Kurucu Meclis için, işçi hükümeti mücadelesi yolunda bir sınıf partisi için,

Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden Oluşumu için Örgütlenme Komitesi’nin (OCRFI) Fransa seksiyonu liderliği, 22-23 Ekim 2016 tarihlerinde Uluslararası Komünist Eğilim ile bir araya geldi. Dördüncü Enternasyonal’e katılma niyetiyle gerçekleşen toplantıda değerlendirmelerimiz siyasi durum ve görevlerimize odaklandı ve kabul edilen karar metninde Beşinci Cumhuriyet’in krizi ele alındı:

Bonapartist rejim, her şeyden önce devlet başkanının toplumsal sınıflar, siyasi oluşumlar ve toplumun tüm unsurları arasında temel bir rol oynamasına dayanmaktadır. Bu temel, bugün çökme aşamasına gelmiştir. Toplumun muazzam bir çoğunluğu tarafından reddedilen Devlet Başkanından, bugün kendi partisinin içindeki en sadık destekçileri bile vazgeçmektedir. (…) Devletin zirvesi, kendi temel kurumları içindeki ayaklanmanın ateşini söndürmekle uğraşmaktadır: Silahlı Kuvvetler (huzursuzluk içinde olduğu duyuldu), Yargı (Hollande’ın kitabında açıkça eleştirildi) ve Polis Kuvvetlerinin hali devletin kriz içinde olduğunu göstermektedir. (…)

Ancak rejim pamuk ipliğine bağlı da olsa hâlâ ayakta”, çünkü “hükümetin El Khomri reformundan geri adım atmasını sağlayan işçi örgütlerinin tepesindekiler, bu işçi karşıtı, demokrasi karşıtı despotik hükümeti alaşağı edecek güçleri bir araya getirme imkânına sahip olanlar, bunun yerine Avrupa Birliği ve Beşinci Cumhuriyet kurumlarının isteklerine olur vermeye devam ediyorlar. Geçmişin Stalinci geleneksel komünist partilerinden geriye kalanların ve bir dizi kendini Troçkist olarak tanımlayan ortayolcuların krizlerinin ortaya çıkardığı işçi önderlikleri, rejimi kurtarma operasyonlarında başrolü oynuyorlar. ‘Sol siyasi partiler’ arasında var olan bir eğilim, Başkanlık seçimlerinde ‘aşırı sağı engelleme’ kisvesi altında ‘sendikal örgütleri Beşinci Cumhuriyet’in kurumlarına entegre etme’ sürecinin pekişmesi için hareket ediyorlar. (…)

Ancak bu, sınıf hareketinin El Khomri reformuna karşı çıkarak tüm toplumsal ilişkileri etkilediği bir ortamda gerçekleşiyor. (…) Şu anki durum, daha önce olmadığı kadar sendikal liderliklerin yıkıcı girişimleri ve buna direnenler arasında bir kilitlenmeye yol açıyor.

Karar metni şöyle devam ediyor: “Marksist programla donanmış Dördüncü Enternasyonal’in görevi, Avrupa Birliği’nden kopmak, yani artık-değerin alıkonulmasına dayanan kapitalist sömürü sistemini ortadan kaldırmaktır. İşçi sınıfı örgütlerinin bağımsızlığını savunan her sınıf bileşeni, tüm gerekli siyasi sonuçları betimlemese dahi, önderliklerin korporatist entegrasyon eğilime karşı çıkarak, pratikte bu ayrışmaya katkı sağlamaktadır.” Ülke çapından 387 delelegeyi bir araya getiren ve çoğunluğu Troçkist olmayan 5392 militan tarafından (çev.- bugün bu sayı 12 bin militanı aşmış bulunuyor) desteklenen bu toplantının önemi de burada yatmaktadır. Bu, “konferansın burada sona ermemesi gerektiğini, sonuçlarının takip edilmesi gerektiğini” ortaya koyar.

Sınıf örgütlerinin bağımsızlığının savunulması ve Beşinci Cumhuriyet ve Avrupa Birliği’nden kopuşun siyasi mücadelesi birbirine bağlıdır. Her geçen gün Hollande’ın Devlet Başkanı olarak meşruiyetini yitirdiğini ortaya çıkarıyor. İşçi örgütlerinin bağımsızlığının savunulması Hollande Hükümeti ve onun politikalarına karşı demokrasi mücadelesinin ortak zeminidir. (…) Demokrasiye şekilden öte toplumsal içeriğini kazandıracak Kurucu Meclis çağrısı, milyonların hareketine yön verecektir.

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) Ulusal Federal Konseyi bu çerçevede gerçekleşecektir. Sosyalist Parti ön seçimleri, Melenchon’un yaptığı gibi tüm temsiliyet ve temsili demokrasi biçimlerini ortadan kaldırmaktadır. Bu saldırı tüm partilerin ve sendikaların varlığını hedef almaktadır. (…) Bizce, bugün her zamankinden daha gerekli olan, sınıf partisinin gerekliliğini savunmak, sınıf mücadelesine müdahil olmak ve işçilerin hükümeti için mücadele etmektir.

ABD Başkanlık seçimi üzerine sınıfsal bir bakış

 

— IV. Enternasyonal’in Yeniden Oluşumu için Örgütlenme Komitesi – OCRFI

 

Söz konusu olan sınıf mücadelesidir!

Aradan bir hafta geçti. Bütün dünyada ve her siyasi çevrede herkes Trump’ın seçilmesiyle bağlantılı olarak baş gösteren “kriz”e ilişkin görüşlerini ifade ediyor.

Kendi adımıza, biz de, bu seçimi izleyen ilk saatlerde yayınladığımız bildiriyle konuya ilişkin sınıfsal bir bakış açısı gösterdik. Bugün de aynı bakış açısını sürdüreceğiz.

Neden?

Geçtiğimiz hafta seçimlerden önce şöyle yazıyorduk: “ABD’de kapitalist sınıf, daha istikrarlı olacağı gerekçesiyle Clinton’un başkanlığını arzuluyor. Ama eğer Trump kazanırsa işini onunla da sürdürmeyi becerecektir.” Mali piyasaların Asya, Amerika ve Avrupa borsalarındaki yükselişi bu öngörümüzü doğruluyor.

Kuşkusuz Trump ile Clinton aynı şey demek değil. Aralarındaki fark kendini birçok alanda hissettiriyor, şöyle ki: Trump’ın çocuk aldırma hakkını tehdit etmesi ya da göçmenlere karşı söylemleri gibi.trump-and-clinton

Bununla birlikte, soruna sınıfsal açıdan yaklaştığımızda, piyasaların bu seçime gösterdiği tepki, mali sermayenin çıkarlarının Trump’ın başkanlığı altında da en az Clinton’un başkanlığı altında olduğu kadar savunulabileceği anlamına gelmiyor mu?

Siyasal düzlemde Obama-Trump görüşmesi son derece öğreticidir. Her ikisi de devletin bekası konusunda aralarında anlaşmışlar ve bu anlaşmadan dolayı birbirlerini kutlamışlardır.

Trump, “Obamacare”ı tümüyle gözden çıkartmayacağını (açıktır ki Obamacare’in kaldırılması durumunda büyük özel sigorta şirketleri çok şey kaybederlerdi) ifade etmiştir.

Göçmenlerle ilgili 11 milyon insanı ülke dışına atma hedefini 2-3 milyona çekme sözünde bulunmuştur ki bu rakam da Obama döneminde kimlik kartı olmadığı için ülkeden kovulan 2,5 milyon göçmen rakamına yaklaşmaktadır.

Bir ekonomik atılım planıyla 1000 milyar dolarlık yatırım yapacağı vaadi ise unutmayalım ki, Obama’nın en baştaki taahhütlerinden biriydi ve sonucunu hep birlikte gördük.

Trump’ın politikaları yeni istihdam yaratacak mı? Bunu gelecekte göreceğiz. Ama şu bir gerçek ki: Onun niyeti düzgün ücretlerle bir istihdam yaratmak olmadığı gibi, emeklilik ve sosyal güvenlik şemsiyesi koruması altında oluşacak kalıcı bir istihdam yaratmak da olmayacaktır. Özellikle sendikal haklarla donanmış bir istihdam hiç olmayacaktır bu!

Trump’ın birinci sınıf bir yobaz olduğu tartışma götürmez. İşçilerin, gençlerin, kadınların, siyahların ve latinoların onun politikalarına karşı savaşacaklarına hiç kuşku yok. Ancak Trump’ın Şeytanın cismanileşmesi olarak gösterilerek, onun karşısında her türlü ittifakın her ne pahasına olursa olsun yapılabileceğinin ileri sürülmesine itiraz ettiğimizde karşılaşacağımız hayret ifadeleri, 8 yıldır ABD’de süren feci durumun müsebbiplerinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bunun müsebbipleri, kendi bağımsız siyasi partilerini kurmayıp Demokrat Partiyi desteklemeye devam etmiş olan işçi sendikası örgütleriyle siyahi örgütlerin yöneticileridir. Kitlesel bir işçi partisi kurmayı reddeden sendikal yönetimler ve böyle bir partinin içinde kendi özerk yapılarını kurmayı reddeden siyah önderlikler hala büyük patronların partisi Demokrat Parti’yi desteklemeye devam ediyorlar, onu sözde “düzeltme”ye çalışıyorlar. ABD sınıf mücadeleleri tarihi bu “düzelticilerin” sınıf hareketini boğma ve hareketsizliğe itmelerinin tarihidir.

Bugün ya da yarın ABD’de ya da Avrupa’da aşırı sağ’a karşı mücadele bahanesi altında sınıf bağımsızlığını reddetmeyi haklı çıkaracak hiçbir gerekçe yoktur.

Bağımsız sınıf hattında yürümektense ABD’de Trump’a karşı Hillary Clinton gibi bir Wall Street adayını desteklemek, “ehveni şer” yapıyoruz derken “şer”e teslim olmayı getirmiştir. Yarın aynı durum Fransa’da olursa “ehveni şer”le Marine Lepen’i iktidara taşırsınız.

Söz konusu olan sınıf mücadelesidir!

Ve bu mücadele ne ABD’de ve ne de Avrupa’da henüz son sözünü söylemiştir!

(16. 11. 2016)

IV. Enternasyonal’den ACİL Çağrı: Empeyalizme Karşı Bütün İnsan Uygarlığının Savunusu için!

Aralarında NATO Genel Sekreteri, Avrupa Komisyonu Başkanı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin temsilcisinin de yer aldığı 44 ülke devlet başkanının, Fransa Devlet Başkanı Hollande’ın ısrarlı talebi ve dayatmasıyla Fransa’ya gelerek, 1-1,5 milyon yurttaşla gencin 7-8-9 Ocak tarihlerinde meydana gelen saldırıları protesto etmek amacıyla gerçekleştirdikleri yürüyüşün başını çekmeleri sırasında Paris’te acil olarak toplanmaları, 15 yıldan bu yana Irak’tan başlayarak yayılan savaşın günümüzde farklı biçimler altında bütün kıtalara ulaşarak yeni bir evreye girişinin göstergesidir.

Ülkesinde hem kendisinin hem de hükümetinin itibarının neredeyse sıfırlandığı bir devlet başkanıyla hepsi bir arada ve kol kola idiler: Cameron’lar (Büyük Britanya), Merkel’ler (Almanya), Renzi’ler (İtalya), Rajoy’lar (İspanyol Devleti), Juncker’ler (Avrupa Komisyonu), NATO Genel Sekreterleri… Hiçbiri eksik değildi. Hatta Yunan işçilerinin Troyka’nın memorandumlarına karşı yürüttükleri uzun soluklu mücadeleler sonucunda iktidarını iki hafta önce yitiren Samaras dahi oradaydı. Yetmezmiş gibi Türk Hükümetinin başkanı, Körfez monarşilerinin temsilcileri, bir düzine kadar Afrika ülkesi devlet başkanı ve ülkesi Fransız askeri işgali altındaki Mali’nin başkanı yürüyüşün ön saflarında yer alıyorlardı. Bunlara ek olarak Ukrayna Devlet Başkanı Poroşenko ile Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov yan yanaydı! Ve üstüne tüy dikercesine Mahmud Abbas (Filistin “Hükümeti”); iki yanına, biri “hayatım boyunca çok Arap öldürdüm ve bundan dolayı hiç pişmanlık duymadım” açıklamasıyla tanınan iki aşırı sağcı bakanını alan Gazze canisi Netanyahu’nun hemen yanında yürümekle görevlendirilmişti. Önümüzdeki dönemin “cemaatler arası” çatışmalarını hazırlamak için ihtiyaç duyulan gerçek bir provokasyon.

13-14 Kasım 2014 tarihlerindeki Uluslararası Sekretarya toplantısında şöyle yazmıştık:

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde, bütün Avrupa devletlerini iyi kötü sarmalayan bir doku olarak kurulan politik ve sosyal ilişkiler bütünü, dünya proletaryası için bir mevzi oluşturuyordu ve proletaryanın işgücünün değerini her yolu deneyerek dünya ölçeğinde parçalayıp yıkabilmek için Avrupa proletaryasının elindeki bu mevzi her ne pahasına olursa olsun mali sermaye tarafından düşürülmeliydi.

Bu sosyal ve politik kazanımların anıları bile bütün kıtalardaki emekçilerin hafızalarından silinmeliydi.

İşte bu anlamıyla, yayılmakta olan savaş bu yıkma ve geriletme saldırısından ayrı düşünülemez.

Dolayısıyla bir savaş durumunun hâkim kılınması (siyasal demokrasinin bütün kazanımlarının yıkılacak hedefler olarak tespit edilmesi) böyle bir saldırının başarısının siyasal koşullarının yaratılması için vazgeçilmezdir.

Bu çerçevede, Avrupa’da emperyalist koalisyonun belli başlı ülkelerinde, ‘kutsal birlik’ ihtiyacı adına sınıfın direnişini kırabilmek amacıyla binlerce mülteci akınına karşı yürütülecek şoven kampanyaların örgütlenmesine zemin hazırlamak üzere terörist saldırıların ortaya çıkması son derece mantıkidir ve beklenmelidir.

Ortadoğu’daki savaş ve onun Kuzey Afrika ile Sahra ülkelerindeki seyri, Fransa’nın, Büyük Britanya’nın, Almanya’nın, İspanya’nın ve İtalya’nın gündelik hayatlarının kurucu bir ögesi haline bürünmesinin yanı sıra bütün Avrupa kıtası üzerinde olgunlaşmaya başlayan devrimci krizin de bir açılış ögesi haline geliyor.

Savaş çarkının dönmeye başlaması, bütün sonuçlarıyla birlikte Avrupa’daki durumun temel eksenini oluşturuyor: Rejim krizlerinin şiddetlenmesi, işçi düşmanı saldırıların keskinleşmesi ve bu çarkın işlemesinin hazırladığı devrimci patlamalar. Emperyalist burjuvazi, ‘İleri ülkeler’ diye adlandırılan büyük emperyalist ülkelerin bağrında, her iki dünya savaşı arifesinde işçi sınıfını silahsızlandırmak için zincirlerinden boşalırcasına patlattığı şoven kampanyaları, bugün de farklı biçimler altında da olsa patlatmanın hazırlığında. Bugünden itibaren savaş çarkının işleyişinin emrine girmiş olan burjuvazi, işçi sınıfını silahsızlandırmayı bizzat işçi örgütlerinin yönetimlerinin yardımıyla sağlamaya çalışırken, daha şimdiden bu savaşta Sosyal Demokrat önderliklerle Stalinci önderliklerin kalıntılarının desteğini almış bulunuyor.

Hiç kuşku yok ki Irak’ın çöküşünün ve “İslam Devleti”nin peydahlanmasının hemen ertesinde, ABD’nin Yüksek Komutası altında oluşturulan Askeri Koalisyonun, dünya ölçeğinde kendisine katılmaya niyetli bütün devletlerle ve özel olarak da Avrupa devletleriyle işbirliği bağlarını sıkılaştırması için yeni bir evreyi aşmaya ihtiyacı vardı. Koalisyonun buna ihtiyacı vardı, çünkü bu savaşı, yani pazarlar için savaşı, hammaddeleri denetim altında tutma savaşını, bütün halklara karşı bir sosyal savaşı… dünya ölçeğine yaymak ancak böyle mümkün olabilirdi.

Avrupalı bakanların toplantısına katılmak için Fransa’ya gelen ve “müttefik”lerinin yanında yürüyüşe katılma zahmetine bile katlanmayan Obama’nın özel elçisi, ABD Hükümetinin Adalet Bakanı Holder, mevcut bütün katılımcıları 18 Şubat tarihinde Washington’da gerçekleştirilecek “Terörizme Karşı Dünya Zirvesi”nde hazır bulunmaya çağırıyordu. Üstelik Holder’in tam da bu daveti yaptığı sırada, ABD Genelkurmay Başkanlığı, bütün Afrika kıtasına müdahale edebilmek için lojistik bir üs vazifesi gören Moron de la Frontera (İspanyol Devletinin güneyinde) askeri üssüne birliklerini yeniden yerleştirmeye başladığını açıklıyordu.

ABD emperyalizminin başını çektiği bu Koalisyonun, mevcut savaşta yeni bir evreyi aşabilmesi için Avrupa kıtası halklarını (bütün dünya halklarını olduğu gibi) bu Koalisyonun aslında onların kendi güvenlik özlemlerine bir çözüm olduğuna inandırması gerekiyordu. 7-8-9 Ocak tarihlerinde Avrupa’nın göbeğinde gerçekleştirilen peş peşe saldırılar Koalisyona, Hollande’ın da tez canlı işbirliğiyle hayalini kurduğu fırsatı sundu.

Birdenbire çok geniş bir provokasyonun tüm ögeleri gün yüzüne çıkmaya başladı. Almanya’da, Avusturya’da, İsviçre’de ve Hollanda’da birbiri ardına patlak veren İslam karşıtı gösteriler, maalesef önümüzdeki dönemde de katlanarak sürecek gibi gözüken ve daha önceden programlanan saldırılara karşı “cevap” vermek için hazırlanmış bereketli bir zeminin zaten var olduğunu gösteriyor. Son zamanlarda Avrupa’daki duruma işlenmeye çalışılan bütün faktörler gözlerimizin önünde yeni biçimlerini almaya başladılar.

Benzeri görülmemiş ölçekte bir resesyonla, bunun ürünü bir mali sistem kriziyle ve aynı zamanda da işçi sınıfının direnişiyle karşı karşıya kalan tam bir çözülme krizi içindeki mali sermaye, işçi sınıfının bu direnişini, onun sınıf örgütlerini yıkıp kendine bağlayarak ve sınıfın kendisini de hiçbir hakka sahip olmayan uysal bireyler topluluğuna dönüştürerek kırmaya çalışıyor.

Ancak önümüzdeki dönemin kısa vadeli gelişmeleri ne yönde olursa olsun, mevcut durumun kuvvet çizgisi, 11 Ocak’ın hemen ertesinden bugüne kadar işçi sınıfının bağrında çeşitli biçimlerde ifadelerini bulan ve emperyalist burjuvazinin teröre karşı “kutsal birlik” çağrısına karşı çıkan kitle direnişleri olmaya devam ediyor.

Emperyalizm; bugüne kadar birçok darbe yemiş olsa da hala örgütlü bir sınıf olarak kalmaya devam eden Avrupa işçi sınıfının hakkından gelebilmek için Ortadoğu ve Afrika halklarına karşı başarıyla uyguladığı çözüm yolunu, yeni bir tercih olarak Avrupa işçi sınıfına karşı da kullanmayı önüne koymuş bulunuyor: Avrupa devletlerinin ve uluslarının etnik ve cemaatçi çatışmaların basıncı altına sokularak parçalanma sürecine itilmesi yoluyla işçi sınıfının dağıtılması politikası.

Ortadoğu halklarına karşı emperyalist askeri koalisyon tarafından yürütülen savaşın Avrupa kıtasına da kaydırılması, Ortadoğu’nun sivil nüfuslarını on yıllardır yakıp yıkan saldırıların bizzat bu Koalisyona katılan devletlerin kendi topraklarına çekilmesi, emperyalist ülkelerin proletaryalarının birbirine düşman “cemaat”lere dönüştürülerek parçalanması planının bir parçasıdır.

11 Ocak günü Paris’te gerçekleştirilen, itinayla planlanmış ve aralarına Gazze kasabı Netanyahu’yu da dahil etmiş olan 44 devlet başkanı gösterisi, iç düşmanı tespit etmiş bulunuyor: Müslüman kültürüne sahip ülke kökenli göçmen topluluklar.

İşte bu nedenlerle, bütün Avrupa ülkeleri üzerinde basıncını hissettiren saldırı tehdidi, Avrupa’nın çeşitli burjuva hükümetlerinin, ülkelerindeki mevcut sendikal işçi örgütlerini kendilerine bağlayarak –her ülkenin kendine has biçimler altında– siyasal demokrasinin enkazından geriye kalan kalıntılar üzerinde “kutsal birlik” inşa etmelerine imkân sağlayacaktır.

Muazzam bir hesaplaşma noktasına doğru gitmekteyiz

Bu hesaplaşma, iki kamp arasındaki uçurumun giderek derinleşmesinden besleniyor: 11 Ocak gösterilerine katılanların gelişmelerden duydukları kaygıların muhtevasıyla, bu gösteriye hâkim olan kutsal birlik hattının sosyal ve politik muhtevası. Bu aynı zamanda, işçi sınıfının ve gençliğin geniş kesimlerinin haklı olarak, hükümet tarafından gerçekleştirilecek operasyonların kendilerine karşı yöneleceğini hissetmesiyle “kutsal birlik” hattına giderek daha fazla karşı çıkmaları anlamına geliyor.
Sendikal ve politik önderlikleri tarafından hal-i hazırda hareketi dizginlenmeye çalışılan işçi sınıfı, özellikle Fransa’da bütün gücünü 1945-1947 yılları arasında doğmuş toplumsal ilişkiler zeminin yaratmış olduğu direnişten alıyor.

Her ne kadar işçi sınıfının direnmek zorunda bırakıldığı koşullar üzerinde – özellikle operasyonun ilk hedefi olacak Avrupa ülkelerinde– totaliter ve karşı-devrimci aygıtın uyguladığı basınç hiçbir şekilde küçümsenmemeliyse de, doğrudan bu aygıtın içinden gelen ilk çatırdama seslerinin altını çizmek de bir zorunluluktur.

Emperyalist hücumun sertliği, Avrupa Birliği devletlerinin yöneticilerine hâkim olan kararsızlıklara son vermemiştir

Fransa’da Walls, hükümet olarak çıkartmaya çalıştığı sosyal hakları tümüyle budayacak olan Macron Yasasına karşı direnişi yukarıda tutmaya karar veren CGT ile CGT-FO’daki militanların sesini kısmayı başaramamıştır. Almanya’da demir-çelik işkolundaki toplu sözleşme müzakereleri gergin bir ortamda başlamıştır. Belçika ve İtalya’da birer günlük genel grevlerde patlayan hareketin ivmesi henüz düşmemiştir. Avrupa Merkez Bankası, Yunanistan’daki seçimlerden üç gün önce açıklayacağını duyurduğu önlemler paketini açıklamakta tereddüt ediyor…

Savaş henüz kaybedilmek bir yana çok daha geniş bir cepheye yayılma eğiliminde

Bir kez daha, emperyalizm, onun ajanları ve savaş tacirleri tarafından çizilen senaryolara rağmen, insanlığın kaderi işçi sınıfının ve sadece onun elleri arasındadır.

Toplumu cemaatler arası çatışmalara dalmaktan kurtaracak (Fransa’da olduğu gibi tüm Avrupa’da) tek güç işçi sınıfıdır. Sadece kendi örgütleriyle kendi sınıf planı etrafında bir araya gelen işçi sınıfı, bütün bileşenlerini bir araya getirerek, bütün gücüyle kendi hükümetlerinin mali sermayenin bir aracı olan Avrupa Birliği’nin direktifleri doğrultusunda yürürlüğe sokmaya çalıştığı “reform”ları terk etmesini sağlayacak bir mücadele hattıyla hareket edebilir ve sadece onun eylemi emperyalist askeri koalisyondan kopuşu gerçekleştirebilir. Bu ise, kıtanın bütün halklarının özgür ve barışçı bir işbirliği içinde oluşturacakları hükümetlerden meydana gelen bir Avrupa’nın kuruluşu yolunda atılacak ilk adım olacaktır. Ve bu adım, emperyalist hâkimiyetten kurtulmuş bütün dünya halklarının barışçı bir işbirliği temelinde ve dünya ölçeğinde örgütlenebilmeleri için tayin edici bir dayanak noktası olacaktır.

Bütün insan uygarlığının savunusu buradan geçiyor.

15 Ocak 2015

IV. Enternasyonal’den ACİL Çağrı:

Avrupa işçi sınıfı tehdit altında!

Aralarında NATO Genel Sekreteri, Avrupa Komisyonu Başkanı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin temsilcisinin de yer aldığı 44 ülke devlet başkanının, Fransa Devlet Başkanı Hollande’ın ısrarlı talebi ve dayatmasıyla Fransa’ya gelerek, 1-1,5 milyon yurttaşla gencin 7-8-9 Ocak tarihlerinde meydana gelen saldırıları protesto etmek amacıyla gerçekleştirdikleri yürüyüşün başını çekmeleri sırasında Paris’te acil olarak toplanmaları, 15 yıldan bu yana Irak’tan başlayarak yayılan savaşın günümüzde farklı biçimler altında bütün kıtalara ulaşarak yeni bir evreye girişinin göstergesidir.

Ülkesinde hem kendisinin hem de hükümetinin itibarının neredeyse sıfırlandığı bir devlet başkanıyla hepsi bir arada ve kol kola idiler: Cameron’lar (Büyük Britanya), Merkel’ler (Almanya), Renzi’ler (İtalya), Rajoy’lar (İspanyol Devleti), Juncker’ler (Avrupa Komisyonu), NATO Genel Sekreterleri… Hiçbiri eksik değildi. Hatta Yunan işçilerinin Troyka’nın memorandumlarına karşı yürüttükleri uzun soluklu mücadeleler sonucunda iktidarını iki hafta önce yitiren Samaras dahi oradaydı. Yetmezmiş gibi Türk Hükümetinin başkanı, Körfez monarşilerinin temsilcileri, bir düzine kadar Afrika ülkesi devlet başkanı ve ülkesi Fransız askeri işgali altındaki Mali’nin başkanı yürüyüşün ön saflarında yer alıyorlardı. Bunlara ek olarak Ukrayna Devlet Başkanı Poroşenko ile Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov yan yanaydı! Ve üstüne tüy dikercesine Mahmud Abbas (Filistin “Hükümeti”); iki yanına, biri “hayatım boyunca çok Arap öldürdüm ve bundan dolayı hiç pişmanlık duymadım” açıklamasıyla tanınan iki aşırı sağcı bakanını alan Gazze canisi Netanyahu’nun hemen yanında yürümekle görevlendirilmişti. Önümüzdeki dönemin “cemaatler arası” çatışmalarını hazırlamak için ihtiyaç duyulan gerçek bir provokasyon.

13-14 Kasım 2014 tarihlerindeki Uluslararası Sekretarya toplantısında şöyle yazmıştık:

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde, bütün Avrupa devletlerini iyi kötü sarmalayan bir doku olarak kurulan politik ve sosyal ilişkiler bütünü, dünya proletaryası için bir mevzi oluşturuyordu ve proletaryanın işgücünün değerini her yolu deneyerek dünya ölçeğinde parçalayıp yıkabilmek için Avrupa proletaryasının elindeki bu mevzi her ne pahasına olursa olsun mali sermaye tarafından düşürülmeliydi.

Bu sosyal ve politik kazanımların anıları bile bütün kıtalardaki emekçilerin hafızalarından silinmeliydi.

İşte bu anlamıyla, yayılmakta olan savaş bu yıkma ve geriletme saldırısından ayrı düşünülemez.

Dolayısıyla bir savaş durumunun hâkim kılınması (siyasal demokrasinin bütün kazanımlarının yıkılacak hedefler olarak tespit edilmesi) böyle bir saldırının başarısının siyasal koşullarının yaratılması için vazgeçilmezdir.

Bu çerçevede, Avrupa’da emperyalist koalisyonun belli başlı ülkelerinde, ‘kutsal birlik’ ihtiyacı adına sınıfın direnişini kırabilmek amacıyla binlerce mülteci akınına karşı yürütülecek şoven kampanyaların örgütlenmesine zemin hazırlamak üzere terörist saldırıların ortaya çıkması son derece mantıkidir ve beklenmelidir.

Ortadoğu’daki savaş ve onun Kuzey Afrika ile Sahra ülkelerindeki seyri, Fransa’nın, Büyük Britanya’nın, Almanya’nın, İspanya’nın ve İtalya’nın gündelik hayatlarının kurucu bir ögesi haline bürünmesinin yanı sıra bütün Avrupa kıtası üzerinde olgunlaşmaya başlayan devrimci krizin de bir açılış ögesi haline geliyor.

Savaş çarkının dönmeye başlaması, bütün sonuçlarıyla birlikte Avrupa’daki durumun temel eksenini oluşturuyor: Rejim krizlerinin şiddetlenmesi, işçi düşmanı saldırıların keskinleşmesi ve bu çarkın işlemesinin hazırladığı devrimci patlamalar. Emperyalist burjuvazi, ‘İleri ülkeler’ diye adlandırılan büyük emperyalist ülkelerin bağrında, her iki dünya savaşı arifesinde işçi sınıfını silahsızlandırmak için zincirlerinden boşalırcasına patlattığı şoven kampanyaları, bugün de farklı biçimler altında da olsa patlatmanın hazırlığında. Bugünden itibaren savaş çarkının işleyişinin emrine girmiş olan burjuvazi, işçi sınıfını silahsızlandırmayı bizzat işçi örgütlerinin yönetimlerinin yardımıyla sağlamaya çalışırken, daha şimdiden bu savaşta Sosyal Demokrat önderliklerle Stalinci önderliklerin kalıntılarının desteğini almış bulunuyor.

Hiç kuşku yok ki Irak’ın çöküşünün ve “İslam Devleti”nin peydahlanmasının hemen ertesinde, ABD’nin Yüksek Komutası altında oluşturulan Askeri Koalisyonun, dünya ölçeğinde kendisine katılmaya niyetli bütün devletlerle ve özel olarak da Avrupa devletleriyle işbirliği bağlarını sıkılaştırması için yeni bir evreyi aşmaya ihtiyacı vardı. Koalisyonun buna ihtiyacı vardı, çünkü bu savaşı, yani pazarlar için savaşı, hammaddeleri denetim altında tutma savaşını, bütün halklara karşı bir sosyal savaşı… dünya ölçeğine yaymak ancak böyle mümkün olabilirdi.

Avrupalı bakanların toplantısına katılmak için Fransa’ya gelen ve “müttefik”lerinin yanında yürüyüşe katılma zahmetine bile katlanmayan Obama’nın özel elçisi, ABD Hükümetinin Adalet Bakanı Holder, mevcut bütün katılımcıları 18 Şubat tarihinde Washington’da gerçekleştirilecek “Terörizme Karşı Dünya Zirvesi”nde hazır bulunmaya çağırıyordu. Üstelik Holder’in tam da bu daveti yaptığı sırada, ABD Genelkurmay Başkanlığı, bütün Afrika kıtasına müdahale edebilmek için lojistik bir üs vazifesi gören Moron de la Frontera (İspanyol Devletinin güneyinde) askeri üssüne birliklerini yeniden yerleştirmeye başladığını açıklıyordu.

ABD emperyalizminin başını çektiği bu Koalisyonun, mevcut savaşta yeni bir evreyi aşabilmesi için Avrupa kıtası halklarını (bütün dünya halklarını olduğu gibi) bu Koalisyonun aslında onların kendi güvenlik özlemlerine bir çözüm olduğuna inandırması gerekiyordu. 7-8-9 Ocak tarihlerinde Avrupa’nın göbeğinde gerçekleştirilen peş peşe saldırılar Koalisyona, Hollande’ın da tez canlı işbirliğiyle hayalini kurduğu fırsatı sundu.

Birdenbire çok geniş bir provokasyonun tüm ögeleri gün yüzüne çıkmaya başladı. Almanya’da, Avusturya’da, İsviçre’de ve Hollanda’da birbiri ardına patlak veren İslam karşıtı gösteriler, maalesef önümüzdeki dönemde de katlanarak sürecek gibi gözüken ve daha önceden programlanan saldırılara karşı “cevap” vermek için hazırlanmış bereketli bir zeminin zaten var olduğunu gösteriyor. Son zamanlarda Avrupa’daki duruma işlenmeye çalışılan bütün faktörler gözlerimizin önünde yeni biçimlerini almaya başladılar.

Benzeri görülmemiş ölçekte bir resesyonla, bunun ürünü bir mali sistem kriziyle ve aynı zamanda da işçi sınıfının direnişiyle karşı karşıya kalan tam bir çözülme krizi içindeki mali sermaye, işçi sınıfının bu direnişini, onun sınıf örgütlerini yıkıp kendine bağlayarak ve sınıfın kendisini de hiçbir hakka sahip olmayan uysal bireyler topluluğuna dönüştürerek kırmaya çalışıyor.

Ancak önümüzdeki dönemin kısa vadeli gelişmeleri ne yönde olursa olsun, mevcut durumun kuvvet çizgisi, 11 Ocak’ın hemen ertesinden bugüne kadar işçi sınıfının bağrında çeşitli biçimlerde ifadelerini bulan ve emperyalist burjuvazinin teröre karşı “kutsal birlik” çağrısına karşı çıkan kitle direnişleri olmaya devam ediyor.

Emperyalizm; bugüne kadar birçok darbe yemiş olsa da hala örgütlü bir sınıf olarak kalmaya devam eden Avrupa işçi sınıfının hakkından gelebilmek için Ortadoğu ve Afrika halklarına karşı başarıyla uyguladığı çözüm yolunu, yeni bir tercih olarak Avrupa işçi sınıfına karşı da kullanmayı önüne koymuş bulunuyor: Avrupa devletlerinin ve uluslarının etnik ve cemaatçi çatışmaların basıncı altına sokularak parçalanma sürecine itilmesi yoluyla işçi sınıfının dağıtılması politikası.

Ortadoğu halklarına karşı emperyalist askeri koalisyon tarafından yürütülen savaşın Avrupa kıtasına da kaydırılması, Ortadoğu’nun sivil nüfuslarını on yıllardır yakıp yıkan saldırıların bizzat bu Koalisyona katılan devletlerin kendi topraklarına çekilmesi, emperyalist ülkelerin proletaryalarının birbirine düşman “cemaat”lere dönüştürülerek parçalanması planının bir parçasıdır.

11 Ocak günü Paris’te gerçekleştirilen, itinayla planlanmış ve aralarına Gazze kasabı Netanyahu’yu da dahil etmiş olan 44 devlet başkanı gösterisi, iç düşmanı tespit etmiş bulunuyor: Müslüman kültürüne sahip ülke kökenli göçmen topluluklar.

İşte bu nedenlerle, bütün Avrupa ülkeleri üzerinde basıncını hissettiren saldırı tehdidi, Avrupa’nın çeşitli burjuva hükümetlerinin, ülkelerindeki mevcut sendikal işçi örgütlerini kendilerine bağlayarak –her ülkenin kendine has biçimler altında– siyasal demokrasinin enkazından geriye kalan kalıntılar üzerinde “kutsal birlik” inşa etmelerine imkân sağlayacaktır.

Muazzam bir hesaplaşma noktasına doğru gitmekteyiz

Bu hesaplaşma, iki kamp arasındaki uçurumun giderek derinleşmesinden besleniyor: 11 Ocak gösterilerine katılanların gelişmelerden duydukları kaygıların muhtevasıyla, bu gösteriye hâkim olan kutsal birlik hattının sosyal ve politik muhtevası. Bu aynı zamanda, işçi sınıfının ve gençliğin geniş kesimlerinin haklı olarak, hükümet tarafından gerçekleştirilecek operasyonların kendilerine karşı yöneleceğini hissetmesiyle “kutsal birlik” hattına giderek daha fazla karşı çıkmaları anlamına geliyor.
Sendikal ve politik önderlikleri tarafından hal-i hazırda hareketi dizginlenmeye çalışılan işçi sınıfı, özellikle Fransa’da bütün gücünü 1945-1947 yılları arasında doğmuş toplumsal ilişkiler zeminin yaratmış olduğu direnişten alıyor.

Her ne kadar işçi sınıfının direnmek zorunda bırakıldığı koşullar üzerinde – özellikle operasyonun ilk hedefi olacak Avrupa ülkelerinde– totaliter ve karşı-devrimci aygıtın uyguladığı basınç hiçbir şekilde küçümsenmemeliyse de, doğrudan bu aygıtın içinden gelen ilk çatırdama seslerinin altını çizmek de bir zorunluluktur.

Emperyalist hücumun sertliği, Avrupa Birliği devletlerinin yöneticilerine hâkim olan kararsızlıklara son vermemiştir

Fransa’da Walls, hükümet olarak çıkartmaya çalıştığı sosyal hakları tümüyle budayacak olan Macron Yasasına karşı direnişi yukarıda tutmaya karar veren CGT ile CGT-FO’daki militanların sesini kısmayı başaramamıştır. Almanya’da demir-çelik işkolundaki toplu sözleşme müzakereleri gergin bir ortamda başlamıştır. Belçika ve İtalya’da birer günlük genel grevlerde patlayan hareketin ivmesi henüz düşmemiştir. Avrupa Merkez Bankası, Yunanistan’daki seçimlerden üç gün önce açıklayacağını duyurduğu önlemler paketini açıklamakta tereddüt ediyor…

Savaş henüz kaybedilmek bir yana çok daha geniş bir cepheye yayılma eğiliminde

Bir kez daha, emperyalizm, onun ajanları ve savaş tacirleri tarafından çizilen senaryolara rağmen, insanlığın kaderi işçi sınıfının ve sadece onun elleri arasındadır.

Toplumu cemaatler arası çatışmalara dalmaktan kurtaracak (Fransa’da olduğu gibi tüm Avrupa’da) tek güç işçi sınıfıdır. Sadece kendi örgütleriyle kendi sınıf planı etrafında bir araya gelen işçi sınıfı, bütün bileşenlerini bir araya getirerek, bütün gücüyle kendi hükümetlerinin mali sermayenin bir aracı olan Avrupa Birliği’nin direktifleri doğrultusunda yürürlüğe sokmaya çalıştığı “reform”ları terk etmesini sağlayacak bir mücadele hattıyla hareket edebilir ve sadece onun eylemi emperyalist askeri koalisyondan kopuşu gerçekleştirebilir. Bu ise, kıtanın bütün halklarının özgür ve barışçı bir işbirliği içinde oluşturacakları hükümetlerden meydana gelen bir Avrupa’nın kuruluşu yolunda atılacak ilk adım olacaktır. Ve bu adım, emperyalist hâkimiyetten kurtulmuş bütün dünya halklarının barışçı bir işbirliği temelinde ve dünya ölçeğinde örgütlenebilmeleri için tayin edici bir dayanak noktası olacaktır.

Bütün insan uygarlığının savunusu buradan geçiyor.

15 Ocak 2015

 

Fransa Bağımsız İşçi Partisi’nin Charlie Hebdo Açıklaması

IV. Enternasyonal’in Fransa Seksiyonu Uluslararası Komünist Akım’ın da içinde yer aldığı Fransa Bağımsız İşçi Partisi’nin (POI) Charlie Hebdo’ya karşı yapılan saldırı üzerine Açıklaması

Charlie Hebdo’yu alçakça vuran saldırıdan bu yana geçen üç gün boyunca olaydan duydukları kaygıyı ifade eden memleketimizin insanlarını bugüne kadar benzeri görülmemiş bir duygu seli kaplamış bulunuyor.

Bütün özgürlüklerin ve demokrasinin temel direği olan basın özgürlüğüne karşı girişilen saldırıdan duyulan kaygı… Demokrasiyi ve laik cumhuriyeti parçalamaya yönelik cemaatçiliğin serpilip gelişmesinden duyulan kaygı…

Obama liderliğinde Fransa ve bütün Avrupa ülkelerinin dahil olduğu koalisyon tarafından sürdürülen savaşın ülkemize kaydırılmasından duyulan kaygı…

Bu kaygı; İMF ve AB’nin emirlerine uyan hükümetlerin orkestra şefliğinde sosyal hakları ve sosyal güvenceleri tahrip ederek işsizlikle sefaletin üretilmesinden besleniyor. İlk saldırı haberleri duyulduğunda Bağımsız İşçi Partisi (POI) bunu büyük bir kesinlikle mahkûm etti. Geçen hafta boyunca üyelerimiz milyonlarca işçi ve genç ile birlikte kendiliğinden açığa çıkan bu öfkenin ve kaygıların her türlü dillendiriliş biçimine aktif olarak katıldı.

Gene de POI şu sorunun cevaplanmasını talep ediyor: Demokrasi ve barış özlemine uygun bir çözüme ulaşabilmek için atılması gereken ilk adım François Hollande, Angela Merkel, Mariano Rajoy, David Cameron, Matteo Renzi, Juncker (Avrupa Komisyonu Başkanı), Obama’nın Adalet Bakanı ve hatta NATO Genel Sekreterinin öncülüğünde bir gösterinin düzenlenmesi mi olmalıydı?

Obama’nın komutasında Suriye’de, Irak’ta, Mali, Libya ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde savaş eken ve harabeler bırakan aynı insanların barış özlemini temsil edebilecek ve barışa liderlik edebilecek ehliyetlerinin olmasının mümkün olduğuna kim inanabilir?

AB himayesinde her ülkede kemer sıkma, işsizlik ve kuralsızlaştırmayı dayatan aynı insanların sosyal adalet ve sosyal hakların korunması taleplerine karşılık vermesinin mümkün olduğuna kim inanabilir?

Bağımsız İşçi Partisi’ne (POI) göre, kendi sınıf zemininde, kendi talepleriyle, kendi sahip olduğu bağımsızlığı koruyarak mücadele eden işçi hareketi, dün olduğu gibi bugün ve yarın da demokrasi ve barış mücadelesine en temel katkıyı sunacaktır.

Biz bu temelde mücadele ediyoruz ve etmeye devam edeceğiz. Sınıfımızın kendi çıkarlarını savunmak için bir araya gelmesi, sömürülen ve baskı altında olan bir sınıf olarak kendini savunması, barış ve demokrasinin yeniden fethi ve savunulması kavgasına en tayin edici katkıyı sunmasını sağlayacaktır.

Barış ve demokrasi için verilen kavga Hollande-Valls hükümetinin politikasına karşı verilen mücadeleye sunulan destekten ayrı düşünülemez. Bu hükümet sadece Ocak ayında patronlara 41 milyar Avro vergi muafiyeti getiren ve kamu hizmetlerinden 50 milyar Avroluk kesinti yapan “Sorumluluk Sözleşmesi”ni kendi başına uygulamaya soktuğu gibi Macron yasasıyla da bütün sosyal haklara karşı saldırıya geçti.

Bu nedenle işçi sınıfının eyleme geçmesine, sınıf mücadelesi alanında sosyalizm, cumhuriyet, demokrasi için savaşmasına yardım etmek için bir araç olarak otantik bir bağımsız işçi partisi inşa ediyoruz. İşçilerin mutlak bir bağımsızlık içinde politik olarak gruplaşmaya ihtiyaçları var. Çünkü onların,  AB’den ve bütün hükümetlerden olduğu gibi, kapitalist sınıftan da onun devletinden de tamamen bağımsız olacak kendi partilerine ihtiyaçları var.

İşte partimizin V. Kongresine ve ilçe kongrelerine bu temelde hazırlanıyoruz. Ülkemizdeki durumun vahametiyle bu gidişatı nasıl engellemek gerektiğini kafasında sorgulayan bütün işçilere ve militanlara açık olacak bir kongredir bu. POI’nin Ulusal Federal Konseyi (CFN), Açık Kongre hazırlıklarını ve tartışma metinlerini gelişmelere bağlı olarak pey der pey yayınlamak üzere Daimi Sekretaryasını görevlendirmiştir.

(POI’nin CFN’si tarafından oybirliğiyle kabul edilmiştir.)

10 Ocak 2015, Saat 18.00