ABD Başkanlık seçimi üzerine sınıfsal bir bakış

 

— IV. Enternasyonal’in Yeniden Oluşumu için Örgütlenme Komitesi – OCRFI

 

Söz konusu olan sınıf mücadelesidir!

Aradan bir hafta geçti. Bütün dünyada ve her siyasi çevrede herkes Trump’ın seçilmesiyle bağlantılı olarak baş gösteren “kriz”e ilişkin görüşlerini ifade ediyor.

Kendi adımıza, biz de, bu seçimi izleyen ilk saatlerde yayınladığımız bildiriyle konuya ilişkin sınıfsal bir bakış açısı gösterdik. Bugün de aynı bakış açısını sürdüreceğiz.

Neden?

Geçtiğimiz hafta seçimlerden önce şöyle yazıyorduk: “ABD’de kapitalist sınıf, daha istikrarlı olacağı gerekçesiyle Clinton’un başkanlığını arzuluyor. Ama eğer Trump kazanırsa işini onunla da sürdürmeyi becerecektir.” Mali piyasaların Asya, Amerika ve Avrupa borsalarındaki yükselişi bu öngörümüzü doğruluyor.

Kuşkusuz Trump ile Clinton aynı şey demek değil. Aralarındaki fark kendini birçok alanda hissettiriyor, şöyle ki: Trump’ın çocuk aldırma hakkını tehdit etmesi ya da göçmenlere karşı söylemleri gibi.trump-and-clinton

Bununla birlikte, soruna sınıfsal açıdan yaklaştığımızda, piyasaların bu seçime gösterdiği tepki, mali sermayenin çıkarlarının Trump’ın başkanlığı altında da en az Clinton’un başkanlığı altında olduğu kadar savunulabileceği anlamına gelmiyor mu?

Siyasal düzlemde Obama-Trump görüşmesi son derece öğreticidir. Her ikisi de devletin bekası konusunda aralarında anlaşmışlar ve bu anlaşmadan dolayı birbirlerini kutlamışlardır.

Trump, “Obamacare”ı tümüyle gözden çıkartmayacağını (açıktır ki Obamacare’in kaldırılması durumunda büyük özel sigorta şirketleri çok şey kaybederlerdi) ifade etmiştir.

Göçmenlerle ilgili 11 milyon insanı ülke dışına atma hedefini 2-3 milyona çekme sözünde bulunmuştur ki bu rakam da Obama döneminde kimlik kartı olmadığı için ülkeden kovulan 2,5 milyon göçmen rakamına yaklaşmaktadır.

Bir ekonomik atılım planıyla 1000 milyar dolarlık yatırım yapacağı vaadi ise unutmayalım ki, Obama’nın en baştaki taahhütlerinden biriydi ve sonucunu hep birlikte gördük.

Trump’ın politikaları yeni istihdam yaratacak mı? Bunu gelecekte göreceğiz. Ama şu bir gerçek ki: Onun niyeti düzgün ücretlerle bir istihdam yaratmak olmadığı gibi, emeklilik ve sosyal güvenlik şemsiyesi koruması altında oluşacak kalıcı bir istihdam yaratmak da olmayacaktır. Özellikle sendikal haklarla donanmış bir istihdam hiç olmayacaktır bu!

Trump’ın birinci sınıf bir yobaz olduğu tartışma götürmez. İşçilerin, gençlerin, kadınların, siyahların ve latinoların onun politikalarına karşı savaşacaklarına hiç kuşku yok. Ancak Trump’ın Şeytanın cismanileşmesi olarak gösterilerek, onun karşısında her türlü ittifakın her ne pahasına olursa olsun yapılabileceğinin ileri sürülmesine itiraz ettiğimizde karşılaşacağımız hayret ifadeleri, 8 yıldır ABD’de süren feci durumun müsebbiplerinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bunun müsebbipleri, kendi bağımsız siyasi partilerini kurmayıp Demokrat Partiyi desteklemeye devam etmiş olan işçi sendikası örgütleriyle siyahi örgütlerin yöneticileridir. Kitlesel bir işçi partisi kurmayı reddeden sendikal yönetimler ve böyle bir partinin içinde kendi özerk yapılarını kurmayı reddeden siyah önderlikler hala büyük patronların partisi Demokrat Parti’yi desteklemeye devam ediyorlar, onu sözde “düzeltme”ye çalışıyorlar. ABD sınıf mücadeleleri tarihi bu “düzelticilerin” sınıf hareketini boğma ve hareketsizliğe itmelerinin tarihidir.

Bugün ya da yarın ABD’de ya da Avrupa’da aşırı sağ’a karşı mücadele bahanesi altında sınıf bağımsızlığını reddetmeyi haklı çıkaracak hiçbir gerekçe yoktur.

Bağımsız sınıf hattında yürümektense ABD’de Trump’a karşı Hillary Clinton gibi bir Wall Street adayını desteklemek, “ehveni şer” yapıyoruz derken “şer”e teslim olmayı getirmiştir. Yarın aynı durum Fransa’da olursa “ehveni şer”le Marine Lepen’i iktidara taşırsınız.

Söz konusu olan sınıf mücadelesidir!

Ve bu mücadele ne ABD’de ve ne de Avrupa’da henüz son sözünü söylemiştir!

(16. 11. 2016)

Yunanistan Seçimlerinde Ne Oldu?

ATİNA- Yunanistan’da 20 Eylül seçimlerinde, Avrupa Birliği ve Troyka (IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Komisyonu) tarafından talep edilen kemer sıkma önlemlerini uygulamak için Başbakan Alexis Tsipras’ın vekâlete sahip olduğu iddialarına kitlesel çekimserlik darbe vurdu ve rekor düzeye ulaştı.

Önceki seçimlerde %30 olan yüksek katılmama oranıyla karşılaştırılırsa bu seçimde seçmenlerin %45’inden fazlası evlerinde oturdu. Syriza’nın parlamento üyelerinden Zoi Konstantopoulou “Yunan halkının %50’den fazlasının parlamentoda temsil edilmediğini” ifade etti. Basında yer alan bu açıklama, yüksek katılmama oranı ve parlamentoda temsil edilmek için %3 barajını geçemeyen aralarında 155 bin oy alan LAE (Syriza’dan kopan sol kanat, Birleşik Halk Partisi) ve 46 bin oy alan Antrasya’nın bulunduğu partileri destekleyenlere bir referanstır.

Geleneksel sağ parti Yeni Demokrasi, Ocak ayındaki son genel seçimlerden sonra 200 bin oy kaybetti. Yunanistan seçmeni Yeni Demokrasi ve son beş yılda ülkeyi yöneten ve AB’nin dayattığı memorandum da dahil ilk iki kemer sıkma planını uygulayan PASOK’un (geleneksel sosyal demokrat parti) yozlaşmış politik sistemine herhangi bir geri dönüş fikrini reddetti.

Sonuç, Başbakan Alexis Tsipras’ın “ulusal birlik” hükümeti oluşturma planlarına ilk “HAYIR”dır.

Büyük çekimserlik, Potami’nin (iki yıl önce ortaya çıkan merkezci Avrupa yanlısı parti) topyekûn iflası, son seçimlerden sonra Syriza’nın 320 bin oy kaybı, Tsipras’ın üçüncü Mnemonio’yu; yani kemer sıkma memorandumunu uygulama vekâletine sahip olmadığını açıkça ortaya koyuyor.

Solda Antarsya yeni kurulan Birleşik Halk Partisi (LAE) ile birleşik bir seçim cephesi oluşturmaya karşı çıkarak kendi adaylarını çıkarmaya karar verdi. 5 Temmuz’da (seçmenler kitlesel olarak AB’nin kemer sıkma politikalarını reddettiğinde) vekâleti savunmak için bu birleşik cepheyi kurmuş olsalardı LAE parlamentoda temsil edilecekti.

Artık seçimler sona erdi, Troyka tarafından talep edilen 51 yeni kemer sıkma yasasının bu üçüncü Mnemonia’da uygulamaya başlanması zorunlu. Patronlar örgütü SEB, sendikalara ve politik partilere bu “reform” gündemini uygulamak üzere “ulusal birlik” çağrısı yapıyor. Sendika federasyonu GSEE’nin liderliği şimdiden bu “ulusal birlik” davetini kabul etti. Fakat herkesin aklındaki soru: işçiler bu dikteyi kabul edecekler mi? Ya da Troyka’nın taleplerine karşı çıkmaya devam mı edecekler?

Kitle Mücadelesinin Politik Hedefi Sarayı Düşürmek Olmalı!

–Şadi Ozansü

Ne zamandır söyleyip duruyoruz: Tayyip Erdoğan’ın inşa ettirip içine yerleştiği Saray sanılanın tersine sıradan bir sefahat mekânı değil. Onun önemi; abdesthane ibriklerinin altından, perdelerinin atlastan, havasının misk-ü amber kokmasından kaynaklanmıyor. Saray’ın önemi; onun, başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu çapında Gericiliğin, Şovenizmin ve Militarizmin Koordinasyon Merkezi olmasından ileri geliyor. Hiç kimsenin şüphesi olmasın “Bugün ortada bir rejim değişikliği var” diyen Tayyip Erdoğan açısından Sarayın kendisi bu rejim değişikliğinin en önemli aracı. O olmasa rejim değişikliğinden dem vurması bile bu kadar kolay olamazdı. Her durumda onun üzerine titremesinin sebebi bu. Davutoğlu’nun dışında kimseye hükümet kurma görevi vermemesinin sebebi de bu. Ne olur ne olmaz ya bir oyuna getirilip de Saray elinden alınırsa? Varsın, “muhalif” medya Sarayın sadece bir şatafat ve görmemişlik abidesi olduğunu düşünsün. Oh ne âlâ! Böylece kamuflaj da sağlanmış oluyor.

Geçmişte Genelkurmay Başkanlığı için “Kozmik Oda” ne idiyse Erdoğan için de bugün  “Saray” O’dur!

Geçmişte nasıl “vesayet” rejiminin kalbi olan Genelkurmay’daki kozmik odaya girilerek bu rejim sona erdirilmişse, Erdoğan’ın adını andığı rejim değişikliğine son vermenin yolu da Saray’ın kozmik odasına ya da odalarına girmekten geçiyor. Kim bilir belki de Saray’ın kendisi bir kozmos ya da başka bir âlem? Orada bütün muhalif partilerdeki iç gelişmelerin en ince ayrıntılarına kadar izlenmediği ne mâlum? Memleketin en ücra köşesindeki bir kahvenin ya da bir dernek toplantısının izlenmediği ne mâlum? Eğer bu kadar kolay rejim değişikliğinden söz edebiliyorsanız, artık kendi istihbaratınızı kurmuşsunuz demektir. Ne de olsa yıllarca birlikte çalışılmış olan “paralel” yapıdan bu konuda sayısız bilgi ve deneyim elde edilmemiş olması ve bunların Saray’a monte edilmemiş olması düşünülebilir mi? Geçen sefer hazırlıksız yakalanıldığı için (yani en azından tek başına iktidar garanti görüldüğünden)  7 Haziran seçimlerinde devreye sokulamamış olan mekanizmalar, anayasal bir kurum olması gereken YSK’nın da Saray’a iyice bağlanmış olmasıyla (Erdoğan seçim tarihini YSK’dan önce açıklamıştır) bu seçimlerde devreye sokulmayacak mı?

Bu seçimler de yasa dışıdır!

Aynen 7 Haziran seçimleri gibi 1 Kasım seçimleri de aslında gayr-ı meşrudur. Ama zaten şu an Türkiye’de meşru hiçbir şey kalmamıştır. Tayyip Erdoğan çok arzuladığı –Meclis ve kendi partisinin dahi denetiminden kaçarak– Başkanlık sistemine mevcut anayasaya rağmen fiili geçiş yapmanın mücadelesini veriyor. Kürt halkına insafsızca saldırmasının altında tabii ki bu arzu yatıyor. Kısa zamanda Tayyip Erdoğan’ın kankası haline geliveren Doğu Perinçek kimseyi kandırmaya kalkmasın: Erdoğan ne ”vatan” mücadelesi yürütüyor ne de izlediği politikayla Perinçek’in Vatan Partisi’nin vatan mücadelesine zemin hazırlıyor. O sadece işlediği onca suçun hesabının kendisinden sorulacağının korkusuyla herkese saldırmayı sürdürüyor, o kadar. Hiç merak edilmesin, seçimlerden sonra bir Başkanlık koltuğuna otursun, ilk yapacağı iş sözde barış sürecini yeniden parlatmak olacaktır! Ama şunun Perinçek tarafından çok iyi bilinmesi lâzım: Ne Erdoğan Esad olacak, ne TSK Suriye ordusu ve ne de Doğu Perinçek Mustafa Kemal. ABD emperyalizmi de Erdoğan’dan henüz tümüyle vazgeçmiş olmadığına göre, şimdilik İncirlik’in ve diğer üslerin kullanımını almanın yanı sıra Erdoğan’ı yakın gelecekte daha hangi alanlarda kullanacağının hesapları içinde. Bütün bu koşullar altında 1 Kasım seçimleriyle ilgili olarak ne diyeceğiz?

Seçimler yasa dışı olsa da kitle mücadelesinin zemini olacak

Bu seçim geçen seçimden de farklı olarak bir kitlesel mücadelenin arenasına dönüşecektir. Klasik burjuva demokrasisinin –artık bu da ne demekse!- al gülüm ver gülüm seçimleri olamayacaktır bu. Seçim zemini ve bu zeminde HDP’ye oy vermek için yapılacak mücadele, bir kitle hareketinin Türkiye’nin büyük kentlerinde Kürt illerinin yanı sıra patlak vermesine imkân hazırlayacaktır. Bu yüzden, 1 Kasım seçimlerinin, meselenin sandık çözümüne bağlanması girişimi olarak görülmemesi gerekir. Sokak mücadelesi ve seçimler, seçimler ve sokak mücadelesi iç içe geçecektir. Sorun bu noktada çözümün sandıktan beklenmesi yanılsaması olarak görülemez. Kaldı ki bu koşullar altında sandığın korunması bile bir kitle mücadelesini gerektirecektir.

Gene de Kurucu Meclis için ve her yerde eylem komiteleri için mücadeleye!

7 Haziran seçimleri nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, HDP’nin yapması gerekenin bu Meclisin –kendisi içinde yer alsa dahi- derhal feshini talep etmesi gerektiğini söylemiştik (Bkz. İşçi Kardeşliği Partisi’nin 19 Mayıs 2015 tarihli açıklaması, Gerici ve Kanunsuz 7 Haziran Seçiminin Gayrimeşruluğuna Rağmen Barajı Aşması için Oylarınızı HDP’ye Verin!). Bunun gerekçesi de, yapılmış olan seçimlerin yasa dışılığının yanı sıra 12 Eylül ürünü bir anti-demokratikliği içinde barındırmasıydı. HDP, bu durumda seçimlerin yüzde “0” barajla, bütün partilere eşit propaganda imkânlarıyla, Tayyip Erdoğan’ın seçim konuşmaları yapmasının yasaklandığı bir ortamda tekrarlanmasını, yani diğer bir ifadeyle Türkiye’de siyasal demokrasinin önünün sonuna kadar açılmasını talep etmeliydi. Bu talep bugün için de geçerlidir. HDP, kendi oylarını arttırsa da, önceden bu seçimlerin adaletsiz ve yasa dışı olduğunu ileri sürerek mücadeleyi genişletmelidir. Var olandan bile daha çok oy almış bir HDP’nin ülkede barışın ve siyasal demokrasinin zemininin genişlemesi için –kendi elde edeceği milletvekillerine rağmen- kurulacak olan parlamentonun kendisini bir egemen kurucu meclis seçimi için fesh etmesi talebi, mücadele içindeki kitleler tarafından mutlulukla karşılanacaktır. Kaldı ki, HDP bunu 7 Haziran seçimlerinin hemen ertesinde yapmış olsaydı Tayyip Erdoğan’ın erken seçim senaryosu da boşa çıkarılmış olacaktı.

Başkanlık Sistemi yerine Cumhurbaşkanlığını dahi gereksiz kılan Meclis Başkanlığı!

Gene 7 Haziran seçimleri sonrasıyla ilgili olarak, Başkanlık Sistemi türü son derece gerici bir sistem dayatmasını ortadan kaldırmak için ve Tayyip Erdoğan’ın Saray Diktatörlüğüne karşı bir yaklaşım olarak Kurucu Meclis Başkanının devleti temsil etmesinin hem daha demokratik hem de çok daha ucuz olacağını ileri sürmüştük. Açıkçası bu değerlendirmemize göre, halkın özgürce seçeceği bir egemen Kurucu Meclisin Başkanı hem Başkanlık Sistemi başkanını hem de mevcut Cumhurbaşkanlığı sistemini son derece gereksiz kılar ve halk tarafından da fazlasıyla onay görür. HDP böyle bir meclis ve onun başkanlığı formülasyonuyla Tayyip Erdoğan’nın düşünü kurduğu diktatörlük rejimine de açıktan karşı çıkarak 1 Kasım seçimlerinde geçmişe göre çok daha etkili bir çekim merkezi haline gelebilir. Bu da kitlesel mücadelenin siyasal demokrasinin yolunu açmasına ve Tayyip Erdoğan’ın savunmaya çekilmek zorunda kalmasına neden olur.

Patronların kolluk kuvveti Türk Metal çöküyor, peki şimdi?

 

–Şadi Ozansü

Türkiye işçi sınıfı; 2009-2010 yılları arasında gerçekleşen TEKEL eylemleri ve onun cılız uzantılarını bir kenara bırakacak olursak, hiçbir dönemde AKP iktidarı altında olduğu kadar zayıf, soluksuz ve sessiz bir “topluluk” olarak varlığını sürdürmedi. 12 Eylül’ün daha onuncu yılı dolmadan gerçekleşen Bahar Eylemlerini ve büyük Zonguldak kalkışmasını anımsadığınızda bunu daha kolaylıkla gözünüzün önüne getirebilirsiniz. 2013 yılı Haziran İsyanına işçi sınıfının örgütlü kesimlerinden çok zayıf bir katılım olduğundan Erdoğan Hükümeti ayakta kalabildi. Bundan dolayı başta Bursa olmak üzere işçi sınıfımızın otomotiv sektöründe yer alan ağır müfrezelerinin yılların uykusundan uyanarak Türk Metal’den bölük bölük kopmaya başlamaları sadece işçi sınıfının sınıf mücadelesi açısından değil, genel olarak Türkiye halklarının burjuvaziye ve emperyalizme karşı politik mücadeleleri açısından da tarihsel bir dönüm noktası anlamına geliyor.

7 Haziran seçimlerinden daha önemli

Kuşkusuz 7 Haziran seçimleri son derece önemli bir kavşak. Ve bu seçimlerden AKP’nin oldukça zayıflayarak çıkmasının yanı sıra seçimde HDP’nin barajı aşması da son derece önemli. Ama gene de Türkiye siyasetinin geleceğini doğrudan 7 Haziran seçimleri değil, onun hemen sonrası belirleyecektir. Yani 7 Haziran sonrasında, yeni Meclis ile yapılmak istenen Başkanlık Sistemi Anayasası ve onun referandumu. Bir başka ifadeyle HDP’nin barajı aşması engellenmiş bile olsa savaş felaketi referandum gerçekleşmeden kapıya dayanmayacaktır. İşte bu yüzden de otomotiv sektöründe patlak veren ve başka sanayi kollarına sıçrama eğilimleri gösteren sınıf mücadeleleri şu an için seçimlerden daha yakıcı bir görünüm arz ediyor. Üstelik bazılarına fazla iddialı gibi gözükecek böyle bir yaklaşımın kestirme bir “uvriyerizm” suçlamasının muhatabı olması dahi çok önemli değil. Gerçekten de işçi sınıfının içindeki Türk Metal kolluk kuvvetinin çökmesi, yıllardır zincire vurulmuş bir halde yaşayan işçi sınıfının mücadelesinin bir anda dizginlerinden boşalmasına neden olabilir ki, bunun önünde AKP dahil hiçbir hükümet duramayacağı gibi, savaş beklentileri de ham hayal olur. Böyle bir gelişme AKP için başarısız bir seçim sonucundan daha tehlikelidir. Zaten bu yüzden de “Çokuluslu şirketler-Türk Metal-Hükümet” şeytan üçgeninin Hükümet kanadı sınıf eyleminin gelişimini çaresizlik içinde seyretmeyi, bir süredir kullanmayı çok sevdikleri gaz bombardımanına tercih ediyor.

Bursa’nın önemi

Otomotiv sektörünün kalbi olan Bursa aynı zamanda AKP Hükümetinin de seçim kalelerinden. Yıllardır bu şehrimizde yapılan seçimleri AKP ya da onun soyundan gelen partiler rahatlıkla kazanıyorlar. Muhtemelen gene kazanacaktır. Nitekim 2011 seçimlerinden hemen önce Ordu’da yapılan ve hükümetin taban fiyatlarını protesto eden yaklaşık 100 bine yakın çiftçinin eyleminden sonra da AKP, Ordu’daki beş milletvekilinin hepsini kazanmıştı. Demek ki seçimlerle toplumsal olaylardaki tavır alışlar her zaman paralellik göstermeyebiliyor. Bir başka ifadeyle seçimlerde alternatifsizlik (bir kitlesel işçi sınıfı partisi yokluğu) nedeniyle AKP’ye oy vermiş işçiler, pekâlâ sokağa dökülüp AKP’yi hükümetten indirmenin mücadelesine girişebilirler. Nitekim 1987’de yüzde 36 ile iktidara gelen ANAP’ı iktidardan eden de, Özal Hükümetinin Körfez Savaşı’na fiilen girmesinin önünü kesen de Zonguldak Büyük Madenci Grevidir.

Hiç unutmayalım ki, şu anda Bursa dini cemaatlerle tarikatların at koşturduğu bir şehirdir ve muhtemelen Bursa’nın otomotiv işçilerinin azımsanmayacak bir bölümü de bu cemaat ve tarikatların kontrolü altındadır. Türk Metal’le AKP yıllardır işbirliği içindedir ve cemaatlerle tarikatlar da otomotiv işçilerine seçim dönemlerinde “AKP’ye oy ver!” çağrısı yapmaktadırlar. İşçi sınıfının Türk Metal karşıtı eylemi, Bursa işçilerinin sınıf çıkarlarının bir anda cemaat ve tarikat çıkarlarının ötesine varmasının yolunu da açma potansiyeli taşıdığından, 12 Eylül’den bu yana süregelen bir eğilimi de ilk kez tersine çevirme fırsatını verdiği için devrimci bir karakter taşıyor.

Türk Metal’in malvarlığı işçilere aittir

Türk Metal tabandan bir işçi muhalefeti ile değiştirilebilecek bir sendika değil, patronların kolluk kuvveti işini gören, üye olmayanın işten atıldığı bir mafya sendikadır. Dolayısıyla işçilere bu mafya sendikayı ele geçirmeye çalışmalarını söylemek gerçekçi değildir, o nedenle tüm üyeleri tereddütsüz istifa ederek Türk Metal’in çöküşünü hızlandırmaya çağrılmalıdır. Tabii ki esas olması gereken sadece işçilerin Türk Metal’den istifası değil, Türk Metal’in bütün mal varlığıyla birlikte işçilere devridir. Yıllardır işçi sınıfının kanını emmiş olan Türk Metal yöneticileri sonuçta üyeleri olan metal işçilerinin aidatlarıyla zenginleşmişler, oteller satın almışlar, kumarhaneler işletmişler, ama aynı zamanda araziler ve sendika binaları da satın almışlardır. Bu mal varlığının tümü işçilere aittir. Türk Metal’den istifa eden üyeler, yıllarca işçilerin alınteriyle edinilmiş sendikanın malvarlığını (sendikanın aylık gelirinin 6 trilyon olduğu söyleniyor) gözden çıkaramaz, elbette yöneticilerinin işçi aidatları ve “patron destekleri” ile yaptıkları dudak uçuklatan servetlerini de. İstifa eden işçiler mutlaka yöneticilerinin göreve geldiği zamanki mal beyanlarıyla şu ankilerin karşılaştırılmasını talep etmelidir, çünkü yöneticilerin kendisi birer patron olacak serveti edinmiştir (bir önceki Genel Başkan Özbek’in sadece Kıbrıs’taki serveti 1 milyon Sterlin, şimdiki Başkan Kavlak da onun yolunda). Ayrıca, mafya sendikasından ayrılan işçiler, ayrılma dilekçelerini verirken ileride sendikanın mal varlığından doğacak haklarını da güvenceye alan bir resmi metin imzalamalıdırlar. Aksi takdirde Türk Metal günün birinde tekrar hortlayabilir. Kaldı ki zaten şimdilik mal mülk sendikanın mafya yöneticilerine terk edildiği için henüz canavar yok edilmiş değildir.

Birleşik Metal’de bir araya gelmek tabii ki doğru, ama…

Tabii ki Türk Metal’den kopuşta ilk dikkat edilmesi gereken husus eylem birliğinin bozulmamasıdır. İşçiler şu anda her ne kadar kendilerine düşman olarak Türk Metal yöneticilerini seçmişlerse de eylem içinde, fabrika yönetimleriyle hükümetin de aslında Türk Metal’in suç ortakları olduğunu, hatta dahası Türk Metal’in yularını ellerinde tuttuğunu göreceklerdir. İşçiler sınıf bilincini küçük burjuvalardan farklı olarak eğitimle değil, eylemle kazanırlar. Bir aylık bir eylem işçi sınıfına durağan dönemlerde yıllar içinde kazanacakları sınıf bilinci kazandırır. Buna daha önce Büyük Zonguldak Grevinde de tanık olduk. Şu veya bu fabrikanın eylemi daha önce ve daha sonra bırakmış olması, bu eylem birliğinin bozulmasına kesinlikle neden olmamalı. Bunu sağlamanın yolu da şu anda kısmen de olsa var olan fabrika temsilcileri sisteminin kökleştirilmesidir.

Öte yandan, şu anda hareket şöyle bir sorunla karşı karşıya: Nasıl devam edilecek? Tabii ki, Hak-İş’e bağlı Çelik-İş tercihi yaşanmış bunca acı deneyden sonra hiçbir şekilde gündeme getirilmemeli, hatta mümkün olduğunca “ötelenmeli”. Bugüne kadarki oldukça pasif tavrına rağmen gene de Birleşik Metal propagandasının işçiler arasında sistematik olarak yapılmasında yarar var. Ancak işçinin bu alternatiflere hayırhah bakmadığı koşullarda, Türk Metal’den büyük kopuşla gerçekleşecek olan ve bağımsız bir sendikaya ulaşabilecek olan girişim de kestirmeden “kızıl sendika” anlayışı olarak suçlanamaz. Söz gelimi Birleşik Metal’in üye sayısından daha fazla işçiyi temsil edebilecek bir kopuşu, küçük “kızıl sendika” olarak nasıl niteleyebiliriz? Burada esas sorun böyle bir sendikanın, bir fraksiyonun dükkânı “kızıl sendika” olmasından ziyade, başını çekecek olanların yeterli tarihsel deneyime sahip olmamalarından kaynaklı kolaylıkla patronlara yem olabilecekleri tehlikesidir.

Birleşik Metal’e naçizane “öğüt”: ASİS deneyimine bakın!

Türkiye işçi sınıfı hareketi özellikle 60’lı yıllardan itibaren ciddi mücadele deneyimleri yaşadı. Bursa işçi sınıfının, bütün Türkiye işçi sınıfı gibi demokrasiye aç olduğu aşikâr. Özellikle kendi kaderini ve tabii bütün toplumun kaderini belirleme noktasında sendikal demokrasi bu hareketin olmazsa olmazı. Birleşik Metal yöneticisi dostlarımız Bursa’nın ayağa kalkmış işçi sınıfını etkilemek istiyorlarsa DİSK’in 70’li yıllardaki mücadelesine ve bu mücadelenin ASİS (Ağaç Sanayi İşçileri Sendikası) deneyimine özellikle bakmak zorundalar. O günleri görememiş olanlara hatırlatmakta fayda var. İşçi sınıfının mücadele deneyimleri kuşaktan kuşağa başka nasıl aktarılabilir ki? 70’li yılların ortalarında ASİS İstanbul Anadolu Yakası’ndaki ELKA mobilya fabrikasında bir grev başlattı. Greve sendikalı 700 civarında işçinin tümü katıldı. Sendikanın Başkanı 12 Eylül’den bir süre sonra hayatını kaybetmiş olan sevgili ağabeyimiz Cenan Bıçakçı ve Başkan Yardımcısı da birkaç yıl önce aramızdan ayrılan yoldaşımız Alev Ateş idi ( Alev, ELKA grevi sırasında sendikanın Genel Başkanı olmuştu, çünkü ASİS’in tüzüğü1 gereği bir Genel Başkan üst üste iki dönemden fazla Genel Başkanlık yapamıyor, kendi başkanlığı sırasında bir başka işçiyi Genel Başkanlığa hazırlaması gerekiyordu, aynı şekilde Alev Ateş de 12 Eylül’den önce Genel Başkanlığı bir diğer işçi yoldaşımız olan ELKA fabrikası temsilcisi Rıfat Kendirligil’e devretmişti. Maalesef onu da Alev’den önce yitirdik).

Birleşik Metal yöneticisi dostlarımız eğer Türk Metal işçilerini sendikaya kazanmak istiyorlarsa onlara mutlaka DİSK üyesi ASİS’in tüzüğünü okumalı ve Türk Metal’den kopan işçilere bu temelde propaganda yapmalıdırlar.asis

O sıralar genel uygulamadan farklı olarak, mücadeleci bütün işçi sınıfı örgütlerine açık yürütülen ELKA grevinde sendikacıların, patronlar ve onların temsilcileriyle yürüttükleri toplu müzakereler, baştan sona fabrika içine yerleştirilmiş bulunan hoparlörler aracılığıyla bütün işçiye anında iletiliyordu. Günümüz teknolojisiyle fabrika içi mekânlara yerleştirilecek dev ekranlarla görsel olarak da işçi kitlesine bir sinema filmi izletircesine gösterilebilir. ASİS gizli görüşmeleri tümüyle kaldırmıştı. Sendikanın tüzüğü gereği her şey aleni oluyordu. Tabii bundan rahatsız olanlar sendikacı yoldaşlarımız değil, patronlar oluyordu. Bugünlerde çeşitli sosyalist çevrelerin sendika içi demokrasinin hayata geçmesi için ileri sürdükleri bütün talepler, işçi sınıfının demokrasi talepleridir. Ama Birleşik Metal sendikası yöneticileri, ASİS deneyimini Türk Metal’den kopan işçilere aktarırlarsa onlardaki güvensizlik duygusunu biraz olsun kırabilme yolunu da açabilirler.

Fabrika Komiteleri ya da “İşyeri Vekilleri Heyeti”

Bursa otomotiv işçilerinin eylemi grevle fabrika işgali arasında yer alan bir tür iş bırakma eylemidir. Önümüzdeki dönemde sınıf hareketinin gelişimine damgasını vuracak olan bu mücadelenin doğrudan fabrika işgallerine kapı aralaması fazlasıyla mümkündür. 12 Eylül’den beri yürürlüğe konan yasalarla (buna 12 Eylül 2010 referandumu sonrası düzenlemeler de dahildir) her türlü grevi fiilen imkânsızlaştırmış olan patronlar ve onların hükümetleri, olası işgallerle birlikte bakalım fabrika içindeki iktidarlarını Türk Metal çetesi ortadan kalktığında sürdürebilecekler mi? Ya da işçi sınıfı fabrika içinde hâkimiyet tesis ettiğinde, bunun toplumda da bir hâkimiyet tesisi anlamına geleceğinin bilincine nasıl varacak? Vardığında ne olacak? Hep birlikte göreceğiz.

Olana geri dönersek; Bursa’da işçiler şu an kendi sözcülerini seçiyor ama fazlası lâzım, Fabrika Komiteleri ya da “İşyeri Vekilleri Heyeti” gibi mücadele araçlarını sürekli kılmaları da gerekiyor. Fabrika içinde mevcut işçilerin tümünün oylarıyla seçilmesi gereken temsilciler topluluğu için “Fabrika Komitesi” yerine, sınıf mücadelesine yeni yeni atılmaya başlayan işçilere, geleneksel olanla aynı anlama geldiği halde daha sempatik gelebilecek “İşyeri Vekilleri Heyeti” kavramının kullanılması daha uygun olabilir. Bununla birlikte, dünya ve Türkiye işçi sınıfının evrensel deneyimlerinin ortaklaşılmış kavramlarıyla (ister “komite”, ister “işçi vekilleri” vb. olsun) konuşmaktan vazgeçmeye çalışmanın ve bunların yerine (“yeni” olarak sunulan ama aslında sınıf mücadelesi dışı) farklı anlayışlar –sanki mümkünmüş gibi- geçirmeye çalışmanın da bir anlamı olmasa gerek.

Parti… Parti… Yine Parti

İşçi sınıfının bütün mücadelelerini birleştirecek ve geçmiş deneyimlerini de yeni üyelerine aktaracak sınıf partisine elbette ihtiyacı var. Üstelik bu parti işçi sınıfının iktidar yürüyüşünde ona tepeden buyruklarla talimatlar veren bir parti olmayacaktır. İşçi sınıfının partisi, onun en vefakâr ve mücadeleci unsurlarından oluşacak ve onun iktidarı almasına yardımcı olacak bir aygıttır. İşçi sınıfının en ileri kesimlerini bünyesinde toplayacak böyle bir parti, ancak çok daha geniş bir işçi sınıfı partisinin içinden süzülerek ortaya çıkacak ve esas olarak, devrim anında gerekli inşayı tamamlamaya hazır olan parti olacaktır. Hiçbir sınıf partisi, devrime kadar tamamlanmış bir parti olmayacaktır. Bununla birlikte, bu yolda yürüyüşe hazır olmak için de bugünden en azından seçimlerde bağımsız sınıf hattı tutturmamıza hizmet edecek daha geniş bir sınıf partisine acilen ihtiyaç vardır.

  1. Madde 3 : Sendikanın amaç ve İlkeleri

    B) Sendikamız bu vazgeçilmez ilkesinin sağlıklı gerçekleşmesi yolunda örgüt içi demokrasiyi sonuna değin sürdürmeye kararlıdır.Örgüt içi demokrasi ise ancak işçilerin gerçekten örgütlerinde söz ve karar sahibi olması olunun açık bulundurulması ile olanaklıdır. ASİS Sendikası bunu yaşama uygulamak, örgüt içi demokrasiyi sağlayıp, bürokratik yönetim biçimlerini engellemek ve sendikacılığı “meslek” haline getirmeye karşı aşağıdaki önlemleri alır:•  Kongreleri en geniş tabanla yapmak. Bunun için Şube Genel Kurulları, şubeye bağlı bütün üyelerle, Genel Merkez Genel Kurulları ise her 20 üyeye 1 delege oranı ile yapılır.

    •  İşyeri sendika temsilciliklerine ancak üyelerin kendi aralarında seçecekleri işçiler atanır: Üye çoğunluğunun istemi ile işyeri sendika temsilcilerini yenilemek zorunludur.

    •  200 işçiye kadar işçinin çalıştığı işyerlerinde her 10 üyeye, 1.200′den fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde her 20 üyeye 1 oranında işçi konseyleri seçilir. İşyeri işçi konseyleri tüzükteki yolla sendika işyeri temsilcilerinin değiştirilmesine karar verebilirler. Şube işçi konseyleri, Şube Denetim Kurulunu göreve çağırabilir, şubeyi denetleyebilirler. Gerekçe göstererek şube yönetim kurulunun görevden alınmasını isteyebilirler. Sendikaya eğitim, örgütlenme, politik tutum ve eylem biçimleri gibi konularda öneriler getirir, uyarılarda bulunurlar. Sendikaca saptanacak eğitim, örgütlenme gibi konuların uygulanmasını gerçekleştirmek, sendikaca önerilen eylemleri başlatıp sürdürmek görevlerini yükümlenirler.

    •  İşverene verilecek toplu iş sözleşmesi önerileri, ilgili işyerinde çalışan tüm üye işçilerin istekleri saptanarak hazırlanır. İşverenle yapılacak toplu iş sözleşmesi müzakerelerinde ilke olarak, o işyerindeki tüm işçiler sendika yöneticileri ile birlikte katılırlar. Koşulların buna elverişli olmaması halinde, durumu o işyerindeki tüm üye işçiler değerlendirir ve uygun görecekleri kararı alırlar. Alınacak karar ne olursa olsun, toplu iş sözleşmesi, işyerindeki tüm üye işçilerin onayına sunularak imzalanır.

    •  Tüzüğün bu konudaki hükmüne uygun olarak sendika yöneticileri ancak 2 dönem üst üste görev yapabilirler. Üçüncü dönem için, bu durumda olan yöneticiler yeniden adaylıklarını koyamazlar.

    •  Ücretli olarak çalışan sendika yöneticilerinin normal aylık ücretleri sendikaya kayıtlı işçilerin aldığı en yüksek ücret ve yan ödemeler toplamından fazla olamaz.

    •  Sendikanın amaç ve ilkelerini gerçekleştirebilmek için işçilerin eğitimini ön koşul sayan ASİS Sendikası, gelirinin en az % 10′un eğitim için harcar. Ayrıca sendika, her türlü yayın yolu ile de eğitimin etkili hale gelmesi için çalışır. http://cenanbicakci.com/belgelik.php []