SINIF PARTİSİ İHTİYACI HAD SAFHADA!

— Şadi OZANSÜ

CHP’nin Ankara-İstanbul yürüyüşü iyi okunmalı. “Kitle-Parti-Önderlik” üçlüsünün arasındaki diyalektik ilişki ortada yıllar sonra hâlâ bağımsız bir sınıf partisinin bulunmadığı koşullarda bir küçük burjuva milliyetçi partisinin üzerinden irdelenmek zorunda kalınıyor. Bu, sosyalist hareket açısından üzücü bir durum, ama ne çare ki somut duruma bakmak zorundayız. Evet, bugün bu ülkede neredeyse sadece işçi sınıfının bağımsız sesi yok. Oysa ki hem patron sınıflarının hem de diğer ara sınıf ve katmanların sayısız sözcüsü yıllardır boy göstermeye devam ediyorlar. Her ne kadar egemen sınıflar arasındaki halka seslenme imkânı ve onun ibresi iktidar kliğinin ağırlıklı olarak lehine işlese de durum böyle.

Önce uluslararası konjonktür

Aralarındaki bütün çelişkiye rağmen başını ABD yönetiminin çektiği emperyalizm 2008’den beri içine girmiş olduğu krizden çıkamadığı için çözüm olarak savaştan başka yol bulamıyor. ABD emperyalizminin savaş makinasının yüzde 60’lık bölümü epeydir Uzakdoğu’ya kaymış durumda. Hedefte Çin Halk Cumhuriyeti var, Kuzey Kore o hedefin ön karakolu.  Ama o bölgeye tam anlamıyla uzanmak için önce Suriye’den ve İran’dan geçmek gerekiyor, Rusya ile hesaplaşmak gerekiyor. ABD emperyalizmi bunların hepsinin hazırlığı içinde. Peki, ama neden? Cevabı basit: çünkü krizden çıkış sadece sağa sola daha fazla silah satmakla olmuyor, aynı zamanda esas olarak Çin, Ortadoğu ve tabii Rusya gibi büyük pazarların emperyalist pazara ikirciksiz olarak entegre edilmesi gerekiyor. Yani denetiminin tümüyle emperyalizmin elinde olacağı bir durum olmalı bu. Bir başka ifadeyle Rusya’daki yönetim yaklaşık çeyrek yüzyıldır ülkedeki 1917 Ekim Devrimi’nin devasa kazanımlarını kapitalizm yönünde yıkmışsa da, hâlâ mafyatik yapısıyla “hırsızlık”larını kendi denetimi altında tutmaya devam ediyor. Çin yönetimi Rus yönetiminden çok da farklı olmayacak bir şekilde büyük bir süratle kapitalizme yönelerek 1949 Devrimi’nin kazanımlarını berhava etmeye çalışsa da, ÇKP yönetimi mafyası kendi pazarını henüz emperyalizme tam olarak devretmiş değil. Artık neredeyse İran için bile benzer bir durum söz konusu. İşte krizinden geçici olarak dahi olsa kurtulmak isteyen emperyalizm bu yüzden savaş naraları atıyor, sadece atmakla da kalmıyor, bunun ciddi hazırlığı içinde.

İşte bu durumun, bölgemize, Ortadoğu’ya yansıması da açık: Rusya, Çin ve İran bölgede bir savunma savaşı veriyorlar. ABD ile aralarındaki savaş emperyalistler arası bir savaş değil. Savaşın şu andaki mevkii Türkiye’nin de içinde yer aldığı Ortadoğu. Yarın bu savaşın nerelere uzanabileceğini bizim gibi herkes öngörebiliyor.

Türkiye’nin bu konjonktürdeki yeri ne?

Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin hemen öncesi ve sonrası politikalarla (24 Ocak 1980 kararları ve sonrasında Özal dönemiyle) ve tabii ağırlıklı olarak 15 yıllık AKP dönemiyle dünya emperyalist pazarına alabildiğine entegre olmuş bir ülke. Türkiye; bu köprüler, tüneller, havalimanları, kanallar, otoyollar, AVM’ler, cep telefonları, bilgisayarlar ve ayrıca satılan yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla emperyalist pazarın tam denetiminde bir ülke. Satın aldığı yüksek teknoloji ürünü silahlar, savunma sistemleri vs. ile de emperyalizme askeri olarak da göbeğinden bağımlı.  Emperyalizmin Türkiye’den ek bir beklentisi yok. Bu haliyle, özellikle ABD emperyalizmiyle uyum içinde. İlişkileri zaman içinde nereye evrilir bilinemez, ama zaten NATO üyesi bir bağımlı ülke. Rusya’dan, Çin’den ve hatta İran’dan çok farklı.

İşte, Türkiye bu koşullar altında uluslararası ve bölgesel konjonktürün keskinleşmesine paralel olarak alaturka faşizme uzanmayı da göze alan (ordu ve polisin dışındaki bütün paramiliter örgütlenme çabaları bunun göstergesi) ve bir miktar İslam sosuna batırılmış emperyalizme bağımlı bir vesayet (bonapartizm) rejimiyle yönetiliyor.

Çizdiğim bu çerçeve içinde yazının hemen başında ele aldığım “Kitle-Parti-Önderlik” üçlüsünün CHP’deki tezahürüne artık dönebiliriz. Meseleye 1980 öncesinde bakıyor olsaydık, gene CHP’yi ele almak durumunda olurduk ama bu kez, onun yanı sıra önderlik meselesini “Sınıf-Parti-Önderlik” bağlamında devasa işçi sendikaları (DİSK ve onun Türk-İş içindeki uzanımı sendikalar) ve işçi sınıfını bir miktar da olsa içeriden kucaklayan başta TİP ve TKP olmak üzere çeşitli siyasal sınıf önderlikleri açısından ele almak durumunda olurduk. Bugün ne yazık ki meseleye ağırlıklı olarak CHP önderliği açısından bakmak zorunda kalıyoruz. Yazımın başlığındaki aciliyet ( SINIF PARTİSİ İHTİYACI HAD SAFHADA) işte tam da bunun ürünü.

Evet, CHP’deki “Kitle-Parti-Önderlik” ilişkisi (eski CHP’den değil, 1972 sonrası CHP’den söz ediyorum, yani işçi sınıfıyla tarihinde ilk defa rezonansa giren CHP’den) günümüzde şöyle işliyor: a) siyasal kararlarını nasıl aldığı belli olmayan bir önderlik, genellikle hep bir “gizli el”in devreye girmesiyle yapılan politik tercihler  (Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığının ortaya atılışı, milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasının onaylanması, YSK önünde kitlesel protesto gösterisinin engellenmesi, vs.) b) Çok az sayıda gerçek milletvekilini bir kenarda tutmak kaydıyla parti aygıtının esas işinin “sırası gelen” il ya da ilçe yöneticisini milletvekilliğine hazırlama çalışmasıyla sınırlı olması, kazanılacak belediye başkanlıklarına halkın değil aygıtın ihtiyaç duyduğu adayların seçilmesi için çaba göstermesi (bu aygıtın içine yerleştirilen ve artık onun bir parçası haline gelen, kimi zaman milletvekili adayının hemşerisi olmakla birlikte bir başka siyasi partinin bile taraftarı olması muhtemel delegeler ve bu delegeler sistemi) c) hiçbir iç gelişmeden haberi olmayan, her türlü haksızlığa karşı tepki göstermeye çalışan sempatizan ya da geniş seçmen kitle.

İşte bu üçlü ilişkiyi ele aldığımızda CHP’deki temel sorunun tepesi üzeri duran önderlik sorunu olduğunu fark etmemek mümkün değil. Üçlünün kelimenin gerçek anlamda en tutucu/gerici noktasında parti aygıtının durduğu görülüyor. O aygıt ki, bir anlamda parti önderliğinin ruh halini yansıtıyor ve sürekli olarak partili seçmenin olayların seyrine ne kadar “duyarsız” olduğu görüşünü pompalıyor. Yani, aygıta göre, “eğer CHP bugün bir şey yapamıyorsa, bunun sebebi aygıtın ya da önderliğin başarısızlığı değil, parti seçmeninin kayıtsızlığıdır”. Oysa ki, parti seçmeni ya da kitlesi 2013 Haziran İsyanına parti aygıtına ya da önderliğine rağmen katılmıştır. Gene şimdi Kılıçdaroğlu bir adım attığında çok daha fazlasını atacağını göstermiştir, gösterecektir. Kılıçdaroğlu İstanbul’a geldiğinde onu karşılayıp eyleme katılacak olanların sadece partililer olacağını sanmak ve o yüzden bu yürüyüşe burun kıvırmak son derece yanlış bir tutumdur. Bununla birlikte şu noktanın altını çizmek durumundayız: Kılıçdaroğlu bu yürüyüşü yapmak zorunda kalmıştır! Yürüyüşün başlangıcında söylemindeki ürkeklik ve tutukluk yerini her geçen gün daha fazla yürekliliğe bırakmaktadır. Artık yürüyüşün ilk gününden daha kararlı yürüyor, çünkü arkasında eylemini destekleyen milyonları görüyor ve bu milyonların iktidar kliğini nasıl paniklettiğinin farkında. Ama bu durum ortada bir önderlik sorununun olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine önderlik sorunu bir küçük burjuva milliyetçi partide bile bu kadar vahimse, varın düşünün yarın bir devrimci işçi sınıfı partisinde ne biçimler alacaktır? Ama öyle değil işte. Çünkü adına layık bir devrimci sınıf önderliği yaratmada elimizin altında bulunan yaklaşık iki yüz yıllık tarihsel bilgi ve deneyim bize burjuva partilerinin kıt kaynağından çok daha fazlasını veriyor.

Çözüm nereden geçiyor?

Proleter devrimi henüz kapımızda değil. Ama bu hiç olmayacak anlamına gelmiyor. İçinde bulunduğumuz konjonktürde, dünyanın her ülkesinde muzaffer bir proleter devrimi (üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son verecek devrim) de en az bir karşı-devrim (faşizm) kadar mümkün. Hatta ondan daha fazla mümkün, meğer ki büyük toplumsal çalkantılar sonucu patlak verecek olan devrimde işçi sınıfına ve bütün ezilen kesimlere yardımcı olacak bir sınıf partisi ve onun içinden çıkabilecek bir devrimci sınıf önderliği yaratmanın kanalları açık tutulabilsin. İşçi sınıfının genelkurmayı olan devrimci sınıf önderliği esas olarak devrim sırasında inşa edilir. Böyle bir parti patlak verecek olan devrim öncesinde mutlaka kilit mevkilerde sınıf öncülerine sahip olacaktır, ama nihai olarak inşa edilmemiş olacaktır. Hatta denilebilir ki işçi sınıfının genelkurmayının içinden çıkacağı parti, devrim öncesi partiden oldukça farklı olacaktır. Nitekim 1917 yılının Şubat ayının Bolşevik Partisi ile Ekim’in Bolşevik Partisi neredeyse birbirlerinden bambaşka partilerdir.

Türkiye’deki esas problem olası bir devrime öngelecek az da olsa kitleselleşmiş bir işçi sınıfı partisinin hâlâ olmayışıdır. İşte bu yüzden siyasal demokrasinin en gelişkin biçimi olan bir egemen kurucu meclis inşasına ihtiyacımız var. Böyle bir kurucu meclis kuşkusuz “bizim” meclisimiz değildir. “Hayır Meclisleri” ya da “Haziran Meclisleri”yle bu meclisin uzak yakın alakası yoktur. “Hayır Meclisleri” ya da “Haziran Meclisleri” türü çalışmalar “Sol” hareketin kendi mücadele alanlarıdır, ancak devrimci yükseliş anında güçlenebilirler. Egemen bir kurucu meclisin bununla bir alakası yoktur. Kurucu Meclis bir burjuva meclisidir, nispi temsile göre yapılacak bir seçimle belirlenir, ama burjuvazinin tahammül edemeyeceği kadar demokratik bir meclistir. Olup olamayacağı şüphelidir. Gerçekleşmesi kitle mücadelesine bağlıdır. Kitle mücadelesiyle gerçekleştiği anda da mücadelenin gerisinde kalacak bir kurum haline gelebilir. Ama bunların önemi yok. Bugün Erdoğan-Bahçeli kliğine karşı sokağa çıkmış kitlelere somut bir hedef göstermek gerekirse, bu, Egemen bir Kurucu Meclis’ten başkası olamaz. Böyle bir kurucu mecliste işçi sınıfına dayanan güçler, yani işçi örgütleri, o meclisin sınıf ayağını oluşturmak üzere hep birlikte bir sınıf partisinde bir araya gelerek mücadele etmelidirler. Demokrasinin en kararlı savunucusunun işçi sınıfı olduğunu bütün topluma göstermek durumundadırlar. O sınıf partisi böyle bir kurucu mecliste halkların kendi kaderlerini tayin hakkının da kararlı bir savunucusu olacak ,Türk halkıyla Kürt halkının eşitliğini tesis etmek üzere kararlı bir mücadele yürütecektir. Böylece tarihsel olarak burjuvazinin çözmesi gereken bir sorunu da böyle bir mecliste çözebilecek tek gücün proletarya olacağını dost düşman herkese gösterecektir. Halkların kardeşliği ve gönüllü birlikteliği ancak proletaryanın inisiyatifiyle gerçekleşebilecektir. İşte bu yüzden bir işçi sınıfı partisine ve o partinin kurucu mecliste temsiline acil ihtiyaç vardır. Kurucu Meclis talebi doğrultusunda kitle mücadelesi ülkenin dört bir yanında Kurucu Meclis Komitelerinin oluşturulmasına imkân vereceği gibi başlangıçta az da olsa kitlesel bir birleşik sınıf partisinin inşasının da yolunu açacaktır. Unutmayalım, “Marksizm, bilinçli olmayan tarihsel sürecin bilinçli ifadesidir.”

Kurucu Meclis talebinde neden ısrar edilmeli? Bu talep ne anlama geliyor?

Şadi Ozansü

Türkiye bir plebisit yaşadı ve sonuç ortada. Ülkenin birçok ilinde, ilçesinde, köyünde ve beldesinde silahlı eşkıyanın kontrolünde bir plebisitti bu. “Hayır” oylarının yüzde 90’ları aştığı bazı kent merkezlerinde bile şehir eşkıyası ile köy korucularının cirit attığı bir sözde “halk oylaması”. Bu durumda varın Erzurum’da, Konya’da, Bingöl’de ve benzeri yerlerde oyların nasıl kullanıldığını ya da ‘kullanılamadığını’ hesap edin. İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de bunu yapanın, güçlü olduğu yerlerde neler yaptığını düşünün. İşte bu koşullar altında en az yüzde 55’lik “Hayır” oyları Erdoğan-Bahçeli kliği için “gerekli” olan yüzde 49 sınırına geriletilebildi.

Bir tabu yıkıldı

Erdoğan-Bahçeli kliği Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi anlayışının hakim kılınmasının kendilerine sunacağı imkanı şöyle tasarlamışlardı: “Türkiye’de geleneksel olarak yüzde 70 sağ, yüzde 30 sol oy vardır. Bu iki kampın karşı karşıya kalması halinde sonuç her zaman bizim lehimize olur. Çünkü Müslüman toplumumuz esasen ezici olarak Sünni ağırlıklıdır.” Seçim sonuçlarının Erdoğan-Bahçeli kliğini şaşırtmasının altında bu tabunun çatır çatır yıkılmış olması yatıyor. Artık 1950’li yıllarda değiliz ve Alevi/Sünni ayrımı üzerinden kampanya yürütmek Malatya, Elazığ, Maraş ve benzeri birkaç il dışında sökmüyor. Kaldı ki ezici çoğunluğu Sünni olan Kürt halkı da zaten uzun zamandır bu yörüngenin dışında tavır alıyor.

Cumhuriyet ve laiklik kendini savunuyor,

bazı umutsuzlara inat sanıldığından daha güçlü olarak üstelik

Hem cumhuriyet hem de laiklik Türkiye toplumuna fazlasıyla yerleşmiş, kökleşmiş durumda. Bu plebisiti, yani “Cumhuriyet mi, Saltanat mı?” oylamasını 1923 yılında bile yapmış olsaydınız, sonuç yüzde 90 Saltanat ve hilafet lehine çıkardı. Karşı-devrimci çevrelerin yanılsaması 1923 “kesintisi”ne 2023’te son verebileceklerini sanmalarıydı. Artık bu amaçlarına varmak için gerçek bir karşı-devrim örgütlemeleri gerektiğini görüyorlar, ama zaten alaturka faşizm niyetleri de bundan başka bir şey değil.

Halk, önderliklerinden daha ileri

Türkiye halklarını bünyesinde toplayan Türkiye milleti, önderliklerinden daha cesur ve mücadeleci bir noktada. Yukarıda andığımız “yüzde 70/yüzde 30” tabusundan sonra bu plebisitle birlikte bir tabu daha yıkıldı: “Bu millet, millet değil illet!” ya da “bu millet değil, ümmet!” Hayır! Bu plebisit, halkların hiç de ümmet olmadıklarını ve çoğunlukla gerçek birer yurttaş bilincine sahip olduklarını göstermiştir. Zaten dünyanın her yerinde olduğu gibi emperyalizmi ve onun emrindeki egemen burjuvaziyi de korkutan budur. Emperyalist burjuvazinin korkusu haline geldi “burjuva demokrasisi”. Halkın egemenliği ve kendi kaderini tayin hakkı gibi bir “burjuva” talep artık bir geçiş talebi (kapitalizmden sosyalizme) haline geldi. Ancak milletin kendi kaderine sahip çıkmak istemesi, hileli seçimleri reddetmesi ve sokağa çıkarak bunu protesto etmek istemesi bizzat kendi önderlikleri tarafından engelleniyor. Bu engelleme ve giderek ne olacağı artık aşikâr olan 2019 seçimlerine “hazırlanma” manevraları en çok emperyalizmi ve Erdoğan-Bahçeli kliğini mutlu ediyor. Çünkü bu zaten yüzde 51’i meşru görmekten başka bir anlama gelmiyor.

Kurucu Meclis ne anlama geliyor ve bu talepte neden ısrar edilmeli?

Egemen bir kurucu meclis talebi en gelişkin siyasal demokrasi talebidir. Halkın kendi kaderine sahip çıkması anlamına gelir. “Ben kendi kendimi yönetmek istiyorum!” talebidir. Sanıldığının tersine hukuki bir yanı yoktur, tümüyle siyasal bir taleptir. Bu talep, “hukukçuların, anayasa profesörlerinin anayasa yapması” demek değildir. Tarih boyunca siyasal demokrasi talebi kurucu meclis formülüyle karşılanmıştır. Bugün Türkiye’de egemen bir kurucu meclis talebi demokrasinin, ulusal egemenliğin, Kürt kalkının kendi kaderini tayin hakkının ve dolayısıyla bir işçi-köylü hükümetinin yolunu açmanın formülüdür.

Emperyalizmin ne merkez ülkelerinde ne de bağımlı ülkelerde tahammül edebildiği bir taleptir kurucu meclis. Nitekim bakın, artık sadece Türkiye’de değil, hem emperyalist Fransa’da, hem emperyalizmin ağa babası ABD’de halk egemenliğinden söz etmek mümkün değil. Fransa’da OHAL uygulaması kararı, De Gaulle Anayasası’nın 49-3 Maddesi sayesinde, Türkiye’den bile daha gerici bir biçimiyle Meclis’te oylanmadan alınabiliyor. ABD’de iki partili sistem komedisi sürüyor ve üstüne üstlük daha az oy alan aday Başkan bile seçilebiliyor.

Kurucu Meclis talebiyle ilgili en önemli nokta şu: Talebin önemi kitle hareketine ivme kazandırmasından geçiyor. Evet, hiçbir seçim barajının olmadığı, bütün siyasal yapılara programlarını oylatabilecekleri bir imkân eşitliğinin tanındığı, seçilmiş vekillerin aldıkları vekâlete aykırı davrandıklarında seçmenleri tarafından görevden alınabilecekleri bir seçim. Hiçbir yabancı ülkeye maceracı askeri müdahalelerde bulunmayacak olan bir meclisin seçimi vs. Ama bütün bu koşulların yerine gelebilmesi için mutlak bir siyasal özgürlük ortamının yaratılması, OHAL’in sonlandırılması, bütün siyasi tutukluların serbest bırakılması, programı olan her partinin, sendikanın, demokratik kitle örgütünün kendi adaylarıyla seçimlere katılma imkânına kavuşması. Yoksa mevcut koşulların değişmemesi halinde bir seçime gidilmesi ancak Erdoğan-Bahçeli kliğinin bir tercihi olmanın ötesine geçmez ve tabii bu bir Kurucu Meclis seçimi değildir.

Son olarak söylenmesi gereken bir nokta: Egemen kurucu meclis seçimi işçi sınıfının iktidar mücadelesinde zorunlu bir durak değildir. Koşullar bunun aşılmasına ve daha gelişkin kurumların doğmasına imkân tanıyabilir. Sadece şu an için kitleleri harekete geçirebilmenin olmazsa olmaz politik formülüdür egemen kurucu meclis, o kadar. Dolayısıyla bir işçi-köylü hükümeti için egemen bir kurucu meclis mevcut durumda ana hedefimiz olacaktır.

Kurucu Meclis Komitelerinin kurulması için daha fazla gecikmeden harekete geçilmelidir

Yukarıda ileri sürdüğümüz türden bir kurucu meclisin oluşması için acil olarak Kurucu Meclis Komitelerinin her mahallede, her fabrikada, her işyerinde, her köyde yaratılması bir zorunluluktur. Bunun için daha fazla geciktirmeden, öncelikle sokakta buluşan “Hayır”cılardan başlayarak tüm ezilen ve sömürülenleri ifade, eylem ve basın özgürlüğü için; siyasal ve sendikal örgütlenme özgürlüğü için; grev hakkı ve güvenceli çalışma için ve gelişkin bir siyasal demokrasinin gerektirdiği tüm taleplerle Kurucu Meclis Komiteleri etrafında örgütlenmeye çağırmalıyız.

Türk halkıyla Kürt halkının tabandan yükselecek bir mücadele içinde Kurucu Meclis Komiteleri oluşturmaya başlamaları ve bu yolda mücadele etmeleri, kaçınılmaz olarak sınıf temelli daha farklı meclislerin de ortaya çıkmasına fırsat verecektir. İşçi örgütleri, emperyalizm altında her ülkede koşulların her an değişebileceğini gözden kaçırmadan bu örgütlenmenin de içinde olmak zorundadırlar.

İKP ne yapacak?

Böyle egemen bir kurucu mecliste İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) olarak, işçi sınıfının yoksul köylülükle birlikte hükümet olabilmesi için işçi sınıfından yana bütün örgütlerin bir araya gelerek geniş ve bağımsız bir işçi partisi inşa etmeleri için seferber olmaları gerektiğini savunuyoruz. Bu olmadığı takdirde Kurucu Meclis için mücadelenin bir işçi-köylü hükümetiyle taçlanmasının mümkün olmayacağının ve bu meclisin de -bugüne göre çok daha ileri olsa da- sadece bir burjuva meclisi olarak kalacağının bilincinde olmalıyız.