlak bir gereklilik. Toplumsal mücadelelerde öyle anlar vardır ki bunlar, basit gibi gözüken bir oy kullanma eylemini olası bir kitle hareketinin taşıyıcıları haline getirebilir.  İşte şimdi böyle bir durumla yüz yüzeyiz. Yıllar içinde gerçekleştirilen çok sayıda düzeltmeye rağmen en çok gerici kimi Batı Avrupa anayasaları kadar “demokratik” olan ama gene de parlamenter rejime dayalı mevcut anayasayı, Başkanlık anayasasına karşı savunmak, alaturka faşizme geçişin yolunu bir miktar tıkamak anlamına geliyor.

Başkanlık sisteminin hedefi ne?

Kimilerine göre referanduma sunulacak yeni anayasal rejimin hedefi iki partili bir sistem, yani Kenan Evren’in arzuladığı ve hayata geçmesini istediği ABD’deki gibi bir oyun. İşte bazılarının anlamadıkları da bu: Burası ABD değil Türkiye! Dünya kapitalist sisteminin en tepesindeki emperyalist ülke değil, o emperyalist sistemin emrindeki bağımlı bir ülke. Burada gerçekleştirilmek istenen iki partili sistem değil, partisiz bir sistem. Mevcut Başkanlık anayasası partileri tümden ortadan kaldıran bir sistem dayatıyor. Aslında Erdoğan ve Bahçeli kendi partilerine dahi güvenmedikleri için, onların dahi Cemaat (emperyalizmin dünya çapında faaliyet gösteren ve Türkiye’de de bu ülkenin toplumsal formasyonuna uyarlanmış seksiyonu) tarafından ele geçirilebildiğini ya da geçirileceğini gördüklerinden böyle bir sistemde anlaştılar.

Erdoğan-Bahçeli rejiminin alternatifi kim?

Bu ikilinin iktidarının alternatifi bugünkü Mecliste temsil edilen siyasal partiler değil. Maalesef parlamento dışında yer alan sol siyasal partiler ve yapılar hiç değil. En güçlü alternatif, ABD yönetiminin bir kanadı ve AB siyasal zirvelerinin hemen tümü tarafından (unutmayalım 15 Temmuz darbe girişimini Avrupa’da Norveç Hükümeti dışındakiler darbenin başarısız olduğundan emin olduklarında ve günler sonra kınadı!) açıkça desteklenmiş olan Cemaat örgütlenmesidir. TSK, Emniyet, Yargı ve Eğitimde örgütlü olan, bütün tasfiyelere rağmen gene de sadece odur. Çünkü emperyalizmin doğrudan uzantısıdır ve emperyalizmle dalaşmak istemeyen iktidar odakları da onun örgütlülüklerine karşı yeterli mücadeleyi sürdüremeyip, onunla uzlaşma arayışlarına girişmiş bulunuyorlar.  Şu ana kadar çok sayıda Cemaat mensubu, sempatizanı ya da uzak sempatizanı hapse atılmış olsa da, örgütlenmenin gerçek liderleri yurt dışına kaçırıldılar. Emperyalizmle işbirliği içinde siyasal hayatına başlayarak hükümet edilmiş olan AKP’nin emperyalizme, dolayısıyla Cemaate karşı tutarlı bir mücadele yürütmesini beklemek hayaldir. O zaman da Erdoğan-Bahçeli rejiminin alternatifi hâlâ Cemaat örgütlenmesidir.

Gerçek halk alternatifi nasıl ortaya çıkar?

Gene kimilerinin iddia ettiği gibi referandumda “Hayır” seçeneğinin başarılı olabilmesi için laikliğin savunulmasının arka plana atılması doğru değildir. Laikliği, demokrasiyi ve cumhuriyeti savunmak “Hayır” kanadının kazanması için olmazsa olmaz koşullardır. Laikliği, cumhuriyeti ve demokrasiyi savunmayanların oylarını alabilmek için taktikler üretmeye gerek yok. Onlara söylenecek tek söz şudur: “Başkanlık sisteminin yerleşmesiyle birlikte kendi partinizin siyaset sahnesinden silinmesini mi istiyorsunuz?”  Onlar bunu çok daha iyi anlarlar. “Hayır” savunucuları laik diye, kendi partilerinin kapatılmasına göz yumamazlar. Kaldı ki, onlar için dahi ulusal egemenlik meselesi gene de her şeyden önemli olmalı. Egemen bir meclise sahip laik bir cumhuriyette ibadetini yerine getirmek, şeriatla idare edilen Suudi Arabistan gibi emperyalizm uşağı bir memlekette ibadetini yerine getirmekten evladır.

İşte önü kesilmezse alaturka faşizme giden bu süreçte, emperyalizmin alternatif diye “sunacağı” (aslında dayatacağı) seçeneğin tehlikesinin farkında olarak, bu koşullar altında gerçek halk alternatifinin yaratılması için referandumdan “Hayır” çıkmasının hemen ardından egemen bir Kurucu Meclis seçimi çağrısı yapılmalıdır. Bu seçimlerde gerçek bir nispi temsil usulüne dönülmeli, seçim barajı kaldırılmalı, herkese eşit propaganda hakkı tanınmalı, iktidar partisinin herkesten fazla propaganda yapma hakkı elinden alınmalı, bu yasağa uymayan TV kanalları derhal kapatılmalı, var olan bütün siyasi partilerin seçimlere katılması sağlanmalı, dilerlerse dernekler ve sendikalar da kendi adaylarıyla seçimlere katılabilmeli, herkes aldığı oy oranında bu Mecliste temsil edilmeli, anayasaya göre hâlâ tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı propaganda konuşmaları yapamamalı, halen tutuklu bulunan bütün milletvekilleri derhal serbest bırakılmalı ve Kurucu Meclis seçimlerine özgürce katılabilmelidirler. Siyasal demokrasi tam anlamıyla yerine gelmelidir. Türkiye’yi içine girdiğimiz bu kaos ortamından çıkaracak tek yol budur.

Dolayısıyla referandumda “Hayır”ın kazanması için İKP olarak gücümüz oranında elimizden gelen bütün çabayı göstereceğimizi herkesin bilmesi gerekir. Yukarıda sıraladığımız egemen Kurucu Meclis önerilerinin kimilerine afaki gibi gelebileceğini düşünmekle birlikte, hem toplumsal hem de sınıfsal mücadelelerin dinamiklerinin “Hayır” oyunun kazanması durumunda nasıl olumlu yönde harekete geçebileceğini ve Gezi İsyanı’ndan sonra üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi yaşayan bu ülkenin insanlarının silkeleneceğini görmek için dünya sosyal ve siyasal mücadeleler tarihine kısaca göz atmak bile yeterli olacaktır. Bu yüzden de yaptığımız önerilerin hepsi emperyalizm ve onun işbirlikçilerine karşı yürütülecek ulusal egemenlik mücadelesinin kolaylıkla savunulacak demokratik talepleri haline geleceklerdir. Bu taleplerin referandum sonrasında savunulabilmesi için ülkenin dört bir yanında “Kurucu Meclis Komiteleri”nin kurulması yolunda harekete geçilmesi bir zorunluluktur ve Gezi İsyanı’nda yurdun dört bir yanında yaşanan toplaşmalar hatırlandığında bu çok mümkündür. Kurucu Meclis önerisi toplumsal gerçekliğe uzak bir öneri değildir, aksine kitleleri harekete geçirebilme potansiyeli taşıyan, bugün herkesin dile getirdiği en temel siyasal demokrasi taleplerine sahip çıkan ve uçuk olmayan tek öneridir.   

Asıl işimiz “Hayır” oyunun kazanmasından sonra başlıyor

Son kez yinelersek, önümüzdeki sorun sadece “Hayır” oyunun kazanması değildir, asıl işimiz ondan sonra başlıyor. Asıl sorun “Hayır”ın kazanmasının ardından bu kitlesel karşı çıkışın örgütlenmesi ve bu örgütlenmeye imkan sağlayacak uygun taleplerin yukarıda sıraladığımız şekilde formüle edilmesidir. Bu çağrı, İKP olarak egemen bir Kurucu Meclis mücadelesinin örgütlenmesi için bütün sınıf güçlerine yaptığımız bir çağrıdır. (2 Şubat 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)

Merkez Yürütme Kurulu

 

Ortadoğu Cehenneminde Kürt Halkının Katline HAYIR!

Hükümetin savaş tezkerelerine HAYIR!

Tampon bölge ya da güvenlikli bölgeye HAYIR!

Uçuş yasağına HAYIR!

Birleşmiş Milletler müdahalesine HAYIR!

İslam Devleti’nin lojistik desteğinin kesilmesine EVET!

Kobanê ve Rojava halkının emperyalizm dışı güçlerce silahlandırılmasına EVET!

 

Ortadoğu cehenneminde (özellikle Kobanê ve Rojava’da) yetersiz silâhlarla donatılmış Kürt halkının, başta ABD emperyalizmi tarafından yaratılmış, her türlü lojistik desteğini Türkiye’den alan İD (İslam Devleti) tarafından katledilmesine göz yumulamaz. Devamı