CHP ile Seçim İttifakı Niye Olmazmış?

–Şadi Ozansü

Aralarında bizim de yer aldığımız bazı sosyalist parti, grup ve çevrenin 7 Haziran seçimlerinde “CHP-HDP-BHH-Sosyalistler” ittifakı önerisi,  gene bazı sosyalist çevreler tarafından eleştirilerek, esas yapılması gereken seçim ittifakının HDP-BHH ve sosyalistlerle sınırlı kalması gerektiği şeklinde “düzeltildi”. Bizim dışımızdaki sosyalist parti, grup ya da kolektiflerin hangi gerekçeyle CHP ile de ittifak yapılması gerektiğini ileri sürdüklerini izah etmek kuşkusuz onların kendi işidir, biz kimsenin adına konuşmak durumunda değiliz. Ama kendi pozisyonumuzu da alabildiğine berrak bir biçimde (her ne kadar daha önce 7. sayı ve 8. sayı bültenlerimizde bunu yeterince yapmış olduğumuzu düşünsek de, demek ki anlaşılamayabiliyormuş) dillendirmeyi gerekli gördüğümüzden bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı doğdu.

 “Solculuk” yaparken işçi sınıfının çıkarlarını ıskalamak

CHP ile hiçbir koşul altında seçim ittifakı yapılamayacağını ileri süren “solculuk”tan muzdariplerin, bu görüşlerini gerekçelendirirken dayandıkları temel argümanlar şunlar: a) CHP bir burjuva partisidir, bizim bir burjuva partisi ile ittifak yapmamız “prensiplerimize” aykırıymış. b) Zaten her koşul altında 1+1= 2 yapmazmış.  c) CHP ile ittifak yapmak geçmişte görüldüğü üzere proletaryayı burjuvazinin peşine takarak en azından İspanya İç Savaşında görüldüğü gibi bir “Halk Cephesi” ihaneti anlayışına götürürmüş ki zaten “Biz”, “Devrimci Marksizm” olarak bu anlayışı hep reddetmişiz. d) CHP ile AKP arasında, her ikisi de burjuvaziye ve emperyalizme dayandıkları için temel bir fark yokmuş.

İşte zamanı, mekânı, koşulları Tarihüstü  “sabitler” olarak ele aldığınızda bu kitabî sonuçlara kolaylıkla varırsınız ve bunun adı da devrimci Marksizm değil “solculuk” olur. Şimdi bütün bu argümanları tek tek cevaplayalım:

  1. CHP bir burjuva partisidir. Evet CHP; Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi ve AKP kadar “soy” olmasa da bir burjuva partisidir. Tarihinin hiçbir döneminde sosyolojik anlamda (yani üye bileşimi anlamında işçi sınıfına dayanan) bir emekçi partisi olmamıştır. Kuruluşundan itibaren üzerinde taşıdığı küçük burjuva milliyetçiliğini de neredeyse tümüyle terk etmek üzeredir. Sanıldığının tersine mevcut yönetimiyle, liberalizme “açılarak” ilericileşmemekte, bilakis daha da gericileşmektedir. Şu anda bütün zamanların en gerici CHP’siyle karşı karşıyayız. Buna rağmen AKP’nin Başkanlık Sistemine karşı duracak bir seçim başarısını maceraya atmayan bir CHP-HDP ittifakı çağrısı yapmak işçi sınıfının çıkarları açısından en doğru politikadır. Şu vereceğimiz biri varsayımsal diğeri gerçek iki örnek bile solculuk yapanların bu argümanını devre dışı bırakmak için yeterlidir: Diyelim ki, bir ülkede bir burjuva partisi cumhuriyet rejimi diğer bir burjuva partisiyse monarşi istiyor. Ve bu konuyla ilgili seçime gidiliyor. Siz, prensipleriniz adına hareket ederek cumhuriyet savunan burjuva partisiyle, o bir burjuva partisi olduğu için, seçim ittifakı yapmayacak mısınız? Ya da 1987 yılında Evren-Özal iktidarının referanduma götürdüğü “eski siyasilerin hakları” konusunda, söz konusu olan partiler CHP, AP, MSP ve MHP gibi burjuva partiler olduğu için kayıtsız mı kalacaksınız? Bu durumda prensipleriniz adına halk egemenliğini ve proletaryanın örgütlenme haklarını yok saymış olmayacak mısınız?
  2. Her koşul altında “1+1= 2 yapmaz” şeklindeki eleştirinin ikili açılımı var. Birincisi, CHP ile HDP bir araya geldiğinde aslında her iki partinin tek başlarına alacağı oylarda bir düşme olur şeklindeki değerlendirmedir. Bu kısmen doğru olsa da birlikteliğin yaratacağı dinamik bunu fazlasıyla telafi eder. Ama esas önemli olan ikinci eleştiridir: HDP+BHH+Sosyalistler “Devrimci” ittifakının burjuva bir CHP ile “kirletilmesi”! Bu doğru değildir. Birincisi seçim ittifakı bir cephe değildir. Çok spesifik, ama burada çok tayin edici bir konuda yapılan anlık bir ittifaktır. Başkanlık Sistemine karşı bir ittifak (Bu konuyla ilgili olarak PGBSosyalizm Bülteni, Sayı 8). İşçi sınıfının genel çıkarlarıyla son derece uyumludur.  Çünkü mesele demokrasi meselesidir ve işçi sınıfının buna her sınıftan daha fazla ihtiyacı vardır (en az Kürt halkının olduğu kadar). Dolayısıyla bu ittifak salt CHP ile yapıldığı için sınıf mücadelesini geriletmez, tam tersine bu mücadeleye güç kazandırır. Aksi durumda, yani Başkanlık Sistemine yol verildiğindeyse sınıf mücadelesi daha da geriler.
  3. CHP ile yapılacak bir seçim ittifakının 1936 İspanya’sında olduğu gibi bir Halk Cephesi karakteri yoktur. İlkin, Türkiye o yılların İspanyası gibi emperyalist bir ülke değildir ve cumhuriyetçi burjuvazinin başını çektiği bir işçi sınıfı örgütleri hükümeti de yoktur. Ortada ne Sosyalist Parti ne Komünist Parti, ne FAI (anarşist örgüt), ne POUM (ortayolcu yarı-Troçkist örgüt) ne CNT (anarşist sendikal konfederasyon) ve ne de UGT gibi Sosyalist Parti’nin kontrolünde işçi konfederasyonları vardır. O yıllar İspanya’da söz konusu olan ciddi ciddi işçi sınıfı örgütlerinin önderliğinde patlak veren bir emperyalist ülke proleter devrimidir. İşçi devriminin bütün yakıcılığıyla gündemde olduğu bir yerde bu devrimi burjuvazinin önderliğine teslim etmek anlamına gelen Halk Cephesi politikası elbette işçi sınıfının iktidar mücadelesine ölümcül bir darbe indirmiştir. Ve tabii orada “1+1= 2 etmez” ya da “birbirlerini zıt yönlere çeken vektörlerin varlığı tek ve daha güçlü bir vektör çıkarmaz”, yani burjuvazinin proletaryaya önderlik etmesi proleter devriminin bütün gücünü kırar.  Ama bugün Türkiye’deki durum bu mudur? Bırakalım yukarıdaki türden işçi örgütlerinin eksikliğini, bugün 1990’lı yılların ortalarında hükümet düşüren bir Emek Platformu’ndan dahi söz etmek artık mümkün değildir. Cumhuriyet tarihinin tanık olduğu en görkemli ayaklanmalardan biri olan 2013 Haziran İsyanına işçi sınıfının neredeyse hiçbir örgütlü kesiminin katılmadığı da bilindiğine göre. Emperyalizme bağımlı bir ülkede bonapartist karakterli bir diktatörlüğe karşı burjuva demokrasisi için mücadelenin sürekli devrimin sac ayaklarından birini oluşturduğunu görememek, kendine “devrimci Marksist” etiketini yakıştırsa da, ancak “solculuk”un bir alamet-i farikası olmak anlamına gelir. Kaldı ki, CHP ile yapılan bir seçim ittifakının sınıf mücadelesine engel teşkil etmesi söz konusuysa HDP ile yapılacak olanın engel teşkil etmeyeceğinin güvencesi nedir? Birini Halk Cephesi olarak görüyorsanız diğeri de öyle değil midir? Bize göre ikisi de değildir ve sosyalistler her iki partiyi de seçim ittifakına davet etmeye devam etmelidirler.
  4. CHP ile AKP arasında her ikisinin de dayandıkları sınıfsal zemin burjuvazi olduğu için herhangi bir fark yoktur yaklaşımı 2010 Referandumundan da, ondan önceki ve sonraki gelişmelerden de hiçbir şey anlamamış olmayı gerektirir. Üstelik Türkiye’deki rejimin karakterinin şimdiye kadarki “Vesayet rejimine son veriyoruz!” anlayışıyla nerelere geldiğini hiç görememek demektir. Solculuk yapanların bu yaklaşımı politikayı bir “sanat” olmaktan çıkartıp içi boş şablonlara çevirmekten öteye geçemez.

Uçuk Solculuğun, solculuğunu tescil etmek için CHP karşıtlığına ihtiyaç duyanların, kendi CHP alerjilerinin işçi sınıfının çıkarlarının önüne geçmesine izin verenlerin ilk elde anlaması gereken husus, bütün bu tür ittifakların panzehrinin işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesinden geçtiğidir. İşçi sınıfının burjuvaziden, onun devletinden ve hükümetlerinden örgütsel, politik ve tabii mali bağımsızlığının sağlanması Türkiye işçi hareketinin temel problemidir. Politik ve sendikal düzlemde bağımsızlığın gerçekleşmesi ölçüsünde işçi sınıfının kitleselleşecek devrimci partisinin inşası da kolaylaşacaktır. Başkanlık Sistemi zaten zor olan bu sürecin daha da zorlaştırılması anlamına geleceğinden, “solculuk” bir kenara bırakılarak bütün işçi sınıfı yandaşı güçlerce topyekûn bir bombardımana uğratılmalıdır.

CHP’ye ve HDP’ye Çağrı

Gelin militarizmin ve gericiliğin en karanlık güçlerinin koordinasyon merkezi olarak çalışacak başkanlık sistemine karşı seçim ittifakı yapın! Desteğimiz size olsun!

Yıllardır süratle büyük bir felakete doğru sürüklenen Türkiye 7 Haziran seçim sonuçlarına bağlı olarak uçurumun kenarına geliyor. AKP’nin yerleştirmeye çalışacağı Başkanlık Sistemi sadece Türkiye halklarının değil, bütün Ortadoğu halklarının birbirine kırdırılmasının emperyalizmce de desteklenen (emperyalizm kendi krizi nedeniyle tam denetim kuramadığı durumlarda, kimin kiminle savaştırıldığının anlaşılamadığı bir kaos durumu yaratmayı “çözüm” görüyor) bir kaldıracı olacaktır.

Seçim sonuçlarına bağlı olarak oluşacak meclis düşebilir

7 Haziran seçimlerinin sonucuna bağlı olarak eğer AKP hükümeti Başkanlık Sistemine geçişi sağlayabilecek bir temsil gücüne kavuşursa, bu zaten o andan itibaren “seçilmiş” parlamentonun her türlü işlevini yitireceği ve mevcut TBMM binasının dev bir AVM’ye dönüştürülerek Devletlû’nun vekillerinin de Ak Saray’daki 1000 odaya tıkıştırılacakları anlamına gelir.  Yok eğer AKP bu temsil gücünü elde edemeyip de iktidarda kalırsa o zaman süreç yeni referanduma kadar uzayacak olsa da tehdit sürmeye devam edecektir. Dolayısıyla yakıcı olan sorun ne pahasına olursa olsun 7 Haziran “seçim”lerinde AKP’nin yenilgiye uğratılmasıdır. Gene 12 Eylül darbesi yadigârı yüzde 10 barajı ve inanılmaz propaganda eşitsizlikleriyle donanmış bir “seçim” olsa da. Kaldı ki, eğer Başkanlık Sistemine geçiş söz konusu olursa, bu zaten Cumhuriyetin, laikliğin ve tabii “parlamenter sistem” altındaki demokrasi kırıntılarının da havaya uçurulması anlamına gelecek ve hem ülke içinde hem de dışında bir savaş durumunun tam da emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmek üzere devreye sokulması biçimine bürünecektir. Bu koşullar altında ne milliyetler çatışmasının, ne mezhep çatışmalarının, ne grev yasaklamalarının ve işçi cinayetlerinin, ne gençlerin birbirine kırdırılmasının, ne kadın cinayetlerinin önüne geçmek mümkün olur. Bültenimizin geçen sayısında da ifade ettiğimiz gibi bu koşullar altında oluşacak olan 2015 Meclisinin bileşimi sadece Başkanlık Sistemine geçişe izin verip vermemesi açısından önemlidir. Gerisi palavradır. Oluşacak Meclis eğer Başkanlık Sistemine geçişe yol açarsa, yukarıda da belirttiğimiz gibi Devletlû’larının Meclisi olacak, yani kendini inkâr edecektir. Öyle olmayıp Başkanlık Sistemine izin vermezse, yeni ve demokratik esaslarla seçilmiş bir Kurucu Meclis seçimini derhal önüne koymak zorunda kalacaktır.

CHP-HDP seçim ittifakı neden zorunlu?

İşte bu koşullar altında gerçekleşecek bir CHP-HDP ittifakı, bu ittifakı destekleyecek başta Birleşik Haziran Hareketi (BHH) olmak üzere sosyalist parti ve grupların da katılımıyla birlikte demokratik bir Kurucu Meclis seçiminin yolunu açabilir. Sadece bir savunma hattını kurmayı değil, çok daha ileri bir mevzii ele geçirmek üzere harekete geçirilecek bir kitlenin coşkusu var olan tabloyu tamamen tersine çevirebilir. Söylenenin tersine bu birliktelik günümüz koşullarında CHP’nin 1977 seçimlerinde elde ettiği yüzde 42’lere ulaşan noktayı bile aşabilir. Buna karşılık, tabii ki 1977 koşullarının çok farklı olduğu, o sıralar ülkede devrimci bir süreç yaşandığı haklı itirazları ileri sürülebilir. Ama şu da bir gerçektir ki, o zaman ne Cumhuriyet, laiklik ve demokrasi bugün olduğu gibi tehdit altındaydı, ne ülke böyle bir parçalanma riski altındaydı, ne emperyalizmin Türkiye üzerindeki denetimi bugünkü düzeyindeydi (unutmayalım, ABD Ecevit hükümetine afyon ekimini yasaklamadığı için ambargo uyguluyordu) ve ne de Kürt hareketi günümüzde olduğu kadar örgütlüydü. Kaldı ki 2015 seçimlerinin öncesinde de AKP hükümetini tir tir titretmiş olan ve sonuçta milyonlarca kişinin sokaklara döküldüğü bir 2013 İsyanı yaşandı. CHP-HDP ittifakından söz ederken şu konunun altının dikkatle çizilmesi gerekir:  2013 yılında gerçekleşen İsyanda, Taksim’de şiddetli polis saldırısına maruz kalan insanlara yardım etmek üzere Kadıköy’de sokağa çıkarak Boğaz Köprüsü’nü geçen yüzbinlerce insan CHP liderliğinin uyuşuk politikasına rağmen ezici bir çoğunlukla CHP seçmenleriydi. Gene Gezi Alanı işgali sırasında yapılan anketlerde, alanı dolduranların yüzde 87’si bir seçim olduğunda CHP’ye oy vereceğini söylüyordu. Aynı şekilde Tayyip Erdoğan, “Kobane ha düştü ha düşecek!” diyerek hükümetiyle birlikte dolaylı yoldan IŞİD’e arka çıktığında, Kürt halkı Kobane’li kardeşleriyle dayanışmasını göstermek için HDP yönetiminin karar almasını beklemeden sokağa çıktı. HDP yönetimi ancak sokağa çıkan insanların evlerine dönmeleri için çağrı yapabildi. Evet, 2015 seçimlerinde bir CHP-HDP seçim ittifakı, bu partilerin önderliklerinin niyetlerinden bağımsız olarak hükümetle çatışmayı yaşamış ve yaşamakta olan her iki partinin tabanının acil bir ihtiyacıdır. Çünkü her iki partinin tabanı da sınırsız bir demokrasiye 12 Eylül 1980’den beri açtır.

CHP yönetimine sorular

CHP yönetiminin seçimlere HDP ile girmede çekingen davranmasının bazı çevrelerce ileri sürülen tek bir gerekçesi vardır:

Memlekette bazı bölgelerde, özellikle CHP’nin güçlü olduğu Ege ve Trakya gibi bölgelerde zaman zaman ekonomik ilişkilerden (Kürt göçünün neden olduğu) de kaynaklanan bir Kürt düşmanlığı mevcuttur. Ve CHP, HDP ile ittifak yaparsa seçmenlerinin bir bölümü MHP’ye ya da başka Kürt düşmanı partilere oy verir.

30 yıllık savaşta ölen askerler meselesi bu işin kılıfıdır. Kaldı ki 30 yıllık savaşta 40 bin insan öldüyse bunun 5 bini Türk, 35 bini Kürt’tür. Halklar barış istiyorsa –ki istiyor- zaman içinde bunların hepsi unutulur. ABD’nin isteği üzerine, savaşta çok Amerikan askeri ölmesin diye, bağımsızlıkları için savaşan Korelileri öldürmeye gittiğimizde 3-4 bin “şehit” verdik. Ama şimdi gene aynı ABD ile aynı NATO içindeyiz. Hiç de Amerikalılara kin tutmuyoruz. Çanakkale savaşını unutmadık, on binlerce şehit verdik, ama şimdi bizi İngilizlerin hizmetinde öldürmeye gelen Anzak’larla beraber anma törenleri yapıyoruz. Demek ki halklar barış ve kardeşlik isteyince her şey unutulabiliyor. Varlıkları için mücadele eden toplumlar geçmişe çakılı kalmamalı, geleceğin birlikteliklerinin yollarını aramalılar. CHP yönetimi de kendi seçmenine bu basit gerçekleri anlatabilmeli. Anlatamıyorsa bunun sorumluluğunu kendinde aramalıdır. Ama bu sorunu kolaylıkla anlatabilmenin yolu da, geçmiş düşmanlıkların ateşini söndürmenin yolu da ortak düşmana karşı birlikte bir mücadeleyi örgütlemeden geçmiyor mu? İşte CHP’nin, gericiliğin tüm karanlık güçlerinin koordinasyon merkezi işlevini yüklenecek Başkanlık Sistemine karşı HDP ile ortak mücadeleye girmesi, hem geçmişin yaralarını silmek hem de geleceği kurtarmak için bugün atılması gereken en önemli adım değil midir?

CHP yönetimi, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesine neden olan Ekmeleddin İhsanoğlu tercihinde kendi seçmenine doğrudan Genel Başkanı’nın ağzından şöyle seslenmişti: “Gideceksiniz ve oyunuzu tıpış tıpış vereceksiniz!” Ve CHP yönetimi tarafından çıkışsız bırakılan CHP seçmeni, oyların bölüneceği korkutmasıyla gerçekten oylarını tıpış tıpış verdi. Burada İhsanoğlu’na büyük kentlerin dışında kalan MHP’lilerin oy vermediği herkesin malumu. CHP yönetimi İhsanoğlu yanlış tercihiyle önemli miktarda MHP oyunun Tayyip Erdoğan’a kaymasına neden olduğunu acaba fark etmedi mi? Bunun ötesinde, Ankara ve Mersin gibi büyük illerde gösterdiği MHP’li adaylarla ve İstanbul’da gösterdiği Turgut Özalcı ve Fethullahçı adaylarla AKP’nin ekmeğine yağ sürdüğünü fark etmedi mi? Ama artık bunlar geçmişte kaldı, şimdi içinde bulunduğumuz konjonktürde, siyasal demokrasinin genişlemesi, Cumhuriyetin korunması ve dolayısıyla Başkanlık Sistemine geçişin engellenmesi için CHP’nin HDP ile seçim ittifakı yaparak, AKP’nin yaptığı gibi sahte barış çözümündense gerçek bir barış çözümünün yolunu açması ve çözüm kozunu da AKP’nin elinden alarak, “Gerçek barışı da ben tesis edeceğim!” demesi doğru politika değil midir? CHP yönetimini bu sorulara açık cevaplar vermeye çağırıyoruz.

HDP yönetimine sorular

Kürt hareketi yüzde 10 barajı koşullarında bir kez SHP ile seçimlere girmenin dışında, kendisi bir kez bağımsız parti olarak seçimlere katılıp barajı zorlayarak bunda başarılı olamayınca, haklı olarak seçimlere bağımsız adaylarla girme yolunu denedi ve bunda da oldukça başarılı oldu. Parti son seçimlerde aldığı oyla 40 milletvekillik bir potansiyele (36 milletvekili elde etti) sahip olduğunu kanıtladı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş’ın aldığı yüzde 9,8’lik oy HDP’nin gerçek oyunun oldukça üstündedir. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte, en belirginleri şunlardır: 1) Seçmeninin yaklaşık üçte biri Alevilerden oluşan CHP’nin deklare bir Sünniyi (İhsanoğlu) aday göstermesi, ister istemez bir miktar Alevi seçmenin oylarını Demirtaş’a yönlendirmelerine neden oldu. 2) Seçimlere sadece üç adayın katılıyor olması, bu seçimleri, bütün partilerin katıldığı bir genel seçimden farklı kıldığından, Demirtaş, bütün partilerin kendi adaylarıyla katılabileceği bir seçimden daha avantajlı bir konumda oldu. 3) Seçimlere katılma oranı Genel Seçimlere göre oldukça düşük kaldığından (yüzde 90’a karşı yüzde 77) Demirtaş’ın oy oranı olduğundan daha yüksek çıktı.

Bu durumda, HDP’nin Demirtaş’ın adaylığıyla zaten yüzde 10 barajını zorlayarak yüzde 9,8 oy elde ettiği ve dolayısıyla ufak bir itmeyle barajı aşacağı yaklaşımı maalesef gerçekleri yansıtmıyor. HDP’nin yüzde 10 barajını aşabilmesi için oylarını yaklaşık olarak yüzde 60 oranında arttırması gerekiyor (HDP’nin gerçek oyunun yüzde 6,5-7 bandında olduğunu düşünürsek). Açık olan şudur: bütün sosyalistlerin HDP’ye oy verdiğini düşündüğümüzde -ki Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu böyle olmuştur- HDP’nin barajı aşması çok zor, seçimlere kadar toplumda çok büyük bir altüst oluş olmazsa neredeyse imkânsızdır. Peki, bu gerçekler ışığında HDP yönetiminin birdenbire hemen bu tarihsel öneme sahip seçimler öncesinde “Seçimlere bağımsız parti olarak girip 12 Eylül ürünü yüzde 10 barajını yıkacağım” demesi ne anlama geliyor? Açıkçası biz bunu anlayamadık? Eğer böyle düşünülüyorsa HDP barajı yıkmak için niye bütün seçimlere parti olarak katılmadı? HDP’nin seçimlere bağımsız olarak katılması niye bugüne kadar değil de, tam Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık Sistemine geçiş seçiminin öncesinde gündeme geldi? Son olarak şu soru: HDP’nin seçimlere bağımsız parti olarak katılma kararını nerede tartışıp aldığını bile bilemiyoruz. Parti içinde bu kararın oluşmasına karşı çıkan, en azından geçmiş seçim tecrübeleri üzerinden basit bir matematik hesabı yapan hiç mi kimse olmadı?

HDP yönetimi aldığı bu kararla militarizmin tüm karanlık güçlerinin bir araya geleceği bir koordinasyon merkezi işlevi yüklenecek Başkanlık Sistemine yol verebileceğini düşünemiyor mu? Ortada çok açık bir durum var: Diyelim ki, en iyi koşullarda yüzde 10 barajını zorlayacak kadar oy alacak olan bir parti var. Bu parti barajı aşamasa da bu oyla ve bağımsız adaylarla 50’nin üzerinde milletvekili çıkarır. Mucize oldu ve barajı parti olarak aştı. O zaman çıkaracağı milletvekili sayısı taş çatlasa 70 olur. Şimdi bütün fırtına bu 20 milletvekili üzerinde mi koparılıyor? Üstelik ortada 50 kadar garanti milletvekili var, diğer yanda ise AKP’ye hediye edilme ihtimali çok yüksek 50 milletvekili olacak! Buna bir de barajı aşamayacak HDP’nin CHP’den alıp AKP’ye hediye edeceği milletvekillerini de eklerseniz neredeyse Tayyip Erdoğan’ın 400 milletvekili hesabını tutturmuş olursunuz. Yok arkadaşlar bu akıl alır bir politika olamaz!

HDP yönetimine şu öneriyi yapmak zorunlu oluyor: Siz CHP yönetimine açık teklif götürün, onlar reddetsinler! Ama reddettiklerinde de seçimlere bağımsız adaylarla girin!

Tabii son olarak bütün bu tartışmayı sonlandıracak şu yaklaşım eğer HDP’de hâkimse bizim söyleyebileceğimiz hiçbir şey kalmıyor: Türkiye’nin Başkanlık Sistemine geçip geçmemesi bizi çok da ilgilendirmiyor, biz kendi işimize bakıyoruz.

Bu yaklaşıma söylenebilecek hiçbir şey yok, ama o zaman şu soruyu da sormadan edemeyeceğiz: Başkanlık Sistemine geçişin bir felaket olacağını düşünen bizlerden niye oy istiyorsunuz? Türkiye’yi ilgilendiren bir konu sizi ilgilendirmiyorsa neden Türkiye partisi olmaya soyunuyorsunuz?

Son olarak, HDP’nin seçimlere CHP ile katılması halinde önemli bir Kürt nüfusun CHP’dense AKP’ye oy vereceği iddiası da kesinlikle doğru değildir. Bu, yıllardır liberalizmin sosyalist hareket üzerinde yaptığı propagandanın etkisinde kalmaktır. Biliyoruz ki liberal propaganda yıllardır Türkiye’deki bütün kötülüklerin sorumlusunun CHP olduğunu işlemiştir. Onlara göre 12 Eylül 1980 darbecileri de, Tansu Çiller-Mehmet Ağar-Doğan Güreş ekibi de su katılmamış Kemalistlerdir. Liberalizmin aklına, 1950 yılından bu yana CHP’nin tek başına iktidarının 2,5-3 yılı geçmediği nedense hiç gelmez. 12 Eylül öncesinde kontrgerilla ve faşistlerce öldürülen aydınların çoğunluğunun CHP’li olduğu söylenmez. İşte bu propagandadır ki Kürt halkının CHP’dense AKP’yi tercih edeceğini vaaz edip durmuştur. Oysa ki hiç unutulmasın 1973-1991 arasındaki beş Genel Seçimde de aynı gelenekten CHP, HP ve SHP Diyarbekir’de birinci parti olmuşlardır. Öte yandan, bu söylediklerimiz kesinlikle bir CHP övgüsü değil, sadece liberallerin yarattığı yanılsamanın geçmişte “Yetmez ama Evet!” çizgisinin solda bugünkü izdüşümünden farklı bir şey değildir.

 

BHH ve diğer sosyalist güçlere gelince

7 Haziran 2015 seçimleriyle ilgili olarak önerdiğimiz bu seçim ittifakı bizim sınıfsal perspektiflerimize zarar vermez. Önerdiğimiz ne doğrudan bir sınıf cephesidir, ne de dolaysız bir anti-emperyalist cephedir. Ancak, emperyalizmin dünya ve Türkiye ölçeğinde her türlü demokratik kazanımla – nispi temsil usulüne dayalı özgür seçimler de buna dahil- keskin bir çelişki içinde olduğunu bildiğimizden, bu ittifakın, kendisine katılan partilerin önderliklerinden bağımsız olarak, sınırlı da olsa bir anti-emperyalist yanı olduğunu ve gene işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele alanını genişletecek bir demokratik burjuva zemine sıçrama fırsatı sunacağından sınıf mücadelesine imkân tanıyacak bir alan yaratacağını görmeliyiz. Bu seçim ittifakı önerisi, Sosyalizm olarak yıllardır savunageldiğimiz bir geçiş talebi olan Kurucu Meclis talebinin de demokratik taleplerle beslenerek daha da somutluk kazanması anlamına gelir.

Sosyalistlerle birlikte seçim ittifakı yapmalarını önereceğimiz burjuva ya da küçük burjuva partilerinden siyasal demokrasinin genişletilmesi talebinde bulunuyoruz. Bizim tüm gücümüzle içinde yer alacağımız HDP-CHP ittifakının başarısının, HDP’nin BHH ve diğer sosyalistlerle yapacağı seçim ittifakının yüzde 10 barajını aşması ihtimalinden çok daha yüksek olacağı bir gerçektir. CHP-HDP ittifakının destekleyicisi olacak sosyalistler, bu ittifakın iki partisi hükümet olma imkânı elde ettiği anda, onlardan, seçilmiş olan bu gerici meclisi feshedip yasama erkiyle yürütme erkini elinde bulunduran tek bir Kurucu Meclis seçimine gitme taahhüdünde bulunmalarını talep etmelidirler. Ancak bu Kurucu Meclis Tayyip Erdoğan’ın arzuladığı Başkanlık Sistemine geçişi engelleyebileceği gibi, mevcut Cumhurbaşkanlığı müessesine de son verip devletin üst düzey temsilini hiç de pahalı olmayacak bir tarzda kendi başkanına, yani Meclis Başkanına devredebilecektir.

Önereceğimiz meclisin üyeleri, hiçbir milliyet ya da cinsiyet farkı gözetmeksizin seçme ve seçilme yaşı 18 olan insanlar tarafından iki yıllığına seçilirler. Mahalli Meclisler zemininden nispi temsil usulüne göre seçilerek gelecek bu üyeler kendilerine vekâlet verenler tarafından her an görevden alınabilirler ve vekillikleri süresince alacakları maaş da nitelikli bir işçininki kadardır.

Böyle bir Meclis, hem CHP kitlesinin HDP kitlesiyle buluşmasına zemin hazırlar, hem de sınıf mücadeleci sosyalist grupların Türkiye’de sermayeden ve devletten bağımsız bir kitlesel işçi partisinin inşasına soyunmalarına katkı sağlar. İşte, 2013 İsyanıyla hareketlenen kitleleri geriye itmek yerine ileriye doğru götürecek tek önlem budur. Daha geniş bir siyasal demokrasi işçi iktidarı için mücadeleyi kolaylaştırır.