Gerici emperyalist devlet İspanya Krallığı’na HAYIR!

AB üyesi olmayan cumhuriyetçi bağımsız Katalanya’ya EVET!

AB üyesi olmayan federal ve cumhuriyetçi bir İspanya için!

— Şadi Ozansü 

İspanya’da faşist Franco diktatörlüğü,  1976 yılında diktatörün ölümüyle son buldu. Portekizdeyse onun kadim dostu Salazar’ın diktatörlüğü, diktatörün ölümünden epey sonra 1974 yılında gerçekleşen devrimle sona erdi. İkisi arasındaki fark şuydu: Portekiz devrimiyle diktatörlük rejiminin bütün kurumları, Sovyet devriminden sonra ilk defa kapitalist bir emperyalist ülkede gerçekleşen bir proleter devrimi sonucunda yerle bir edildi. Portekiz’in Afrika’daki sömürgelerinde isyan eden genç subayların isyanıyla harekete geçen işçi sınıfı işçi konseylerini, askerler de asker konseylerini oluşturdular. Hapishaneleri kuşatan işçiler bütün siyasal tutsakları kurtardılar. Salazar’ın kanlı istihbarat örgütü PİDE üyeleri sokaklarda infaz edildi. Ülkede özgür  seçimlere gidildi. Egemen bir kurucu meclis oluştu. Yeni bir demokratik anayasa oluşturuldu. Sömürgelere özgürlük tanındı, Portekiz ordusunun yabancı ülkelere asker göndermesi (NATO üyeliğine rağmen) yasaklandı. Bütün siyasi partilere özgürlük geldi, sendikal örgütlenme serbestleşti, siyasal demokrasinin yolu sonuna kadar açıldı. Bundan sonraki gelişmeler bu yazının konusunu oluşturmuyor (Sosyalist Parti ile Komünist Parti’nin 1917 Rusya devriminden sonra dünyada gerçekleşen ilk başarılı emperyalist/kapitalist ülke sovyetik  proleter devrimini nasıl engelledikleri). Emperyalizm (başta ABD emperyalizmi) Portekiz devriminden hem çok rahatsız, hem çok tedirgin oldu. Hatta devrimi engellemek için ABD’de Portekiz Bakanlığı bile kuruldu.

İşte benzer bir devrimci tehlikenin Franco’nun ölümünden sonra İspanya’da da yaşanmaması için emperyalistler her türlü tedbiri almışlardı. Franco’nun ölümünden hemen sonra İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) ile İspanyol Komünist Partisi (PCE) önderliklerini bir proleter devrimine öncülük etmemeleri konusunda uyardılar ve Portekiz’den farklı olarak “çatışmasız” bir şekilde “demokrasi”ye geçişin yolunu açtılar. Ama bu “geçiş” karşılığında da Franco döneminden gelen bütün baskıcı devlet kurumlarına dokunulmamasının güvencesini aldılar. Yani Franco’nun ordusu, polisi, yargısı ve özellikle de monarşisi yerinde kaldı. İspanya Krallığı, Büyük Britanya ve diğer Batı Avrupa ülkeleri monarşilerinden farklıdır, yani sembolik bir krallık değildir. Ülkede varolan bütün gerici ve yobaz kurumların genel yöneticisidir. Dolayısıyla emperyalizmin, Avrupa Birliği’nin ve Katolik Kilisesi’nin tam desteğini almaktadır. Günümüz koşullarında İspanyol monarşisi ancak Çarlık Rusya’sıyla mukayese edilebilir, neredeyse onun kadar gericidir. Bilindiği gibi bu monarşi 1931 yılında yıkılmış ve yerine cumhuriyet tesis edilmişti. Franco’nun 1936-39 yıllarında yaşanan iç savaştan galip çıkmasıyla 1939 yılında Krallık rejimi yeniden inşa edildi ve günümüze kadar uzandı. Hatta o kadar uzandı ki, şu an İspanya’da hükümet olan Rajoy’un partisi olan PP (Partido Popular) bizzat Franco’nun partisidir. Ve şimdi emperyalizm ve tabii AB Katalanya’nın bağımsızlığına karşı bu hükümeti destekliyorlar.

Katalan burjuvazisi, bağımsız bir Katalanya’nın AB tarafından destekleneceğini sandı ve çok yanıldı. Katalanya’da artık ipler işçi sınıfının ve ezilenlerin eline geçmiş durumda. Bağımsız ve cumhuriyetçi bir Katalanya için mücadele işçi sınıfının işi olmak zorunda. Ve sadece Katalan işçi sınıfının değil, İspanya’nın tüm boyunduruk altındaki halklarının ve işçi sınıfının işi. AB yönetici çevreleri bu durumun çok farkındalar ve bu yüzden monarşinin yıkılmasını istemiyorlar. AB’nin gerici ve çirkin yüzü artık bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor.

Katalanya halkının cumhuriyetçi bir bağımsızlık için, üstelik AB kıskacından da kurtulmak için yürüteceği mücadele, bütün İspanya işçi sınıfını kucaklama şansına sahiptir. Bu mücadele 1936-39 iç savaşının intikamını alma mücadelesidir, İspanya çapında serpilip gelişecek bir mücadeledir. Cumhuriyet talebiyle harekete geçecek kitleler, sonuçta böyle bir zaferin ancak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejiminin ilgasıyla mümkün olabileceğini görme şansını elde edebileceklerdir. AB’nin ve emperyalizmin Katalanya’daki gelişmelerle ilgili paniği bundandır. Monarşik bir İspanyol Devletinin -ki bir Halklar Hapishanesidir- yıkılıp,  parçalanması  ve onun yerine Sosyalist, Federal bir İberya Cumhuriyetinin kurulması Avrupa Birleşik Sosyalist Devletlerinin kuruluşuna kadar uzanabilecek bir dönemi başlatabilir. Ama tabii bunun için de hem İspanya, hem de dünya çapında devrimci bir işçi sınıfı ve ezilen halklar partisinin inşasına acilen ihtiyaç vardır. Yani sorun, Avrupa Sol Partisi’nin deklarasyonunda ileri sürdüğü gibi  İspanyol monarşisi ile Katalan halkı arasında bir uzlaşmaya gidilmesi değil, tam tersine İspanyol monarşisinin İspanya’nın bütün halkları ve işçi sınıfı tarafından iç savaştan yaklaşık 80 sene sonra tarihin çöp sepetine gönderilmesi meselesidir. Avrupa Sol Partisi’nin “uzlaşma” talebi onun bir AB partisi, daha doğrusu AB’den beslenen bir parti olduğu gerçeğini gözler önüne seriyor. Avrupa’da özgürlük yolunu ASP değil, kısa sürede inşa edilmesi gereken bir dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar partisiyle onun Avrupa’daki uzantısı olan partiler açacaklardır. Bunun hayali olmadığını geçtiğimiz yıl Hindistan’ın Mumbai kentinde oluşturulmuş olan ve içinde işçi sınıfının mücadeleci her akımının (Türkiye’den de taşeron işçilerin) yer aldığı “Uluslararası İşçi Komitesi”nin dünya işçi sınıfı partisi için yürüttüğü çalışmalar kanıtlamaktadır.

Kuzey Irak’ta Kürt referandumundan niye korkuluyor?

Kürt halkı toplam 40 milyonluk bir nüfusa sahip olan ve tarihte 1946 yılında bir yıldan az bir süre İran Kürdistan’ında yaşayabilmiş bir devlete (Mahabad Cumhuriyeti) ancak bir kez sahip olabilmiş bir halk. Dünyada ve Ortadoğu’da çok daha küçük nüfuslu halklar (İsrail, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün gibi) kendi yapay devletlerine sahipken Kürt halkının kendi devletine sahip olamamış olması, onu sürekli olarak ezilen bir halk statüsünde tutmuştur. Dolayısıyla 1. Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalizm tarafından parçalanmış olan Kürdistan’ın bütün parçalarındaki Kürtlerin bağımsız devlet özlemi hiçbir vicdan sahibi insanın reddedemeyeceği bir gerçekliktir.

Başta ABD olmak üzere emperyalizmin bölgesel çıkarları açısından baktığımızda, Kürt halkının bu özleminin emperyalizm tarafından kullanılmak istenmesi fazlasıyla mümkündür. Şu an Barzani bölgesinde yapılan referandumun İsrail tarafından doğrudan, ABD tarafından “karşıyım ama yan cebime koy” misali dolaylı olarak destekleniyor olması bunun açık kanıtıdır. İsrail’in derdi Kürt halkını Araplara ve özellikle İran’a karşı kullanmak istemesidir, yoksa Kürt halkının özgürlüğü onun zerre kadar umurunda değildir. Kürt halkının kendi kaderini tayin etmesi gerektiğini ileri süren  İsrail önce yetmiş yıldan fazla bir zamandır boyunduruk altında tuttuğu Filistin halkının kendi kaderini tayin etmesine imkan tanısın, ikiyüzlülükten vazgeçşin.

Hiçbir Kürt devleti ikinci İsrail olamaz!

Uzunca bir süredir Türkiye’de bazı çevreler olası bir bağımsız Kürt devletinin bölgede ikinci bir İsrail devletinin boy göstermesi anlamına geleceğini ileri sürüyorlar. Barzani gibi, Kürt hareketinin göbekten emperyalizme bağımlı bir kanadının kuracağı bir “bağımsız” devletin bile ikinci İsrail olma imkanı bulunmamaktadır. Bunun böyle olabileceğini ileri sürmek, İsrail devletinin siyonist karakterinin hiçbir şekilde anlaşılmaması ya da hafife alınması anlamına gelir. İsrail Ortadoğu’nun tek emperyalist ülkesidir ve kendi yapay sınrlarının dahi sürekli olarak ötesine yayılma ideolojisini (siyonizmle bağlantılı olarak sürekli işgal edilen topraklarda yeni Yahudi yerleşim bölgelerinin kurulması) taşıyan tek ülkesidir. Nükleer silahlara sahip tek Ortadoğu ülkesidir ve bir süredir yaşadığı büyük ekonomik krize rağmen “ileri teknolojik üretim” yapabilmektedir. Barzani’nin kuracağı bir Kürt devleti ise ancak parçalanan Yugoslavya’nın Bosna Hersek gibi bir ülkesi olabilir, fazlası değil. Son tahlilde, bugüne kadar yaptıkları yarın yapacaklarının teminatıdır: Emperyalist şirketlere petrolünü çevresindeki ülkelere sattığından daha ucuza  satmak! Her kim ki buradan bir ikinci İsrail çıkacağını söylüyorsa ya kendini ya da bölge halklarını kandırıyordur. Yani yalan söylüyordur!

Olası bir Kürt devleti emperyalizm tarafından İran’a karşı kullanılmak istenecektir

Olası bir Kürt devleti İsrail’in yanı sıra ABD emperyalizmi tarafından esas olarak uzun vadede İran’a karşı kullanılmak istenecektir. ABD emperyalizmin saldırgan savaş politikası önce Suriye, ardından İran ve en nihayetinde Çin Halk Cumhuriyeti ile Rusya’yı doğrudan emperyalist dünya pazarına kendi denetiminde sokmayı amaçlıyor. Bunun için elinden gelen her şeyi yapacak, daha şimdiden yıllık savunma bütçesini 700 milyar Dolara yükseltti ve donanmasının yüzde 60’ından fazlasını da Uzakdoğu’ya sevk etmiş bulunuyor. Tabii ki bu bağlamda olası bir Kürt devletini de başta İran’a karşı kullanmak isteyecektir. Bu noktada kendini kullandırtıp kullandırtmamak doğrudan Kürt halkının tercihi olacaktır. Her halk kendi geleceğini kendisi belirlemek durumundadır. Bu  noktada Kürdistan’ın Marksistlerinin görevi kendi halklarını gerçek bağımsızlık konusunda uyarmak ve emperyalist maceralara kapılmayacak bir iktidar kurmaya teşvik etmektir.

Peki böyle bir Kürt devletinden korku neden?

Kuşkusuz Irak Kürdistanı’nın dışındaki ülkelerde de Kürt halkı yaşıyor. Irak Kürdistan’ında kurulacak bir Kürt devletinin – ne kadar yapay olursa olsun- Irak dışındaki Kürtler için de bir cazibe merkezi olacağı aşikardır. Kimse Kürt halkının yüz yıllık bu özlemine burun kıvıramaz. Burada yapılması gereken, böyle bir cazibe merkezini derhal “düşman” ilan etmeden kendi topraklarında yaşayan Kürt halkı için yaşadıkları toprakların daha büyük bir cazibe merkezi haline getirilmesinden başka bir şey olamaz. Yani burada yaşayan Kürt halkına Irak’taki Kürt devletinin sunacağından çok daha fazla demokrasi, çok daha fazla özgürlük sunmak. Bunun yolu da kısa vadede OHAL uygulamalarının ve KHK’ların kaldırılmasından, tutuklu HDP milletvekilleriyle Belediye Başkanlarının derhal serbest bırakılmasından, Kürt halkını ikinci sınıf vatandaş gibi gören uygulamalara son verilmesinden geçiyor. Yüzde 10 barajının sıfırlandığı bir seçimle egemen bir kurucu meclisin Kürt kanadının oluşarak bu halkın kendi kaderini tayin etmesinin sağlanmasından geçiyor. Vesayetçi Başkanlık sistemine karşı parlamenter demokrasinin bütün kurumlarıyla işleyeceği bir siyasal demokrasi ortamının mücadeleyle yaratılmasından geçiyor. Neden Barzani referandumundan korkuluyor? Çünkü Kürt halkına karşı bügüne kadar yapılan uygulamaların sonuçlarından korkulduğu için. O zaman öncelikli olarak bu referanduma karşı çıkmaktansa bugüne kadar yapılan uygulamaları tersine çevirmek, yani Kürt halkına yukarıda çerçevesini çizdiğimiz siyasal demokrasi ortamında pozitif ayrımcılık uygulamak en demokratik çözüm yoludur.

Kurucu Meclis talebinde neden ısrar edilmeli? Bu talep ne anlama geliyor?

Şadi Ozansü

Türkiye bir plebisit yaşadı ve sonuç ortada. Ülkenin birçok ilinde, ilçesinde, köyünde ve beldesinde silahlı eşkıyanın kontrolünde bir plebisitti bu. “Hayır” oylarının yüzde 90’ları aştığı bazı kent merkezlerinde bile şehir eşkıyası ile köy korucularının cirit attığı bir sözde “halk oylaması”. Bu durumda varın Erzurum’da, Konya’da, Bingöl’de ve benzeri yerlerde oyların nasıl kullanıldığını ya da ‘kullanılamadığını’ hesap edin. İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de bunu yapanın, güçlü olduğu yerlerde neler yaptığını düşünün. İşte bu koşullar altında en az yüzde 55’lik “Hayır” oyları Erdoğan-Bahçeli kliği için “gerekli” olan yüzde 49 sınırına geriletilebildi.

Bir tabu yıkıldı

Erdoğan-Bahçeli kliği Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi anlayışının hakim kılınmasının kendilerine sunacağı imkanı şöyle tasarlamışlardı: “Türkiye’de geleneksel olarak yüzde 70 sağ, yüzde 30 sol oy vardır. Bu iki kampın karşı karşıya kalması halinde sonuç her zaman bizim lehimize olur. Çünkü Müslüman toplumumuz esasen ezici olarak Sünni ağırlıklıdır.” Seçim sonuçlarının Erdoğan-Bahçeli kliğini şaşırtmasının altında bu tabunun çatır çatır yıkılmış olması yatıyor. Artık 1950’li yıllarda değiliz ve Alevi/Sünni ayrımı üzerinden kampanya yürütmek Malatya, Elazığ, Maraş ve benzeri birkaç il dışında sökmüyor. Kaldı ki ezici çoğunluğu Sünni olan Kürt halkı da zaten uzun zamandır bu yörüngenin dışında tavır alıyor.

Cumhuriyet ve laiklik kendini savunuyor,

bazı umutsuzlara inat sanıldığından daha güçlü olarak üstelik

Hem cumhuriyet hem de laiklik Türkiye toplumuna fazlasıyla yerleşmiş, kökleşmiş durumda. Bu plebisiti, yani “Cumhuriyet mi, Saltanat mı?” oylamasını 1923 yılında bile yapmış olsaydınız, sonuç yüzde 90 Saltanat ve hilafet lehine çıkardı. Karşı-devrimci çevrelerin yanılsaması 1923 “kesintisi”ne 2023’te son verebileceklerini sanmalarıydı. Artık bu amaçlarına varmak için gerçek bir karşı-devrim örgütlemeleri gerektiğini görüyorlar, ama zaten alaturka faşizm niyetleri de bundan başka bir şey değil.

Halk, önderliklerinden daha ileri

Türkiye halklarını bünyesinde toplayan Türkiye milleti, önderliklerinden daha cesur ve mücadeleci bir noktada. Yukarıda andığımız “yüzde 70/yüzde 30” tabusundan sonra bu plebisitle birlikte bir tabu daha yıkıldı: “Bu millet, millet değil illet!” ya da “bu millet değil, ümmet!” Hayır! Bu plebisit, halkların hiç de ümmet olmadıklarını ve çoğunlukla gerçek birer yurttaş bilincine sahip olduklarını göstermiştir. Zaten dünyanın her yerinde olduğu gibi emperyalizmi ve onun emrindeki egemen burjuvaziyi de korkutan budur. Emperyalist burjuvazinin korkusu haline geldi “burjuva demokrasisi”. Halkın egemenliği ve kendi kaderini tayin hakkı gibi bir “burjuva” talep artık bir geçiş talebi (kapitalizmden sosyalizme) haline geldi. Ancak milletin kendi kaderine sahip çıkmak istemesi, hileli seçimleri reddetmesi ve sokağa çıkarak bunu protesto etmek istemesi bizzat kendi önderlikleri tarafından engelleniyor. Bu engelleme ve giderek ne olacağı artık aşikâr olan 2019 seçimlerine “hazırlanma” manevraları en çok emperyalizmi ve Erdoğan-Bahçeli kliğini mutlu ediyor. Çünkü bu zaten yüzde 51’i meşru görmekten başka bir anlama gelmiyor.

Kurucu Meclis ne anlama geliyor ve bu talepte neden ısrar edilmeli?

Egemen bir kurucu meclis talebi en gelişkin siyasal demokrasi talebidir. Halkın kendi kaderine sahip çıkması anlamına gelir. “Ben kendi kendimi yönetmek istiyorum!” talebidir. Sanıldığının tersine hukuki bir yanı yoktur, tümüyle siyasal bir taleptir. Bu talep, “hukukçuların, anayasa profesörlerinin anayasa yapması” demek değildir. Tarih boyunca siyasal demokrasi talebi kurucu meclis formülüyle karşılanmıştır. Bugün Türkiye’de egemen bir kurucu meclis talebi demokrasinin, ulusal egemenliğin, Kürt kalkının kendi kaderini tayin hakkının ve dolayısıyla bir işçi-köylü hükümetinin yolunu açmanın formülüdür.

Emperyalizmin ne merkez ülkelerinde ne de bağımlı ülkelerde tahammül edebildiği bir taleptir kurucu meclis. Nitekim bakın, artık sadece Türkiye’de değil, hem emperyalist Fransa’da, hem emperyalizmin ağa babası ABD’de halk egemenliğinden söz etmek mümkün değil. Fransa’da OHAL uygulaması kararı, De Gaulle Anayasası’nın 49-3 Maddesi sayesinde, Türkiye’den bile daha gerici bir biçimiyle Meclis’te oylanmadan alınabiliyor. ABD’de iki partili sistem komedisi sürüyor ve üstüne üstlük daha az oy alan aday Başkan bile seçilebiliyor.

Kurucu Meclis talebiyle ilgili en önemli nokta şu: Talebin önemi kitle hareketine ivme kazandırmasından geçiyor. Evet, hiçbir seçim barajının olmadığı, bütün siyasal yapılara programlarını oylatabilecekleri bir imkân eşitliğinin tanındığı, seçilmiş vekillerin aldıkları vekâlete aykırı davrandıklarında seçmenleri tarafından görevden alınabilecekleri bir seçim. Hiçbir yabancı ülkeye maceracı askeri müdahalelerde bulunmayacak olan bir meclisin seçimi vs. Ama bütün bu koşulların yerine gelebilmesi için mutlak bir siyasal özgürlük ortamının yaratılması, OHAL’in sonlandırılması, bütün siyasi tutukluların serbest bırakılması, programı olan her partinin, sendikanın, demokratik kitle örgütünün kendi adaylarıyla seçimlere katılma imkânına kavuşması. Yoksa mevcut koşulların değişmemesi halinde bir seçime gidilmesi ancak Erdoğan-Bahçeli kliğinin bir tercihi olmanın ötesine geçmez ve tabii bu bir Kurucu Meclis seçimi değildir.

Son olarak söylenmesi gereken bir nokta: Egemen kurucu meclis seçimi işçi sınıfının iktidar mücadelesinde zorunlu bir durak değildir. Koşullar bunun aşılmasına ve daha gelişkin kurumların doğmasına imkân tanıyabilir. Sadece şu an için kitleleri harekete geçirebilmenin olmazsa olmaz politik formülüdür egemen kurucu meclis, o kadar. Dolayısıyla bir işçi-köylü hükümeti için egemen bir kurucu meclis mevcut durumda ana hedefimiz olacaktır.

Kurucu Meclis Komitelerinin kurulması için daha fazla gecikmeden harekete geçilmelidir

Yukarıda ileri sürdüğümüz türden bir kurucu meclisin oluşması için acil olarak Kurucu Meclis Komitelerinin her mahallede, her fabrikada, her işyerinde, her köyde yaratılması bir zorunluluktur. Bunun için daha fazla geciktirmeden, öncelikle sokakta buluşan “Hayır”cılardan başlayarak tüm ezilen ve sömürülenleri ifade, eylem ve basın özgürlüğü için; siyasal ve sendikal örgütlenme özgürlüğü için; grev hakkı ve güvenceli çalışma için ve gelişkin bir siyasal demokrasinin gerektirdiği tüm taleplerle Kurucu Meclis Komiteleri etrafında örgütlenmeye çağırmalıyız.

Türk halkıyla Kürt halkının tabandan yükselecek bir mücadele içinde Kurucu Meclis Komiteleri oluşturmaya başlamaları ve bu yolda mücadele etmeleri, kaçınılmaz olarak sınıf temelli daha farklı meclislerin de ortaya çıkmasına fırsat verecektir. İşçi örgütleri, emperyalizm altında her ülkede koşulların her an değişebileceğini gözden kaçırmadan bu örgütlenmenin de içinde olmak zorundadırlar.

İKP ne yapacak?

Böyle egemen bir kurucu mecliste İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) olarak, işçi sınıfının yoksul köylülükle birlikte hükümet olabilmesi için işçi sınıfından yana bütün örgütlerin bir araya gelerek geniş ve bağımsız bir işçi partisi inşa etmeleri için seferber olmaları gerektiğini savunuyoruz. Bu olmadığı takdirde Kurucu Meclis için mücadelenin bir işçi-köylü hükümetiyle taçlanmasının mümkün olmayacağının ve bu meclisin de -bugüne göre çok daha ileri olsa da- sadece bir burjuva meclisi olarak kalacağının bilincinde olmalıyız.

Mevcut durumda İKP ne öneriyor?

 

  • 16 Nisan referandumu ya da daha doğru ifadeyle plebisiti (baskı rejimlerinin referandum gibi halkın görüşüne danışması değil, halka kendi niyetini dayatması demektir) şaibeli değildir. Onun da ötesinde 12 Eylül 1980 rejimine, onun açtığı yolu kullanarak rahmet okutacak bir karşı-devrim girişimidir. Bu girişim eğer muhalif kesim önderlikleri tarafından – ki bunlar ağırlıklı olarak burjuva/küçük burjuva karakterlidir- çok kararlı bir biçimde reddedilmezse önümüzdeki kısa vadede benzer plebisitler aracılığıyla her konuda alaturka faşizme yürüyüş yolunun taşları döşenecektir. Artık plebisitler yoluyla cumhuriyetin de, laikliğin de ve tabii zaten 12 Eylül 1980’den itibaren deli gömleğine sokulmuş bulunan “demokrasi”nin de oylanması mümkün olacaktır. Artık idam yasağı da, kadın hakları da, işçi hakları da daha 2019 öncesinde oylanabilecektir.
  • 16 Nisan plebisiti sadece propaganda imkanlarının eşitsiz olarak kullanımı değildir. Bunun çok ötesinde sandık kurullarına ordu ve polis güçlerinin yanı sıra paramiliter güçlerle müdahalede bulunulmuş olmasıdır. MHP ve BBP önderlikleri ve Erdoğan’ın teşekkür ettiği HÜDA-PAR bu misyonlarını hakkıyla yerine getirmişler ve yüzde 55 dolayında ‘HAYIR’ oyunu tam da sınır olan yüzde 49’a indirmişlerdir. Muhalefetin suçlaması gereken kurum YSK değildir. İşi dolandırmaya gerek yok. Suçlu olan Erdoğan/Bahçeli kliğidir. YSK artık aynen Anayasa Mahkemesi gibi kapıkulu kurumu haline gelmiştir.
  • Mevcut meclis bu karşı-devrimci referandum kararını 340 oyla, yani 550 milletvekili üzerinden yüzde 60 üzeri oyla almıştır.  Sonuç, en olumsuz koşullarda bile halkın, meclisin kararını kahir ekseriyetle reddettiği anlamına gelmektedir. Bu meclis yenilgisini kabul edip derhal kendini fesh etmelidir.  Dolayısıyla CHP’li, EşBaşkanları ve sayısız milletvekilleri hapiste olan HDP’li ve kararlılıkla ‘HAYIR’ kampanyası yürütmüş olan MHP’li milletvekileri sine-i millete dönmelidirler. Bugünkünden bile daha anti-demokratik koşullar altında cereyan edeceği aşikar olan 2019 seçimlerini bir çare olarak görmek halkı aldatmaktan başka bir anlam taşımaz. Bilinmelidir ki, iktidarını hiçbir koşul altında teslim etmemeye kararlı olan klik seçimlerde ezilse bile yerinde durmanın yollarını arayacaktır.
  • Bazı AKP sözcüleri “Gezi günlerinde değiliz, o günlerdeki gibi sokakları teroristlere teslim etmeyeceğiz, artık polisin yanı sıra halkı da silahlandırdık” diyorlar. Bu da alaturka faşizme yürüyüşün açık bir itirafıdır. “Asker polis yetmezse, paramiliter eşkiyayla vururuz” demek istiyorlar. Ayrıca her kim ki “Gezi olaylarında teroristler vardı” diyorsa, namerttir ve kendi işleyeceği suçları kamufle etmeye çalışıyordur.  Gezi olaylarında protestocuların bırakın ateşli silahı, çakı bile bulundurmadığını herkes biliyor, ama göstericiler hükümetin ve onların yalakalarının ateşli/ateşsiz silahlarıyla katledilmişlerdir.
  • Olayların gelişimi plebisit sırasında ve sonrasında cumhuriyet ve laiklik değerlerini kararlılıkla savunmuş olan ve savunmaya devam eden halkın önünde çok büyük bir fırsatın açılmış olduğunu gösteriyor. Herşey halkın muhalefetini yürütme konusundaki siyasal önderliklerin alacakları tavra bağlıdır. Eğer bu önderlikler olayların gerektiği cesarette davranamaz ve zaten olmayan bir hukuki süreçle vakit geçirme yolunu seçerlerse, yani “hele bir Anayasa Mahkemesine gidelim oradan da Avrupa İnsan Halkları Mahkemesinin yolunu tutarız, aman şimdi kimse sokağa çıkmasın” anlayışında olurlarsa dava başından kaybedilmiş demektir.  Anayasa Mahkemesinin durumunu yukarıda ifade ettik. Avrupa Mahkemeleriyse, önce kendi ülkelerindeki durumlara baksınlar, Fransa’da süregiden ve Erdoğan’ın burada ekmeğine yağ süren OHAL uygulamasına laf etsinler, Ukrayna’daki rezalete laf etsinler, İsrail’in uyguladığı zulme laf etsinler!
Türkiye halkının önünde açılmış olan fırsat Türkiye demokrasisini Avrupa demokrasilerinden daha ileri noktalara taşıma imkanı sunuyor. Muhalefet bunun bilinciyle hareket etmelidir.

 

  • Gün, Türkiye’de engin bir siyasal demokrasi talebiyle hareket etme günüdür. Bu bir sokak eylemi günüdür, şiddet yolunu seçme günü de değildir. Şiddeti seçeceklerini söyleyenler iktidar kliğinin sözcüleridir. Başta CHP önderliği olmak üzere muhalefet, meclisten çekilmeli ve sokak mücadelesinden geri adım atmamalıdır. Şu anda halk siyasal partilerden daha cesur adımlar bekliyor ve bu talebi devam edecek.
Ama halka da bu mücadele yürütülürken somut talepler götürnek gerekir. Bugünün Türkiyesinde mevcut meclisin yerini alacak egemen bir Kurucu Meclis talebiyle hareket edilmediği takdirde hiçbir şey yapılmamış olacak, olayların akışına teslim olunacak demektir.

 

  • Egemen bir Kurucu Meclis; her siyasi yapıya eşit propaganda imkanının sunulduğu, hiçbir seçim barajının olmadığı, üyelerinin kendilerini seçenler tarafından geri çağırılabildiği genel oyla seçilmiş bir meclis demektir. Böyle bir seçime siyasi partilerin dışında kesimlerin, yani sendikaların ve diğer kitle örgütlerinin de katılımı mümkün olmalıdır. Onlar da kendi adaylarını gösterip propagandalarını yapabilmeliler. Nispi temsil usuluyle gerçekleşecek böyle bir seçimde herkesin bu mecliste aldığı oy oranına göre temsili mümkün olacaktır. Bakalım bu koşullarda bir seçim yapıldığında nasıl bir tabloyla karşılaşacağız? Bugünkünden inanılmaz ölçüde daha demokratik bir sonuç çıkacağı kesindir. Kurucu Meclisin Başkanı lüzumsuz bir israf mekanizması haline gelmiş bulunan cumhurbaşkanlığının yerini almalı ve devleti temsil etmelidir. İçine girdiğimiz dönemde mevcut kitle hareketi bu talepler etrafında harekete geçirilmeli, bunun için her yerde Kurucu Meclis Komiteleri oluşturulmalıdır. Ülkedeki iç barışı sağlamanın yanı sıra bölgedeki barışı tesis etmek için de Türkiye’nin dış ülkelere karşı maceracı askeri girişimlere başvurmasını yasaklayacak bir meclis olacaktır bu.
  • Bu egemen kurucu meclis seçimine giden yolda bir dizi yasanın değiştirilmesi öne çıkartılmalı, tutuklu bütün milletvekilleri, belediye başkanları, gazeteciler, sendikacılar derhal serbest bırakılmalı ve özgür bir seçim kampanyası yürütmenin imkanlarına kavuşmalıdırlar. İşçi Kardeşliği Partisi olarak öne sürdüğümüz bu siyasal hat kesinlikle afaki olmayıp barışçıl bir kitle hareketinin de yolunun açılmasına imkan verecek tek hattır. Önerimiz budur. Haydi tartışmaya!

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)

Merkez Yürütme Kurulu

(22 Nisan 2017)

Halk Cumhuriyeti Savunuyor, Ya Liderlikleri?

 

— Şadi Ozansü

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLÛKU

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Nazım Hikmet  (1947)

Bu şiir çoğu insana, özellikle Türkiyeli sosyaliste buruk da olsa garip bir mutluluk verir. Nihayet üzerindeki yükten kurtulmuştur. Suçlu tespit edilmiştir: Halk ya da işçi sınıfı! Artık kendini rahatlatabilir.

Bu satırlarda, sadece Türkiye işçi sınıfının değil, dünyadaki bütün işçi sınıflarının suçluluğunun ağırlıklı payı anlatılır. Önderlikler onun kurtuluşu için mücadele ederler, ama o bunu anlamaz, dolayısıyla yenilgiye uğrar. Böylece işçi sınıfının, dünyanın hiçbir emperyalist/kapitalist ülkesinde iktidarı alamamış olmasının suçlusunun gene işçi sınıfının kendisi olduğu anlayışı bütün çıplaklığıyla resmedilir!

Oysa, 1917 Ekim Devrimi’nin gerçekleştiği Sovyetler Birliği dışındaki hiçbir emperyalist kapitalist ülkede, aradan yüzyıl geçtiği halde ve gerçekleşen sayısız devrime ve devrimci duruma rağmen, iktidarın işçi sınıfının eline geçmemiş olması, esasen işçi sınıfının önderliği olduğunu iddia eden partilerin ya da siyasi yapıların tutumları nedeniyle olmuştur.

Büyük şair burada fazlasıyla yanılıyor, hatta yanılmanın da ötesinde kendinin de içinde yer aldığı “önderlikleri” tarihin acımasız yıldırım darbelerinden kurtarabilmek için ne yazık ki kendisi suç işliyor.

Tarih bazen en namüsait gözüken koşullar altında kitlelere, halklara, işçi sınıfına ve onların önderliklerine beklenmedik fırsatlar sunar. İşte, 16 Nisan Referandumu, daha doğrusu plebisiti böyle bir fırsattı ve olmaya devam ediyor.

Bu plebisitte 7’den 70’e bütün ‘yurttaş’lar cumhuriyeti, laikliği savunmak üzere seçim sandıklarına koştular, “HAYIR” oylarını kullandılar ve oylarına sahip çıktılar. Ama karşılarında demokrasi düşmanı bir “EVET” örgütlenmesi olduğunun ayırdında değillerdi. Seçim manipülasyonları çok önceden belirlenmişti oysaki: MHP ve BBP önderlikleri iktidar kliğine oydan ziyade baskı araçları sunabildiler, ama bu destek zaman zaman oydan daha etkili oldu. Dolayısıyla Balkon konuşmasında MHP, BBP ve Hüda-Par önderliklerine edilen ‘teşekkür’ aslında bir gerçeği yansıtıyordu, sıradan ve diplomatik bir teşekkür değildi. Nitekim “HAYIR” kampının yüzde 80-90’lara ulaştığı yerlerde bile demokrasi düşmanları yerlerini alıp tehditlerini savurdular. Varın şimdi “EVET” kampının hâkim olduğu yerlerde nasıl bir ortamın oluştuğunu düşünün.

Demokrasi düşmanı kamp, referandum öncesinde her ihtimali göz önünde bulundurmuştu. Mühürsüz pusulalar aslında çift taraflı bıçaktı, şöyle ki: “HAYIR” oyunun geriletilmesi için “EVET”in ezici hâkimiyet kurduğu yerlerde “EVET”in lehine fazlasıyla kullanılacak; ama buna rağmen yine de ülke çapında “HAYIR” oyu önde çıkarsa YSK’ya başvurulacak ve 16:00-17:00 arası almış olduğu kararın yanlış ve hukuksuz olduğu ilân ettirilecekti. Bu durumda YSK özeleştiri yapacak ve referandum sonuçlarını yok sayacaktı.

Erdoğan/Bahçeli kliği referandumu önemsemek zorundaydılar, çünkü…

Sorulması gereken soru şu: Erdoğan’ın elinde Evren diktatörlüğünün kendisine sunduğu bir dizi yetki (Kenan Evren’in bile kullanmaya gerek duymadığı) varken neden böyle bir plebisite gerek duydu? Bahçeli’nin MHP’yi kaptırmamak için Başkanlık sistemine yol verme planı, Tuğrul Türkeş’in AKP’ye bilinçli bir biçimde arabulucu olarak gönderilmesiyle uygulanmaya başladı. Bahçeli, Erdoğan’a vereceği bu destek karşılığında partisinin, muhaliflerin eline geçmesinin engellenmesini talep etti. Erdoğan bu talebi yerine getirdi ve MHP, Bahçeli’nin elinde kaldı. Erdoğan’ın amacıysa yargılanma meselesiydi. Bu anayasa değişiklikleri yapılmadığı takdirde mevcut Anayasaya göre yargılanması mümkündü, çünkü özellikle bu Anayasada yer alan ‘tarafsızlık’ ilkesi kendisi tarafından defalarca çiğnenmişti. Dolayısıyla, bu 18 maddelik anayasa değişikliği paketi hem Erdoğan hem de Bahçeli için hayati bir öneme sahipti. Bu değişiklerin referandumdan geçmesi olmazsa olmazdı. Ne yapılıp edilip halkoyundan geçirilmeliydiler. Burada her şeyin yanı sıra YSK da devreye sokulmuştu. Nitekim CHP’nin itirazının reddedilmesine muhalefet şerhi koyan YSK üyesinin dediği gibi ortada kanunun açıkça çiğnenmesi durumu söz konusuydu.

CHP önderliğinin anlamak istemediği

Evet anlamadığı değil, anlamak istemediği konu şu: Erdoğan kliği kendi sonunu getirdiğini bildiğinden 7 Haziran seçim sonuçlarını kabul etmedi ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez 6 ay içinde genel seçimlerin yenilenmesine tanık olduk. Üstelik (başarılı olur ya da olmaz) CHP liderine kabine oluşturma fırsatı Erdoğan tarafından verilmedi. CHP önderliği bu “oldu-bitti”ye de ses çıkartmadı. Hep Erdoğan kliği sanki ‘demokrasi’den yanaymış gibi davrandı. Referandumun gayrı resmi sonuçları üzerine, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” ya da “Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye” diyebilen bir önderliğe gerekli tepkiyi vermedi. HDP’li vekillerin hapse atılacağını bile bile yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına itiraz etmedi.

Şimdi ne olacak?

Bu hileli referandum sonuçları TBMM’yi ortadan kaldırdı, 2019 yılında da Başkanlık rejimini getirecek ve alaturka faşizm yolunun taşları döşenecek. Yüzde 55’e yakın oyun yüzde 49’a indirildiği bir referandum yaşadık. 2019’da bu rejim ve YSK ile Erdoğan’ın karşısındaki adayın, oyların yüzde 60’ını dahi elde etse kazanamayacağı gerçeği görülmelidir. Çünkü bu klik geçmişte de görüldüğü gibi hiçbir koşul altında iktidarından vazgeçmek niyetinde değildir. Dolayısıyla muhalefet şimdiden Meclisi terk etme yolunu seçmelidir. Söz konusu olan hükmü kalmayacak olan bir meclistir. Belki taktik olarak Erdoğan’ın karşısına tek adayla çıkabilir ama işini bu seçimlere güvenerek sürdüremez. Erdoğan “200 yıllık mücadeleleri”nden söz ederken sadece 90 küsur yıllık Cumhuriyet rejimine karşı olduğunu söylemiyor, 1806 Sened-i İttifakı’ndan bu yana süren bütün mücadelelerde “taraf” olduğunu ileri sürüyor. Yani her türlü moderniteye karşı olduğunu, meşruti monarşiyi bile savunmadığını mutlak monarşiden yana olduğunu iftiharla ileri sürüyor.

İşte bu yüzden, mutlak demokrasi yani egemen Kurucu Meclis için ileri!

Alaturka faşizme karşı egemen bir Kurucu Meclis için mücadele önümüzdeki tek yoldur. Tarih, toplumların önüne bazı durumlarda beklenmedik mücadele fırsatları sunar demiştik. En basit demokratik haklar için mücadele toplumu ve tabii ezilen sınıfları çok ciddi kazanımlar elde etmeye götürebilir. Saltanatı ve hilafeti geri getirmek isteyenler bir anda ne olduklarını anlayamadan emrinde oldukları büyük patronlar sınıfının çıkarlarını bile koruyamaz hale gelebilirler. Ama bunun için demokrasi mücadelesini işçi sınıfının ve ezilen halkların demokrasi talepleri etrafında örmeye çalışan bağımsız sınıf önderliklerinin doğuşuna ihtiyaç vardır. Egemen bir Kurucu Meclis için mücadele, yaratacağı kitle seferberliğiyle bu yolu açma fırsatını sunuyor. Bağımsız bir sınıf partisi, mücadeleyi başarıyla yürütebilecek bir sınıf önderliğini de mücadele içinde çıkarabilir, çıkarmak zorundadır. O halde şimdiden en gelişkin siyasal demokrasi yolu için ileri! Egemen Kurucu Meclis için ileri! Halk Cumhuriyeti savunuyor, büyük şairin sitemlerini hak etmiyor. Sitem edilmesi gereken halka ve işçi sınıfına bu anti-demokratik referandumdan sonra ne yapılması gerektiğini anlatamayan önderliklerdir.