Halk Cumhuriyeti Savunuyor, Ya Liderlikleri?

 

— Şadi Ozansü

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLÛKU

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Nazım Hikmet  (1947)

Bu şiir çoğu insana, özellikle Türkiyeli sosyaliste buruk da olsa garip bir mutluluk verir. Nihayet üzerindeki yükten kurtulmuştur. Suçlu tespit edilmiştir: Halk ya da işçi sınıfı! Artık kendini rahatlatabilir.

Bu satırlarda, sadece Türkiye işçi sınıfının değil, dünyadaki bütün işçi sınıflarının suçluluğunun ağırlıklı payı anlatılır. Önderlikler onun kurtuluşu için mücadele ederler, ama o bunu anlamaz, dolayısıyla yenilgiye uğrar. Böylece işçi sınıfının, dünyanın hiçbir emperyalist/kapitalist ülkesinde iktidarı alamamış olmasının suçlusunun gene işçi sınıfının kendisi olduğu anlayışı bütün çıplaklığıyla resmedilir!

Oysa, 1917 Ekim Devrimi’nin gerçekleştiği Sovyetler Birliği dışındaki hiçbir emperyalist kapitalist ülkede, aradan yüzyıl geçtiği halde ve gerçekleşen sayısız devrime ve devrimci duruma rağmen, iktidarın işçi sınıfının eline geçmemiş olması, esasen işçi sınıfının önderliği olduğunu iddia eden partilerin ya da siyasi yapıların tutumları nedeniyle olmuştur.

Büyük şair burada fazlasıyla yanılıyor, hatta yanılmanın da ötesinde kendinin de içinde yer aldığı “önderlikleri” tarihin acımasız yıldırım darbelerinden kurtarabilmek için ne yazık ki kendisi suç işliyor.

Tarih bazen en namüsait gözüken koşullar altında kitlelere, halklara, işçi sınıfına ve onların önderliklerine beklenmedik fırsatlar sunar. İşte, 16 Nisan Referandumu, daha doğrusu plebisiti böyle bir fırsattı ve olmaya devam ediyor.

Bu plebisitte 7’den 70’e bütün ‘yurttaş’lar cumhuriyeti, laikliği savunmak üzere seçim sandıklarına koştular, “HAYIR” oylarını kullandılar ve oylarına sahip çıktılar. Ama karşılarında demokrasi düşmanı bir “EVET” örgütlenmesi olduğunun ayırdında değillerdi. Seçim manipülasyonları çok önceden belirlenmişti oysaki: MHP ve BBP önderlikleri iktidar kliğine oydan ziyade baskı araçları sunabildiler, ama bu destek zaman zaman oydan daha etkili oldu. Dolayısıyla Balkon konuşmasında MHP, BBP ve Hüda-Par önderliklerine edilen ‘teşekkür’ aslında bir gerçeği yansıtıyordu, sıradan ve diplomatik bir teşekkür değildi. Nitekim “HAYIR” kampının yüzde 80-90’lara ulaştığı yerlerde bile demokrasi düşmanları yerlerini alıp tehditlerini savurdular. Varın şimdi “EVET” kampının hâkim olduğu yerlerde nasıl bir ortamın oluştuğunu düşünün.

Demokrasi düşmanı kamp, referandum öncesinde her ihtimali göz önünde bulundurmuştu. Mühürsüz pusulalar aslında çift taraflı bıçaktı, şöyle ki: “HAYIR” oyunun geriletilmesi için “EVET”in ezici hâkimiyet kurduğu yerlerde “EVET”in lehine fazlasıyla kullanılacak; ama buna rağmen yine de ülke çapında “HAYIR” oyu önde çıkarsa YSK’ya başvurulacak ve 16:00-17:00 arası almış olduğu kararın yanlış ve hukuksuz olduğu ilân ettirilecekti. Bu durumda YSK özeleştiri yapacak ve referandum sonuçlarını yok sayacaktı.

Erdoğan/Bahçeli kliği referandumu önemsemek zorundaydılar, çünkü…

Sorulması gereken soru şu: Erdoğan’ın elinde Evren diktatörlüğünün kendisine sunduğu bir dizi yetki (Kenan Evren’in bile kullanmaya gerek duymadığı) varken neden böyle bir plebisite gerek duydu? Bahçeli’nin MHP’yi kaptırmamak için Başkanlık sistemine yol verme planı, Tuğrul Türkeş’in AKP’ye bilinçli bir biçimde arabulucu olarak gönderilmesiyle uygulanmaya başladı. Bahçeli, Erdoğan’a vereceği bu destek karşılığında partisinin, muhaliflerin eline geçmesinin engellenmesini talep etti. Erdoğan bu talebi yerine getirdi ve MHP, Bahçeli’nin elinde kaldı. Erdoğan’ın amacıysa yargılanma meselesiydi. Bu anayasa değişiklikleri yapılmadığı takdirde mevcut Anayasaya göre yargılanması mümkündü, çünkü özellikle bu Anayasada yer alan ‘tarafsızlık’ ilkesi kendisi tarafından defalarca çiğnenmişti. Dolayısıyla, bu 18 maddelik anayasa değişikliği paketi hem Erdoğan hem de Bahçeli için hayati bir öneme sahipti. Bu değişiklerin referandumdan geçmesi olmazsa olmazdı. Ne yapılıp edilip halkoyundan geçirilmeliydiler. Burada her şeyin yanı sıra YSK da devreye sokulmuştu. Nitekim CHP’nin itirazının reddedilmesine muhalefet şerhi koyan YSK üyesinin dediği gibi ortada kanunun açıkça çiğnenmesi durumu söz konusuydu.

CHP önderliğinin anlamak istemediği

Evet anlamadığı değil, anlamak istemediği konu şu: Erdoğan kliği kendi sonunu getirdiğini bildiğinden 7 Haziran seçim sonuçlarını kabul etmedi ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez 6 ay içinde genel seçimlerin yenilenmesine tanık olduk. Üstelik (başarılı olur ya da olmaz) CHP liderine kabine oluşturma fırsatı Erdoğan tarafından verilmedi. CHP önderliği bu “oldu-bitti”ye de ses çıkartmadı. Hep Erdoğan kliği sanki ‘demokrasi’den yanaymış gibi davrandı. Referandumun gayrı resmi sonuçları üzerine, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” ya da “Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye” diyebilen bir önderliğe gerekli tepkiyi vermedi. HDP’li vekillerin hapse atılacağını bile bile yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına itiraz etmedi.

Şimdi ne olacak?

Bu hileli referandum sonuçları TBMM’yi ortadan kaldırdı, 2019 yılında da Başkanlık rejimini getirecek ve alaturka faşizm yolunun taşları döşenecek. Yüzde 55’e yakın oyun yüzde 49’a indirildiği bir referandum yaşadık. 2019’da bu rejim ve YSK ile Erdoğan’ın karşısındaki adayın, oyların yüzde 60’ını dahi elde etse kazanamayacağı gerçeği görülmelidir. Çünkü bu klik geçmişte de görüldüğü gibi hiçbir koşul altında iktidarından vazgeçmek niyetinde değildir. Dolayısıyla muhalefet şimdiden Meclisi terk etme yolunu seçmelidir. Söz konusu olan hükmü kalmayacak olan bir meclistir. Belki taktik olarak Erdoğan’ın karşısına tek adayla çıkabilir ama işini bu seçimlere güvenerek sürdüremez. Erdoğan “200 yıllık mücadeleleri”nden söz ederken sadece 90 küsur yıllık Cumhuriyet rejimine karşı olduğunu söylemiyor, 1806 Sened-i İttifakı’ndan bu yana süren bütün mücadelelerde “taraf” olduğunu ileri sürüyor. Yani her türlü moderniteye karşı olduğunu, meşruti monarşiyi bile savunmadığını mutlak monarşiden yana olduğunu iftiharla ileri sürüyor.

İşte bu yüzden, mutlak demokrasi yani egemen Kurucu Meclis için ileri!

Alaturka faşizme karşı egemen bir Kurucu Meclis için mücadele önümüzdeki tek yoldur. Tarih, toplumların önüne bazı durumlarda beklenmedik mücadele fırsatları sunar demiştik. En basit demokratik haklar için mücadele toplumu ve tabii ezilen sınıfları çok ciddi kazanımlar elde etmeye götürebilir. Saltanatı ve hilafeti geri getirmek isteyenler bir anda ne olduklarını anlayamadan emrinde oldukları büyük patronlar sınıfının çıkarlarını bile koruyamaz hale gelebilirler. Ama bunun için demokrasi mücadelesini işçi sınıfının ve ezilen halkların demokrasi talepleri etrafında örmeye çalışan bağımsız sınıf önderliklerinin doğuşuna ihtiyaç vardır. Egemen bir Kurucu Meclis için mücadele, yaratacağı kitle seferberliğiyle bu yolu açma fırsatını sunuyor. Bağımsız bir sınıf partisi, mücadeleyi başarıyla yürütebilecek bir sınıf önderliğini de mücadele içinde çıkarabilir, çıkarmak zorundadır. O halde şimdiden en gelişkin siyasal demokrasi yolu için ileri! Egemen Kurucu Meclis için ileri! Halk Cumhuriyeti savunuyor, büyük şairin sitemlerini hak etmiyor. Sitem edilmesi gereken halka ve işçi sınıfına bu anti-demokratik referandumdan sonra ne yapılması gerektiğini anlatamayan önderliklerdir.

Türkiye için hâlâ çıkış yolu var: Egemen Kurucu Meclis!

— Şadi Ozansü

Orta Doğu’nun ve dünyanın birçok ülkesi gibi Türkiye de felaketin eşiğinde. 2002 yılında Amerikan emperyalizminin bilinçli müdahalesiyle Orta Doğu’da “ılımlı İslam”ın başını çekmesi için kurdurulan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP), mevcut yönetimi ve onun doğal lideri Erdoğan, 2016 yılının Temmuz ayında gene ABD emperyalizminin yönetiminin en azından bir fraksiyonunun -diğer fraksiyonunu haberdar ederek de olsa- gerçekleştirdiği şimdilik başarısız kalan askeri darbe girişiminin muhatabı oldu. Türkiye’nin 2008’lerden bu yana içine düşürüldüğü duruma bakın: İslamcı bir yönetim “Radikal İslamcı” bir darbe girişimiyle karşı karşıya kalıyor! ABD emperyalizminin doğrudan emri altındaki Cemaat, 1966 yılında dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkesi olan Endonezya’da Sukarno rejimini devirip kısa sürede 1 milyon komünisti katleden Nakdat-ül Ulema Cemaatinin bir benzeri. Onun başını çektiği darbe girişiminin başarılı olması halinde ülkenin kısa sürede ne hale gelebileceğini varın siz düşünün.

Olayların gelişimi, varacağı yeri kısa sürede gösterse de Erdoğan rejimi 15 Temmuz’dan 1-2 gün sonraki panik havasından çok çabuk sıyrıldı ve daha “sakin” bir durum değerlendirmesi yaparak 2023 yılına göre planlanmış olan hedefini hızlandırmaya karar verdi. Daha açık bir ifadeyle Cemaatin “derhal” yapmayı planladığı işleri, 2023 yılına kadar “yaymayıp” daha önce gerçekleştirmeye koyuldu. Devlet Bahçeli’nin kendisine sunduğu imkanla Başkanlık rejimine hemen geçmek istemesi bundandır. Kendi partisi AKP’ye artık hiç güvenmeyen -darbenin sivil ayağının AKP teşkilatı olduğu gün gibi ortada olduğundan- ama taktik nedenlerle buna şimdilik ses çıkartmamayı tercih eden Saray “kurmayları”, Cemaatin zirvelerine karşı mücadeleyi de es geçerek “sıradan sempatizanları” ile uğraşmayı ve onları işten atarak bir kısmını da hapse atmayı tercih etmiştir. Cemaatin zirvelerini (asker/sivil) sadece “rehine” tutmak ABD emperyalizmiyle yürüttüğü pazarlıkta işine daha fazla gelmektedir.

Kimse kimseyi kandırmadı, herkes açık oynadı

Esad, Tayyip Erdoğan’ı kandırmadı, tam tersine Davutoğlu “taktikleri” ile Erdoğan Esad’ı kandırmak istedi, tutmadı. Erdoğan/Davutoğlu ikilisi Öcalan’ı ve PKK’yı kandırmak istediler, onu Esad’ın üstüne sürmek istediler, olmadı. Cemaati TSK’nın üzerine sürdüler, olmadı çünkü Cemaat orada zaten atı alıp Üsküdar’ı geçmişti. Dolayısıyla Erdoğan kimse tarafından kandırılmadı, ama kimseyi de kandıramadı. Gerçekleşen darbe girişimlerinin, Kürtlere ülke içinde ve dışında saldırmasının, Türkiye’de şimdilerde OHAL’i kullanarak sol kesimlere saldırmasının nedeni bu. Ama Başkanlık diye tutturmasının nedeni de bu.

2010 Referandumu niye oldu? Şimdi ne oluyor?

2010 yılında “demokratik” anayasa yapacağız diye kıyamet kopmadı mı? Yüzde 58 oyla “Evet” ve “Yetmez ama Evet” tercihleri kazanmadı mı? 1982 Anayasası daha önceki AB değişiklik paketleriyle birlikte neredeyse tümüyle rafa kaldırılmadı mı? Peki o halde şimdi “12 Eylül darbe Anayasasını kaldırıp yeni ve daha demokratik anayasa yapacağız” demenin herhangi bir inandırıcılığı var mı? Bu anayasayı daha demokratik hale getirmek öncelikle 2010 referandumundan önceki haline getirmekle olur, çok daha demokratik hale getirmekse ’61 anayasasına dönüşle mümkündür. Ama bugün Türkiye’nin sorunu yeni bir anayasa yazımı değildir. Başkanlık sistemi anayasası ister istemez bütün anayasalardan daha gerici olacaktır. Türkiye’nin mevcut anayasası bile ABD anayasasından da, Fransız anayasasından da, çeşitli Latin Amerika ülkeleri Başkanlık rejimi anayasalarından daha ileridir.1mayis2016-ikp

Parlamenter sistem her türlü Başkanlıktan daha demokratiktir

Bugün Türkiye’de gerçek bir parlamenter sistem yok. Türkiye kısmen de olsa demokratik denilebilecek bir parlamenter sistemi sadece 60’lı yıllarda yaşadı. 12 Eylül 1980 Türkiye’de parlamenter sistemi bugünkü koma haline soktu. Devlet Bahçeli, Tayyip Erdoğan’a, “gel şunun fişini tamamen çekelim” diyor. İkisinin birlikte bugün önerdikleri başta kendi partileri olmak üzere bütün partileri kapatmaktır. HDP gibi bir parti bütün olumsuz koşullara rağmen yüzde 10 barajını aşıp MHP’den çok milletvekili çıkarıyorsa, bu sistemin fişi çekilmelidir. Seçim barajına, elindeki muazzam propaganda imkanlarına rağmen Erdoğan hala “referandumu kazanabilir miyim?” diye soruyorsa bu sistem onların gözünde bitmiştir.

Başkanlık Rejimine karşı Meclis Başkanlığı, mevcut sisteme karşı Egemen Kurucu Meclis

Başkanlık sistemi 12 Eylül’ün seçim yasalarının ürünü olan yüzde 10 barajını dahi artık hafif görmektedir. Başkanlık rejimi geldiğinde sonuçta iki aday “yarışacağından” baraj otomatikman yüzde 50’ye çıkacak demektir. Buna karşı çıkmak siyasal demokrasinin gereğidir. Kaldı ki, Türkiye’nin olağanüstü yetkilerle donanmış bir başkana ihtiyacı yoktur. Egemen bir kurucu meclisin başkanı, yani Meclis başkanı yabancı ülkelere karşı devleti pekala temsil edebilir. Üstelik bugünkü gibi masraflı da olmaz, Saraylara da ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla Başkanlık Rejimine karşı öne çıkartılması gereken Meclis Başkanlığıdır. Ama bundan bile önce egemen bir kurucu meclise ihtiyaç vardır. Yüzde 10 barajının sıfırlandığı, seçime katılan bütün siyasi partilerin eşit propaganda hakkına sahip olduğu, hiçbir partiye devlet kasasından para dağıtılmadığı bir kurucu meclis seçimi. Tabii ki OHAL’in olmadığı koşullarda bir seçim.

Egemen Kurucu Meclis neye karar verir?

Demokratik koşullarda yapılacak bir kurucu meclis seçiminden çıkacak meclis şimdikinin yerini alacak ve önüne şu görevleri koyacaktır:

  • Washington’dan ve Brüksel’den yönetilmeye son verecek egemen bir Meclis!
  • Özelleştirilmiş ya da satılmış bütün stratejik işletmelerin çalışanlarının denetiminde yeniden millileştirilmesi,
  • İMF’yle, Dünya Bankasıyla, Dünya Ticaret Örgütüyle ve onlar gibi bir kurum olan Avrupa Birliğiyle bütün ilişkilerin kesilmesi,
  • Bugüne kadar faizleriyle kat be kat ödediğimiz dış borçların ödemesinin durdurulması, büyük şirketlere olan iç borç ödemelerinin kesilmesi,
  • NATO’dan derhal çıkılması, ülkemizdeki Amerikan askeri üslerinin kapatılması, dış ülkelere askeri müdahale maceralarının yasaklanması,
  • Sigortasız işçi çalıştıran işyerlerinin derhal kamulaştırılması,
  • Sendikal örgütlenme önündeki bütün engeller kaldırılması, sendika seçme özgürlüğünün önündeki sınırların kaldırılması, ILO sözleşmelerinin hepsinin devletçe imzalanması, bunlara uymayan işyerlerine devletçe tazminatsız olarak el konulması,
  • Her vatandaşa iş temin edilmesi, insan haysiyetine uygun yaşama koşullarına sahip olacağı ücrete kavuşturulması,
  • Din ve vicdan özgürlüğünün eksiksiz uygulanması; ifade özgürlüğü önündeki bütün engeller kaldırılması; din ve vicdan özgürlüğü ile düşünce özgürlüğünün ve demokrasinin teminatı olan laikliğin güçlendirilmesi,
  • Mezhepler arası kışkırtmalara son verilmesi, halklar arası kardeşliğin tesisi,
  • Kürt halkının emperyalizme bir can simidiymişçesine sarılmasını engellemek için ulusal egemenlik çerçevesinde kendi kaderini tayin etmesi hakkı tanınması.

Sonuçta, Türkiye’nin içinde bulunduğu bu krizden başka bir çıkış yolu yoktur. Yaşadığımız ülke ya emperyalizm tarafından parçalanacak ya da bu parçalanmayı engellemek üzere ülkenin dört bir yanında egemen bir kurucu meclisin inşası için kurucu meclis komiteleri oluşturulacaktır. İşçi sınıfının böyle bir mücadelede başı çekmesi ve bütün Türkiye milletini peşinden sürüklemesi bir zorunluluktur.

İşte KONTRGERİLLA! Haydi mücadeleye!

— Şadi Ozansü (İKP Genel Başkanı)

 

15 Temmuz: İşte Türkiye’nin devrimci hareketlerinin 12 Mart 1971’den bu yana haklı olarak lânetle andıkları ABD emperyalizminin eli kanlı istihbarat örgütü CIA’nın dünyanın her ülkesinde uzantısı olan Kontrgerilla örgütlenmesinin Türkiye seksiyonu açığa çıktı! Başka bir deyişle kendini deşifre etti, yani önemli bir bölümüyle artık legal oldu! Daha 12 Mart muhtırasının biraz öncesine, yani 1966 yılına uzandığımızda bu karşı-devrimci örgütlenmenin ön belirtileriyle Tabii Senatör Haydar Tunçkanat’ın kendi adıyla anılan raporunda tanıştıydık. Tunçkanat bu raporunda o sıralar CIA’nın Türkiye’deki faaliyetlerini özetlerken, ülkede gelişmekte olan ABD emperyalizmi aleyhtarlığını sonlandırabilmek amacıyla CIA’nın hazırladığı birkaç yüz kişilik bir liste yayınladıydı. Tunçkanat bu listede yer alan insanların kısa vadede “solculuk”tan vazgeçirilmesi ya da saf değiştirtilmesi, bu yapılamazsa en azından “nötralize” edilmesi gerektiğinin düşünüldüğünü yazıyordu. Aradan çok uzun bir süre geçmeden Tunçkanat’ın tümüyle haklı çıktığı anlaşıldı: Aralarında o zamanlar CHP’nin “parlak” hatiplerinden Turhan Feyzioğlu’ndan TİP’in “deli fişek” milletvekili Çetin Altan’a kadar uzanan bir listeydi söz konusu olan. Turhan Fevzioğlu bu rapordan çok kısa bir süre sonra Bülent Ecevit’i bile “komünistlikle” suçlayarak CHP’den ayrılıp daha sonra da 12 Mart müdahalesini destekleyen bir parti kurdu. Çetin Altan ve çocuklarının “gelişimlerini” ise daha sonra hep birlikte izledik.

“Kanlı Pazar” 1969’dan 15 Temmuz Darbesi’ne

1968’de Bursa İnegöl’de – Demirel’in Adalet Partisi Hükümeti iktidarda- daha sonra adı TÖB-DER olacak olan Türkiye Öğretmenler Sendikası TÖS’ün lokaline, başını içinde Fethullah Gülen’in de yer aldığı “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin çektiği kanlı bir saldırı gerçekleşti. Ama bu derneğin esas eylemi  tarihe Kanlı Pazar olarak geçecek olan 1969 yılındaki Taksim eylemidir. O tarihte Amerikan 6. Filosunu protesto eden insanlar Taksim’de, önemli bir bölümü başta Bursa olmak üzere şehir dışından getirilmiş bir yobaz sürüsünün saldırısına uğradılar ve aralarından ikisi bıçaklanarak öldürüldü. Bu açıkça ABD emperyalizmini savunmak için yapılmış bir eylemdi ve Cemaat’in kontrgerillalaşmaya başlaması ya da CIA’dan açık destek almaya başlamasıydı. Sonra 12 Mart rejimine tanık olduk. Bu rejim diğer bütün tarikatçı örgütlenmelere saldırırken Gülen Cemaatine pek dokunmadı. Ecevit CHP’nin 1973 yılı seçim kampanyasını “Kontrgerilladan hesap soracağız!” diye yürüttü. Hükümet olur olmaz bu sözlerini unuttu. Kıbrıs savaşı oldu: ABD Türk Hükümetine afyon ambargosu koydu. Arada 1 Mayıs 1977 yaşandı. Abdi İpekçi öldürüldü, katili hapisten kaçırıldı. Ülkenin sayısız aydını, sendikacısı, devrimcisi kontrgerilla saldırılarında yaşamlarını yitirdiler ve 12 Eylül 1980’e geldik. CIA bütün kontrgerilla faaliyetlerini Gülen Cemaati üzerinden yürütmeye başladı. Bu sayede iki avantaj elde ediyordu. Birincisi inanılmaz sayıda yerel ajana/casusa ulaşıyordu (herhalde ajanlarını ABD vatandaşlarından seçmeyecekti, onlar sadece istasyon şefleri olurlardı), ikincisi Cemaat’in mali kaynaklarının kullanımı sayesinde on binlerce casusuna para vermek zorunda kalmıyordu. Yani bir taşla iki kuş! Bu arada Uğur Mumcu, Çetin Emeç öldürüldü. İstanbul Gazi olaylarında 26 yurttaş katledildi. Tansu Çiller Hükümeti sırasında Mehmet Ağar’ın ifadesiyle binlerce operasyon yapıldı. İstanbul’un göbeğinde Kürt gazetelerinin binaları havaya uçuruldu. Kürtlere, Alevilere ve sosyalistlere düşmanlık had safhaya ulaştı. “Katillerle gurur duyuldu!”  Kürt illerinde sayısız kontrgerilla cinayeti (faili meçhuller) işlendi. Musa Anter katledildi. HEP milletvekilleri hapse atıldı, öldürüldü.  Sivas Madımak Oteli katliamı yaşandı. Artık Cemaat eylemlerinde iyice pişiyordu. Hem askeriye içinde hem poliste hem de bütün siyasi partilerin yanı sıra yargı ve özellikle eğitim alanındaki örgütlenmesini güçlendiriyordu. Özellikle AKP Hükümetleri döneminde Kontrgerilla en ileri örgütlenme düzeyine ulaştı. Artık daha önceki hükümetler döneminden farklı olarak bir yan güç olarak faaliyet gösterme değil, doğrudan kendi iktidarını kurmayı isteme noktasına geldi. İşte 15 Temmuz tam bu noktadır. AKP Hükümetinin ve Erdoğan’ın bu aciz noktaya gelmiş olmasının nedeni her konuda yıllardır Cemaat’in politikalarını izlemiş olmasıdır. Bu iç politikada olduğu kadar dış politikada da böyledir. Tam bu konularda değişiklik yapmaya kalktığında – ki bunu yapmaya kalkınca Cemaatle karşı karşıya gelmek zorundaydı- Kontrgerilla darbesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Şimdi ne olacak?

Üst düzey general ve amirallerinin en azından üçte biri gitmiş (alt rütbelerde durum daha da beter olabilir), Deniz ve Hava Kuvvetlerinin yanı sıra Jandarması çökmüş bir orduyla karşı karşıyayız. Polis Teşkilatının üst kademelerinde tasfiye daha önce yapılmış olsa da, bu teşkilat kontrgerillanın kalelerinden biri olmaya devam ediyor. Yargının yarıya yakını, eğitimin ise neredeyse hepsi Cemaat’in elindedir. Sağlık ve benzeri kurumları saymıyorum bile. Bütün siyasi partilerin içinde, hatta yönetim kadrolarında illegal faaliyet göstermeye devam eden Cemaat kadrolarının varlığı bir tahmin olmaktan ötedir. İşte bu koşullar altında Tayyip Erdoğan’ın neredeyse tek başına – galiba yanında güvenebileceği bir Bekir Bozdağ, bir de bir ihtimal Efkan Ala kalmış gözüküyor- hareket etmek zorunda kaldığı bir durumda kontrgerillaya karşı başarılı bir mücadele yürütebilmesinin imkanı var mıdır? Çökmüş yapının yerine kime güvenip ne koyacaktır? Kendi yaverinin verdiği bilgiyle ikameti saptanan ve Marmaris’ten kale olarak inşa ettirdiği Saray’a bile gelemeyen bir cumhurbaşkanının bir de tek tabanca Başkanlık Sistemi istemesinin artık anlaşılır bir yanı kalmış mıdır? Dolayısıyla Başkanlık Sistemi yerine en yaygın parlamenter sistemin hayata geçmesi bütün toplumun kurtuluşu açısından bir zorunluluktur. En demokratik parlamenter sistem ancak bir Kurucu Meclistir. Bu Kurucu Meclis’in oluşması için önce bütün partilerin – buna AKP de dahildir- içindeki ve yönetimindeki illegal konumdaki Cemaatçilerin tasfiyesi ile başlanmak zorundadır. CIA patentli kontrgerillacıların ve onların uzantılarının tasfiye edildiği bir partiler sistemiyle eşit, özgür, hiçbir barajın olmadığı bir Kurucu Meclis seçimine gitmek tek çözüm yoludur. Emperyalizmden bağımsız egemen bir kurucu meclis seçimi ancak her partiye eşit imkânlarla propaganda yapma fırsatı verildiğinde doğar. Bütün imkânların esas olarak sadece AKP’ye sunulduğu ortamda yapılacak bir seçimden doğan bir meclis her zamankinden daha fazla emperyalizmin kontrolünde bir meclis olacaktır. Tayyip Erdoğan bile kendi geleceği açısından sadece AKP’nin milletvekillerinden oluşacak böyle bir meclistense egemen bir meclisten yana olmak zorundadır.

Sosyalist sol ne yapmalı?

Sosyalist sol önce sekterlikten ve bir küçük burjuva hastalığı olan “solculuk”tan  vaz geçmek zorundadır. Alaturka faşizme gidişin yolunun kesilebilmesi için Kontrgerillaya karşı mücadele etmek sosyalist solun olmazsa olmaz görevidir. Kontrgerillanın kim olduğu ise artık bütün çıplaklığıyla ortadadır. Bu kontrgerillanın ABD emperyalizmi ve Avrupa’nın belli başlı emperyalist ülkeleri tarafından desteklenmekte olduğu ise aşikârdır. Ancak kitleler henüz bunun bilincinde değildirler. NATO’nun ve emperyalizmin kendi düşmanları olduğunu sosyalist solun propaganda ve ajitasyonuyla, ama esas olarak kendi deneyimleri ile öğrenecekler. Bu yüzden emperyalizmden bağımsız egemen bir kurucu meclis şiarı kitlelerin bilincinde muazzam bir ilerletici güce sahiptir. Öte yandan “biz burjuva demokrasisine karşıyız, proletarya demokrasisini savunuyoruz!” diyerek politika yapmaya kalkışmak aslında hiçbir şey yapmamakla eş anlamlıdır. CHP’nin mitingine katılıp katılmamak da bu çerçevede değerlendirilmek durumundadır. Biz, proletarya demokrasisinin kitlelerce dayatıldığı koşullarda burjuva demokrasisini savunmanın en büyük yanlış olduğunu söyleriz. Ancak bu koşulların henüz doğmadığı ve üstelik totaliter despotizmin gündeme geldiği durumlarda, işçi sınıfının örgütlenmesi için en elverişli zeminin ise burjuva demokrasisi olduğunu belirtmekten geri kalmayız. Kaldı ki, kapitalist sistemin bu genel çöküş evresinde, burjuvazi, burjuva demokrasisine bile tahammül edemeyecek durumdadır. Yani birçok burjuva demokratik talep doğrudan devrimci talep biçimine bürünebilir. Tek örnek: Burjuva demokrasisi ülkesi Fransa’da hükümet, anti-demokratik yasaları meclisten geçirebilmek için bizdeki kanun hükmünde kararnamelerden bile daha anti-demokratik bir yöntemle bu kanunları mecliste oylatmadan geçiriyor. Meclis oylaması gibi en basit burjuva demokratik talep – yani aslında burjuva demokrasisi talebi- bu durumda kitleleri burjuva hükümetlere karşı harekete geçirip devrimci durumların doğmasına neden olabiliyor.  Tabii anlayana!

Kırk yıldır hesaplaşmak istediğimiz kontrgerilla ile hesaplaşmak fırsatı ilk kez önümüze bu çıplaklıkta çıktığında orta yolculuk belasından kurtulamayıp, “Ne darbe, ne dikta!” diyerek işi sulandırmaya daha ne kadar devam edeceğiz? (27.07.2016)

TEOKRATİK DİKTATÖRLÜK DARBESİNE HAYIR!

SOKAĞA, SINIFIN KENDİ YÖNTEMLERİYLE DARBEYE KARŞI AKP’DEN AYRI MÜCADELESİNE

— Şadi Ozansü

Cemaat örgütlenmesi; 27 Mayıs ürünü 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği tarihten bu yana, onun topluma sunduğu sınırlı da olsa bütün kazanımları (düşünce ve ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkı, grev hakkı, sendikalaşma hakkı, toplu sözleşme hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, vb.) ortadan kaldırmak amacıyla emperyalizm tarafından devreye sokulan bir örgütlenmedir. Zamanında, yani 60’lı yılların ikinci yarısında ve 70’lerde Süleyman Demirel hükümetleri tarafından desteklenmiştir. Erzurum Müftüsü Fethullah Gülen Türkiye’de “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin öncülüğünü yapmış, işçi, sosyalist ve demokratik bütün hareketlere karşı devletin yan gücü olarak faaliyet göstermiştir.  Daha sonra Kenan Evren askeri diktatörlüğünün göz bebeği olmuş, Turgut Özal ve ANAP hükümetleri döneminde serpilip gelişmiş ve gelişiminin zirvesine AKP hükümetleri döneminde ulaşmıştır. Özellikle AKP döneminde rejimin geleneksel yapısını yıkmak amacıyla uzunca bir süredir zaten son derece konformistleşmiş Kemalist kadroları neredeyse tümüyle tasfiye eden bu örgütlenme o günden bu yana CIA’nın denetimindeki bütün sofistike teknolojik araçları da kullanarak bugünlere gelmiştir. Darbe girişimiyle alakalı oldukları iddiasıyla bugün itibariyle 103 general ve amiral gözaltına alınmış ve bir kısmı tutuklanmaya başlanmıştır. Dikkat edilirse bu general ve amirallerin ana gövdesini tuğgeneral ve tuğamiraller oluşturmaktadır. Yani 2010 yılı sonrasında generallik rütbesini kazanmış olanlar. Bir başka ifadeyle Ergenekon, Balyoz tutuklanmaları sırasında generalliğe terfi edenler. Özellikle Hava ve Deniz Kuvvetlerinde o dönemden itibaren paşalığa terfi edenlerin neredeyse tamamı Cemaat kadrolarıdır ve bugünkü darbe girişiminin merkezindedirler. TSK’daki toplam general ve amiral sayısı yaklaşık 400 civarında olduğuna göre karşımızda çok ciddi bir yapılanma var demektir. Özellikle AKP hükümetlerinin desteğiyle bu general ve amiraller zaten en kilit noktalara yerleştirilmişlerdi.

“Nasıl oldu da bu noktaya gelebildiler?”

Bu yanlış bir sorudur. Yukarıda yaptığımız hesaplama bir gerçeği bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Toplam içinde yüzde 25’lik bir oran çok yüksektir. Hadi bırakalım yüzde 25’leri TSK içinde bugün yüzde 10’luk bir merkezileşmiş örgütlenme düzeyi bile bir darbe girişiminde bulunmak için yeterlidir.

“Ne yani bu kadar Fethullahçı mı vardı?”

İşte bir apolitik soru daha. TSK içinde Fethullahçı örgütlenmenin dışında hangi örgütlenme vardı? AKP’liler mi örgütlüydü? Millici solcular ya da bir başka ifadeyle Kemalistler mi örgütlüydü? Bu ikinciler zaten beş altı yıl önce tasfiye edilmemişler miydi?  Dolayısıyla TSK içinde birileri darbe girişiminde bulunacak idiyse, bunların zaten Cemaatçilerin dışında birilerinin olması ihtimali yoktu ki. Açıktır ki, TSK’nın yüksek rütbeli subaylarının Cemaat dışında kalanları zaten son derece apolitiktir. Bu durumda Cemaatçilerin darbeye yeltenmelerine şaşırmak ve “olamaz bunların yanında mutlaka Kemalistler vardır” tekerlemesine sarılmak en az TSK’nın apolitik subayları kadar apolitik olmak anlamına gelir. Bir hatırlatmada bulunmadan yapamayacağım: Bugün Hava kuvvetlerinin neredeyse tamamının –yaklaşık 600 pilotun- Cemaatçilerin kontrolünde olduğu söyleniyor. Peki bunda, bundan birkaç sene önce Balyoz ve Ergenekon operasyonlarını protesto ederek TSK’dan ayrılarak özel hava yolu şirketlerinde daha dolgun ücretlerle çalışmaya yönelen en az 250 civarında ulusalcı ya da solcu pilotun ya da onların TSK’dan ayrılmasına ses çıkartmayan üstlerinin hiç mi payı yok sanıyorsunuz? Cemaat TSK içinde bir üye kazanmak için illegal faaliyetle yıllarını verirken, siz bir çırpıda kaçıp gidiyorsanız bunun vebalini ödeyeceksiniz demektir. Kimse kimseyi kandırmasın bu teokratik darbe girişimi Gülen cemaatinin eseridir.

ABD henüz hazır değildi

Gülen Cemaatinin bu darbe girişimde tam bu sırada bulunmasının iki nedeni olmalı: Birincisi kendini güçlü, Erdoğan’ı ise emperyalizmle ilişkilerinde zayıflamış görmesi olabilir. Ama tabii daha gerçekçi olansa MİT’ten istihbarat alan Erdoğan’ın Cemaat’in TSK dahil her kanadına darbe vurmaya hazırlanmış olmasının fark edilmesi ve prematüre doğuma gidilmesidir. ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin açıklamalarından anlaşılan, gelişmelerden haberdar oldukları, ancak Cemaat’in “çok açık” oynadığı, bir darbe girişiminde bulunacağını bütün NATO ülkelerine sızdırdığına ilişkin serzenişte bulunduğudur. Kerry üstü kapalı bir biçimde, “ biz açık çek vermedik, ama başarılı olsalardı muhtemelen onaylardık” demek istiyor. Başarısız olunca da tabii ki, “biz seçilmiş hükümetin yanındayız” diyor. Şu bir gerçek ki, ABD emperyalizmi çok sıkışmadıkça emir/komuta zinciri altında darbeleri maceracı darbe girişimlerine tercih ediyor.

Teokratik darbe girişimine karşı ne yapmalı?

AKP ve Erdoğan hükümetinin işçi hareketinin bağımsız örgütlenmesine ilişkin düşmanca politikalarının, Kürt halkına karşı düşmanca politikalarının, Alevilere yönelik düşmanca mezhepçi politikalarının, Suriye’nin parçalanmasına yönelik düşmanca politikalarının aslında Cemaat tarafından da son zamanlara kadar nasıl desteklendiğini gayet iyi biliyoruz. Hatta denebilir ki, Cemaat bu konularda da AKP’ye bir dönem akıl hocalığı yapmıştır. Bugün bazı konularda ayrı düşüyormuş gibi gözükmesi tamamen taktik gereğiydi. O kadar.

İşçi ve demokratik hareket Erdoğan’ın nispeten uzun vadeli ve önce başkanlık sistemi ve oradan hareketle “alaturka faşizme” ulaşmak isteyen anlayışına karşı sonuna kadar mücadele etmek zorundadır. Ama burada bir tercih yapılmalıdır. Teokratik diktatörlük tehdidi şu an daha yakıcıdır. İşçi ve demokratik hareket AKP’nin ideolojik olarak Cemaat’ten hiçbir farklılık göstermeyen kitlesinden ayrı ve bağımsız olarak teokratik darbe girişimine karşı kitlesel bir protesto eylemi içine girmelidir. İşçi sınıfı bu gerici darbeye karşı kendi mücadele yöntemleriyle sokağa çıkmalı ve mücadeleye çağrılmalıdır. Dikkat edin, AKP Gülencilere karşı mücadelesinde işi şova çevirmiş durumdadır. İşçi ve demokratik hareket bu şova karşı kendi sınıfsal yöntemleriyle işyerlerinden çıkarak mücadeleye katılmalıdır. Gerici darbelere karşı gerçek mücadelenin yolunun nereden geçtiği bütün topluma gösterilmelidir.

Brexit’in Britanya’da kazanmasına sevinmeyen Marksist niye Marksist?

— Şadi Ozansü
ABD emperyalizminin başı Obama, referandum kampanyasında Britanya hükümetine destek vermek için Britanya’yı ziyaret etti. Avrupa’nın bütün emperyalist ülkelerinin hükümetleri Britanya’nın AB’de kalması için canla başla çalıştılar. Taa uzaktan Japon hükümeti bile Britanya’nın Avrupa’da kalması için yoğun çaba harcadı. NATO Genel Sekreteri, “Britanya mutlaka AB’de kalmalı” dedi. Avrupa Merkez Bankası Başkanı “Britanya’nın AB’de kalması hayati önem taşıyor” dedi. Fransa Devlet Başkanı ve Başbakanı Cameron’a tam destek verdiler. Yetmedi, hepsinden daha beteri Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ETUC), yani Türkiye’deki bütün konfederasyonların bağlı oldukları üst örgüt Britanya’nın AB’de kalması için bildiri üstüne bildiri yayınladı.
Peki yıllardır AB ne yapıyordu? Avrupa’nın bütün TÜSİAD’larının ve MÜSİAD’larının birliği olan AB ise her fırsatta işçi düşmanı politikalarını sergiledi. Avrupa Komisyonu aracılığıyla AB’nin bütün hükümetlerine kamu harcamalarını kısıtlamaları, özelleştirmeleri hızlandırmaları, sendikaları ezmeleri, yılların ürünü işçi yasalarını imha etmeleri direktiflerini verdi. Birliği bir “Halklar Hapishanesi”e çevirmenin yanı sıra ABD emperyalizminin hizmetinde dünyanın birçok bölgesine askeri müdahalelerde bulundu: Libya, Mali, Irak, Suriye ve tabii eski Yugoslavya ile Ukrayna vs. ABD’den sonra dünyanın en önemli savaş tacirleri arasına girdi. Bu müdahaleleri, çeşitli ezilen halklara “demokrasi terbiyesi” verme adına gerçekleştirdi. Yunan işçi sınıfının mücadelesini, o ülkenin halkının onurunu ayaklarının altına alarak çiğnedi. Yunanistan halkının kendi kaderini tayin hakkını kullanmasına izin vermedi. İşte Avrupa Birliği budur. Kimse kimseyi kandırmasın AB aynen IMF, AMB, Dünya Bankası ve NATO gibi bir kurumdur. Ele geçirilip dönüştürülmesi düşünülemez. Ama Avrupa Birliği, Avrupa değildir! Bunun öyle olmadığını başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın bütün işçi sınıfları görmeye başladı.

Peki şimdi Türkiye’nin sosyalistlerine ne oluyor?

İşte Türkiye sosyalistleri bu AB’den Britanya’nın kopması üzerine yas tutuyorlar. Neymiş efendim? “Avrupa’da sağ yükselişe geçmişmiş!” Neymiş efendim? “Avrupa’da faşizm tırmanıyormuş!” Yahu gözlerinize perde mi indi yoksa mil mi çekildi? Görmüyor musunuz ki, Avrupa’daki bütün ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının kaynağı bizzat AB’nin uygulayageldiği politikalardır. Esas bu işçi ve halk düşmanı politikalar, yani ekonomik kriz nedeniyle halktan alınan vergilerle ve ücret kısıtlamalarıyla ve işsizleştirmelerle büyük finans şirketlerini, bankerleri, spekülatörleri, savaş tacirlerini paraya boğan politikalardır. Kaldı ki, hiç merak etmeyin, Britanya’nın AB’den çıkmasıyla faşizm gelişmez, tam tersine işçi sınıflarına ve ezilen halklara mücadelelerinde gün doğar. Fransa’da AB’nin dayattığı yeni İş Yasasına direnen Fransa işçi sınıfının mücadelesine güç katar. AB’nin işçi düşmanı politikalarının kurbanı olan İspanyol, İtalyan, Portekiz işçilerinin mücadelesine güç katar. Bugün genel grev kararı alan Belçika işçi sendikalarının mücadelesine ivme kazandırır. Görmüyor musunuz Fransa’da popülist sağcı parti FN’nin yürümekte olan işçi mücadelesine illişkin söyleyebileceği tek kelime yok. Bu şiddetli sınıf mücadelesi koşullarında adı bile geçmiyor. Çünkü işçi sınıfı içinde hiçbir örgütlenmesi yok. FN’in Fransa’nın geleceği üzerinde hiçbir etkisi yok. Yeter ki Fransa’nın işçi örgütleri bu hükümetle birlikte mevcut kapitalist sistemi de mezara gönderebilsinler. Britanya halkının Brexit kararının şu anda en büyük desteği sunduğu işçi sınıfı Fransa işçi sınıfıdır. Fransa işçi sınıfı bunu görüyor, Türkiye sosyalistleri siz niye görmüyorsunuz? Britanya işçi sınıfının AB’yi zayıflatan ve belki de yarın yıkılmasına neden olacak ayrılma kararı, Türkiye işçi sınıfı ve bütün Orta Doğu’nun ezilen halkları için de bir umuttur. Bunu nasıl görmezlikten gelebilirsiniz? Esas kör milliyetçilik AB’yi parçalama yoluna sokan Britanya işçi sınıfının “milliyetçiliği” değil, Türkiye sosyalistlerinin bu durumdan yararlanmayı bile göremeyen dar bölge milliyetçiliğidir.
Lenin’in yıllar önce söylediği şu sözler kendini Marksist sananların kulağına küpe olmalı: “Avrupa’nın gerçek birliği ancak sosyalist temellerde mümkündür. Kapitalist temellerde bir Avrupa birliği ancak gericiliğin kooordinasyon merkezi olur!” Dolayısıyla bunun yıkılması için sistematik bir mücadele – yani “yıkılırsa yıkılsın bize ne?” anlayışıyla değil- yürütmek ve Britanya’daki işçi sınıfının yoksul kesimlerinin isyanını bir büyük zaferin ilk adımı olarak selamlamak Marksistlerin temel görevidir. Yoksa sadece adınız Marksist kalır.