KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN TEK REÇETE:

SINIRSIZ BİR SİYASAL DEMOKRASİYLE

HALK EGEMENLİĞİNİN TESİSİ İÇİN

DEMOKRATİK SEÇİMLER!

ikp1-717x1024

Önce 12 Mart 1971 askeri müdahalesi ve esas olarak ardından gelen 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte 1961 Anayasasının ve yarattığı kurumların sunduğu göreli siyasal demokrasi ortamı rafa kaldırılmıştı. 16 Nisan 2017 referandumu bütün bunların üzerine tüy dikti, çünkü 12 Eylül askeri darbesinin büyük burjuvazi ve hakim sınıfların iktidarları için yarattığı imkanları bir üst çıtaya yükseltti: 12 Eylül 1980 rejimi sonuçta iki partili (yüzde 10 barajı sayesinde) bir “parlamenter” sistem hedefliyordu. Sonuç olarak 35 yıl boyunca buna muvaffak da oldu. Oysa 2017 referandumu sadece parlamenter sistemi ortadan kaldırmakla kalmadı, aynı zamanda iktidar partileri de dahil olmak üzere bütün partileri yok etme (artık AKP’nin bile varlık nedeni sadece Cumhurbaşkanının Yüce Divana gönderilmesini engellemekle sınırlıdır) hedefini önüne koydu. Yıllardır, Başkanlık Sistemine geçişle birlikte yüzde 10 barajının fiilen yüzde 50’ye yükseltilmiş olacağını belirtiyorduk. Bugün “yetkili” ağızlar bunun gerçekten böyle olduğunu kendileri ifade ediyorlar. “Artık kendinizi yüzde 10 barajına göre değil yüzde 50 barajına göre hazırlayın” söylemi bunun açık itirafıdır.

Ağırlıklı olarak 1980 askeri rejimi sebebiyle (bütün partiler tarafından onaylanan ve kullanılan, çünkü onun kurumlarıyla seçimlere katıldılar) yaklaşık 35 yıldır rafa kaldırılmış olan “halk egemenliği”, Anayasadaki yeni değişikliklerle birlikte raftaki yerinden de alınarak çöp sepetine atıldı. Türkiye şu an 12 Eylül 1982 Anayasası ile yöneltildiği dönemden bile daha geri bir noktaya sürüklenmiş durumda.

Halk Egemenliğinin Tesisi için 2019 Seçimleri Beklenemez!

Memleketin içinde bulunduğu ağır siyasal kriz ortamından bir an evvel çıkması ve esas olarak emperyalizmin müdahaleleriyle Suriye benzeri bir kaos ortamına sürüklenmemesi için yapılmaması gerekenler de yapılması gerekenler de fazlasıyla bellidir. Öncelikle yapılmaması gerekenlerin başında, 2019 Başkanlık Seçimlerinin tek çözüm yolu olarak sunulmasından ivedilikle vazgeçilmesi gelir. Bundan vazgeçilmediği takdirde 16 Nisan plebisitinde YSK’ya oynatılan rol kabullenilmiş olacağı gibi gelecekle ilgili olarak da şaibeli seçimlere daha fazla yol verilmiş olacaktır. Bu, diğer bir ifadeyle 16 Nisan plebisitiyle birlikte daha da ‘sertleştirilmiş’ bir 12 Eylül rejiminin meşrulaştırılması anlamına gelir.

Kaldı ki, mevcut plebisitin sağladığı imkanlarla totaliter despotizmin önünü sonuna kadar açacak böyle bir rejimin “cumhurbaşkanlığı”, kim seçilirse seçilsin reddedilmelidir. Çünkü seçilecek kişiden bağımsız olarak – ki bu YSK ile kimin seçileceği aşağı yukarı bellidir- kurulmuş olan rejim alaturka faşizme geçişin taşlarını döşeyecektir. Felakete yol açacak böyle bir politik hat derhal terkedilmelidir.

Halk Egemenliğinin Yolu Demokratik Seçimlerden Geçer!

Bu durumda önerilmesi gereken tek hat, yeni demokratik seçimlerdir. Mevcut parlamento, tutuklu milletvekilleri ve hatta parti başkanları bir yandan; iç tüzük değişiklikleriyle vekillerinin bırakın sokakta parlamento kürsüsünde dahi konuşmalarını ve seslerini duyurmalarının engellemesiyle öbür yandan, zaten sınırlı olan işlevini artık fazlasıyla kaybetmiş bulunmaktadır. Artık bu “parlamento”yu sanki bir demokrasi mevziimişcesine savunmaya çalışmak kendini değilse halkı kandırmaktan başka bir anlam taşımıyor. Kaldı ki, 2019’da başlayacağı iddia edilen Başkanlık Sistemi bu “parlamento”nun varlığı sayesinde fiilen hayata geçmiş durumdadır. Bu “parlamento” kendini derhal feshetmeli, onun yerine mevcut bütün partilerden oluşacak geçici bir seçim hükümeti kurulmalı, bu geçici hükümetin temel görevi demokratik seçimleri hazırlamak olmalıdır.

Çok açıktır ki, siyasal krize çözüm yolu olarak önerdiğimiz demokratik seçimler kitlesel bir siyasal demokrasi mücadelesi gerektirir. Böyle bir siyasal demokrasi mücadelesinin ilk iki talebi OHAL’in kaldırılması ve KHK’lara son verilmesidir. Tutuklu parti başkanlarının, milletvekillerinin ve belediye başkanlarının derhal serbest bırakılıp seçim kampanyasına aktif olarak katılabilme imkanı elde etmeleri ise demokratik seçimlerin olmazsa olmazıdır. Bu seçimler öncesinde tutuklu gazeteci ve öğretim elemanı kalmamalıdır. Kuşkusuz mevcut YSK ve seçim sistemiyle de demokratik seçim bağdaşmaz. Dolayısıyla demokratik seçim mevcut yürütmenin yargı üzerindeki bütün tasarruflarına son vermelidir. Demokratik seçim; halkın egemenliği ve dolayısıyla Başkanlık Sisteminin kaldırılması için yapılmalıdır. Nispi temsil usulüne göre yapılacak böyle bir seçimde kurulmuş ve kurulacak olan bütün partiler tamamıyla eşit ve barajsız koşullar altında bu seçimlere katılabilme ve engelsiz propaganda yapma imkanına sahip olmalıdırlar. TV’lerde ve radyolarda hiçbir partiye ayrıcalık tanınamaz. Seçime öngelen propaganda döneminde bir partiye ayrıcalık tanıyan kanallar ya da radyolar kapatılmalıdır. Siyasal demokrasi açısından ihtiyaç duyulan YSK esas bu misyonla donanmalıdır. Gene bu seçimlerde seçilen milletvekillerinin gerektiğinde seçmenleri tarafından “geri çağrılması” imkanı böyle bir meclisi doğal olarak bir kurucu meclis biçimine büründürür.

Açıktır ki, mevcut iktidar bloku böyle demokratik bir seçim sistemini kabullenmeyecektir çünkü bu koşullar altında seçim kazanma şansı tümüyle ortadan kalkacaktır (unutmayalım ki 16 Nisan plebisitini aslında Kenan Evren sistemiyle bile kaybetti!). Ama zaten tam da bu yüzden siyasal demokrasi mücadelesi esas olarak bir kitlesel mücadeleyi gerektirir. Bu talepler etrafında halka sorulacak soru ister istemez şu olacaktır: “Yukarıda sıraladığımız Avrupa ülkelerindekini de aşan en geniş demokrasiden mi yanasınız, yoksa Suudi Arabistan türü bir rejimden mi?” Halk kendi egemenliğini tesis etmek istiyorsa bu sorunun cevabını vermeye mecbur kalmalıdır. Doğru politika halkı bu tercihi yapmaya sevk edecek politikadır. Nasıl olup biteceği meçhul 2019 seçimlerine “hazırlanmak” değil!

Emperyalizme Karşı Mücadele Demokrasi Düşmanlığıyla Yürütülemez!

Şu sıralar iktidar bloku, bütün emperyalist güçlerin kendisini devirmeye hazırlandığını ve bu iş için de FETÖ’yü kullandığını düşünüyor. “Bütün emperyalist” odakların kendisini devirmek istediği bir paranoyaysa da (çünkü iktidar blokunun da gayet iyi bildiği gibi bazıları misyonunu henüz tamamlamadığı için onu ‘kullanma’ya devam etme niyetindeler ve zaten en önemli emperyalist güç ABD içinde bile bu konuda belli ki fikir ayrılıkları var) önermede doğru bir yan da var. Gerçekten de FETÖ ülkemizdeki CİA örgütlenmesinin ana gövdesini oluşturuyor. Bol miktarda kendi saf üyeleri (çocukluktan yetiştirme) olduğu gibi en az onlar kadar da satın aldıkları ya da FETÖ’cü olmadıkları halde gönüllü emperyalizm muhipleri var. Ama şu bir gerçek FETÖ’cülük bir elit örgütlenmesi. Toplamda 50 ya da 100 bin kişi de olsa (tabii ki böyle örgütlü bir yapı politik olarak muazzam bir güçtür) ve bu anlamıyla seçmen düzeyinde bir kitleselliği olmasa da siyasi partilerde ve bürokraside fink atıyor. Her partinin içinde yer almakla birlikte en güçlü olduğu siyasal yapı doğal olarak AKP. Nedeni de son derece basit: AKP bir burjuva partisi ve onun yöneticileri de -her düzeyde- ister istemez ‘halk’a göre ‘elit’ olma durumundalar. Bugüne kadar AKP’nin herhangi bir il ya da ilçesinin yönetiminin kolay kolay sıradan halktan insanlardan oluştuğunu görmedik. Biraz kalburüstü olmak durumundalar ve bu durumlarıyla da FETÖ örgütlenmesi için biçilmiş kaftanlar. Tayyip Erdoğan’ın AKP’nin başına geçmek istemesini onun siyasal hırsına bağlayanlar çok oldu, ama bu doğru değil. Erdoğan, kendisine “AKP Genel Başkanı!” diye hitap edilmesinden gerçekte hiç hoşnut değil. Ama Türkiye’deki en büyük FETÖ örgütlenmesinin AKP’de olduğunu bildiğinden, partiyi denetim altına alabilmek için onun başına geri dönmek zorunda kaldı. AKP, bir ‘halk’ partisi olmadığından önseçime de ağırlık veremez, dolayısıyla başına geçerek ipleri elinde tutmak istiyor. Ne kadar başarılı olabilir? Açıkçası şüpheli. İşte, yukarıda değindiğimiz iktidar blokunun aslında kendine en yakın duran dahil her türlü partili sisteme karşı olmasının altında bu gerçek yatıyor. İktidar blokunun OHAL sayesinde ve KHK’larla FETÖ’cüleri ve hatta zaman zaman FETÖ’cü yargıyı (‘nedamet’ getiren neredeyse bütün FETÖ’cü yargıçlar ve savcılar görevlerine iade edildi) da kullanarak kendisine muhalif olan herkesi işten çıkartarak ya da tutuklatarak baskı altına alması bu durumun ürünü. AKP içi gelişmeler tam da bu durumun bir yansıması. Ortada rehin alınmış bir parti var. Bu, ister istemez rehin alınmış bir “parlamento”yu, rehin alınmış bir yüksek bürokrasiyi ve rehin alınmış bir toplumu gündeme getiriyor. CHP önderliği en ufak bir karşı adım (Adalet Yürüyüşü) attığında küplere biniyor, çünkü bunun FETÖ’ye yarayacağı konusunda kesin hükme sahip. Kendi açısından “haklı” da, çünkü kendi alternatifini CHP değil, CİA olarak görüyor. Bu “haklılık” onu süratle alaturka faşizme sürüklüyor. Ama görüldüğü gibi bu bir kısır döngü ve çıkışı yok gibi görülüyor.

Oysa ki, bunun da çıkışı var ama iktidar blokunun bunu uygulaması ihtimali neredeyse hiç yok: Mevcut partiler yasasının tümüyle değişmesini talep etmek. Kurucu Mecliste “geri çağrılabilir” bütün milletvekillerinin seçimi, partiler içinde demokratik bir ön seçimin gerçekleştirilebilme koşuluna bağlıdır. Partilerin tüm üyelerinin ve taraftarlarının katıldığı ön seçimle seçilecek adayların elitlerden oluşma şansı fazlasıyla azalır, o zaman da bütünüyle olmasa da FETÖ’cülerin partilere sızma şansı büyük ölçüde kırılır, sıradan halk da seçilebilir.

Tek Çıkar Yol

Ülkedeki mevcut ve nerelere uzanacağı meçhul siyasal krizden tek çıkış yolu en gelişkin siyasal demokrasinin hayata geçirilmesinden geçiyor. Çıkış yolunun panzehiri faşizm değil en gelişkin siyasal demokrasidir. Yukarıda sıraladığımız talepler Avrupa ülkelerinde şu an yaşanmakta olandan çok daha demokratik bir siyasal rejimi ve ona bağlı bir seçim sistemini (unutmayalım; Fransa, Büyük Britanya ve Almanya’daki seçim sistemleri bizde 1961 ile 1980 arası uygulanan sistemle kıyaslanamayacak kadar anti-demokratiktir) dayatıyor. Türkiye’nin kurtuluşu alaturka bir faşizme yönelmekten değil, AB’dekinden çok daha gelişkin bir demokrasinin doğmasından geçiyor. Avrupa işçi sınıflarının iki yüzyıllık sınıf mücadelesi sonucu elde ettikleri ve şimdilerde kendi burjuvazileri tarafından yok edilmek istenen demokrasiyi çok kısa bir sürede aşabilecek bir siyasal demokrasinin Türkiye’de kurulmasının koşulları hâlâ var. Ülkenin emperyalizmden bağımsızlığını da, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını da çözebilecek (Türk burjuvazisinin yıllardır çözmediği) bir egemen kurucu meclis seçimi için mücadele tek çıkış yolu. Ve elbette böyle bir kurucu meclis içinde işçi sınıfının ve bütün ezilenlerin haklarını sonuna kadar savunacak olan bir sınıf kutbunun birleşik işçi cephesi anlayışıyla o mecliste temsilinin de önü sonuna kadar açılacaktır.

Böyle bir meclis için seçim olur mu, olmaz mı? Olur ya da olmaz önemli değil. Önemli olan plebisitte HAYIR da demiş olsa EVET de demiş olsa kitleye, “Böyle bir demokrasiyi ister misiniz, istemez misiniz?” sorusunu cevaplatmak için mücadele etmektir. Bu çok basit soruya anlamlı bir EVET cevabı aldığınızda, bunun için harekete geçecek kitleleri bulmuşsunuz demektir. Çok mu zor? Ya da, “biz sadece kendi meclislerimiz için mücadele ederiz” türü uç yaklaşımlar veya “Muhalefeti Yükseltelim!” gibi kuru ajitasyon dışında somut bir önerisi olan var mı?
(25 Temmuz 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi

 

SINIF PARTİSİ İHTİYACI HAD SAFHADA!

— Şadi OZANSÜ

CHP’nin Ankara-İstanbul yürüyüşü iyi okunmalı. “Kitle-Parti-Önderlik” üçlüsünün arasındaki diyalektik ilişki ortada yıllar sonra hâlâ bağımsız bir sınıf partisinin bulunmadığı koşullarda bir küçük burjuva milliyetçi partisinin üzerinden irdelenmek zorunda kalınıyor. Bu, sosyalist hareket açısından üzücü bir durum, ama ne çare ki somut duruma bakmak zorundayız. Evet, bugün bu ülkede neredeyse sadece işçi sınıfının bağımsız sesi yok. Oysa ki hem patron sınıflarının hem de diğer ara sınıf ve katmanların sayısız sözcüsü yıllardır boy göstermeye devam ediyorlar. Her ne kadar egemen sınıflar arasındaki halka seslenme imkânı ve onun ibresi iktidar kliğinin ağırlıklı olarak lehine işlese de durum böyle.

Önce uluslararası konjonktür

Aralarındaki bütün çelişkiye rağmen başını ABD yönetiminin çektiği emperyalizm 2008’den beri içine girmiş olduğu krizden çıkamadığı için çözüm olarak savaştan başka yol bulamıyor. ABD emperyalizminin savaş makinasının yüzde 60’lık bölümü epeydir Uzakdoğu’ya kaymış durumda. Hedefte Çin Halk Cumhuriyeti var, Kuzey Kore o hedefin ön karakolu.  Ama o bölgeye tam anlamıyla uzanmak için önce Suriye’den ve İran’dan geçmek gerekiyor, Rusya ile hesaplaşmak gerekiyor. ABD emperyalizmi bunların hepsinin hazırlığı içinde. Peki, ama neden? Cevabı basit: çünkü krizden çıkış sadece sağa sola daha fazla silah satmakla olmuyor, aynı zamanda esas olarak Çin, Ortadoğu ve tabii Rusya gibi büyük pazarların emperyalist pazara ikirciksiz olarak entegre edilmesi gerekiyor. Yani denetiminin tümüyle emperyalizmin elinde olacağı bir durum olmalı bu. Bir başka ifadeyle Rusya’daki yönetim yaklaşık çeyrek yüzyıldır ülkedeki 1917 Ekim Devrimi’nin devasa kazanımlarını kapitalizm yönünde yıkmışsa da, hâlâ mafyatik yapısıyla “hırsızlık”larını kendi denetimi altında tutmaya devam ediyor. Çin yönetimi Rus yönetiminden çok da farklı olmayacak bir şekilde büyük bir süratle kapitalizme yönelerek 1949 Devrimi’nin kazanımlarını berhava etmeye çalışsa da, ÇKP yönetimi mafyası kendi pazarını henüz emperyalizme tam olarak devretmiş değil. Artık neredeyse İran için bile benzer bir durum söz konusu. İşte krizinden geçici olarak dahi olsa kurtulmak isteyen emperyalizm bu yüzden savaş naraları atıyor, sadece atmakla da kalmıyor, bunun ciddi hazırlığı içinde.

İşte bu durumun, bölgemize, Ortadoğu’ya yansıması da açık: Rusya, Çin ve İran bölgede bir savunma savaşı veriyorlar. ABD ile aralarındaki savaş emperyalistler arası bir savaş değil. Savaşın şu andaki mevkii Türkiye’nin de içinde yer aldığı Ortadoğu. Yarın bu savaşın nerelere uzanabileceğini bizim gibi herkes öngörebiliyor.

Türkiye’nin bu konjonktürdeki yeri ne?

Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin hemen öncesi ve sonrası politikalarla (24 Ocak 1980 kararları ve sonrasında Özal dönemiyle) ve tabii ağırlıklı olarak 15 yıllık AKP dönemiyle dünya emperyalist pazarına alabildiğine entegre olmuş bir ülke. Türkiye; bu köprüler, tüneller, havalimanları, kanallar, otoyollar, AVM’ler, cep telefonları, bilgisayarlar ve ayrıca satılan yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla emperyalist pazarın tam denetiminde bir ülke. Satın aldığı yüksek teknoloji ürünü silahlar, savunma sistemleri vs. ile de emperyalizme askeri olarak da göbeğinden bağımlı.  Emperyalizmin Türkiye’den ek bir beklentisi yok. Bu haliyle, özellikle ABD emperyalizmiyle uyum içinde. İlişkileri zaman içinde nereye evrilir bilinemez, ama zaten NATO üyesi bir bağımlı ülke. Rusya’dan, Çin’den ve hatta İran’dan çok farklı.

İşte, Türkiye bu koşullar altında uluslararası ve bölgesel konjonktürün keskinleşmesine paralel olarak alaturka faşizme uzanmayı da göze alan (ordu ve polisin dışındaki bütün paramiliter örgütlenme çabaları bunun göstergesi) ve bir miktar İslam sosuna batırılmış emperyalizme bağımlı bir vesayet (bonapartizm) rejimiyle yönetiliyor.

Çizdiğim bu çerçeve içinde yazının hemen başında ele aldığım “Kitle-Parti-Önderlik” üçlüsünün CHP’deki tezahürüne artık dönebiliriz. Meseleye 1980 öncesinde bakıyor olsaydık, gene CHP’yi ele almak durumunda olurduk ama bu kez, onun yanı sıra önderlik meselesini “Sınıf-Parti-Önderlik” bağlamında devasa işçi sendikaları (DİSK ve onun Türk-İş içindeki uzanımı sendikalar) ve işçi sınıfını bir miktar da olsa içeriden kucaklayan başta TİP ve TKP olmak üzere çeşitli siyasal sınıf önderlikleri açısından ele almak durumunda olurduk. Bugün ne yazık ki meseleye ağırlıklı olarak CHP önderliği açısından bakmak zorunda kalıyoruz. Yazımın başlığındaki aciliyet ( SINIF PARTİSİ İHTİYACI HAD SAFHADA) işte tam da bunun ürünü.

Evet, CHP’deki “Kitle-Parti-Önderlik” ilişkisi (eski CHP’den değil, 1972 sonrası CHP’den söz ediyorum, yani işçi sınıfıyla tarihinde ilk defa rezonansa giren CHP’den) günümüzde şöyle işliyor: a) siyasal kararlarını nasıl aldığı belli olmayan bir önderlik, genellikle hep bir “gizli el”in devreye girmesiyle yapılan politik tercihler  (Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığının ortaya atılışı, milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasının onaylanması, YSK önünde kitlesel protesto gösterisinin engellenmesi, vs.) b) Çok az sayıda gerçek milletvekilini bir kenarda tutmak kaydıyla parti aygıtının esas işinin “sırası gelen” il ya da ilçe yöneticisini milletvekilliğine hazırlama çalışmasıyla sınırlı olması, kazanılacak belediye başkanlıklarına halkın değil aygıtın ihtiyaç duyduğu adayların seçilmesi için çaba göstermesi (bu aygıtın içine yerleştirilen ve artık onun bir parçası haline gelen, kimi zaman milletvekili adayının hemşerisi olmakla birlikte bir başka siyasi partinin bile taraftarı olması muhtemel delegeler ve bu delegeler sistemi) c) hiçbir iç gelişmeden haberi olmayan, her türlü haksızlığa karşı tepki göstermeye çalışan sempatizan ya da geniş seçmen kitle.

İşte bu üçlü ilişkiyi ele aldığımızda CHP’deki temel sorunun tepesi üzeri duran önderlik sorunu olduğunu fark etmemek mümkün değil. Üçlünün kelimenin gerçek anlamda en tutucu/gerici noktasında parti aygıtının durduğu görülüyor. O aygıt ki, bir anlamda parti önderliğinin ruh halini yansıtıyor ve sürekli olarak partili seçmenin olayların seyrine ne kadar “duyarsız” olduğu görüşünü pompalıyor. Yani, aygıta göre, “eğer CHP bugün bir şey yapamıyorsa, bunun sebebi aygıtın ya da önderliğin başarısızlığı değil, parti seçmeninin kayıtsızlığıdır”. Oysa ki, parti seçmeni ya da kitlesi 2013 Haziran İsyanına parti aygıtına ya da önderliğine rağmen katılmıştır. Gene şimdi Kılıçdaroğlu bir adım attığında çok daha fazlasını atacağını göstermiştir, gösterecektir. Kılıçdaroğlu İstanbul’a geldiğinde onu karşılayıp eyleme katılacak olanların sadece partililer olacağını sanmak ve o yüzden bu yürüyüşe burun kıvırmak son derece yanlış bir tutumdur. Bununla birlikte şu noktanın altını çizmek durumundayız: Kılıçdaroğlu bu yürüyüşü yapmak zorunda kalmıştır! Yürüyüşün başlangıcında söylemindeki ürkeklik ve tutukluk yerini her geçen gün daha fazla yürekliliğe bırakmaktadır. Artık yürüyüşün ilk gününden daha kararlı yürüyor, çünkü arkasında eylemini destekleyen milyonları görüyor ve bu milyonların iktidar kliğini nasıl paniklettiğinin farkında. Ama bu durum ortada bir önderlik sorununun olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine önderlik sorunu bir küçük burjuva milliyetçi partide bile bu kadar vahimse, varın düşünün yarın bir devrimci işçi sınıfı partisinde ne biçimler alacaktır? Ama öyle değil işte. Çünkü adına layık bir devrimci sınıf önderliği yaratmada elimizin altında bulunan yaklaşık iki yüz yıllık tarihsel bilgi ve deneyim bize burjuva partilerinin kıt kaynağından çok daha fazlasını veriyor.

Çözüm nereden geçiyor?

Proleter devrimi henüz kapımızda değil. Ama bu hiç olmayacak anlamına gelmiyor. İçinde bulunduğumuz konjonktürde, dünyanın her ülkesinde muzaffer bir proleter devrimi (üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son verecek devrim) de en az bir karşı-devrim (faşizm) kadar mümkün. Hatta ondan daha fazla mümkün, meğer ki büyük toplumsal çalkantılar sonucu patlak verecek olan devrimde işçi sınıfına ve bütün ezilen kesimlere yardımcı olacak bir sınıf partisi ve onun içinden çıkabilecek bir devrimci sınıf önderliği yaratmanın kanalları açık tutulabilsin. İşçi sınıfının genelkurmayı olan devrimci sınıf önderliği esas olarak devrim sırasında inşa edilir. Böyle bir parti patlak verecek olan devrim öncesinde mutlaka kilit mevkilerde sınıf öncülerine sahip olacaktır, ama nihai olarak inşa edilmemiş olacaktır. Hatta denilebilir ki işçi sınıfının genelkurmayının içinden çıkacağı parti, devrim öncesi partiden oldukça farklı olacaktır. Nitekim 1917 yılının Şubat ayının Bolşevik Partisi ile Ekim’in Bolşevik Partisi neredeyse birbirlerinden bambaşka partilerdir.

Türkiye’deki esas problem olası bir devrime öngelecek az da olsa kitleselleşmiş bir işçi sınıfı partisinin hâlâ olmayışıdır. İşte bu yüzden siyasal demokrasinin en gelişkin biçimi olan bir egemen kurucu meclis inşasına ihtiyacımız var. Böyle bir kurucu meclis kuşkusuz “bizim” meclisimiz değildir. “Hayır Meclisleri” ya da “Haziran Meclisleri”yle bu meclisin uzak yakın alakası yoktur. “Hayır Meclisleri” ya da “Haziran Meclisleri” türü çalışmalar “Sol” hareketin kendi mücadele alanlarıdır, ancak devrimci yükseliş anında güçlenebilirler. Egemen bir kurucu meclisin bununla bir alakası yoktur. Kurucu Meclis bir burjuva meclisidir, nispi temsile göre yapılacak bir seçimle belirlenir, ama burjuvazinin tahammül edemeyeceği kadar demokratik bir meclistir. Olup olamayacağı şüphelidir. Gerçekleşmesi kitle mücadelesine bağlıdır. Kitle mücadelesiyle gerçekleştiği anda da mücadelenin gerisinde kalacak bir kurum haline gelebilir. Ama bunların önemi yok. Bugün Erdoğan-Bahçeli kliğine karşı sokağa çıkmış kitlelere somut bir hedef göstermek gerekirse, bu, Egemen bir Kurucu Meclis’ten başkası olamaz. Böyle bir kurucu mecliste işçi sınıfına dayanan güçler, yani işçi örgütleri, o meclisin sınıf ayağını oluşturmak üzere hep birlikte bir sınıf partisinde bir araya gelerek mücadele etmelidirler. Demokrasinin en kararlı savunucusunun işçi sınıfı olduğunu bütün topluma göstermek durumundadırlar. O sınıf partisi böyle bir kurucu mecliste halkların kendi kaderlerini tayin hakkının da kararlı bir savunucusu olacak ,Türk halkıyla Kürt halkının eşitliğini tesis etmek üzere kararlı bir mücadele yürütecektir. Böylece tarihsel olarak burjuvazinin çözmesi gereken bir sorunu da böyle bir mecliste çözebilecek tek gücün proletarya olacağını dost düşman herkese gösterecektir. Halkların kardeşliği ve gönüllü birlikteliği ancak proletaryanın inisiyatifiyle gerçekleşebilecektir. İşte bu yüzden bir işçi sınıfı partisine ve o partinin kurucu mecliste temsiline acil ihtiyaç vardır. Kurucu Meclis talebi doğrultusunda kitle mücadelesi ülkenin dört bir yanında Kurucu Meclis Komitelerinin oluşturulmasına imkân vereceği gibi başlangıçta az da olsa kitlesel bir birleşik sınıf partisinin inşasının da yolunu açacaktır. Unutmayalım, “Marksizm, bilinçli olmayan tarihsel sürecin bilinçli ifadesidir.”

Fransa’daki milletvekili seçimlerinin anlamı:

[Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) seçimlerin ilk turunun ardından yaptığı açıklamadır. Paris, 12 Haziran 2017] 

Çoğunluk sözünü söyledi

11 Haziran’da çoğunluk sözünü söyledi. Seçmenlerin çoğunluğunun beşinci Cumhuriyet’in tüm tarihindeki en yüksek oranla sandığa gitmeme tavrı ile (yüzde 51’in üzerinde) halk hükümetin meşruiyetini reddettiğini göstermiştir.

Beşinci Cumhuriyet rejiminde Ulusal Meclis ne işe yaramaktadır? Tüm yetkiyi kendi elinde toplamış olan Cumhurbaşkanı tarafından alınmış kararları tasdik etmek. Çoğunluk – özellikle de işçiler ve gençler- sandığa gitmeyerek bu saçmalığa razı olmadıklarını gösterdiler.

Bu nedenle 11 Haziran’da cumhurbaşkanlığı seçimindeki adayların tümü oylarının büyük bölümünü kaybettiler. “La République en  marche” [İlerleyen Cumhuriyet] Macron’un 23 Nisan tarihinde aldığı oyların 1,3 milyonunu kaybetti; Ulusal Cephe yaklaşık 4,5  milyon oy kaybetti; sağ yaklaşık 3 milyon oy kaybetti; “La France insoumise” [Boyun Eğmeyen Fransa] 4,5 milyon oy kaybetti, ki bu Melenchon’un aldığı oyların üçte ikisine denk geliyor ve yine Sosyalist Parti de 600.000 oy kaybetti. Tüm bu siyasal akımlar oy tabanlarının önemli bir oranını kaybettiler. Tümü reddiyeden paylarını aldı.

İlk turda seçmenlerin çoğunluğu, beşinci Cumhuriyet’in tüm tarihindeki en yüksek oranla sandığa gitmedi (yüzde 51’in üzerinde); ikinci turda oy kullanmayanlarla boş oy kullananların oranı bu kez yüzde 62’ye yükseldi.

Boyun Eğmeyen Fransa açısından, bu partinin yetkililerinin kibirli bir şekilde uyguladığı bölücü politikaların seçmenlerinin büyük bölümünün huzurunu kaçırdığı görüldü; özellikle de Beşinci Cumhuriyet’e son verme ve bir Kurucu Meclis seçme çağrısını ciddiye almış olan seçmenlerinin. Melenchon’un bir gayrimeşru koalisyon hükümetinde Macron’un Başbakanı olarak kendisini önermesi karşısında; ya da Ulusal Meclis’in “yetkilerini” övdüğünde ve burayı –Beşinci Cumhuriyet altında- grevler ve gösteriler yerine geçebilecek bir direniş çerçevesi olarak gösterdiğinde, seçmenlerinin kafalarının karışmamış olması mümkün müydü?

Şimdi ne olacak? Demokratik bakış açısıyla bu hükümet ve Ulusal Meclis’te sahip olduğu ezici çoğunluk gayrimeşrudur.

Ve bu gayrimeşru hükümet önümüzdeki haftalarda Çalışma Yasası’na, Sosyal Güvenlik sistemine, emekliliğe ve kalifikasyonlara yönelik saldırılar yapmaya ve Anayasadaki olağanüstü hali sürdürmeye niyetlidir!

Hangi hakla bunları yapacaktır? 

İşçi haklarını ve demokratik hakları ve kazanımları tehdit etmeye kararlı bu gayrimeşru hükümet ile müzakere edilecek veya karşılıklı danışılacak hiçbir konu yoktur.

Bu her şeyi imha etmeye niyetli azınlık hükümeti karşısında işçilerin kendi sarsılmaz birleşik cepheleri ile, gençlik ve işçi örgütleri ile bu hükümetin yıkım politikalarına karşı koymaktan başka çareleri yoktur.

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) her koşulda birlik ve demokrasi için mücadele eder; bu ise Beşinci Cumhuriyet’in sonlandırılmasını, egemen bir Kurucu Meclis’in seçimini, Avrupa Birliği’nin dikte ettiği politikalardan kopulmasını gerektirir.

Sınıf mücadelesinin destekçisi olarak Bağımsız Demokratik İşçi Partisi işçilerin bu yolda ilerlemesine yardımcı olmak için yapılan tüm girişimleri destekleyecektir.

Bu siyasal kriz ve çürüme döneminde tüm Komünist Parti, Sosyalist Parti, Sol Parti, Boyun Eğmeyen Fransa üyelerine, destekçilerine ve sendika militanlarına kardeşçe çağrı yapıyoruz. Tartışmayı açmış olalım: Bir işçi sınıfı partisine ihtiyacımız var mı, yok mu? Gericiliğin planlarını yenilgiye uğratmak için işçilerin birleşik cephesini inşa etmemiz gerekiyor mu, gerekmiyor mu?  

Elbette ADALET!

Sonuna kadar ADALET!

Ama bu çok haklı talep mantıki sonucuna varmalı

CHP’nin başlattığı “Adalet” yürüyüşü çok haklı ve sonuna kadar desteklenmeli. “Ama şu destekliyormuş, bu destekliyormuş” tartışmasının hiçbir önemi olmadığı gibi, “şu desteklemiyormuş, bu desteklemiyormuş”un da bir önemi yok. 2013 Haziran İsyanı’ndan bu yana önemli de olsa birkaç istisnai işçi sınıfı hareketi (metal ve cam işçilerinin eylemleri) dışında üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi duran bu ülkede “pekiştirilmiş bir 12 Eylül rejimine” karşı sokağın harekete geçmesine yol açan bir eylem nasıl olur da desteklenmez? Bakın daha şimdiden Erdoğan-Bahçeli kliği ve onların hempaları nasıl da küplere bindiler? Yandaş TV’ler ve yazılı basın organları nasıl da canhıraş bir saldırı kampanyası yürütüyorlar. Kuyruklarına basılmış olmanın acısını çıkartmak isteyen bir ruh hali içindeler. Ve tabii iktidar bloğundaki çatlama belirtileri de işin cabası. Bir kere daha kanıtlanmış oldu ki; özellikle 16 Nisan şikeli plebisitinin sonucuyla birlikte artık hiçbir önemi kalmamış olan parlamentoda oturup hiç kimsenin duymayacağı “kendi sesini beğenen konuşmalar” yapma yerine sokağa çıkıp bir adım bile atmak ülkenin içine girdiği karanlıktan kurtulma yolunda çok daha anlamlı bir harekettir.

Mevcut iktidar kliği her şeyden önce işçi sınıfı (genel olarak işçiler değil, örgütlü işçiler, çünkü sadece örgütlü işçiler işçi sınıfıdır) düşmanı olduğunu başta yasakladığı bütün grevlerle ve işten atmalarla herkese göstermiştir. İflah olmaz bir laik ve seküler hayat tarzı düşmanı olduğunu yürüttüğü akıl almaz mezhepçi politikalarla ispatlamıştır (“henüz toplum üzerinde kültürel hakimiyetimizi tesis edemedik” yakınması bunun itirafıdır). Kendisine yakın durmayan bütün Kürtlere düşman olduğunu da HDP’nin Eş Başkanları dahil olmak üzere birçok milletvekilini ve sayısız Belediye Başkanını hapse atarak göstermiştir. İktidar kliği kendisine biat etmeyen bütün kadınlara olduğu gibi başı dik ve özgür davranan bütün gençlere de düşman olduğunu zaten her fırsatta dile getiriyor. Kendisini eleştiren bütün yazarçizerleri ve aydınları ya hapse tıkarak ya da işten atarak baş düşmanlar kategorisine yerleştirmekte hiçbir beis görmüyor. Plebisit sonucu kabul ettirdiği anayasal değişiklerle demokrasinin kırıntılarını bile tereddütsüz yok etmekte hiçbir sakınca görmüyor. Sonuç olarak, iktidar kliği esasen demokrasiye düşman olduğunu bütün tasarruflarıyla dile getiriyor.

ADALET halkın ekmeğidir! İşçilerin geleceğidir! (DİSK pankartı)

İşte bütün bu gelişmeler karşısında tabii ki ADALET talebi başa alınmak zorundadır. Ama ADALET talebinin içi derhal doldurulmalıdır: OHAL sürdükçe ADALET mümkün değildir! ADALET’i engelleyen temel müessese OHAL rejimidir. Derhal kaldırılmalıdır! İstanbul Maltepe’ye kadar sürdürüleceği ifade edilen yürüyüş genel soyut bir ADALET talebiyle yol alamaz, fiilen uygulanan somut bir ADALET talebini dile getirmelidir. Milyonlar ADALET için sokağa çıkıyorlarsa, OHAL’in kaldırılmasını görmek için çıkıyorlar. Grevleri yasaklanan ve işten atılan işçiler için, yıllardır kadro yalanlarıyla kandırılıp güvencesiz çalıştırılan taşeron işçiler için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır; cezasız kalan iş kazaları ve iş cinayetleri söz konusu olduğunda ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan ya da işlerine son verilen kamu çalışanları için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan milletvekilleri ya da Belediye Başkanları için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan ya da işten çıkartılan gazeteciler için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Kısacası OHAL varsa ADALET yoktur! İktidar kliği 19 Temmuz’da OHAL’i üç ay daha uzatmak isteyecektir. Sokağa dökülen milyonlar OHAL’in kalkmadığını gördüklerinde eylemlerine yeniden ve yeniden başlayacaklarını haykıracaklardır. Artık bu yürüyüşten geri dönüş yoktur. Ya ADALET, ya ADALET!

Herkes için ADALET, herkes için DEMOKRASİ! (KESK pankartı)

Ama bununla bitmez; ADALET talebi bir başladı mı sonu gelmeyecektir. 12 Eylül 1980 rejiminin 16 Nisan şaibeli plebisitiyle katmerlenerek aldığı yeni ve daha gelişkin baskı biçimi, ADALET’in önündeki en büyük engel haline gelmiştir. Artık Türkiye’de böyle bir Yüksek Seçim Kurulu ile adil bir seçim yapılamaz. Yapılabileceğini iddia edenler ya kendilerini ya halkı ya da her ikisini birden kandırmış olurlar. Yürüyen milyonlar burada durmayacaklardır. Yürüyen milyonlar iktidarını kaybetmiş olan bir parlamentonun yerini alacak bir meclisin demokratik seçiminin yolunu açacaklardır. Demokrasi, tek kelimeyle halkın egemenliğidir. Yüzde 10 barajının yeni Başkanlık rejimiyle yüzde 50’ye çekilmesi demokrasiye tamamen son verilmesi demektir. Zaten ADALET yoksa DEMOKRASİ de yoktur. Mevcut Başkanlık sistemi Türkiye’deki bütün siyasi partilerin sonu anlamına geliyor. Önümüzdeki dönemde gerçek bir parlamento olmayacağı gibi, gerçek siyasi partiler de olmayacaktır. Zaten iktidar kliği kendi partileri de dahil olmak üzere hiçbir partinin varlığını istemediklerini kanıtladılar. Devlet Bahçeli kendi partisini bitirdi, Tayyip Erdoğan dizginleri tamamen ele alabilmek için mecburen AKP’nin başına geçti. Her ikisi de zaten siyasi partiler rejimi istemiyorlar. Çünkü son tahlilde siyasi parti bir tehlikedir! DEMOKRASİnin olabilmesi için bu ucube Başkanlık rejiminden vazgeçilmesi ve nispi temsile dayalı EGEMEN bir KURUCU MECLİS seçimine gidilmesi gerekir. Bu KURUCU MECLİS seçimi barajsız olmalı, katılan her örgüte eşit propaganda hakkı tanınmalı, herkes aldığı oy oranında bu mecliste temsil edilmelidir. Eşit ve özgür bir seçimden korkacak bir şey yoktur. Böyle bir Mecliste işçi sınıfının kendi bağımsız siyasi partisiyle (bütün işçi örgütlerinin ve demokratik örgütlerin bir araya gelmesiyle) var olması fazlasıyla mümkündür. Bu burjuva meclisin işçi sınıfı kanadı ancak böyle olabilir. Öte yandan, böyle egemen bir kurucu meclisle birlikte ülkenin bu kadar pahalı ve totaliter despotizme açık bir Başkanlık sistemine ihtiyacı olmadığı derhal ortaya çıkacaktır. Ülkenin kaderini tamamen kendi eline alacak olan EGEMEN KURUCU MECLİS’in Başkanı Cumhuriyeti sembolik olarak temsil edebilir.

Sonuç olarak, ADALET talebi pandoranın kutusudur, bir açıldı mı pir açılacaktır. Yeter ki içi layığıyla doldurulabilsin ve kitle hareketinin bu talebin içinin nasıl doldurulabileceğine aklı yatsın. ADALET talebi, ancak ezilen ve sömürülenlerin kendilerini temsil edebileceği EGEMEN bir KURUCU MECLİS talebine uzanırsa sahici olacaktır. Biz İKP olarak, ADALET ve DEMOKRASİ mücadelesinde başta irili ufaklı tüm işçi sınıfı örgütlerini birleşik bir cephede omuz omuza mücadele etmeye çağırıyoruz. (1 Temmuz 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)
Merkez Yürütme Kurulu

Kurucu Meclis talebinde neden ısrar edilmeli? Bu talep ne anlama geliyor?

Şadi Ozansü

Türkiye bir plebisit yaşadı ve sonuç ortada. Ülkenin birçok ilinde, ilçesinde, köyünde ve beldesinde silahlı eşkıyanın kontrolünde bir plebisitti bu. “Hayır” oylarının yüzde 90’ları aştığı bazı kent merkezlerinde bile şehir eşkıyası ile köy korucularının cirit attığı bir sözde “halk oylaması”. Bu durumda varın Erzurum’da, Konya’da, Bingöl’de ve benzeri yerlerde oyların nasıl kullanıldığını ya da ‘kullanılamadığını’ hesap edin. İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de bunu yapanın, güçlü olduğu yerlerde neler yaptığını düşünün. İşte bu koşullar altında en az yüzde 55’lik “Hayır” oyları Erdoğan-Bahçeli kliği için “gerekli” olan yüzde 49 sınırına geriletilebildi.

Bir tabu yıkıldı

Erdoğan-Bahçeli kliği Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi anlayışının hakim kılınmasının kendilerine sunacağı imkanı şöyle tasarlamışlardı: “Türkiye’de geleneksel olarak yüzde 70 sağ, yüzde 30 sol oy vardır. Bu iki kampın karşı karşıya kalması halinde sonuç her zaman bizim lehimize olur. Çünkü Müslüman toplumumuz esasen ezici olarak Sünni ağırlıklıdır.” Seçim sonuçlarının Erdoğan-Bahçeli kliğini şaşırtmasının altında bu tabunun çatır çatır yıkılmış olması yatıyor. Artık 1950’li yıllarda değiliz ve Alevi/Sünni ayrımı üzerinden kampanya yürütmek Malatya, Elazığ, Maraş ve benzeri birkaç il dışında sökmüyor. Kaldı ki ezici çoğunluğu Sünni olan Kürt halkı da zaten uzun zamandır bu yörüngenin dışında tavır alıyor.

Cumhuriyet ve laiklik kendini savunuyor,

bazı umutsuzlara inat sanıldığından daha güçlü olarak üstelik

Hem cumhuriyet hem de laiklik Türkiye toplumuna fazlasıyla yerleşmiş, kökleşmiş durumda. Bu plebisiti, yani “Cumhuriyet mi, Saltanat mı?” oylamasını 1923 yılında bile yapmış olsaydınız, sonuç yüzde 90 Saltanat ve hilafet lehine çıkardı. Karşı-devrimci çevrelerin yanılsaması 1923 “kesintisi”ne 2023’te son verebileceklerini sanmalarıydı. Artık bu amaçlarına varmak için gerçek bir karşı-devrim örgütlemeleri gerektiğini görüyorlar, ama zaten alaturka faşizm niyetleri de bundan başka bir şey değil.

Halk, önderliklerinden daha ileri

Türkiye halklarını bünyesinde toplayan Türkiye milleti, önderliklerinden daha cesur ve mücadeleci bir noktada. Yukarıda andığımız “yüzde 70/yüzde 30” tabusundan sonra bu plebisitle birlikte bir tabu daha yıkıldı: “Bu millet, millet değil illet!” ya da “bu millet değil, ümmet!” Hayır! Bu plebisit, halkların hiç de ümmet olmadıklarını ve çoğunlukla gerçek birer yurttaş bilincine sahip olduklarını göstermiştir. Zaten dünyanın her yerinde olduğu gibi emperyalizmi ve onun emrindeki egemen burjuvaziyi de korkutan budur. Emperyalist burjuvazinin korkusu haline geldi “burjuva demokrasisi”. Halkın egemenliği ve kendi kaderini tayin hakkı gibi bir “burjuva” talep artık bir geçiş talebi (kapitalizmden sosyalizme) haline geldi. Ancak milletin kendi kaderine sahip çıkmak istemesi, hileli seçimleri reddetmesi ve sokağa çıkarak bunu protesto etmek istemesi bizzat kendi önderlikleri tarafından engelleniyor. Bu engelleme ve giderek ne olacağı artık aşikâr olan 2019 seçimlerine “hazırlanma” manevraları en çok emperyalizmi ve Erdoğan-Bahçeli kliğini mutlu ediyor. Çünkü bu zaten yüzde 51’i meşru görmekten başka bir anlama gelmiyor.

Kurucu Meclis ne anlama geliyor ve bu talepte neden ısrar edilmeli?

Egemen bir kurucu meclis talebi en gelişkin siyasal demokrasi talebidir. Halkın kendi kaderine sahip çıkması anlamına gelir. “Ben kendi kendimi yönetmek istiyorum!” talebidir. Sanıldığının tersine hukuki bir yanı yoktur, tümüyle siyasal bir taleptir. Bu talep, “hukukçuların, anayasa profesörlerinin anayasa yapması” demek değildir. Tarih boyunca siyasal demokrasi talebi kurucu meclis formülüyle karşılanmıştır. Bugün Türkiye’de egemen bir kurucu meclis talebi demokrasinin, ulusal egemenliğin, Kürt kalkının kendi kaderini tayin hakkının ve dolayısıyla bir işçi-köylü hükümetinin yolunu açmanın formülüdür.

Emperyalizmin ne merkez ülkelerinde ne de bağımlı ülkelerde tahammül edebildiği bir taleptir kurucu meclis. Nitekim bakın, artık sadece Türkiye’de değil, hem emperyalist Fransa’da, hem emperyalizmin ağa babası ABD’de halk egemenliğinden söz etmek mümkün değil. Fransa’da OHAL uygulaması kararı, De Gaulle Anayasası’nın 49-3 Maddesi sayesinde, Türkiye’den bile daha gerici bir biçimiyle Meclis’te oylanmadan alınabiliyor. ABD’de iki partili sistem komedisi sürüyor ve üstüne üstlük daha az oy alan aday Başkan bile seçilebiliyor.

Kurucu Meclis talebiyle ilgili en önemli nokta şu: Talebin önemi kitle hareketine ivme kazandırmasından geçiyor. Evet, hiçbir seçim barajının olmadığı, bütün siyasal yapılara programlarını oylatabilecekleri bir imkân eşitliğinin tanındığı, seçilmiş vekillerin aldıkları vekâlete aykırı davrandıklarında seçmenleri tarafından görevden alınabilecekleri bir seçim. Hiçbir yabancı ülkeye maceracı askeri müdahalelerde bulunmayacak olan bir meclisin seçimi vs. Ama bütün bu koşulların yerine gelebilmesi için mutlak bir siyasal özgürlük ortamının yaratılması, OHAL’in sonlandırılması, bütün siyasi tutukluların serbest bırakılması, programı olan her partinin, sendikanın, demokratik kitle örgütünün kendi adaylarıyla seçimlere katılma imkânına kavuşması. Yoksa mevcut koşulların değişmemesi halinde bir seçime gidilmesi ancak Erdoğan-Bahçeli kliğinin bir tercihi olmanın ötesine geçmez ve tabii bu bir Kurucu Meclis seçimi değildir.

Son olarak söylenmesi gereken bir nokta: Egemen kurucu meclis seçimi işçi sınıfının iktidar mücadelesinde zorunlu bir durak değildir. Koşullar bunun aşılmasına ve daha gelişkin kurumların doğmasına imkân tanıyabilir. Sadece şu an için kitleleri harekete geçirebilmenin olmazsa olmaz politik formülüdür egemen kurucu meclis, o kadar. Dolayısıyla bir işçi-köylü hükümeti için egemen bir kurucu meclis mevcut durumda ana hedefimiz olacaktır.

Kurucu Meclis Komitelerinin kurulması için daha fazla gecikmeden harekete geçilmelidir

Yukarıda ileri sürdüğümüz türden bir kurucu meclisin oluşması için acil olarak Kurucu Meclis Komitelerinin her mahallede, her fabrikada, her işyerinde, her köyde yaratılması bir zorunluluktur. Bunun için daha fazla geciktirmeden, öncelikle sokakta buluşan “Hayır”cılardan başlayarak tüm ezilen ve sömürülenleri ifade, eylem ve basın özgürlüğü için; siyasal ve sendikal örgütlenme özgürlüğü için; grev hakkı ve güvenceli çalışma için ve gelişkin bir siyasal demokrasinin gerektirdiği tüm taleplerle Kurucu Meclis Komiteleri etrafında örgütlenmeye çağırmalıyız.

Türk halkıyla Kürt halkının tabandan yükselecek bir mücadele içinde Kurucu Meclis Komiteleri oluşturmaya başlamaları ve bu yolda mücadele etmeleri, kaçınılmaz olarak sınıf temelli daha farklı meclislerin de ortaya çıkmasına fırsat verecektir. İşçi örgütleri, emperyalizm altında her ülkede koşulların her an değişebileceğini gözden kaçırmadan bu örgütlenmenin de içinde olmak zorundadırlar.

İKP ne yapacak?

Böyle egemen bir kurucu mecliste İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) olarak, işçi sınıfının yoksul köylülükle birlikte hükümet olabilmesi için işçi sınıfından yana bütün örgütlerin bir araya gelerek geniş ve bağımsız bir işçi partisi inşa etmeleri için seferber olmaları gerektiğini savunuyoruz. Bu olmadığı takdirde Kurucu Meclis için mücadelenin bir işçi-köylü hükümetiyle taçlanmasının mümkün olmayacağının ve bu meclisin de -bugüne göre çok daha ileri olsa da- sadece bir burjuva meclisi olarak kalacağının bilincinde olmalıyız.