MARUTİ SUZUKİ İŞÇİLERİ SENDİKASINDAN ÇAĞRI:

13 İşçi arkadaşımıza ÖMÜR BOYU HAPİS cezası verildi

13 Maruti Sendikası üyesine sendika kurmak ve taşeron sistemini kaldırmak için verdikleri mücadeleden dolayı ÖMÜR BOYU HAPİS cezası verildi

Maruti İşçilerine Özgürlük!

Maruti Suzuki grevi (2012). Özel güvenlikçilerin işçilere saldırdığı sırada fabrikada çıkan şaibeli yangında müdür Awanish Kumar Dev dumandan zehirlenerek hayatını kaybetti. Bunun ardından yüzden fazla Maruti işçisi “cinayet” suçlamasıyla hapse atıldı. Sendikanın resmileşmesine yardım etmiş olan ve işçilikten gelen bir yönetici olan Dev’in talihsiz ölümüyle işçilerin herhangi bir ilgisi yoktur.

18 Mart günü öğleden sonra Gurgaon Mahkemesi’nde on üç kardeşimize temelsiz bir cinayet suçlaması ile ömür boyu hapis cezaları verildi – bunların arasından 12’si Maruti Suzuki İşçi Sendikası organlarında görevli işçiler. Dört işçiye de 5’er yıl hapis cezası verildi. 14 işçiye ise 3 yıl hapis cezası verildi ama bu işçiler zaten 4 yıldır hapisteydiler, dolayısıyla serbest bırakıldılar. Yine 4 yıl hapis yatmış ama sonrasında beraat etmiş olan 117 işçiye ise bu kaybettikleri yılları kim geri verecek bilemiyoruz. 2012 yılından bu yana 148 işçi 4 yıl hapiste tutuldu, bunun öncesinde ise 2500 işçi yasadışı şekilde işten çıkartılmış ve devamında da devletin baskısına maruz kalmışlardı.

“Objektif bir hüküm” verilmiş olduğu yalanını reddediyoruz. Gerek iddianame gerekse hüküm hiçbir delile dayanmamaktadır. Yalancı tanıklıklara ve saf sınıf nefretine dayanmaktadır. Karşı karşıya olduğumuz savların detaylarını burada aktaracağız. Sendikanın resmileşmesine yardım etmiş olan ve işçilikten gelen bir yönetici olan Avanish Kumar Dev’in talihsiz ölümü ile işçilerin herhangi bir ilgisi yoktur. Savunmanın ortaya koymuş oldukları bunu kesin bir şekilde kanıtlamaktadır.18 Temmuz 2012 günü yaşanan çatışma bir süpervizörün bir Dalit işçisi olan Jiyalal’e saldırması ile başladı. Jiyalal ise daha sonra kast önyargılı bir suçlama ile bu davadaki esas suçlu haline getirildi ve işten uzaklaştırıldı. Bu dava tümüyle yönetimin sendikayı bitirmek için yürüttüğü komplonun parçası idi. Esas olarak da Sendikalaşma Hakkına ve sendikanın yükseltmekte olduğu taleplere – özellikle de taşeron işçilik sisteminin kaldırılması talebi- ve bunun işçilerin mücadelesinde bir sembol haline gelmesine yönelik bir saldırıydı.

İşçi sınıfının siyasi tutsakları olan Maruti işçilerine özgürlük!

Görülen hukuk davasında başlangıçtan itibaren, 18 Temmuz 2012 tarihinden sonra yönetimle hükümetin işbirliğiyle (bu işbirliğine polis, idare ve Çalışma Bakanlığı birimleri de dâhil) nasıl binlerce işçinin vahşi bir baskı altına alındığı mahkemeye aktarılmıştır. Verilen bu hüküm tümüyle işçi düşmanıdır ve ciddi biçimde Şirket yönetiminin çıkarlarının, “bir ders verme”, tüm ülkede, özellikle de Haryana ve Racastan’daki Gurgaon’dan Neemrana’ya uzanan kuşaktaki sanayi işçileri arasında korku salma ve terörize etme hedefi doğrultusunda verilmiştir. Savcılık son mütalaasında işçiler için “ölüm cezası” isterken – Chandigarh Yüksek Mahkemesi’nin 2013 Mayıs tarihli işçilerin serbest bırakılmasını reddeden kararına çok benzer bir şekilde- sermayenin “güveninin” yeniden sağlanmasından ve Başbakanın küresel yatırımcıları “Hindistan malı” üretmek için davet ettiği girişimden bahsetmektedir. Bu yabancı ve ulusal kapitalistlerin güveni tek bir şeye bağlıdır: ucuz ve itaatkar bir işgücü; dolayısıyla sendikalar veya taleplerin yükseltilmesine yer yoktur.Tüm sendikanın özel olarak hedef alınmasıyla Raj Şirketi, ülkedeki işçi hareketinin, sendika kurma hakkının ve diğer sendikal hakların ve işçilerin insan haklarının sermayedarlar ve Devlet tarafından legal ve illegal yollarla bastırılacağını göstermek istemektedir. Sendika organlarında görevli arkadaşlarımıza yönelik saldırılar sadece bu arkadaşlarımız 2011 yılından beri fabrikadaki emek sömürüsü uygulamalarına karşı mücadelede liderlik etmelerinden, sendikal hakları ve onurları için daimi ve taşeron işçilerin birliğini sağlayarak uzun süreli meşru bir mücadele içinde olmalarından, taşeronluk sisteminin kaldırılmasını, işyerinde onurlu çalışmayı ve yönetimin sömürücü uygulamalarına son verilmesini talep etmiş olmalarından ve nihayet 1 Mart 2012 tarihinde sendikamızı resmen tescil ettirmiş olmalarından dolayı yaşanmıştır. Yönetim, işçilerin bu hak talebini kabul etmemiş ve sendikamızı ezmek istemiştir; özellikle de Nisan 2012’de taşeronluk sisteminin kaldırılması gerektiğini savunan Talepler Bildirgemizi sunduktan sonra. İşte bu nedenle 18 Temmuz 2012’de yaşanmış olan çatışmayı kışkırttılar ve hızlandırdılar.

Enerjik ve umut dolu mücadelemiz Honda’dan Rico’ya Asti’den Shriram Pistons’a, Daikin AC’den Bellsonica’ya sanayi bölgesinde ve ötesinde benzer sömürü koşullarına karşı başka işçilerin de mücadele etmeleri için onlara güç verdi. İşçilerin bu ortak karşı çıkışı ezilmeli, şirket yönetimlerinin çıkarına onlara “bir ders verilmeliydi”.

Maruti işçileri grevde (2012)

İşçi hareketlerine yönelik benzer çatışmalar ve baskılar Noida’da Graziano Transmissions firmasında, Puducherry Regent Ceramics’de, Chennai’da Pricol firmasında ve başka yerlerde de yaşanmıştı. Verilmiş olan bu hüküm de yaşanmış bu baskılarla aynı doğrultudadır ve bu baskıları daha da şiddetlendirmektedir. Bu şekilde sanayi bölgeleri polis kamplarına dönüşmektedir.

Maruti Suzuki CEO’su RC Bhargava bunun bir “sınıf savaşı” olduğunu ifade etti. Hükümetin yaptığı ise işçilerin şirketler ile anlaşmazlıklarını bir “Hukuk ve Asayiş sorununa” dönüştürmek, sendikal hakları için ve taşeron sistemine karşı mücadele eden işçileri kriminalize etmek. Bunu lanetliyoruz. Korkmuyoruz. Bu muazzam ve sürekli baskıdan yorgun düşmüş de değiliz. Ancak işçilerin daimi işçiler-taşeronlar şeklinde bölünmüşlüğünü aşarak ve işçiler arasındaki birliği yükselterek, Şirket-Devlet sömürü-baskı rejiminin sürekli saldırılarına karşı bağımsız sınıf davamızı yükselterek mücadelemizi ileriye taşıyabiliriz. Sanayi bölgelerindeki yüz binlerce işçi 9 Mart’tan beri dayanışma eylemleri düzenliyorlar ve 16 Mart’ta Haryana, Racastan, UP, Tamil Nadu’da yüzbinin üzerinde işçi açlık grevine gitti. Kararın hemen ardından 18’inde 5 Maruti Suzuki fabrikasındaki 30.000 işçi yönetimin bastırma çabasına ve 8 günlük ücret kesintisi tehdidine rağmen bir saatlik bir iş bırakma eylemi yaptılar. 16 Mart’tan bu yana 20’den fazla şehirde birçok işçi, öğrenci, insan hakları örgütleri ve diğer örgütler protestolar düzenledi; 21 ülkede çeşitli heyetler dayanışma eylemleri gerçekleştirdi.

4 Nisan günü için bir Ulusal Protesto günü çağrısı yapıyoruz. Bu tayin edici ve önemli dönemeçte tüm işçilere ve işçiden yana güçlere suçlanan işçilerin serbest bırakılmaları, adaletin sağlanması ve işçilerin hakların elde edebilmeleri için ellerinden gelen her yolla bizimle dayanışma içerisinde olmaları çağrısını yapıyoruz.

Maruti İşçileri serbest bırakılsın!

Sanayi bölgelerindeki sömürü ve baskı rejimine son!

 

Maruti Suzuki İşçileri Sendikası Geçici Komitesi
18 Mart 2017

Bağlantı adresi: 7011865350 (Ramniwas), 9911258717 (Khusiram) on behalf of the PWC, MSWU.
E-mail: marutiworkerstruggle@gmail.com
Güncel bilgiler için bakınız: marutisuzukiworkersunion.wordpress.com


2016 yılı sonunda Hindistan’da gerçekleştirilen,

Ömür boyu hapis cezası verilen Maruti Sendikası işçilerinden Ram ve Pardeep, Mumbay Dünya Konferansı delegeleriydi.

Türkiye’den de iki delegenin katıldığı Savaşa, Sömürüye ve Güvencesiz Çalıştırmaya karşı toplanan Mumbay Dünya Konferansı‘nda Maruti Suzuki işçilerinin dayanışma çağrısı önemli bir yer tutmuştu. Konferans, tüm katılımcılarından “işçi heyetleriyle ülkelerindeki Hindistan elçiliklerine gitmelerini ve halen hapiste olan Maruti Suzuki işçilerinin derhal salıverilmesini ve sendikaları Maruti Suzuki İşçileri Sendikası (MSWU) için tüm sendikal hakların tanınmasını talep etmelerini” istedi.

Hindistan’ın Manesar-Gurgaon sanayi bölgesinde yaşanan baskıya ve taşeron sistemine karşı grevler ve fabrika işgali gerçekleştiren Maruti işçileri yıllardır cezaevinde, “idam cezası” ile yargılandılar ve şimdi de “ömür boyu hapse” mahkum edildiler. Mumbay Dünya Konferansı’nda dayanışma çağrılarını yükselten Maruti işçileri şimdi dünya işçi sınıflarından destek bekliyor.

Mumbay Dünya Konferansı kapanış oturumu (20 Kasım 2016)

Mumbay Dünya Konferansı Türkiye Delegasyonu Konuşmaları-2

Furkan Şafak:

“Bizim hedefimiz emperyalizmden kopuş ve işçilerin, yoksul köylülerin ve bütün ezilenlerin hükümetini kurmaya çalışmaktır.”

Kardeşlerim,

Sizleri Türkiye’den selamlıyorum. Üyesi olduğum İşçi Kardeşliği Partisi adına selamlıyorum. Partimiz bugüne kadar kendi içinden ve dışından birçok darbe yiyerek bugünlere geldi. Ama bugün yeniden ayağa kalkmanın eşiğinde. Buna mecbur çünkü Türkiye’de işçi sınıfının bağımsız sesi olabilecek bir sınıf partisi maalesef hala yok. İşçiler birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de patron partilerine angaje olmuş durumdalar. İşte bunun bilincinde olan kapitalist sınıflar ve onların siyasi temsilcileri de işçi sınıfının bu zayıflığını görerek istedikleri gibi at koşturuyorlar. Bu konuda o kadar pervasızlar ki, ülkede sözde ılımlı İslam’ın temsilcisi olan bir diktatöre karşı ABD emperyalizminin güdümünde radikal İslamcı bir darbe girişiminde bulunabiliyorlar. Gerçi bu darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı ama eğer başarılı olsaydı Endonezya’da 1966’da Sukarno’ya karşı gerçekleşen darbe gibi Kürtleri, Alevileri ve sosyalistleri keseceklerdi. Başarısız darbe girişiminin ardındaki Cemaat CIA destekli Endonezya’daki Nakdat-ül Ulema cemaatinin bir benzeridir.

Ancak bu başarısız darbeyi kendi lehine kullanan Erdoğan, şimdilerde ilan ettiği Olağanüstü Hal uygulamasıyla sözde darbecilere karşı savaşma kılıfına sığınarak, Kürt halkının parlamentodaki temsilcisi Kürt milletvekillerini hapse atmakta, sosyalist aydınları tutuklamakta, liberal gazeteleri yasaklamakta, Alevi derneklerine saldırmaktadır. Erdoğan, gözü dönmüş bir şekilde ülke içinde saldırılarını sürdürürken Suriye ve Irak’ta da savaşa girmekte ve bu yoldan ABD emperyalizmiyle pazarlık yapmaktadır.

İşçi Kardeşliği Partisi olarak politikamızı ikili bir zemin üzerinde sürdürmekteyiz. Bir taraftan Erdoğan’ın bir süre sonra alaturka faşizme kadar uzanabilecek olan bonapartist rejimine karşı, bu rejimin bütün mağdurlarını sokakta bir araya getirecek olan eylem komitelerinin oluşturulmasına çağırıyoruz. Öte yandan ülkedeki etnik (Türk/Kürt) ve mezhepsel (Alevi/Sünni) bütün bölünmeleri ancak işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesiyle engelleyebileceğimizi bildiğimizden kitlesel bir işçi sınıfı partisinin inşası yolunda hareket ediyoruz. Partimizi bu yolda bir araç olarak işçi sınıfının hizmetine sunmak istiyoruz. Biliyoruz ki, ülkenin parçalanmasını engelleyecek ve millete öncülük edecek tek güç işçi sınıfıdır. Ama işçiler de ancak örgütlü olduklarında bir sınıf oluştururlar. İşçi Kardeşliği Partisi Türkiye’nin emperyalizm tarafından parçalanmasının engellenmesi için egemen bir kurucu meclis çağrısında bulunmaktadır. Herhangi bir seçim barajının olmadığı, her partinin TV’lerde eşit sürelerle propaganda yapabildiği, halk örgütlenmelerine izin verildiği, din ve vicdan özgürlüğü ile ifade özgürlüğünün olduğu, komşu ülkelere askeri müdahale girişimlerini yasaklayacak bir egemen kurucu meclis. Siyasal demokrasinin kök salacağı böyle bir rejimin egemen meclisinde kitlesel bir işçi partisi olarak sınıf çıkarlarımız için sonuna kadar mücadele etmeyi görev biliyoruz. Bizim hedefimiz emperyalizmden kopuş ve işçilerin, yoksul köylülerin ve bütün ezilenlerin hükümetini kurmaya çalışmaktır. İşçi sınıfının nihai kurtuluşunun dünya çapında olacağı bilinciyle hepinizi bu mükemmel toplantının hazırlayıcıları (tertip komitesi) ve katılımcıları olmanızdan dolayı yoldaşça selamlarım. (19 Kasım 2016)

Mumbay Dünya Konferansı Türkiye Delegasyonu Konuşmaları-1

Cemal Bilgin:

“…sadece kendi ülkelerimizde değil dünya çapında birlik olmak zorundayız. Buradan bu yönde kararlar çıkartmak zorundayız. Her ülkede patronlardan, onların hükümetlerinden ve devletlerinden bağımsız işçi sendikaları ve kitlesel işçi partileri inşa etmek zorundayız.”

Sevgili kardeşlerim,
Ben Cemal Bilgin. 36 yaşındayım. Türkiye’den geliyorum. 15 yıllık hasta bakıcıyım ve bu ay Olağanüstü Hal bahane edilerek işten atıldım. Çalıştığım yer, yarısı Avrupa kıtasında diğer yarısı Asya kıtasında olan Türkiye’nin 20 milyon nüfuslu – ki bu sizin için çok bir nüfus ifade etmeyebilir- en büyük kenti olan İstanbul’daki bir devlet hastanesi. Burada yaklaşık 1000 taşeron işçi olarak çalışıyoruz. Yıllardır hiçbir sosyal güvenceye sahip değiliz. Sendika hakkımız yok. Toplu sözleşme hakkımız yok. Geçtiğimiz yıllara kadar haftalık izin hakkımız dahi yoktu. Zorunlu olarak aramızda birlik olup Taş-İş-Der (Taşeron İşçileri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) adıyla bir işçi derneği kurduk. Toplu sözleşme hakkı olmadığı için sendikanın yerini tutamayan ama birlikte eyleme imkân sağlayan bir dernektir bu. Bu derneğin eylemleri sayesinde yıllar sonra ilk defa haftalık ücretli izin hakkımızı kazanmamızın yanı sıra yıllık ücretli izin hakkımızı da kazandık. Öte yandan asgari ücret almaya başladık. Ben bu derneğin yürütme kurulu üyesiyim. Bizim bu hak alma eylemlerimizden rahatsız olan İdare, Hükümetin ilan ettiği olağanüstü hali bahane ederek beni işten attı, derneğin yöneticilerinden bir kadın arkadaşımızı da açığa aldı. Olağanüstü hal yasaklamalarına rağmen protesto eylemlerimizi hastane önünde yaptığımız ve süreklilik kazanan kitlesel basın açıklamalarıyla sürdürüyoruz. Hükümetin şimdilerde değiştirmek istediği mevcut Anayasaya göre basın açıklaması yapmak hala serbest. Bu eylemler sırasında çeşitli sendikalardan destek istedik. Türkiye’deki sağdan sola bütün sendikalar WFTUC’ya bağlı ETUC ‘un üyesi. Hükümete bağlı sağ sendikalar zaten hiçbir işçi kazanımını savunmak için mücadele etmiyorlar. Hatta Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu TÜRK-İŞ’e bağlı TÜRK-METAL Sendikası gibi bazıları mafyatik yöntemler kullanıyorlar. Bu sendikanın Genel Başkanı aynı zamanda TÜRK-İŞ konfederasyonunun Genel Sekreteri. Bu yıl bu sendikanın üyesi Renault ve Fiat Otomobil fabrikası işçileri aylarca iş bırakıp greve giderek bu sendikadan istifa edip başka sendikaya geçmek istediler ama Hükümet-TÜRK METAL Sendikası- Renault ve Fiat’ın Fransız ve İtalyan işverenlerinin işbirliğiyle işçilerin mücadelesini şimdilik kırdılar.

Bizim mücadelemizle daha çok ilgilenenler sol sendikal konfederasyonla bağlı sendikalar oldu. Ama onlar da ETUC’un çizgisinden uzak düşmek istemeyen sendikalar olduklarından korporatist bir anlayışa tam anlamıyla sahip olmasalar da geçmiş yılların bürokratik sendikacılık anlayışının dışına çıkmak istemediklerinden, hem işçilerin öncülerine pek fazla güvenmiyorlar hem de ETUC yönetiminin “diyalogcu” ve “refakatçi”, yani işverenlere ve hükümetlere destek olan sendikacılık anlayışıyla pek güzel uyuşuyorlar. Bu yüzden yürüttüğümüz eylemler sırasında benim söz alıp işçilere doğrudan hitap etmemden rahatsız oldular. Hem mücadele ediyor gibi gözükmek hem de bir şey yapmamak için yerlerinde duruyorlar. Koltuklarını kaybetmek istemediklerinden öncü işçileri mümkün olduğunca frenliyorlar ve sadece kendi anlayışlarına kazandıklarında destekliyorlar.

Türkiye’de sendikalı işçi oranı yüzde 3. İşçi sınıfının geri kalanları nerdeyse tümüyle eğreti, güvencesiz koşullarda çalışıyorlar. Genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 50’lere varıyor. Üniversite mezunu işsiz sayısı çok yüksek. Savaş yüzünden şu anda Türkiye’de 3,5 milyon kadar Suriyeli göçmen bulunuyor. Bunların çok az bir kısmı, yani nispeten paralı olanları Avrupa ülkelerine geçtiler, ama çoğunluğu bugün Türkiye’nin büyük kentlerinde dilencilik yapıyorlar ya da asgari ücretin bile çok altında ücretlerle çalışmak zorunda kalıyorlar. Çok kısa bir süre sonra bu insanların büyümeye başlayacak çocukları fuhuş ve uyuşturucu sektörünün kucağına düşecekler ya da düşmüş durumdalar.

Erdoğan hükümetleri sendikal mücadeleyi geriletip, buradan elde ettiği imkânlarla kendi yandaşlarını yeni işlere alıyor ve dolayısıyla hem bunların üzerinde hem kendi yandaşları olmayanlar üzerinde “işten atarım!” tehdidiyle baskı kuruyor, seçimlerde oy alıyor. Türkiye’de neredeyse bütün sanayi inşaat sektörüne dönmüş durumda. İnşaat sektöründe daha ucuz bir işgücü olduğu için daha çok Kürt işçiler istihdam ediliyor. Ülkenin bir diğer gelişkin sektörü olan turizmde de en pis işlerde Kürt işçiler çalıştırılıyor. Köylerinin, kentlerinin bombalanmasından kaçan Kürt gençleri büyük şehirlerde düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalıyorlar. Ama bu daha düşük ücrete çalıştırma girişiminin sonu yok: Şimdilerde Suriyeli gençler ve hatta Türkî Cumhuriyetlerden (Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan gibi eski Sovyet Cumhuriyetleri) gelenler daha da düşük ücretlere istihdam ediliyorlar. Geçmişin bütün kamu iktisadi teşekkülleri yıkılıp onların yerine ya enternasyonal büyük oteller ya da çok büyük alışveriş merkezleri açılıyor.

Türkiye’nin büyük şehirleri Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne benzemeye başladı. İnşaat sektörünün doludizgin patlaması yüzünden çok büyük gökdelenler güvencesiz bir biçimde çok kısa sürede inşa ediliyorlar. Ve bu durum muazzam iş kazalarına neden oluyor. Biz bunlara artık “iş kazası” değil “iş cinayetleri” diyoruz.

Sevgili kardeşlerim,

Buraya gelip sizinle tanışmaktan büyük mutluluk duydum. Dolayısıyla bu büyük buluşmayı hazırlayan bütün arkadaşlara şükranlarımı iletiyorum. Görüyorum ki, dünya işçi sınıflarının bütün sorunları ortak. Artık emperyalist ülke işçi sınıflarıyla ezilen ülke işçi sınıfları arasındaki farklar da oldukça azalmaya başlamış. İnsanlar her tarafta yoksulluk koşullarında ve giderek daha fazla işsizlikle birlikte hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. O zaman sadece kendi ülkelerimizde değil dünya çapında birlik olmak zorundayız. Buradan bu yönde kararlar çıkartmak zorundayız. Her ülkede patronlardan, onların hükümetlerinden ve devletlerinden bağımsız işçi sendikaları ve kitlesel işçi partileri inşa etmek zorundayız. Bu toplantıyı bunun bir adımı olarak görüyor ve hepinizi yoldaşlık duygularımla selamlıyorum. (19 Kasım 2016)

Mumbay Dünya Konferansı Sonuç Bildirgesi

Savaşa, Sömürüye ve Güvencesiz Çalıştırmaya Karşı Dünya Konferansı (Mumbay-Hindistan, 18-20 Kasım 2016) delegelerinin Mumbay Manifestosu’nu yaygın biçimde imzalamaları ve bu şekilde Savaşa ve Sömürüye Karşı Uluslararası İşçi Komitesi’ni kurmalarının ardından aşağıdaki Sonuç Bildirgesi konferans Başkanlık Divanı adına delegelere sunulmuştur:

Mumbay Dünya Konferansı’nda delegeler söz alarak tüm dünyadan işçilerin ve işçi örgütlerinin desteğini talep eden farklı girişimleri ve kampanyaları gündeme getirdiler.

1) Mumbay Konferansı kendisini uluslararası işçi hareketinin en iyi gelenekleriyle süreklilik içerisinde görür. Özellikle de işçilerin ve militanların, farklı ülkelerdeki işçiler arasındaki ilişkileri ve ortak eylemleri güçlendirmek için her koşulda özgürce dolaşabilmeleri gerektiğinin altını çizer. Bu nedenle Konferansımız, birçok delegenin katılımına mani olan tüm engelleri kınamaktadır. Özellikle, vize verilmeyerek katılımları engellenen Rubina Jamil’e ve tüm Pakistanlı yoldaşlarımıza – Afganistan’dan bir yoldaşımızın önerisi doğrultusunda- kardeşçe selamlarımızı iletiyoruz.

2) Konferansımızda, aralarında dört buçuk yıldır hapiste olan 11 işçinin de bulunduğu, büyük baskı gören Maruti Suzuki’deki (Hindistan) işçilerin mücadelesi ile ilgili bilgi verilmiştir. Konferansımız tüm katılımcılarına 2016 yılı bitmeden işçi heyetleriyle ülkelerindeki Hindistan elçiliklerine gitmeleri ve halen hapiste olan 11 Maruti Suzuki işçisinin derhal salıverilmesini ve sendikaları Maruti Suzuki İşçileri Sendikası (MSWU) için tüm sendikal hakların tanınmasını talep etmeleri çağrısını yapmaktadır.

3) Grevler, gösteriler ve diğer eylemler işçilerin taleplerinin karşılanması için başvurabilecekleri yegane araçlardır. Bu eylemlerin her biri meşrudur. Özellikle:

Almanya’dan bir delege çokuluslu Amazon firmasının sendika karşıtı ve aşırı sömürüye dayalı uygulamaları hakkında bilgi vermiştir. Bu şirkete geri adım attırmak ve işçilerin meşru taleplerinin karşılanmasını sağlamak için yürütülen uluslararası kampanyanın bilgisi paylaşılmıştır.
Meksika’dan bir delege San Quintin’deki (Baja California, Meksika) bağımsız sendikalarının tanınması ve bir toplu sözleşme yapılması için mücadele eden on binlerce tarım işçisinin mücadelesi ile ilgili bilgileri aktardı.
Güney Afrika/Azanya’dan genç delegeler ücretsiz, sömürgecilikten arındırılmış bir eğitim için Harçlar Düşürülmeli kampanyası ile ilgili bilgi verdiler. Delegeler bu kampanyaya destek verilmesi ve Güney Afrika yetkililerine öğrenci faaliyetlerine yönelik baskılara son verme çağrısı yapılması taleplerini dillendirdiler.
Meksika’nın petrol işletmesi PEMEX’i Savunma Ulusal Komitesi, Meksika’nın petrol kaynaklarının ve petrokimya sanayinin özelleştirilmesi yönündeki yabancı çokuluslu şirketlerin yoğun saldırılarına karşı yürütülen mücadele konusunda bilgi verdi.
Brezilya’dan bir delege gayrimeşru Michel Temer hükümeti tarafından eğitim bütçesinde yapılan kesintilere tepki olarak yüzlerce lise ve üniversitenin işgali eylemleri ile ilgili konferansımızı bilgilendirdi.
Birçok delege çok sayıda mesaj ile ulusları boğazlamakta olan dış borçların halkın borcu olmadığını dile getirdi; Konferansımız birçok işçi ve halk örgütünün dile getirdiği tüm dünyada bu borçların silinmesi talebine kendi sesini katmaktadır.

4) Her koşulda tüm dünyadan işçiler meşru hakları için mücadele etmek için örgütlenen ve patronlardan veya devletten baskı gören işçi sınıfı kardeşleri ile dayanışma içindedirler:

Konferansımızda iki Çinli işçi militan, Çinli işçilerin “toplumsal düzende huzursuzluk çıkarmak” suçlamasıyla hapse atıldığı bilgisini paylaşarak bu konuda yapılacak bir araştırma için bir uluslararası işçi komisyonu kurulması talebini dile getirdi.
Romanya’dan kendisi de yıllarca hapiste kalmış olan bir işçi militanı, 1999 yılındaki maden işçilerinin grevinden dolayı hapse atılan maden işçileri sendikası lideri hakkında bilgi verdi.
ABD’deki Siyahların Yaşamı Değerlidir (Black Lives Matter) hareketinin üyesi olan bir delege tarafından bu ülkedeki Siyah nüfusa, özellikle de Siyah gençlere yönelik artan baskı ve polis infazlarıyla ilgili bilgi verildi.
Meksika’daki bir delege Palenque (Chiapas) sağlık çalışanları tarafından ulusal kamusal sağlık hizmetleri sisteminin özelleştirilmesine karşı yürütülen mücadele ve karşılaşılan baskılar, özellikle de greve gittikleri için işten atılan 156 çalışan ile ilgili bilgi verdi.
Meksika’daki bir delege tarafından eğitimin özelleştirilmesine karşı devlet okullarındaki öğretmenler tarafından gerçekleştirilen grevin karşı karşıya kaldığı baskılarla ilgili bilgi verildi.
Konferansımıza bir mesajla bilgi ileten Filipinler işçi militanları ülkenin en büyük serbest ticaret bölgesinde GAP markasının tedarikçisi Faremo International işçilerinin yürüttüğü mücadele hakkında bilgi verdiler. İşçiler burada patronların sendika karşıtı baskılarına karşı mücadele ediyorlar ve işten çıkartılmış tüm işçilerin işe iadesini ve toplu sözleşmeye uyulmasını talep ediyorlar.

Tüm bu durumlara ilişkin olarak Konferansımız baskılara derhal son verilmesini ve hapsedilmiş tüm işçi militanlarının derhal salıverilmesini talep eder.

5) Mumbay Konferansı emperyalist ülkeler tarafından yürütülen tüm savaşlara, askeri müdahalelere ve işgallere karşıdır. Bunların tümü ulusların egemenliğinin ve kendi kaderlerini tayin hakkının ihlalidir. Bu nedenle Konferansımız, özellikle de katılan delegelerin vermiş oldukları bilgiler doğrultusunda, ulusların egemenliğinin tanınmasını destekler:

Haiti: BM-MINUSTAH birliklerinin Haiti’den derhal geri çekilmesini talep eden uluslararası kampanyanın yaygınlaştırılması.
Morityus: Diego Garcia’daki ABD askeri üssünün kapatılması doğrultusundaki uluslararası kampanyanın yaygınlaştırılması.
Afganistan: 15 yıldır bu ülkeyi işgal etmiş, halkını katletmiş ve diğer birçok ülkedeki gibi milyonlarca kadın, çocuk ve erkeğin diğer ülkelere göçüne yol açmış olan NATO birliklerinin derhal geri çekilmesi çağrısı.
Zimbabwe: Uygulanan ambargoya son verilmesi, ülkenin toprak mülkiyeti ve kendi kaderini tayin hakkına ilişkin politikalarının geriletilmesi yönündeki uluslararası kurumlar aracılığı ile yapılan baskılara son verilmesi kampanyasının yaygınlaştırılması.

6) Konferansımızda 8 Mart 2017’nin tüm ülkelerde 8 Mart 1917’de Rus Devriminin yolunu açmış olan Rus kadınları selamlayarak kutlanması çağrısı da dile getirildi.

7) Ayrıca, Konferansımızda yedi ülkeden genç delegelerin yaygınlaştırılmasını istedikleri Savaşa, Sömürüye ve Güvencesiz Çalıştırmaya karşı Gençliğe bir Çağrı yapıldı.

“Her Yerde Olduğu gibi Türkiye’de de Savaş, Sömürü ve Taşeron Çalıştırma Var”

Söz Cemal Bilgin’de

36 yaşında hasta bakıcı

Mumbai Konferansı delegesi

 

ltt[Savaşa, Sömürüye ve Güvencesiz Çalıştırmaya karşı Uluslararası İşçi Konferansı, 18-20 Kasım tarihleri arasında Mumbai’de (Hindistan) gerçekleşiyor. Türkiye delegasyonunda bulunan, İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nde taşeron işçi örgütlenmesi faaliyetleri nedeniyle hedef olmuş ve yakın zamanda işten atılmış Cemal Bilgin’in bu röportajı, Fransa’da La Tribune des Travailleurs gazetesinin 2 Kasım 2016 tarihli 62. sayısında yayınlanmıştır.]
ltt-cemal-rop

Kendini tanıtır mısın?

Cemal Bilgin: Orta Anadolu’nun yoksul bir kenti olan Yozgatlıyım. On beş yıldır İstanbul Üniversitesi Büyük Hastanesinde hasta bakıcı olarak çalışıyorum. Burada taşeron çalışan yaklaşık bin kadar ücretliyiz. Ayda yaklaşık 300 Avro alıyoruz. Ama İstanbul’da hayat çok pahalı, neredeyse Avrupa’nın bazı sanayileşmiş ülkelerininkiyle aynı düzeyde.

Buna karşılık hiçbir toplu sözleşme güvencesine sahip değiliz. Bizim işyerinde sendikal örgütlenme talebimiz İdare tarafından sürekli olarak geri çevrilmiştir. Beş yıldan fazla bir zamandır Taş-İş Der adlı bir taşeron işçi derneği kurmuş bulunuyoruz. Bu mütevazı örgütlenme sayesinde ücretli yıllık hakkı benzeri çeşitli kazanımlar elde ettik. Taş-İş Der bir sendikanın maddi imkanlarına sahip olmasa da, onun aracılığıyla işten çıkartmalara karşı koyabildik. Ama bugün OHAL uygulamasına maruzuz ve mesela derneğin yöneticilerinden biri olduğum halde işten atılmış durumdayım. Arkadaşlar eylemleriyle beni desteklediler ama şimdi işten çıkarılma tehdidi altındalar. İşten atılmış olmama rağmen arkadaşlarımla işyerindeki ilişkilerimi sürdürüyorum (İdare bizim buraya girmemize yasak koyamıyor çünkü burası bir hastane ve kamusal bir alan) hatta İstanbul’un diğer hastanelerinin hasta bakıcıları ile temastayım. Hatta Türkiye’nin başka kentlerindeki taşeron işçilerle de ilişkilerimi sürdürüyorum. Türkiye’de, biz işçilerin yönetiminde olacakları bağımsız bir kitlesel işçi partisi oluşturmak istiyoruz. Türkiye’de böyle bir partiye olan ihtiyacın vazgeçilemez olduğunu düşünüyoruz. Çünkü Türkiye’de bizim sınıf olarak sözümüzü söyleme imkanımız yok.

Türkiye’deki ETUC (Avrupa Sendikalar Konfederasyonu) üyesi konfederasyonlara bağlı sendikalarla ilişkileriniz nasıl?

Türkiye’de soldan sağa bütün sendikal konfederasyonlar ETUC’a bağlı. Bütün bu sendikalarla şaşırtıcı ilişkilerimiz oldu. Ama bizim açımızdan en şok edici olan kendilerini “Solda” tanımlayanlarla ilişkimizdi (çünkü sağ sendikalar zaten korporatist bir anlayışa sahip olduklarından, taşeron işçilerin mücadelesiyle hiç ilgilenmiyorlar, sendikalarına sadece hükümet partisine yakın işçileri dahil ediyorlar ya da almak istedikleri işçileri Erdoğan’ın partisi AKP’nin çalışmalarına katılmaya zorluyorlardı).

İşten çıkartmalara karşı gerçekleştirdiğimiz eylemlerde basit bir megafonla işçilere hitap etmeye kalktığımda, bana, “Dur! Provokasyon yapma! OHAL var. Biz burada İdare ile diyalog için varız, tavizsiz bir mücadele yürütmüyoruz. İşçilere senin değil sendikanın hitap etmesi gerekir” dediler. İşte bu tip sendikacılara hiç güven duymuyoruz. Biz, arkadaşlarımıza özgürce hitap edeceğimiz buna yasak getirmeyecek kendi sendikamızı ve kendi bağımsız partimizi istiyoruz.

Neden Türkiye’deki kadın/erkek kardeşlerini Mumbai’de temsil etmek istiyorsun?

Hindistanlı işçi militanların savaşa, sömürüye ve güvencesiz eğreti çalışmaya karşı bir uluslararası konferans çağrısını gördüğümde kendi kendime şöyle dedim: ” Başka ülkelerden kadın/erkek kardeşlerimle tanışmak için mutlaka oraya gitmeliyim. Onlara kendi deneyimlerimi aktarmalı, onların deneyimlerini öğrenmeliyim. “Türkiye’de Savaşı, Sömürüyü, Taşeron çalışmayı bir arada yaşıyoruz. Bu üç kötülük dünyanın her yerinde var. Bunlara karşı birlikte mücadele etmeliyiz. Bu yüzden Hindistan’da, Mumbai’de olacağım.