14 Temmuz, Trump ve Macron Paris’te; Savaş Çığırtkanlarının ve Sömürücülerin Kutsal İttifakı

— The Organizer (ABD) ile La Tribune des Travailleurs (Fransa) Ortak Açıklaması

Donald Trump ve Emmanuel Macron 14 Temmuz’da yapılan geleneksel askeri geçit törenine birlikte başkanlık ettiler. Fransa’da bu ulusal bayram, 14 Temmuz 1789’da – monarşinin keyfi idaresini ve baskısını temsil eden- Bastille zindanının devrimde halk tarafından basılmasını anmak için kutlanıyor. İşte böyle bir anmaya, bir yanda Meksika sınırına “utanç duvarı”nı inşa etmeye kararlı olan adam ile diğer yanda Beşinci Cumhuriyetin “taçsız monarkı”, olağanüstü hali –yani keyfi idareyi- daimi bir hükümet etme biçimine çevirecek Collomb Yasası’nı çıkarmaya uğraşan diğer adam başkanlık ettiler. Şüphesiz ki Élysées Sarayı’ndaki askeri geçide başkanlık etmiş bu baylar gerici güçlerin, savaş çığırtkanlarının ve sömürücülerin kutsal bir ittifakıdır.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron’un birlikleri Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Mali’de, Haiti’de ve başka ülkelerde ezilen uluslara ve halklara karşı müdahalelerin, savaşların ve kanlı işgallerin içerisindedir.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron’un savaş donanmaları Kore denizlerinde dolanmakta, Kore ve Çin’e karşı tehlikeli bir askeri tırmanışı yükseltmektedir.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron sürekli olarak İran’a karşı saldırgan açıklamalarda bulunmakta ve 2003’te Irak’a karşı girişilen savaşı meşrulaştırmak için kullanılmış olanlara benzer düzmece “argümanlara” başvurmaktadırlar.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron hükümetleri de kendilerinden önce gelen hükümetler gibi, Gazze’ye karşı 10 yıldan fazla süredir uygulanan hukuksuz ambargoyu desteklemektedir.  Dahası bir iki gün içerisinde Macron, Trump’ın sadık dostu Benjamin Netanyahu’yu kabul edecektir.

Élysées Sarayı’ndaki askeri geçitte Macron ile Trump Irak ve Afganistan’da savaşa katılan birlikleri coşkuyla alkışladılar.  Aynı esnada ABD Savunma Bakanı James Mattis Afganistan’a 5.000 ABD askerinin daha gönderileceğini açıklıyor, Irak Birleşik Ortak Görev Gücü komutanı Korgeneral Stephen Townsend ise ABD birliklerinin daimi olarak konuşlandırılmak üzere Irak’a döneceğini duyuruyordu. Aynı anlarda Macron da Sahra çölünün kuzeyindeki bölgede daha fazla Fransız askerinin konuşlandırılacağını duyuruyordu.

Daha fazla savaşı ve askeri müdahaleyi gerçekleştirebilmek için Macron’u ve Avrupa’daki tüm diğer NATO üyesi ülkeleri, askeri bütçelerini milli gelirlerinin yüzde 2’si oranında artırmaya ikna ettiği için Trump artık istediği kadar kasıla kasıla yürüyebilir. Bu olay, tam da ABD’de 9 Eylül saldırılarından bugüne Bush, Obama ve Trump yönetimlerinin tüm dünyada halklara karşı yürüttüğü savaşlarda 2 trilyon Dolar harcandığının açıklandığı esnada oluyor! Bu toplam paranın 841 milyar Doları Afganistan’ın kanlı işgali için kullanılmış.

Bu paralar Trump ve Macron tarafından Devletten ve kamu hizmetleri bütçelerinden yağmalanmış milyarlarca Dolar ve Euro’dur. Tüm bunların sebebi ise, aynen Savaşa, Sömürüye ve Güvencesiz Çalışmaya karşı Mumbay Manifestosu‘nda (20 Kasım 2016) ifade edildiği gibi, kriz içindeki çürüyen kapitalist sistemde, savaş ile sömürünün tümüyle iç içe geçmiş olmasıdır: “Her kıtada savaş sürekli olarak yayılıyor, sömürü ağırlaşıyor ve güvencesiz çalışma sürekli olarak yaygınlaşıyor.

Trump ile Macron, finans kapitalin bu iki temsilcisi, sadece Amerika’daki işçi militanlarının terimiyle “yurtdışındaki savaş”ta birbirlerine angaje değildirler. Bundan başka kendi işçi sınıflarına karşı her boyutta yürüttükleri “yurtiçindeki savaşta” da birbirlerine angajedirler. Bir yanda Trump, ülke çapında bir federal “Çalışma Hakkı” (daha ucuza) yasası çıkarmayı ve böylelikle tüm sendikaları işyerlerinden çıkartarak Meksika’da en kötü serbest ticaret bölgelerinde geçerli olan “emek maliyetlerini” dayatmayı hedeflerken; Macron da mecliste hızlı müzakerelerle çıkarmaya çalıştığı yasalarla İş Kanununu etkisizleştirecek bir saldırıyı başlatmış bulunuyor ve bununla işyeri anlaşmalarını genelleştirerek sendikalardan kurtulmayı hedefliyor.

Bir yanda Trump ve milyarderlerden oluşan –aralarında özel sigorta şirketlerinin temsilcileri de olan- hükümeti, yoksullar için sağlık yardımını yürürlükten kaldırmak ve 23 milyon kişiyi sağlık sigortası kapsamı dışında bırakmakta kararlı iken; Macron da Fransa’daki tek kişi ödemeli sağlık sistemini, işçilerce 1945’te zorlu mücadelelerle kazanılmış olan Sosyal Güvenliği yürürlükten kaldıracağını açıklıyor. Trump ve Macron, sağlık sisteminin yanı sıra kamusal eğitimden başlayarak kamu hizmetlerini de imha etmek ve özelleştirmek konusunda kararlılar.

Bir yanda Trump bir göçmen karşıtı yasadan sonra diğerini zorlarken, Obama yönetimi tarafından da ciddi şekilde uygulanmış olan operasyonları ve belgesiz insanların Meksika’ya ve Orta Amerika’ya deport edilmelerini daha da yaygınlaştırırken; diğer yanda da Macron, Avrupa Birliği ile mutabık şekilde emperyalist savaşlardan ve yoksulluktan kaçmak için hayatlarını tehlikeye atmış insanları Fransa sınırlarından dışarıya atıyor. Her iki adam da, bir yandan baskı ile diğer yandan sendikaları ele geçirerek devlete tabi kılma çabalarını birleştiren politikaları ile siyasal demokrasinin tüm biçimlerini dinamitliyorlar.

Ancak Trump’ın Macron ile bir ortak noktası daha var: Her ikisi de kayıtlı seçmenlerin yarısından azının oyu ile seçildiler; her ikisi de kriz içindeki kurumlarının başındalar ve her ikisi de eylemleriyle milyonlarca sömürülen ve baskı gören insanın öfkesini üzerlerine çekiyorlar.

Bu “büyük adamların” 14 Temmuz 2017’de Élysées Sarayında uzun uzun gösterime sokulan kibirleri elbet son bulacaktır. Atlantik’in her iki yakasındaki işçilerin direnişi – işçi hareketlerinin içerisindeki tüm zorluklara karşın – er ya da geç bu savaş çığırtkanlarının ve sömürücülerin hükümdarlığına son verecektir.

Bizler – ABD’deki ve Fransa’daki bağımsız işçi gazeteleri olarak- Uluslararası İşçi Komitesi (IWC) ile ve Afganistan’da ve diğer ülkelerde askeri müdahalelerin saldırısı altında olan diğer yoldaşlarımızla birlikte şu amaçlarla mücadele etmekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz:

  • Tüm ABD ve Fransız birliklerinin işgal ettikleri ve müdahalede bulundukları ülkelerden derhal geri çekilmeleri için;
  • Sınırlarımız dışında yapılan her türlü tehdit, ambargo, içişlerine müdahale ve askeri müdahalelerin derhal sonlandırılması için;
  • Savaşa ayrılan milyarlara el konulması ve bu meblağların toplumsal olarak faydalı amaçlar için kullanılması için;
  • Finans kapitalin, tüm “serbest ticaret” anlaşmalarının ve ulusötesi kurumların (diğerlerinin yanı sıra NAFTA, Avrupa Birliği) talep ettiği tüm karşı-reformların geri çekilmesi için;
  • İşçi sınıfı hareketinin ve özellikle sendikaların bağımsızlığını savunmak için;
  • İşçi sınıfının ve ezilenlerin gerçek bir siyasal temsili için, bir İşçi Enternasyonali için!

(14 Temmuz, 2017)

KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN TEK REÇETE:

SINIRSIZ BİR SİYASAL DEMOKRASİYLE

HALK EGEMENLİĞİNİN TESİSİ İÇİN

DEMOKRATİK SEÇİMLER!

ikp1-717x1024

Önce 12 Mart 1971 askeri müdahalesi ve esas olarak ardından gelen 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte 1961 Anayasasının ve yarattığı kurumların sunduğu göreli siyasal demokrasi ortamı rafa kaldırılmıştı. 16 Nisan 2017 referandumu bütün bunların üzerine tüy dikti, çünkü 12 Eylül askeri darbesinin büyük burjuvazi ve hakim sınıfların iktidarları için yarattığı imkanları bir üst çıtaya yükseltti: 12 Eylül 1980 rejimi sonuçta iki partili (yüzde 10 barajı sayesinde) bir “parlamenter” sistem hedefliyordu. Sonuç olarak 35 yıl boyunca buna muvaffak da oldu. Oysa 2017 referandumu sadece parlamenter sistemi ortadan kaldırmakla kalmadı, aynı zamanda iktidar partileri de dahil olmak üzere bütün partileri yok etme (artık AKP’nin bile varlık nedeni sadece Cumhurbaşkanının Yüce Divana gönderilmesini engellemekle sınırlıdır) hedefini önüne koydu. Yıllardır, Başkanlık Sistemine geçişle birlikte yüzde 10 barajının fiilen yüzde 50’ye yükseltilmiş olacağını belirtiyorduk. Bugün “yetkili” ağızlar bunun gerçekten böyle olduğunu kendileri ifade ediyorlar. “Artık kendinizi yüzde 10 barajına göre değil yüzde 50 barajına göre hazırlayın” söylemi bunun açık itirafıdır.

Ağırlıklı olarak 1980 askeri rejimi sebebiyle (bütün partiler tarafından onaylanan ve kullanılan, çünkü onun kurumlarıyla seçimlere katıldılar) yaklaşık 35 yıldır rafa kaldırılmış olan “halk egemenliği”, Anayasadaki yeni değişikliklerle birlikte raftaki yerinden de alınarak çöp sepetine atıldı. Türkiye şu an 12 Eylül 1982 Anayasası ile yöneltildiği dönemden bile daha geri bir noktaya sürüklenmiş durumda.

Halk Egemenliğinin Tesisi için 2019 Seçimleri Beklenemez!

Memleketin içinde bulunduğu ağır siyasal kriz ortamından bir an evvel çıkması ve esas olarak emperyalizmin müdahaleleriyle Suriye benzeri bir kaos ortamına sürüklenmemesi için yapılmaması gerekenler de yapılması gerekenler de fazlasıyla bellidir. Öncelikle yapılmaması gerekenlerin başında, 2019 Başkanlık Seçimlerinin tek çözüm yolu olarak sunulmasından ivedilikle vazgeçilmesi gelir. Bundan vazgeçilmediği takdirde 16 Nisan plebisitinde YSK’ya oynatılan rol kabullenilmiş olacağı gibi gelecekle ilgili olarak da şaibeli seçimlere daha fazla yol verilmiş olacaktır. Bu, diğer bir ifadeyle 16 Nisan plebisitiyle birlikte daha da ‘sertleştirilmiş’ bir 12 Eylül rejiminin meşrulaştırılması anlamına gelir.

Kaldı ki, mevcut plebisitin sağladığı imkanlarla totaliter despotizmin önünü sonuna kadar açacak böyle bir rejimin “cumhurbaşkanlığı”, kim seçilirse seçilsin reddedilmelidir. Çünkü seçilecek kişiden bağımsız olarak – ki bu YSK ile kimin seçileceği aşağı yukarı bellidir- kurulmuş olan rejim alaturka faşizme geçişin taşlarını döşeyecektir. Felakete yol açacak böyle bir politik hat derhal terkedilmelidir.

Halk Egemenliğinin Yolu Demokratik Seçimlerden Geçer!

Bu durumda önerilmesi gereken tek hat, yeni demokratik seçimlerdir. Mevcut parlamento, tutuklu milletvekilleri ve hatta parti başkanları bir yandan; iç tüzük değişiklikleriyle vekillerinin bırakın sokakta parlamento kürsüsünde dahi konuşmalarını ve seslerini duyurmalarının engellemesiyle öbür yandan, zaten sınırlı olan işlevini artık fazlasıyla kaybetmiş bulunmaktadır. Artık bu “parlamento”yu sanki bir demokrasi mevziimişcesine savunmaya çalışmak kendini değilse halkı kandırmaktan başka bir anlam taşımıyor. Kaldı ki, 2019’da başlayacağı iddia edilen Başkanlık Sistemi bu “parlamento”nun varlığı sayesinde fiilen hayata geçmiş durumdadır. Bu “parlamento” kendini derhal feshetmeli, onun yerine mevcut bütün partilerden oluşacak geçici bir seçim hükümeti kurulmalı, bu geçici hükümetin temel görevi demokratik seçimleri hazırlamak olmalıdır.

Çok açıktır ki, siyasal krize çözüm yolu olarak önerdiğimiz demokratik seçimler kitlesel bir siyasal demokrasi mücadelesi gerektirir. Böyle bir siyasal demokrasi mücadelesinin ilk iki talebi OHAL’in kaldırılması ve KHK’lara son verilmesidir. Tutuklu parti başkanlarının, milletvekillerinin ve belediye başkanlarının derhal serbest bırakılıp seçim kampanyasına aktif olarak katılabilme imkanı elde etmeleri ise demokratik seçimlerin olmazsa olmazıdır. Bu seçimler öncesinde tutuklu gazeteci ve öğretim elemanı kalmamalıdır. Kuşkusuz mevcut YSK ve seçim sistemiyle de demokratik seçim bağdaşmaz. Dolayısıyla demokratik seçim mevcut yürütmenin yargı üzerindeki bütün tasarruflarına son vermelidir. Demokratik seçim; halkın egemenliği ve dolayısıyla Başkanlık Sisteminin kaldırılması için yapılmalıdır. Nispi temsil usulüne göre yapılacak böyle bir seçimde kurulmuş ve kurulacak olan bütün partiler tamamıyla eşit ve barajsız koşullar altında bu seçimlere katılabilme ve engelsiz propaganda yapma imkanına sahip olmalıdırlar. TV’lerde ve radyolarda hiçbir partiye ayrıcalık tanınamaz. Seçime öngelen propaganda döneminde bir partiye ayrıcalık tanıyan kanallar ya da radyolar kapatılmalıdır. Siyasal demokrasi açısından ihtiyaç duyulan YSK esas bu misyonla donanmalıdır. Gene bu seçimlerde seçilen milletvekillerinin gerektiğinde seçmenleri tarafından “geri çağrılması” imkanı böyle bir meclisi doğal olarak bir kurucu meclis biçimine büründürür.

Açıktır ki, mevcut iktidar bloku böyle demokratik bir seçim sistemini kabullenmeyecektir çünkü bu koşullar altında seçim kazanma şansı tümüyle ortadan kalkacaktır (unutmayalım ki 16 Nisan plebisitini aslında Kenan Evren sistemiyle bile kaybetti!). Ama zaten tam da bu yüzden siyasal demokrasi mücadelesi esas olarak bir kitlesel mücadeleyi gerektirir. Bu talepler etrafında halka sorulacak soru ister istemez şu olacaktır: “Yukarıda sıraladığımız Avrupa ülkelerindekini de aşan en geniş demokrasiden mi yanasınız, yoksa Suudi Arabistan türü bir rejimden mi?” Halk kendi egemenliğini tesis etmek istiyorsa bu sorunun cevabını vermeye mecbur kalmalıdır. Doğru politika halkı bu tercihi yapmaya sevk edecek politikadır. Nasıl olup biteceği meçhul 2019 seçimlerine “hazırlanmak” değil!

Emperyalizme Karşı Mücadele Demokrasi Düşmanlığıyla Yürütülemez!

Şu sıralar iktidar bloku, bütün emperyalist güçlerin kendisini devirmeye hazırlandığını ve bu iş için de FETÖ’yü kullandığını düşünüyor. “Bütün emperyalist” odakların kendisini devirmek istediği bir paranoyaysa da (çünkü iktidar blokunun da gayet iyi bildiği gibi bazıları misyonunu henüz tamamlamadığı için onu ‘kullanma’ya devam etme niyetindeler ve zaten en önemli emperyalist güç ABD içinde bile bu konuda belli ki fikir ayrılıkları var) önermede doğru bir yan da var. Gerçekten de FETÖ ülkemizdeki CİA örgütlenmesinin ana gövdesini oluşturuyor. Bol miktarda kendi saf üyeleri (çocukluktan yetiştirme) olduğu gibi en az onlar kadar da satın aldıkları ya da FETÖ’cü olmadıkları halde gönüllü emperyalizm muhipleri var. Ama şu bir gerçek FETÖ’cülük bir elit örgütlenmesi. Toplamda 50 ya da 100 bin kişi de olsa (tabii ki böyle örgütlü bir yapı politik olarak muazzam bir güçtür) ve bu anlamıyla seçmen düzeyinde bir kitleselliği olmasa da siyasi partilerde ve bürokraside fink atıyor. Her partinin içinde yer almakla birlikte en güçlü olduğu siyasal yapı doğal olarak AKP. Nedeni de son derece basit: AKP bir burjuva partisi ve onun yöneticileri de -her düzeyde- ister istemez ‘halk’a göre ‘elit’ olma durumundalar. Bugüne kadar AKP’nin herhangi bir il ya da ilçesinin yönetiminin kolay kolay sıradan halktan insanlardan oluştuğunu görmedik. Biraz kalburüstü olmak durumundalar ve bu durumlarıyla da FETÖ örgütlenmesi için biçilmiş kaftanlar. Tayyip Erdoğan’ın AKP’nin başına geçmek istemesini onun siyasal hırsına bağlayanlar çok oldu, ama bu doğru değil. Erdoğan, kendisine “AKP Genel Başkanı!” diye hitap edilmesinden gerçekte hiç hoşnut değil. Ama Türkiye’deki en büyük FETÖ örgütlenmesinin AKP’de olduğunu bildiğinden, partiyi denetim altına alabilmek için onun başına geri dönmek zorunda kaldı. AKP, bir ‘halk’ partisi olmadığından önseçime de ağırlık veremez, dolayısıyla başına geçerek ipleri elinde tutmak istiyor. Ne kadar başarılı olabilir? Açıkçası şüpheli. İşte, yukarıda değindiğimiz iktidar blokunun aslında kendine en yakın duran dahil her türlü partili sisteme karşı olmasının altında bu gerçek yatıyor. İktidar blokunun OHAL sayesinde ve KHK’larla FETÖ’cüleri ve hatta zaman zaman FETÖ’cü yargıyı (‘nedamet’ getiren neredeyse bütün FETÖ’cü yargıçlar ve savcılar görevlerine iade edildi) da kullanarak kendisine muhalif olan herkesi işten çıkartarak ya da tutuklatarak baskı altına alması bu durumun ürünü. AKP içi gelişmeler tam da bu durumun bir yansıması. Ortada rehin alınmış bir parti var. Bu, ister istemez rehin alınmış bir “parlamento”yu, rehin alınmış bir yüksek bürokrasiyi ve rehin alınmış bir toplumu gündeme getiriyor. CHP önderliği en ufak bir karşı adım (Adalet Yürüyüşü) attığında küplere biniyor, çünkü bunun FETÖ’ye yarayacağı konusunda kesin hükme sahip. Kendi açısından “haklı” da, çünkü kendi alternatifini CHP değil, CİA olarak görüyor. Bu “haklılık” onu süratle alaturka faşizme sürüklüyor. Ama görüldüğü gibi bu bir kısır döngü ve çıkışı yok gibi görülüyor.

Oysa ki, bunun da çıkışı var ama iktidar blokunun bunu uygulaması ihtimali neredeyse hiç yok: Mevcut partiler yasasının tümüyle değişmesini talep etmek. Kurucu Mecliste “geri çağrılabilir” bütün milletvekillerinin seçimi, partiler içinde demokratik bir ön seçimin gerçekleştirilebilme koşuluna bağlıdır. Partilerin tüm üyelerinin ve taraftarlarının katıldığı ön seçimle seçilecek adayların elitlerden oluşma şansı fazlasıyla azalır, o zaman da bütünüyle olmasa da FETÖ’cülerin partilere sızma şansı büyük ölçüde kırılır, sıradan halk da seçilebilir.

Tek Çıkar Yol

Ülkedeki mevcut ve nerelere uzanacağı meçhul siyasal krizden tek çıkış yolu en gelişkin siyasal demokrasinin hayata geçirilmesinden geçiyor. Çıkış yolunun panzehiri faşizm değil en gelişkin siyasal demokrasidir. Yukarıda sıraladığımız talepler Avrupa ülkelerinde şu an yaşanmakta olandan çok daha demokratik bir siyasal rejimi ve ona bağlı bir seçim sistemini (unutmayalım; Fransa, Büyük Britanya ve Almanya’daki seçim sistemleri bizde 1961 ile 1980 arası uygulanan sistemle kıyaslanamayacak kadar anti-demokratiktir) dayatıyor. Türkiye’nin kurtuluşu alaturka bir faşizme yönelmekten değil, AB’dekinden çok daha gelişkin bir demokrasinin doğmasından geçiyor. Avrupa işçi sınıflarının iki yüzyıllık sınıf mücadelesi sonucu elde ettikleri ve şimdilerde kendi burjuvazileri tarafından yok edilmek istenen demokrasiyi çok kısa bir sürede aşabilecek bir siyasal demokrasinin Türkiye’de kurulmasının koşulları hâlâ var. Ülkenin emperyalizmden bağımsızlığını da, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını da çözebilecek (Türk burjuvazisinin yıllardır çözmediği) bir egemen kurucu meclis seçimi için mücadele tek çıkış yolu. Ve elbette böyle bir kurucu meclis içinde işçi sınıfının ve bütün ezilenlerin haklarını sonuna kadar savunacak olan bir sınıf kutbunun birleşik işçi cephesi anlayışıyla o mecliste temsilinin de önü sonuna kadar açılacaktır.

Böyle bir meclis için seçim olur mu, olmaz mı? Olur ya da olmaz önemli değil. Önemli olan plebisitte HAYIR da demiş olsa EVET de demiş olsa kitleye, “Böyle bir demokrasiyi ister misiniz, istemez misiniz?” sorusunu cevaplatmak için mücadele etmektir. Bu çok basit soruya anlamlı bir EVET cevabı aldığınızda, bunun için harekete geçecek kitleleri bulmuşsunuz demektir. Çok mu zor? Ya da, “biz sadece kendi meclislerimiz için mücadele ederiz” türü uç yaklaşımlar veya “Muhalefeti Yükseltelim!” gibi kuru ajitasyon dışında somut bir önerisi olan var mı?
(25 Temmuz 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi

 

HİNDİSTAN: Maruti işçilerinin ve sendikacılarının hepsinin serbest bırakılması mücadelesinde ilk kazanım

Haryana Yüksek Mahkemesi, Sulh Mahkemesi tarafından beş yıl hapis cezasına çarptırılan ve hapiste olan dört Maruti işçisinin salıverilmesine karar verdi. 13 yıl ceza almış olan mağdurlar halen hapisteler. Onların da yakında duruşmaları yapılacak. 12 Temmuz günü Maruti Suzuki İşçileri Sendikası (MSWU) adına yoldaş Ramniwas Kush tarafından gönderilmiş olan rapor şöyle:

“Maruti Manesar fabrikasında 18 Temmuz 2012 tarihinde yaşanmış olan olaydan 4 yıl 8 ay sonra Gurgaon Sulh Mahkemesi 17 işçiyle ilgili hüküm vermişti. Bu 17 işçiden 13’üne ömür boyu hapis cezası verildi. 4 işçiye ise beş yıl hapis cezaları verildi. Bugün 12 Temmuz 2017 tarihinde Punjab ve Haryana Yüksek Mahkemesi dört yoldaşımızı, Pradeep Gujar’ı1, Iqbal, Jogendra ve Ramsabd Maurya’yı salıverdi. Mücadelemiz sokaklarda olduğu kadar mahkemelerde de devam ediyor. Bu mücadelemizde bize destek olmuş olan herkese teşekkür ediyoruz. Bu mücadele her birinizden aldığımız destek sayesinde halen devam ediyor ve bu dayanışma bize güç kattı. Bu dayanışmanın ve desteğin süreceğine, bu destekten aldığımız ilhamla yolumuzda ilerleyeceğimize inanıyoruz. 18 Temmuz tarihinde bu çilemiz beş yılını doldurmuş olacak. Bu tarihi tüm gücümüzle bir direniş günü olarak örgütleyeceğiz. Bu amaçla herkesi 18 Temmuz tarihinde öğleden sonra 4’te Gurgaon’da Rajiv Chowk’ta toplanmaya çağırıyoruz.”

Bu olay bir ilk kazanımdı; Maruti işçilerinin, onların derhal salıverilmelerini talep eden hukukçuların, Hindistan’dan ve tüm dünyadan çok sayıdaki işçi sınıfı örgütleri ile militanlarının muazzam çabalarının ilk sonucudur.

Bu ilk adım ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış olan 13 Maruti işçisinin de derhal salıverilmesi yönünde bize güç veren bir dayanak!

Savaşa, Sömürüye karşı İşçi Enternasyonali için Uluslararası İşçi Komitesi (IWC) adına, 18 Temmuz Gurgaon işçileri eylemine kardeşçe selamlarımızı gönderiyoruz!

13 Maruti işçisini derhal serbest bırakın!
Sendikalaşma hakkına ve grev hakkına saygı gösterin!

13 Temmuz 2017

IWC adına Nambiath VASUDEVAN ve Daniel GLUCKSTEIN

  1. Bir MSWU militanı olan yoldaş **Pradeep Gujar**, Savaşa, Sömürüye ve Güvencesiz Çalışmaya Karşı Mumbay Dünya Konferansı’na (18-20 Kasım 2016) katıldı. Konferansa seslenen Gujar tüm dünyadan işçi militanlarına ağır baskıyla karşı karşıya olan Maruti işçilerini savunmaları çağrısını yaptı. []

SINIF PARTİSİ İHTİYACI HAD SAFHADA!

— Şadi OZANSÜ

CHP’nin Ankara-İstanbul yürüyüşü iyi okunmalı. “Kitle-Parti-Önderlik” üçlüsünün arasındaki diyalektik ilişki ortada yıllar sonra hâlâ bağımsız bir sınıf partisinin bulunmadığı koşullarda bir küçük burjuva milliyetçi partisinin üzerinden irdelenmek zorunda kalınıyor. Bu, sosyalist hareket açısından üzücü bir durum, ama ne çare ki somut duruma bakmak zorundayız. Evet, bugün bu ülkede neredeyse sadece işçi sınıfının bağımsız sesi yok. Oysa ki hem patron sınıflarının hem de diğer ara sınıf ve katmanların sayısız sözcüsü yıllardır boy göstermeye devam ediyorlar. Her ne kadar egemen sınıflar arasındaki halka seslenme imkânı ve onun ibresi iktidar kliğinin ağırlıklı olarak lehine işlese de durum böyle.

Önce uluslararası konjonktür

Aralarındaki bütün çelişkiye rağmen başını ABD yönetiminin çektiği emperyalizm 2008’den beri içine girmiş olduğu krizden çıkamadığı için çözüm olarak savaştan başka yol bulamıyor. ABD emperyalizminin savaş makinasının yüzde 60’lık bölümü epeydir Uzakdoğu’ya kaymış durumda. Hedefte Çin Halk Cumhuriyeti var, Kuzey Kore o hedefin ön karakolu.  Ama o bölgeye tam anlamıyla uzanmak için önce Suriye’den ve İran’dan geçmek gerekiyor, Rusya ile hesaplaşmak gerekiyor. ABD emperyalizmi bunların hepsinin hazırlığı içinde. Peki, ama neden? Cevabı basit: çünkü krizden çıkış sadece sağa sola daha fazla silah satmakla olmuyor, aynı zamanda esas olarak Çin, Ortadoğu ve tabii Rusya gibi büyük pazarların emperyalist pazara ikirciksiz olarak entegre edilmesi gerekiyor. Yani denetiminin tümüyle emperyalizmin elinde olacağı bir durum olmalı bu. Bir başka ifadeyle Rusya’daki yönetim yaklaşık çeyrek yüzyıldır ülkedeki 1917 Ekim Devrimi’nin devasa kazanımlarını kapitalizm yönünde yıkmışsa da, hâlâ mafyatik yapısıyla “hırsızlık”larını kendi denetimi altında tutmaya devam ediyor. Çin yönetimi Rus yönetiminden çok da farklı olmayacak bir şekilde büyük bir süratle kapitalizme yönelerek 1949 Devrimi’nin kazanımlarını berhava etmeye çalışsa da, ÇKP yönetimi mafyası kendi pazarını henüz emperyalizme tam olarak devretmiş değil. Artık neredeyse İran için bile benzer bir durum söz konusu. İşte krizinden geçici olarak dahi olsa kurtulmak isteyen emperyalizm bu yüzden savaş naraları atıyor, sadece atmakla da kalmıyor, bunun ciddi hazırlığı içinde.

İşte bu durumun, bölgemize, Ortadoğu’ya yansıması da açık: Rusya, Çin ve İran bölgede bir savunma savaşı veriyorlar. ABD ile aralarındaki savaş emperyalistler arası bir savaş değil. Savaşın şu andaki mevkii Türkiye’nin de içinde yer aldığı Ortadoğu. Yarın bu savaşın nerelere uzanabileceğini bizim gibi herkes öngörebiliyor.

Türkiye’nin bu konjonktürdeki yeri ne?

Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin hemen öncesi ve sonrası politikalarla (24 Ocak 1980 kararları ve sonrasında Özal dönemiyle) ve tabii ağırlıklı olarak 15 yıllık AKP dönemiyle dünya emperyalist pazarına alabildiğine entegre olmuş bir ülke. Türkiye; bu köprüler, tüneller, havalimanları, kanallar, otoyollar, AVM’ler, cep telefonları, bilgisayarlar ve ayrıca satılan yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla emperyalist pazarın tam denetiminde bir ülke. Satın aldığı yüksek teknoloji ürünü silahlar, savunma sistemleri vs. ile de emperyalizme askeri olarak da göbeğinden bağımlı.  Emperyalizmin Türkiye’den ek bir beklentisi yok. Bu haliyle, özellikle ABD emperyalizmiyle uyum içinde. İlişkileri zaman içinde nereye evrilir bilinemez, ama zaten NATO üyesi bir bağımlı ülke. Rusya’dan, Çin’den ve hatta İran’dan çok farklı.

İşte, Türkiye bu koşullar altında uluslararası ve bölgesel konjonktürün keskinleşmesine paralel olarak alaturka faşizme uzanmayı da göze alan (ordu ve polisin dışındaki bütün paramiliter örgütlenme çabaları bunun göstergesi) ve bir miktar İslam sosuna batırılmış emperyalizme bağımlı bir vesayet (bonapartizm) rejimiyle yönetiliyor.

Çizdiğim bu çerçeve içinde yazının hemen başında ele aldığım “Kitle-Parti-Önderlik” üçlüsünün CHP’deki tezahürüne artık dönebiliriz. Meseleye 1980 öncesinde bakıyor olsaydık, gene CHP’yi ele almak durumunda olurduk ama bu kez, onun yanı sıra önderlik meselesini “Sınıf-Parti-Önderlik” bağlamında devasa işçi sendikaları (DİSK ve onun Türk-İş içindeki uzanımı sendikalar) ve işçi sınıfını bir miktar da olsa içeriden kucaklayan başta TİP ve TKP olmak üzere çeşitli siyasal sınıf önderlikleri açısından ele almak durumunda olurduk. Bugün ne yazık ki meseleye ağırlıklı olarak CHP önderliği açısından bakmak zorunda kalıyoruz. Yazımın başlığındaki aciliyet ( SINIF PARTİSİ İHTİYACI HAD SAFHADA) işte tam da bunun ürünü.

Evet, CHP’deki “Kitle-Parti-Önderlik” ilişkisi (eski CHP’den değil, 1972 sonrası CHP’den söz ediyorum, yani işçi sınıfıyla tarihinde ilk defa rezonansa giren CHP’den) günümüzde şöyle işliyor: a) siyasal kararlarını nasıl aldığı belli olmayan bir önderlik, genellikle hep bir “gizli el”in devreye girmesiyle yapılan politik tercihler  (Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığının ortaya atılışı, milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasının onaylanması, YSK önünde kitlesel protesto gösterisinin engellenmesi, vs.) b) Çok az sayıda gerçek milletvekilini bir kenarda tutmak kaydıyla parti aygıtının esas işinin “sırası gelen” il ya da ilçe yöneticisini milletvekilliğine hazırlama çalışmasıyla sınırlı olması, kazanılacak belediye başkanlıklarına halkın değil aygıtın ihtiyaç duyduğu adayların seçilmesi için çaba göstermesi (bu aygıtın içine yerleştirilen ve artık onun bir parçası haline gelen, kimi zaman milletvekili adayının hemşerisi olmakla birlikte bir başka siyasi partinin bile taraftarı olması muhtemel delegeler ve bu delegeler sistemi) c) hiçbir iç gelişmeden haberi olmayan, her türlü haksızlığa karşı tepki göstermeye çalışan sempatizan ya da geniş seçmen kitle.

İşte bu üçlü ilişkiyi ele aldığımızda CHP’deki temel sorunun tepesi üzeri duran önderlik sorunu olduğunu fark etmemek mümkün değil. Üçlünün kelimenin gerçek anlamda en tutucu/gerici noktasında parti aygıtının durduğu görülüyor. O aygıt ki, bir anlamda parti önderliğinin ruh halini yansıtıyor ve sürekli olarak partili seçmenin olayların seyrine ne kadar “duyarsız” olduğu görüşünü pompalıyor. Yani, aygıta göre, “eğer CHP bugün bir şey yapamıyorsa, bunun sebebi aygıtın ya da önderliğin başarısızlığı değil, parti seçmeninin kayıtsızlığıdır”. Oysa ki, parti seçmeni ya da kitlesi 2013 Haziran İsyanına parti aygıtına ya da önderliğine rağmen katılmıştır. Gene şimdi Kılıçdaroğlu bir adım attığında çok daha fazlasını atacağını göstermiştir, gösterecektir. Kılıçdaroğlu İstanbul’a geldiğinde onu karşılayıp eyleme katılacak olanların sadece partililer olacağını sanmak ve o yüzden bu yürüyüşe burun kıvırmak son derece yanlış bir tutumdur. Bununla birlikte şu noktanın altını çizmek durumundayız: Kılıçdaroğlu bu yürüyüşü yapmak zorunda kalmıştır! Yürüyüşün başlangıcında söylemindeki ürkeklik ve tutukluk yerini her geçen gün daha fazla yürekliliğe bırakmaktadır. Artık yürüyüşün ilk gününden daha kararlı yürüyor, çünkü arkasında eylemini destekleyen milyonları görüyor ve bu milyonların iktidar kliğini nasıl paniklettiğinin farkında. Ama bu durum ortada bir önderlik sorununun olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine önderlik sorunu bir küçük burjuva milliyetçi partide bile bu kadar vahimse, varın düşünün yarın bir devrimci işçi sınıfı partisinde ne biçimler alacaktır? Ama öyle değil işte. Çünkü adına layık bir devrimci sınıf önderliği yaratmada elimizin altında bulunan yaklaşık iki yüz yıllık tarihsel bilgi ve deneyim bize burjuva partilerinin kıt kaynağından çok daha fazlasını veriyor.

Çözüm nereden geçiyor?

Proleter devrimi henüz kapımızda değil. Ama bu hiç olmayacak anlamına gelmiyor. İçinde bulunduğumuz konjonktürde, dünyanın her ülkesinde muzaffer bir proleter devrimi (üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son verecek devrim) de en az bir karşı-devrim (faşizm) kadar mümkün. Hatta ondan daha fazla mümkün, meğer ki büyük toplumsal çalkantılar sonucu patlak verecek olan devrimde işçi sınıfına ve bütün ezilen kesimlere yardımcı olacak bir sınıf partisi ve onun içinden çıkabilecek bir devrimci sınıf önderliği yaratmanın kanalları açık tutulabilsin. İşçi sınıfının genelkurmayı olan devrimci sınıf önderliği esas olarak devrim sırasında inşa edilir. Böyle bir parti patlak verecek olan devrim öncesinde mutlaka kilit mevkilerde sınıf öncülerine sahip olacaktır, ama nihai olarak inşa edilmemiş olacaktır. Hatta denilebilir ki işçi sınıfının genelkurmayının içinden çıkacağı parti, devrim öncesi partiden oldukça farklı olacaktır. Nitekim 1917 yılının Şubat ayının Bolşevik Partisi ile Ekim’in Bolşevik Partisi neredeyse birbirlerinden bambaşka partilerdir.

Türkiye’deki esas problem olası bir devrime öngelecek az da olsa kitleselleşmiş bir işçi sınıfı partisinin hâlâ olmayışıdır. İşte bu yüzden siyasal demokrasinin en gelişkin biçimi olan bir egemen kurucu meclis inşasına ihtiyacımız var. Böyle bir kurucu meclis kuşkusuz “bizim” meclisimiz değildir. “Hayır Meclisleri” ya da “Haziran Meclisleri”yle bu meclisin uzak yakın alakası yoktur. “Hayır Meclisleri” ya da “Haziran Meclisleri” türü çalışmalar “Sol” hareketin kendi mücadele alanlarıdır, ancak devrimci yükseliş anında güçlenebilirler. Egemen bir kurucu meclisin bununla bir alakası yoktur. Kurucu Meclis bir burjuva meclisidir, nispi temsile göre yapılacak bir seçimle belirlenir, ama burjuvazinin tahammül edemeyeceği kadar demokratik bir meclistir. Olup olamayacağı şüphelidir. Gerçekleşmesi kitle mücadelesine bağlıdır. Kitle mücadelesiyle gerçekleştiği anda da mücadelenin gerisinde kalacak bir kurum haline gelebilir. Ama bunların önemi yok. Bugün Erdoğan-Bahçeli kliğine karşı sokağa çıkmış kitlelere somut bir hedef göstermek gerekirse, bu, Egemen bir Kurucu Meclis’ten başkası olamaz. Böyle bir kurucu mecliste işçi sınıfına dayanan güçler, yani işçi örgütleri, o meclisin sınıf ayağını oluşturmak üzere hep birlikte bir sınıf partisinde bir araya gelerek mücadele etmelidirler. Demokrasinin en kararlı savunucusunun işçi sınıfı olduğunu bütün topluma göstermek durumundadırlar. O sınıf partisi böyle bir kurucu mecliste halkların kendi kaderlerini tayin hakkının da kararlı bir savunucusu olacak ,Türk halkıyla Kürt halkının eşitliğini tesis etmek üzere kararlı bir mücadele yürütecektir. Böylece tarihsel olarak burjuvazinin çözmesi gereken bir sorunu da böyle bir mecliste çözebilecek tek gücün proletarya olacağını dost düşman herkese gösterecektir. Halkların kardeşliği ve gönüllü birlikteliği ancak proletaryanın inisiyatifiyle gerçekleşebilecektir. İşte bu yüzden bir işçi sınıfı partisine ve o partinin kurucu mecliste temsiline acil ihtiyaç vardır. Kurucu Meclis talebi doğrultusunda kitle mücadelesi ülkenin dört bir yanında Kurucu Meclis Komitelerinin oluşturulmasına imkân vereceği gibi başlangıçta az da olsa kitlesel bir birleşik sınıf partisinin inşasının da yolunu açacaktır. Unutmayalım, “Marksizm, bilinçli olmayan tarihsel sürecin bilinçli ifadesidir.”

İngiltere Genel Seçimleri: İşçi sınıfının oyu

— François Forgue 

[Not: Aşağıdaki makale Fransa Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) haftalık dergisi Tribune des Travailleurs (İşçilerin Kürsüsü) 93. sayısından alınmıştır.]

İngiltere’deki seçimler söz konusu olduğunda her şey önceden ayarlanmıştı. Theresa May liderliğindeki Muhafazakar Parti’nin galip gelmesi gerekiyordu. Avrupa Birliği deli gömleğine bir son verme arzusundaki kendi üyeleri ve seçmenlerinin iradesini savunmayı reddetmiş olmasından dolayı kendi kafa karışıklıklarının kurbanı olan İşçi Partisi’nin ise, bu seçimde bozguna uğraması bekleniyordu.

Bundan bir yıl öncesinde 23 Haziran 2016 Avrupa Birliği referandumu için yapılan tahminler de böyleydi: İngiliz seçmenlerin Muhafazakar Parti, işçi sendikaları konfederasyonu TUC, İşçi Partisi – Tony Blair’in destekçilerinden Jeremy Corbyn’e – ve yine Başkan Obama ve birçok diğerleri tarafından yapılan Avrupa Birliği’nde kalmak için oy kullanmaları yönündeki ısrarlarına direnecekleri tahmin edilmiyordu. Sonuçları biliyoruz: İşçi sınıfının oyu, özellikle de sanayi bölgelerinde “ayrılma” kararının zaferi yönünde oldu ve hâlâ çözülmemiş olan bir siyasi krizi başlattı.

Kısa süre önce gerçekleşen erken parlamento seçimlerinde de bunun aynısı yaşandı. Muhafazakar Parti’nin 13 sandalye kaybedip parlamentodaki sandalye sayısının 318’e düşmesiyle kalmadı, İşçi Partisi de bir önceki seçime kıyasla 32 yeni sandalye kazandı – ve Therasa May artık parlamentoda üye çoğunluğuna sahip değil.

İngiliz patronlarını ve Muhafazakar Parti’yi yenilgiye uğratan yine işçiler oldu. Gençlerle birlikte kitlesel olarak harekete geçerek Therasa May ve hükümetine bozgun yaşattılar. Avrupa Birliği üyeliğinin bedeli olarak yıllardır uygulanmış olan ve gitgide vahimleşen yıkıcı kemer sıkma politikalarının devamına karşı seslerini yükselttiler.

Therasa May ve onun hükümetine “İngiltere’nin AB’den çıkış” müzakerelerinde tam yetki vermiş olsalar, bu hükümet gidip AB sözleşmelerindeki emek karşıtı yükümlülüklerin hepsini devam ettirecekti; buna karşı çıktılar. Bunu İşçi Partisi’ne oy vererek yaptılar, çünkü İşçi Partisi’nin seçim beyannamesindeki kimi talepler İngiliz işçi sınıfının temel özlemlerini yansıtıyordu – bunlar 2016 Haziran’ında çıkarılan tüm engellere rağmen işçilerin AB’den çıkma yönünde kullanmış oldukları oyun da kalbinde yer alan taleplerdi.  

İşçi Partisi seçim beyannamesi demiryollarının yeniden millileştirilmesi çağrısını içeriyordu – bu Avrupa Birliği çerçevesinde ileri bile sürülemeyecek bir talepti. Yine seçim beyannamesi yeni kaynaklar aktararak Ulusal Sağlık Hizmetini (NHS) kurtarma çağrısı yapıyordu. Asgari saat ücretini 9 dolardan 12,5 dolara çıkarma çağrısı yapıyor ve “sıfır saatlik” sözleşmelere karşı çıkıyordu. Bunların tümü Avrupa Birliği’nin “bütçe dengesi” dayatmaları ile çelişen önlemlerdir.

İngiliz işçiler Muhafazakar hükümeti yenilgiye uğrattılar. Kendi örgütlerinin –yani TUC üyesi sendikalarının ve işçi sınıfının siyasi temsilcisi olarak ortaya çıkmış olan İşçi Partisi’nin – Avrupa Birliği kurumlarının ve finans sermayenin destekçileri olmak zorunda olmadığını gösterdiler. Aksine bunlar işçi sınıfının talepleri ve kurtuluşu için mücadelesinin aygıtlarıdır ve böyle kalmalıdırlar.

İngiliz işçileri, İngiliz kapitalistlerine yenilgiyi tattırdı ve tüm Avrupa çapında işçilerin mücadelesinin güçlenmesine katkı yaptılar.

İşçi Partisi’nin Avrupa Birliği’nden olduğu kadar NATO’dan ve savaş taahhütlerinden de etkin bir şekilde kendisini ayırarak 23 Haziran’da vermiş oldukları “Brexit” oyunun toplumsal içerini yerine getirecek politikalar izlemesi gerektiği konusundaki kararlılıklarını güçlü bir şekilde gösterdiler.

* * * * * * *

İngiltere işçi hareketindeki tepkiler

[Not: Aşağıdakiler İşçi Partisi üyesi bir sendika aktivisti olan, Kasım 2016’da yapılmış olan Mumbay Konferansı’nın da katılımcılarından olan John Sweeney’in bir mektubundan alınmıştır.] 

Jeremy Corbyn’nin işlemiş olmakla suçlandığı “suç” sadece zenginlerlin ve güçlülerin dayattıkları politikalara bir alternatifin olabileceğini dile getirmiş olmasıdır. Bu yüzden bugün hâkim sınıfların medyası Corbyn’ye yönelik intikam ateşiyle yanıp tutuşuyor.

Tüm yapmamız gereken iki seçim beyannamesini karşılaştırmak. İşçi Partisi’nin kampanyası büyük bir heyecan yarattı. Umut vaat etti. Sosyal güvenlik sistemlerinin özellikle de Ulusal Sağlık Servisi’nin savunulması çağrısını yaptı. Bu arada Muhafazakarlar sadece yedi yıllık bütçe kesintilerinin ve çekilen ıstırabın devamını öneriyordu. Sağlık sistemi ise bir sonraki hedefleri olacaktı.  

Erken genel seçimlerin ilanının sonrasında iki milyon vatandaş oy kullanmak için kayıt yaptırdı. Bu yeni seçmen kayıtlarının büyük çoğunluğu gençler ve İşçi Partisi destekçileriydi. Theresa May’in onlara sunabileceği hiçbir şey yoktu. Corbyn onlara umut verdi. Bu seçim bir harekete geçme çağrısı oldu; “Yeni İşçi Partisi” adı verilen şeyin bitişine işaret etti. Zaten İşçi Partisi’nde bu partiyi “modernleştirenler” sadece Margaret Thatcher günlerine özlem duyanlardı…

Bir alternatifi inşa etmek uzun sürecek çünkü hiçbir alternatifin olmadığı fikri çok derinlere işlendi. Militan taban Tony Blair ve Gordon Brown modelinden net bir kopuşu istiyor. Ama dikkatli olmalıyız. 8 Haziran’da işçiler bir elleri bağlı olarak mücadele yürüttüler; çünkü partiye Blair destekçileri egemen olduğu sürece İşçi Partisi’nin seçim beyannamesine sadık kalabileceğine inanmıyorlardı.

Kasım ayında yeni seçim olması oldukça olası. Bizler bu kampanyanın İngiltere’de radikal bir dönüşüm programı temelinde yürütülmesini sağlayacak bir rol oynamalıyız.  Yaşanmış olan sadece “Corbyn’nin İşçi Partisi Solu”nun zaferi değil; bu işçi sınıfının sola doğru derinden gelen bir hareketlenmesinin de ifadesi. Bunu yakalamak bize düşüyor.

* * * * * * *

TUC Konfederasyonu açıklamasından bölümler 

“Bu seçim ekmek davası ile ilgili konularla – sıradan işçiler için değişmesi gereken şeylerle ilgiliydi. Buna da şaşmamak gerek: şu andaki eğilimler devam ederse beş yıl içerisinde 3,5 milyon kişi güvencesiz işlerde çalışıyor olacak – ve ortalama ücret hala 2008’deki seviyenin 1.200 Sterlin altında.”  

“Yeni hükümet çalışanlar için yeni bir anlaşma ortaya koymalı. Kampanyadaki halkçı politikaları uygulamaya geçirmeliler – sıfır saatlik sözleşmeleri yasaklamak, asgari ücreti yukarı çekmek ve hemşireler, ebeler ve tüm kamu görevlileri için çoktandır yapılması gereken ücret artışını gerçekleştirmek gibi.”