KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN TEK REÇETE:

SINIRSIZ BİR SİYASAL DEMOKRASİYLE

HALK EGEMENLİĞİNİN TESİSİ İÇİN

DEMOKRATİK SEÇİMLER!

ikp1-717x1024

Önce 12 Mart 1971 askeri müdahalesi ve esas olarak ardından gelen 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte 1961 Anayasasının ve yarattığı kurumların sunduğu göreli siyasal demokrasi ortamı rafa kaldırılmıştı. 16 Nisan 2017 referandumu bütün bunların üzerine tüy dikti, çünkü 12 Eylül askeri darbesinin büyük burjuvazi ve hakim sınıfların iktidarları için yarattığı imkanları bir üst çıtaya yükseltti: 12 Eylül 1980 rejimi sonuçta iki partili (yüzde 10 barajı sayesinde) bir “parlamenter” sistem hedefliyordu. Sonuç olarak 35 yıl boyunca buna muvaffak da oldu. Oysa 2017 referandumu sadece parlamenter sistemi ortadan kaldırmakla kalmadı, aynı zamanda iktidar partileri de dahil olmak üzere bütün partileri yok etme (artık AKP’nin bile varlık nedeni sadece Cumhurbaşkanının Yüce Divana gönderilmesini engellemekle sınırlıdır) hedefini önüne koydu. Yıllardır, Başkanlık Sistemine geçişle birlikte yüzde 10 barajının fiilen yüzde 50’ye yükseltilmiş olacağını belirtiyorduk. Bugün “yetkili” ağızlar bunun gerçekten böyle olduğunu kendileri ifade ediyorlar. “Artık kendinizi yüzde 10 barajına göre değil yüzde 50 barajına göre hazırlayın” söylemi bunun açık itirafıdır.

Ağırlıklı olarak 1980 askeri rejimi sebebiyle (bütün partiler tarafından onaylanan ve kullanılan, çünkü onun kurumlarıyla seçimlere katıldılar) yaklaşık 35 yıldır rafa kaldırılmış olan “halk egemenliği”, Anayasadaki yeni değişikliklerle birlikte raftaki yerinden de alınarak çöp sepetine atıldı. Türkiye şu an 12 Eylül 1982 Anayasası ile yöneltildiği dönemden bile daha geri bir noktaya sürüklenmiş durumda.

Halk Egemenliğinin Tesisi için 2019 Seçimleri Beklenemez!

Memleketin içinde bulunduğu ağır siyasal kriz ortamından bir an evvel çıkması ve esas olarak emperyalizmin müdahaleleriyle Suriye benzeri bir kaos ortamına sürüklenmemesi için yapılmaması gerekenler de yapılması gerekenler de fazlasıyla bellidir. Öncelikle yapılmaması gerekenlerin başında, 2019 Başkanlık Seçimlerinin tek çözüm yolu olarak sunulmasından ivedilikle vazgeçilmesi gelir. Bundan vazgeçilmediği takdirde 16 Nisan plebisitinde YSK’ya oynatılan rol kabullenilmiş olacağı gibi gelecekle ilgili olarak da şaibeli seçimlere daha fazla yol verilmiş olacaktır. Bu, diğer bir ifadeyle 16 Nisan plebisitiyle birlikte daha da ‘sertleştirilmiş’ bir 12 Eylül rejiminin meşrulaştırılması anlamına gelir.

Kaldı ki, mevcut plebisitin sağladığı imkanlarla totaliter despotizmin önünü sonuna kadar açacak böyle bir rejimin “cumhurbaşkanlığı”, kim seçilirse seçilsin reddedilmelidir. Çünkü seçilecek kişiden bağımsız olarak – ki bu YSK ile kimin seçileceği aşağı yukarı bellidir- kurulmuş olan rejim alaturka faşizme geçişin taşlarını döşeyecektir. Felakete yol açacak böyle bir politik hat derhal terkedilmelidir.

Halk Egemenliğinin Yolu Demokratik Seçimlerden Geçer!

Bu durumda önerilmesi gereken tek hat, yeni demokratik seçimlerdir. Mevcut parlamento, tutuklu milletvekilleri ve hatta parti başkanları bir yandan; iç tüzük değişiklikleriyle vekillerinin bırakın sokakta parlamento kürsüsünde dahi konuşmalarını ve seslerini duyurmalarının engellemesiyle öbür yandan, zaten sınırlı olan işlevini artık fazlasıyla kaybetmiş bulunmaktadır. Artık bu “parlamento”yu sanki bir demokrasi mevziimişcesine savunmaya çalışmak kendini değilse halkı kandırmaktan başka bir anlam taşımıyor. Kaldı ki, 2019’da başlayacağı iddia edilen Başkanlık Sistemi bu “parlamento”nun varlığı sayesinde fiilen hayata geçmiş durumdadır. Bu “parlamento” kendini derhal feshetmeli, onun yerine mevcut bütün partilerden oluşacak geçici bir seçim hükümeti kurulmalı, bu geçici hükümetin temel görevi demokratik seçimleri hazırlamak olmalıdır.

Çok açıktır ki, siyasal krize çözüm yolu olarak önerdiğimiz demokratik seçimler kitlesel bir siyasal demokrasi mücadelesi gerektirir. Böyle bir siyasal demokrasi mücadelesinin ilk iki talebi OHAL’in kaldırılması ve KHK’lara son verilmesidir. Tutuklu parti başkanlarının, milletvekillerinin ve belediye başkanlarının derhal serbest bırakılıp seçim kampanyasına aktif olarak katılabilme imkanı elde etmeleri ise demokratik seçimlerin olmazsa olmazıdır. Bu seçimler öncesinde tutuklu gazeteci ve öğretim elemanı kalmamalıdır. Kuşkusuz mevcut YSK ve seçim sistemiyle de demokratik seçim bağdaşmaz. Dolayısıyla demokratik seçim mevcut yürütmenin yargı üzerindeki bütün tasarruflarına son vermelidir. Demokratik seçim; halkın egemenliği ve dolayısıyla Başkanlık Sisteminin kaldırılması için yapılmalıdır. Nispi temsil usulüne göre yapılacak böyle bir seçimde kurulmuş ve kurulacak olan bütün partiler tamamıyla eşit ve barajsız koşullar altında bu seçimlere katılabilme ve engelsiz propaganda yapma imkanına sahip olmalıdırlar. TV’lerde ve radyolarda hiçbir partiye ayrıcalık tanınamaz. Seçime öngelen propaganda döneminde bir partiye ayrıcalık tanıyan kanallar ya da radyolar kapatılmalıdır. Siyasal demokrasi açısından ihtiyaç duyulan YSK esas bu misyonla donanmalıdır. Gene bu seçimlerde seçilen milletvekillerinin gerektiğinde seçmenleri tarafından “geri çağrılması” imkanı böyle bir meclisi doğal olarak bir kurucu meclis biçimine büründürür.

Açıktır ki, mevcut iktidar bloku böyle demokratik bir seçim sistemini kabullenmeyecektir çünkü bu koşullar altında seçim kazanma şansı tümüyle ortadan kalkacaktır (unutmayalım ki 16 Nisan plebisitini aslında Kenan Evren sistemiyle bile kaybetti!). Ama zaten tam da bu yüzden siyasal demokrasi mücadelesi esas olarak bir kitlesel mücadeleyi gerektirir. Bu talepler etrafında halka sorulacak soru ister istemez şu olacaktır: “Yukarıda sıraladığımız Avrupa ülkelerindekini de aşan en geniş demokrasiden mi yanasınız, yoksa Suudi Arabistan türü bir rejimden mi?” Halk kendi egemenliğini tesis etmek istiyorsa bu sorunun cevabını vermeye mecbur kalmalıdır. Doğru politika halkı bu tercihi yapmaya sevk edecek politikadır. Nasıl olup biteceği meçhul 2019 seçimlerine “hazırlanmak” değil!

Emperyalizme Karşı Mücadele Demokrasi Düşmanlığıyla Yürütülemez!

Şu sıralar iktidar bloku, bütün emperyalist güçlerin kendisini devirmeye hazırlandığını ve bu iş için de FETÖ’yü kullandığını düşünüyor. “Bütün emperyalist” odakların kendisini devirmek istediği bir paranoyaysa da (çünkü iktidar blokunun da gayet iyi bildiği gibi bazıları misyonunu henüz tamamlamadığı için onu ‘kullanma’ya devam etme niyetindeler ve zaten en önemli emperyalist güç ABD içinde bile bu konuda belli ki fikir ayrılıkları var) önermede doğru bir yan da var. Gerçekten de FETÖ ülkemizdeki CİA örgütlenmesinin ana gövdesini oluşturuyor. Bol miktarda kendi saf üyeleri (çocukluktan yetiştirme) olduğu gibi en az onlar kadar da satın aldıkları ya da FETÖ’cü olmadıkları halde gönüllü emperyalizm muhipleri var. Ama şu bir gerçek FETÖ’cülük bir elit örgütlenmesi. Toplamda 50 ya da 100 bin kişi de olsa (tabii ki böyle örgütlü bir yapı politik olarak muazzam bir güçtür) ve bu anlamıyla seçmen düzeyinde bir kitleselliği olmasa da siyasi partilerde ve bürokraside fink atıyor. Her partinin içinde yer almakla birlikte en güçlü olduğu siyasal yapı doğal olarak AKP. Nedeni de son derece basit: AKP bir burjuva partisi ve onun yöneticileri de -her düzeyde- ister istemez ‘halk’a göre ‘elit’ olma durumundalar. Bugüne kadar AKP’nin herhangi bir il ya da ilçesinin yönetiminin kolay kolay sıradan halktan insanlardan oluştuğunu görmedik. Biraz kalburüstü olmak durumundalar ve bu durumlarıyla da FETÖ örgütlenmesi için biçilmiş kaftanlar. Tayyip Erdoğan’ın AKP’nin başına geçmek istemesini onun siyasal hırsına bağlayanlar çok oldu, ama bu doğru değil. Erdoğan, kendisine “AKP Genel Başkanı!” diye hitap edilmesinden gerçekte hiç hoşnut değil. Ama Türkiye’deki en büyük FETÖ örgütlenmesinin AKP’de olduğunu bildiğinden, partiyi denetim altına alabilmek için onun başına geri dönmek zorunda kaldı. AKP, bir ‘halk’ partisi olmadığından önseçime de ağırlık veremez, dolayısıyla başına geçerek ipleri elinde tutmak istiyor. Ne kadar başarılı olabilir? Açıkçası şüpheli. İşte, yukarıda değindiğimiz iktidar blokunun aslında kendine en yakın duran dahil her türlü partili sisteme karşı olmasının altında bu gerçek yatıyor. İktidar blokunun OHAL sayesinde ve KHK’larla FETÖ’cüleri ve hatta zaman zaman FETÖ’cü yargıyı (‘nedamet’ getiren neredeyse bütün FETÖ’cü yargıçlar ve savcılar görevlerine iade edildi) da kullanarak kendisine muhalif olan herkesi işten çıkartarak ya da tutuklatarak baskı altına alması bu durumun ürünü. AKP içi gelişmeler tam da bu durumun bir yansıması. Ortada rehin alınmış bir parti var. Bu, ister istemez rehin alınmış bir “parlamento”yu, rehin alınmış bir yüksek bürokrasiyi ve rehin alınmış bir toplumu gündeme getiriyor. CHP önderliği en ufak bir karşı adım (Adalet Yürüyüşü) attığında küplere biniyor, çünkü bunun FETÖ’ye yarayacağı konusunda kesin hükme sahip. Kendi açısından “haklı” da, çünkü kendi alternatifini CHP değil, CİA olarak görüyor. Bu “haklılık” onu süratle alaturka faşizme sürüklüyor. Ama görüldüğü gibi bu bir kısır döngü ve çıkışı yok gibi görülüyor.

Oysa ki, bunun da çıkışı var ama iktidar blokunun bunu uygulaması ihtimali neredeyse hiç yok: Mevcut partiler yasasının tümüyle değişmesini talep etmek. Kurucu Mecliste “geri çağrılabilir” bütün milletvekillerinin seçimi, partiler içinde demokratik bir ön seçimin gerçekleştirilebilme koşuluna bağlıdır. Partilerin tüm üyelerinin ve taraftarlarının katıldığı ön seçimle seçilecek adayların elitlerden oluşma şansı fazlasıyla azalır, o zaman da bütünüyle olmasa da FETÖ’cülerin partilere sızma şansı büyük ölçüde kırılır, sıradan halk da seçilebilir.

Tek Çıkar Yol

Ülkedeki mevcut ve nerelere uzanacağı meçhul siyasal krizden tek çıkış yolu en gelişkin siyasal demokrasinin hayata geçirilmesinden geçiyor. Çıkış yolunun panzehiri faşizm değil en gelişkin siyasal demokrasidir. Yukarıda sıraladığımız talepler Avrupa ülkelerinde şu an yaşanmakta olandan çok daha demokratik bir siyasal rejimi ve ona bağlı bir seçim sistemini (unutmayalım; Fransa, Büyük Britanya ve Almanya’daki seçim sistemleri bizde 1961 ile 1980 arası uygulanan sistemle kıyaslanamayacak kadar anti-demokratiktir) dayatıyor. Türkiye’nin kurtuluşu alaturka bir faşizme yönelmekten değil, AB’dekinden çok daha gelişkin bir demokrasinin doğmasından geçiyor. Avrupa işçi sınıflarının iki yüzyıllık sınıf mücadelesi sonucu elde ettikleri ve şimdilerde kendi burjuvazileri tarafından yok edilmek istenen demokrasiyi çok kısa bir sürede aşabilecek bir siyasal demokrasinin Türkiye’de kurulmasının koşulları hâlâ var. Ülkenin emperyalizmden bağımsızlığını da, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını da çözebilecek (Türk burjuvazisinin yıllardır çözmediği) bir egemen kurucu meclis seçimi için mücadele tek çıkış yolu. Ve elbette böyle bir kurucu meclis içinde işçi sınıfının ve bütün ezilenlerin haklarını sonuna kadar savunacak olan bir sınıf kutbunun birleşik işçi cephesi anlayışıyla o mecliste temsilinin de önü sonuna kadar açılacaktır.

Böyle bir meclis için seçim olur mu, olmaz mı? Olur ya da olmaz önemli değil. Önemli olan plebisitte HAYIR da demiş olsa EVET de demiş olsa kitleye, “Böyle bir demokrasiyi ister misiniz, istemez misiniz?” sorusunu cevaplatmak için mücadele etmektir. Bu çok basit soruya anlamlı bir EVET cevabı aldığınızda, bunun için harekete geçecek kitleleri bulmuşsunuz demektir. Çok mu zor? Ya da, “biz sadece kendi meclislerimiz için mücadele ederiz” türü uç yaklaşımlar veya “Muhalefeti Yükseltelim!” gibi kuru ajitasyon dışında somut bir önerisi olan var mı?
(25 Temmuz 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi

 

Elbette ADALET!

Sonuna kadar ADALET!

Ama bu çok haklı talep mantıki sonucuna varmalı

CHP’nin başlattığı “Adalet” yürüyüşü çok haklı ve sonuna kadar desteklenmeli. “Ama şu destekliyormuş, bu destekliyormuş” tartışmasının hiçbir önemi olmadığı gibi, “şu desteklemiyormuş, bu desteklemiyormuş”un da bir önemi yok. 2013 Haziran İsyanı’ndan bu yana önemli de olsa birkaç istisnai işçi sınıfı hareketi (metal ve cam işçilerinin eylemleri) dışında üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi duran bu ülkede “pekiştirilmiş bir 12 Eylül rejimine” karşı sokağın harekete geçmesine yol açan bir eylem nasıl olur da desteklenmez? Bakın daha şimdiden Erdoğan-Bahçeli kliği ve onların hempaları nasıl da küplere bindiler? Yandaş TV’ler ve yazılı basın organları nasıl da canhıraş bir saldırı kampanyası yürütüyorlar. Kuyruklarına basılmış olmanın acısını çıkartmak isteyen bir ruh hali içindeler. Ve tabii iktidar bloğundaki çatlama belirtileri de işin cabası. Bir kere daha kanıtlanmış oldu ki; özellikle 16 Nisan şikeli plebisitinin sonucuyla birlikte artık hiçbir önemi kalmamış olan parlamentoda oturup hiç kimsenin duymayacağı “kendi sesini beğenen konuşmalar” yapma yerine sokağa çıkıp bir adım bile atmak ülkenin içine girdiği karanlıktan kurtulma yolunda çok daha anlamlı bir harekettir.

Mevcut iktidar kliği her şeyden önce işçi sınıfı (genel olarak işçiler değil, örgütlü işçiler, çünkü sadece örgütlü işçiler işçi sınıfıdır) düşmanı olduğunu başta yasakladığı bütün grevlerle ve işten atmalarla herkese göstermiştir. İflah olmaz bir laik ve seküler hayat tarzı düşmanı olduğunu yürüttüğü akıl almaz mezhepçi politikalarla ispatlamıştır (“henüz toplum üzerinde kültürel hakimiyetimizi tesis edemedik” yakınması bunun itirafıdır). Kendisine yakın durmayan bütün Kürtlere düşman olduğunu da HDP’nin Eş Başkanları dahil olmak üzere birçok milletvekilini ve sayısız Belediye Başkanını hapse atarak göstermiştir. İktidar kliği kendisine biat etmeyen bütün kadınlara olduğu gibi başı dik ve özgür davranan bütün gençlere de düşman olduğunu zaten her fırsatta dile getiriyor. Kendisini eleştiren bütün yazarçizerleri ve aydınları ya hapse tıkarak ya da işten atarak baş düşmanlar kategorisine yerleştirmekte hiçbir beis görmüyor. Plebisit sonucu kabul ettirdiği anayasal değişiklerle demokrasinin kırıntılarını bile tereddütsüz yok etmekte hiçbir sakınca görmüyor. Sonuç olarak, iktidar kliği esasen demokrasiye düşman olduğunu bütün tasarruflarıyla dile getiriyor.

ADALET halkın ekmeğidir! İşçilerin geleceğidir! (DİSK pankartı)

İşte bütün bu gelişmeler karşısında tabii ki ADALET talebi başa alınmak zorundadır. Ama ADALET talebinin içi derhal doldurulmalıdır: OHAL sürdükçe ADALET mümkün değildir! ADALET’i engelleyen temel müessese OHAL rejimidir. Derhal kaldırılmalıdır! İstanbul Maltepe’ye kadar sürdürüleceği ifade edilen yürüyüş genel soyut bir ADALET talebiyle yol alamaz, fiilen uygulanan somut bir ADALET talebini dile getirmelidir. Milyonlar ADALET için sokağa çıkıyorlarsa, OHAL’in kaldırılmasını görmek için çıkıyorlar. Grevleri yasaklanan ve işten atılan işçiler için, yıllardır kadro yalanlarıyla kandırılıp güvencesiz çalıştırılan taşeron işçiler için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır; cezasız kalan iş kazaları ve iş cinayetleri söz konusu olduğunda ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan ya da işlerine son verilen kamu çalışanları için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan milletvekilleri ya da Belediye Başkanları için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan ya da işten çıkartılan gazeteciler için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Kısacası OHAL varsa ADALET yoktur! İktidar kliği 19 Temmuz’da OHAL’i üç ay daha uzatmak isteyecektir. Sokağa dökülen milyonlar OHAL’in kalkmadığını gördüklerinde eylemlerine yeniden ve yeniden başlayacaklarını haykıracaklardır. Artık bu yürüyüşten geri dönüş yoktur. Ya ADALET, ya ADALET!

Herkes için ADALET, herkes için DEMOKRASİ! (KESK pankartı)

Ama bununla bitmez; ADALET talebi bir başladı mı sonu gelmeyecektir. 12 Eylül 1980 rejiminin 16 Nisan şaibeli plebisitiyle katmerlenerek aldığı yeni ve daha gelişkin baskı biçimi, ADALET’in önündeki en büyük engel haline gelmiştir. Artık Türkiye’de böyle bir Yüksek Seçim Kurulu ile adil bir seçim yapılamaz. Yapılabileceğini iddia edenler ya kendilerini ya halkı ya da her ikisini birden kandırmış olurlar. Yürüyen milyonlar burada durmayacaklardır. Yürüyen milyonlar iktidarını kaybetmiş olan bir parlamentonun yerini alacak bir meclisin demokratik seçiminin yolunu açacaklardır. Demokrasi, tek kelimeyle halkın egemenliğidir. Yüzde 10 barajının yeni Başkanlık rejimiyle yüzde 50’ye çekilmesi demokrasiye tamamen son verilmesi demektir. Zaten ADALET yoksa DEMOKRASİ de yoktur. Mevcut Başkanlık sistemi Türkiye’deki bütün siyasi partilerin sonu anlamına geliyor. Önümüzdeki dönemde gerçek bir parlamento olmayacağı gibi, gerçek siyasi partiler de olmayacaktır. Zaten iktidar kliği kendi partileri de dahil olmak üzere hiçbir partinin varlığını istemediklerini kanıtladılar. Devlet Bahçeli kendi partisini bitirdi, Tayyip Erdoğan dizginleri tamamen ele alabilmek için mecburen AKP’nin başına geçti. Her ikisi de zaten siyasi partiler rejimi istemiyorlar. Çünkü son tahlilde siyasi parti bir tehlikedir! DEMOKRASİnin olabilmesi için bu ucube Başkanlık rejiminden vazgeçilmesi ve nispi temsile dayalı EGEMEN bir KURUCU MECLİS seçimine gidilmesi gerekir. Bu KURUCU MECLİS seçimi barajsız olmalı, katılan her örgüte eşit propaganda hakkı tanınmalı, herkes aldığı oy oranında bu mecliste temsil edilmelidir. Eşit ve özgür bir seçimden korkacak bir şey yoktur. Böyle bir Mecliste işçi sınıfının kendi bağımsız siyasi partisiyle (bütün işçi örgütlerinin ve demokratik örgütlerin bir araya gelmesiyle) var olması fazlasıyla mümkündür. Bu burjuva meclisin işçi sınıfı kanadı ancak böyle olabilir. Öte yandan, böyle egemen bir kurucu meclisle birlikte ülkenin bu kadar pahalı ve totaliter despotizme açık bir Başkanlık sistemine ihtiyacı olmadığı derhal ortaya çıkacaktır. Ülkenin kaderini tamamen kendi eline alacak olan EGEMEN KURUCU MECLİS’in Başkanı Cumhuriyeti sembolik olarak temsil edebilir.

Sonuç olarak, ADALET talebi pandoranın kutusudur, bir açıldı mı pir açılacaktır. Yeter ki içi layığıyla doldurulabilsin ve kitle hareketinin bu talebin içinin nasıl doldurulabileceğine aklı yatsın. ADALET talebi, ancak ezilen ve sömürülenlerin kendilerini temsil edebileceği EGEMEN bir KURUCU MECLİS talebine uzanırsa sahici olacaktır. Biz İKP olarak, ADALET ve DEMOKRASİ mücadelesinde başta irili ufaklı tüm işçi sınıfı örgütlerini birleşik bir cephede omuz omuza mücadele etmeye çağırıyoruz. (1 Temmuz 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)
Merkez Yürütme Kurulu

Mevcut durumda İKP ne öneriyor?

 

  • 16 Nisan referandumu ya da daha doğru ifadeyle plebisiti (baskı rejimlerinin referandum gibi halkın görüşüne danışması değil, halka kendi niyetini dayatması demektir) şaibeli değildir. Onun da ötesinde 12 Eylül 1980 rejimine, onun açtığı yolu kullanarak rahmet okutacak bir karşı-devrim girişimidir. Bu girişim eğer muhalif kesim önderlikleri tarafından – ki bunlar ağırlıklı olarak burjuva/küçük burjuva karakterlidir- çok kararlı bir biçimde reddedilmezse önümüzdeki kısa vadede benzer plebisitler aracılığıyla her konuda alaturka faşizme yürüyüş yolunun taşları döşenecektir. Artık plebisitler yoluyla cumhuriyetin de, laikliğin de ve tabii zaten 12 Eylül 1980’den itibaren deli gömleğine sokulmuş bulunan “demokrasi”nin de oylanması mümkün olacaktır. Artık idam yasağı da, kadın hakları da, işçi hakları da daha 2019 öncesinde oylanabilecektir.
  • 16 Nisan plebisiti sadece propaganda imkanlarının eşitsiz olarak kullanımı değildir. Bunun çok ötesinde sandık kurullarına ordu ve polis güçlerinin yanı sıra paramiliter güçlerle müdahalede bulunulmuş olmasıdır. MHP ve BBP önderlikleri ve Erdoğan’ın teşekkür ettiği HÜDA-PAR bu misyonlarını hakkıyla yerine getirmişler ve yüzde 55 dolayında ‘HAYIR’ oyunu tam da sınır olan yüzde 49’a indirmişlerdir. Muhalefetin suçlaması gereken kurum YSK değildir. İşi dolandırmaya gerek yok. Suçlu olan Erdoğan/Bahçeli kliğidir. YSK artık aynen Anayasa Mahkemesi gibi kapıkulu kurumu haline gelmiştir.
  • Mevcut meclis bu karşı-devrimci referandum kararını 340 oyla, yani 550 milletvekili üzerinden yüzde 60 üzeri oyla almıştır.  Sonuç, en olumsuz koşullarda bile halkın, meclisin kararını kahir ekseriyetle reddettiği anlamına gelmektedir. Bu meclis yenilgisini kabul edip derhal kendini fesh etmelidir.  Dolayısıyla CHP’li, EşBaşkanları ve sayısız milletvekilleri hapiste olan HDP’li ve kararlılıkla ‘HAYIR’ kampanyası yürütmüş olan MHP’li milletvekileri sine-i millete dönmelidirler. Bugünkünden bile daha anti-demokratik koşullar altında cereyan edeceği aşikar olan 2019 seçimlerini bir çare olarak görmek halkı aldatmaktan başka bir anlam taşımaz. Bilinmelidir ki, iktidarını hiçbir koşul altında teslim etmemeye kararlı olan klik seçimlerde ezilse bile yerinde durmanın yollarını arayacaktır.
  • Bazı AKP sözcüleri “Gezi günlerinde değiliz, o günlerdeki gibi sokakları teroristlere teslim etmeyeceğiz, artık polisin yanı sıra halkı da silahlandırdık” diyorlar. Bu da alaturka faşizme yürüyüşün açık bir itirafıdır. “Asker polis yetmezse, paramiliter eşkiyayla vururuz” demek istiyorlar. Ayrıca her kim ki “Gezi olaylarında teroristler vardı” diyorsa, namerttir ve kendi işleyeceği suçları kamufle etmeye çalışıyordur.  Gezi olaylarında protestocuların bırakın ateşli silahı, çakı bile bulundurmadığını herkes biliyor, ama göstericiler hükümetin ve onların yalakalarının ateşli/ateşsiz silahlarıyla katledilmişlerdir.
  • Olayların gelişimi plebisit sırasında ve sonrasında cumhuriyet ve laiklik değerlerini kararlılıkla savunmuş olan ve savunmaya devam eden halkın önünde çok büyük bir fırsatın açılmış olduğunu gösteriyor. Herşey halkın muhalefetini yürütme konusundaki siyasal önderliklerin alacakları tavra bağlıdır. Eğer bu önderlikler olayların gerektiği cesarette davranamaz ve zaten olmayan bir hukuki süreçle vakit geçirme yolunu seçerlerse, yani “hele bir Anayasa Mahkemesine gidelim oradan da Avrupa İnsan Halkları Mahkemesinin yolunu tutarız, aman şimdi kimse sokağa çıkmasın” anlayışında olurlarsa dava başından kaybedilmiş demektir.  Anayasa Mahkemesinin durumunu yukarıda ifade ettik. Avrupa Mahkemeleriyse, önce kendi ülkelerindeki durumlara baksınlar, Fransa’da süregiden ve Erdoğan’ın burada ekmeğine yağ süren OHAL uygulamasına laf etsinler, Ukrayna’daki rezalete laf etsinler, İsrail’in uyguladığı zulme laf etsinler!
Türkiye halkının önünde açılmış olan fırsat Türkiye demokrasisini Avrupa demokrasilerinden daha ileri noktalara taşıma imkanı sunuyor. Muhalefet bunun bilinciyle hareket etmelidir.

 

  • Gün, Türkiye’de engin bir siyasal demokrasi talebiyle hareket etme günüdür. Bu bir sokak eylemi günüdür, şiddet yolunu seçme günü de değildir. Şiddeti seçeceklerini söyleyenler iktidar kliğinin sözcüleridir. Başta CHP önderliği olmak üzere muhalefet, meclisten çekilmeli ve sokak mücadelesinden geri adım atmamalıdır. Şu anda halk siyasal partilerden daha cesur adımlar bekliyor ve bu talebi devam edecek.
Ama halka da bu mücadele yürütülürken somut talepler götürnek gerekir. Bugünün Türkiyesinde mevcut meclisin yerini alacak egemen bir Kurucu Meclis talebiyle hareket edilmediği takdirde hiçbir şey yapılmamış olacak, olayların akışına teslim olunacak demektir.

 

  • Egemen bir Kurucu Meclis; her siyasi yapıya eşit propaganda imkanının sunulduğu, hiçbir seçim barajının olmadığı, üyelerinin kendilerini seçenler tarafından geri çağırılabildiği genel oyla seçilmiş bir meclis demektir. Böyle bir seçime siyasi partilerin dışında kesimlerin, yani sendikaların ve diğer kitle örgütlerinin de katılımı mümkün olmalıdır. Onlar da kendi adaylarını gösterip propagandalarını yapabilmeliler. Nispi temsil usuluyle gerçekleşecek böyle bir seçimde herkesin bu mecliste aldığı oy oranına göre temsili mümkün olacaktır. Bakalım bu koşullarda bir seçim yapıldığında nasıl bir tabloyla karşılaşacağız? Bugünkünden inanılmaz ölçüde daha demokratik bir sonuç çıkacağı kesindir. Kurucu Meclisin Başkanı lüzumsuz bir israf mekanizması haline gelmiş bulunan cumhurbaşkanlığının yerini almalı ve devleti temsil etmelidir. İçine girdiğimiz dönemde mevcut kitle hareketi bu talepler etrafında harekete geçirilmeli, bunun için her yerde Kurucu Meclis Komiteleri oluşturulmalıdır. Ülkedeki iç barışı sağlamanın yanı sıra bölgedeki barışı tesis etmek için de Türkiye’nin dış ülkelere karşı maceracı askeri girişimlere başvurmasını yasaklayacak bir meclis olacaktır bu.
  • Bu egemen kurucu meclis seçimine giden yolda bir dizi yasanın değiştirilmesi öne çıkartılmalı, tutuklu bütün milletvekilleri, belediye başkanları, gazeteciler, sendikacılar derhal serbest bırakılmalı ve özgür bir seçim kampanyası yürütmenin imkanlarına kavuşmalıdırlar. İşçi Kardeşliği Partisi olarak öne sürdüğümüz bu siyasal hat kesinlikle afaki olmayıp barışçıl bir kitle hareketinin de yolunun açılmasına imkan verecek tek hattır. Önerimiz budur. Haydi tartışmaya!

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)

Merkez Yürütme Kurulu

(22 Nisan 2017)

Mumbay Dünya Konferansı Türkiye Delegasyonu Konuşmaları-2

Furkan Şafak:

“Bizim hedefimiz emperyalizmden kopuş ve işçilerin, yoksul köylülerin ve bütün ezilenlerin hükümetini kurmaya çalışmaktır.”

Kardeşlerim,

Sizleri Türkiye’den selamlıyorum. Üyesi olduğum İşçi Kardeşliği Partisi adına selamlıyorum. Partimiz bugüne kadar kendi içinden ve dışından birçok darbe yiyerek bugünlere geldi. Ama bugün yeniden ayağa kalkmanın eşiğinde. Buna mecbur çünkü Türkiye’de işçi sınıfının bağımsız sesi olabilecek bir sınıf partisi maalesef hala yok. İşçiler birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de patron partilerine angaje olmuş durumdalar. İşte bunun bilincinde olan kapitalist sınıflar ve onların siyasi temsilcileri de işçi sınıfının bu zayıflığını görerek istedikleri gibi at koşturuyorlar. Bu konuda o kadar pervasızlar ki, ülkede sözde ılımlı İslam’ın temsilcisi olan bir diktatöre karşı ABD emperyalizminin güdümünde radikal İslamcı bir darbe girişiminde bulunabiliyorlar. Gerçi bu darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı ama eğer başarılı olsaydı Endonezya’da 1966’da Sukarno’ya karşı gerçekleşen darbe gibi Kürtleri, Alevileri ve sosyalistleri keseceklerdi. Başarısız darbe girişiminin ardındaki Cemaat CIA destekli Endonezya’daki Nakdat-ül Ulema cemaatinin bir benzeridir.

Ancak bu başarısız darbeyi kendi lehine kullanan Erdoğan, şimdilerde ilan ettiği Olağanüstü Hal uygulamasıyla sözde darbecilere karşı savaşma kılıfına sığınarak, Kürt halkının parlamentodaki temsilcisi Kürt milletvekillerini hapse atmakta, sosyalist aydınları tutuklamakta, liberal gazeteleri yasaklamakta, Alevi derneklerine saldırmaktadır. Erdoğan, gözü dönmüş bir şekilde ülke içinde saldırılarını sürdürürken Suriye ve Irak’ta da savaşa girmekte ve bu yoldan ABD emperyalizmiyle pazarlık yapmaktadır.

İşçi Kardeşliği Partisi olarak politikamızı ikili bir zemin üzerinde sürdürmekteyiz. Bir taraftan Erdoğan’ın bir süre sonra alaturka faşizme kadar uzanabilecek olan bonapartist rejimine karşı, bu rejimin bütün mağdurlarını sokakta bir araya getirecek olan eylem komitelerinin oluşturulmasına çağırıyoruz. Öte yandan ülkedeki etnik (Türk/Kürt) ve mezhepsel (Alevi/Sünni) bütün bölünmeleri ancak işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesiyle engelleyebileceğimizi bildiğimizden kitlesel bir işçi sınıfı partisinin inşası yolunda hareket ediyoruz. Partimizi bu yolda bir araç olarak işçi sınıfının hizmetine sunmak istiyoruz. Biliyoruz ki, ülkenin parçalanmasını engelleyecek ve millete öncülük edecek tek güç işçi sınıfıdır. Ama işçiler de ancak örgütlü olduklarında bir sınıf oluştururlar. İşçi Kardeşliği Partisi Türkiye’nin emperyalizm tarafından parçalanmasının engellenmesi için egemen bir kurucu meclis çağrısında bulunmaktadır. Herhangi bir seçim barajının olmadığı, her partinin TV’lerde eşit sürelerle propaganda yapabildiği, halk örgütlenmelerine izin verildiği, din ve vicdan özgürlüğü ile ifade özgürlüğünün olduğu, komşu ülkelere askeri müdahale girişimlerini yasaklayacak bir egemen kurucu meclis. Siyasal demokrasinin kök salacağı böyle bir rejimin egemen meclisinde kitlesel bir işçi partisi olarak sınıf çıkarlarımız için sonuna kadar mücadele etmeyi görev biliyoruz. Bizim hedefimiz emperyalizmden kopuş ve işçilerin, yoksul köylülerin ve bütün ezilenlerin hükümetini kurmaya çalışmaktır. İşçi sınıfının nihai kurtuluşunun dünya çapında olacağı bilinciyle hepinizi bu mükemmel toplantının hazırlayıcıları (tertip komitesi) ve katılımcıları olmanızdan dolayı yoldaşça selamlarım. (19 Kasım 2016)

SOKAĞA… SOKAĞA…SOKAĞA…

24 TEMMUZ, PAZAR GÜNÜ TAKSİM’DE ve SONRASINDA HER YERDE

ŞERİATÇI AMERİKANCI CEMAAT DARBESİNE KARŞI GÖSTERİLERE!

 

Artık ABD emperyalizmi tarafından desteklendiği açık olan ve şeriat özlemiyle hareket eden bir askeri darbe girişimi, CİA kontrolündeki Fethullah Gülen cemaati tarafından hayata geçirilmeye çalışılmış ve şimdilik yenilgiye uğramıştır.

Ancak şu açık bir gerçektir ki, bugün TSK Cemaat tarafından bölünmüş durumdadır, Polis teşkilatı aynı cemaat tarafından bölünmüş durumdadır. Devletin bu silahlı kesiminin yanı sıra en önemli sivil ayağı olan Yargı gene aynı Cemaat tarafından tam göbeğinden ikiye bölünmüştür, benzer bir şekilde Milli Eğitim de bölünmüştür. Bu aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin tam anlamıyla bölünmüş olduğu anlamına gelir. Ürkütücü bir tablodur ve 15 Temmuz Şeriatçı Amerikancı darbe girişiminin altında yatan esas nedendir.

Bu gerçeklerin yanı sıra, son derece belirgin olan bir husus da, yıllardır bu Cemaatle iç içe yaşamış bulunan AKP hükümetinin gene bu Cemaate karşı mücadelesinde uzun vadede başarı şansının hemen hemen hiç bulunmadığıdır. Çünkü Hükümet kanadı kendi içinde bile kimin Cemaatçi olup olmadığı konusunda net bir fikre sahip değildir. Meczup şahsın liderliğindeki Cemaat yıllar içinde öyle sızma girişimlerinde bulunmuştur ki, devlet şu anda yabancı bir devletin neredeyse işgali altındadır. Bu işgalden kurtulmak nasıl gerçekleşecektir? Hükümet panik halindedir, çünkü CİA destekli Cemaat çeşitli devlet kurumlarına o kadar yoğun giriş yapmıştır ki, bunlar şimdi tasfiye edildiğinde ortada muazzam bir boşluk olacaktır. Tek bir örnek bile durumun vahametini göstermeye yeterlidir: Cemaatçi 600 pilotu geri çektiğinizde Türk Hava Kuvvetlerinin uçaklarını kimler kullanacaktır? Yerine kimleri alacaksınız? Kimseyi alamayacağınıza göre ne olacak? Bu sadece bir kurumdaki durum, diğerleri de farklı değil.

Bütün bu koşullar altında ülkenin dört bir yanını “Hakimiyet Milletindir!” pankartlarıyla donatmak ne anlama geliyor? Ulusal egemenliğin  bu kadar çiğnenmiş olduğu bir yerde bunu ileri sürmek bile ayıptır. Önce bütün kurumları CİA’nın cemaatinden temizleyin ondan sonra hakimiyet-i milliyeden söz edin.

Pekiyi bu durumdan nasıl çıkılacaktır?  Cemaatten canını zor kurtarmış Erdoğan’ın, kendi eliyle devasa bir güç elde etmesine yol açtığı bu Cemaat örgütünden kurtulması ve tarumar ettiği Cumhuriyeti ayağa kaldırması mümkün değildir. Alaturka faşizmin taşlarını döşeyerek ülkeyi bugünlere sürükleyen Erdoğan’ın ne baskıcı OHAL uygulamalarıyla, ne Sedat Pekerci katil sokak çeteleriyle alanları kontrol etmesine; demokrasi, laiklik ve cumhuriyeti savunanları sindirmesine izin verilmemelidir. OHAL hükümetin anlattığı gibi durumu düzeltmenin yolu değil, aksine durumu düzeltebilecek yegane güç olan demokrasi ve emek güçlerinin daha fazla zapturapt altına alınması anlamına geliyor. OHAL derhal sonlandırılmalıdır!

Cemaat güçleri pekala OHALsiz de temizlenebilir, şöyle ki; Parti olarak yıllardır ifade ettiğimiz gibi buradan tek çıkış yolu egemen bir kurucu meclis inşasından geçebilir. Bütün partilerin eşit koşullar altında her türlü propaganda faaliyetlerini özgürce yürütecekleri bir seçim sürecinden çıkacak bir kurucu meclis. Bu seçimlere ancak emperyalist müdahalelere karşı çıkan siyasi partiler ya da grupların katılma hakkı olmalıdır, çünkü ancak buradan egemen bir meclis çıkabilir.

Öte yandan ülkenin sokakları ve caddeleri darbeye karşı sokağa dökülen insanların yanı sıra linççi, demokrasi ve laiklik düşmanı, idam cezası çığırtkanı ne idüğü belirsiz bir güruh tarafından da parselleniyor. Bu ülkenin emekçileri, sosyalistleri ve demokratları ülkenin caddelerini ve meydanlarını bu güruha terk etme lüksüne sahip değildir. Dolayısıyla Pazar gününden itibaren İstanbul Taksim Alanından başlayarak ülkenin bütün meydanları ve caddeleri CİA patentli Gülen cemaatinin darbesini lanetlemek için başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi halkımız tarafından doldurulmalıdır. Demokrasi, laiklik ve cumhuriyeti savunan ve emperyalist müdahalelere karşı çıkan tüm güçler acilen oluşturulacak bir birleşik işçi cephesi öncülüğünde bir araya gelmelidir. İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) olarak tüm emekçi halkımızı sokağa çıkmaya ve Şeriatçı Amerikancı darbeyi protesto etmek üzere başta ABD konsoloslukları olmak üzere bütün emperyalist ülke konsolosluk ya da temsilcilikleri önünde tepki göstermeye davet ediyoruz.

İŞÇİ KARDEŞLİĞİ PARTİSİ (İKP)

24 Temmuz’da (Pazar) 17.00’de Dolmabahçe’de CEMAAT darbesine hayır! OHAL’e hayır! Çözüm KURUCU MECLİS! pankartı arkasında buluşup Taksim’e yürüyoruz.