Halk Cumhuriyeti Savunuyor, Ya Liderlikleri?

 

— Şadi Ozansü

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLÛKU

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Nazım Hikmet  (1947)

Bu şiir çoğu insana, özellikle Türkiyeli sosyaliste buruk da olsa garip bir mutluluk verir. Nihayet üzerindeki yükten kurtulmuştur. Suçlu tespit edilmiştir: Halk ya da işçi sınıfı! Artık kendini rahatlatabilir.

Bu satırlarda, sadece Türkiye işçi sınıfının değil, dünyadaki bütün işçi sınıflarının suçluluğunun ağırlıklı payı anlatılır. Önderlikler onun kurtuluşu için mücadele ederler, ama o bunu anlamaz, dolayısıyla yenilgiye uğrar. Böylece işçi sınıfının, dünyanın hiçbir emperyalist/kapitalist ülkesinde iktidarı alamamış olmasının suçlusunun gene işçi sınıfının kendisi olduğu anlayışı bütün çıplaklığıyla resmedilir!

Oysa, 1917 Ekim Devrimi’nin gerçekleştiği Sovyetler Birliği dışındaki hiçbir emperyalist kapitalist ülkede, aradan yüzyıl geçtiği halde ve gerçekleşen sayısız devrime ve devrimci duruma rağmen, iktidarın işçi sınıfının eline geçmemiş olması, esasen işçi sınıfının önderliği olduğunu iddia eden partilerin ya da siyasi yapıların tutumları nedeniyle olmuştur.

Büyük şair burada fazlasıyla yanılıyor, hatta yanılmanın da ötesinde kendinin de içinde yer aldığı “önderlikleri” tarihin acımasız yıldırım darbelerinden kurtarabilmek için ne yazık ki kendisi suç işliyor.

Tarih bazen en namüsait gözüken koşullar altında kitlelere, halklara, işçi sınıfına ve onların önderliklerine beklenmedik fırsatlar sunar. İşte, 16 Nisan Referandumu, daha doğrusu plebisiti böyle bir fırsattı ve olmaya devam ediyor.

Bu plebisitte 7’den 70’e bütün ‘yurttaş’lar cumhuriyeti, laikliği savunmak üzere seçim sandıklarına koştular, “HAYIR” oylarını kullandılar ve oylarına sahip çıktılar. Ama karşılarında demokrasi düşmanı bir “EVET” örgütlenmesi olduğunun ayırdında değillerdi. Seçim manipülasyonları çok önceden belirlenmişti oysaki: MHP ve BBP önderlikleri iktidar kliğine oydan ziyade baskı araçları sunabildiler, ama bu destek zaman zaman oydan daha etkili oldu. Dolayısıyla Balkon konuşmasında MHP, BBP ve Hüda-Par önderliklerine edilen ‘teşekkür’ aslında bir gerçeği yansıtıyordu, sıradan ve diplomatik bir teşekkür değildi. Nitekim “HAYIR” kampının yüzde 80-90’lara ulaştığı yerlerde bile demokrasi düşmanları yerlerini alıp tehditlerini savurdular. Varın şimdi “EVET” kampının hâkim olduğu yerlerde nasıl bir ortamın oluştuğunu düşünün.

Demokrasi düşmanı kamp, referandum öncesinde her ihtimali göz önünde bulundurmuştu. Mühürsüz pusulalar aslında çift taraflı bıçaktı, şöyle ki: “HAYIR” oyunun geriletilmesi için “EVET”in ezici hâkimiyet kurduğu yerlerde “EVET”in lehine fazlasıyla kullanılacak; ama buna rağmen yine de ülke çapında “HAYIR” oyu önde çıkarsa YSK’ya başvurulacak ve 16:00-17:00 arası almış olduğu kararın yanlış ve hukuksuz olduğu ilân ettirilecekti. Bu durumda YSK özeleştiri yapacak ve referandum sonuçlarını yok sayacaktı.

Erdoğan/Bahçeli kliği referandumu önemsemek zorundaydılar, çünkü…

Sorulması gereken soru şu: Erdoğan’ın elinde Evren diktatörlüğünün kendisine sunduğu bir dizi yetki (Kenan Evren’in bile kullanmaya gerek duymadığı) varken neden böyle bir plebisite gerek duydu? Bahçeli’nin MHP’yi kaptırmamak için Başkanlık sistemine yol verme planı, Tuğrul Türkeş’in AKP’ye bilinçli bir biçimde arabulucu olarak gönderilmesiyle uygulanmaya başladı. Bahçeli, Erdoğan’a vereceği bu destek karşılığında partisinin, muhaliflerin eline geçmesinin engellenmesini talep etti. Erdoğan bu talebi yerine getirdi ve MHP, Bahçeli’nin elinde kaldı. Erdoğan’ın amacıysa yargılanma meselesiydi. Bu anayasa değişiklikleri yapılmadığı takdirde mevcut Anayasaya göre yargılanması mümkündü, çünkü özellikle bu Anayasada yer alan ‘tarafsızlık’ ilkesi kendisi tarafından defalarca çiğnenmişti. Dolayısıyla, bu 18 maddelik anayasa değişikliği paketi hem Erdoğan hem de Bahçeli için hayati bir öneme sahipti. Bu değişiklerin referandumdan geçmesi olmazsa olmazdı. Ne yapılıp edilip halkoyundan geçirilmeliydiler. Burada her şeyin yanı sıra YSK da devreye sokulmuştu. Nitekim CHP’nin itirazının reddedilmesine muhalefet şerhi koyan YSK üyesinin dediği gibi ortada kanunun açıkça çiğnenmesi durumu söz konusuydu.

CHP önderliğinin anlamak istemediği

Evet anlamadığı değil, anlamak istemediği konu şu: Erdoğan kliği kendi sonunu getirdiğini bildiğinden 7 Haziran seçim sonuçlarını kabul etmedi ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez 6 ay içinde genel seçimlerin yenilenmesine tanık olduk. Üstelik (başarılı olur ya da olmaz) CHP liderine kabine oluşturma fırsatı Erdoğan tarafından verilmedi. CHP önderliği bu “oldu-bitti”ye de ses çıkartmadı. Hep Erdoğan kliği sanki ‘demokrasi’den yanaymış gibi davrandı. Referandumun gayrı resmi sonuçları üzerine, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” ya da “Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye” diyebilen bir önderliğe gerekli tepkiyi vermedi. HDP’li vekillerin hapse atılacağını bile bile yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına itiraz etmedi.

Şimdi ne olacak?

Bu hileli referandum sonuçları TBMM’yi ortadan kaldırdı, 2019 yılında da Başkanlık rejimini getirecek ve alaturka faşizm yolunun taşları döşenecek. Yüzde 55’e yakın oyun yüzde 49’a indirildiği bir referandum yaşadık. 2019’da bu rejim ve YSK ile Erdoğan’ın karşısındaki adayın, oyların yüzde 60’ını dahi elde etse kazanamayacağı gerçeği görülmelidir. Çünkü bu klik geçmişte de görüldüğü gibi hiçbir koşul altında iktidarından vazgeçmek niyetinde değildir. Dolayısıyla muhalefet şimdiden Meclisi terk etme yolunu seçmelidir. Söz konusu olan hükmü kalmayacak olan bir meclistir. Belki taktik olarak Erdoğan’ın karşısına tek adayla çıkabilir ama işini bu seçimlere güvenerek sürdüremez. Erdoğan “200 yıllık mücadeleleri”nden söz ederken sadece 90 küsur yıllık Cumhuriyet rejimine karşı olduğunu söylemiyor, 1806 Sened-i İttifakı’ndan bu yana süren bütün mücadelelerde “taraf” olduğunu ileri sürüyor. Yani her türlü moderniteye karşı olduğunu, meşruti monarşiyi bile savunmadığını mutlak monarşiden yana olduğunu iftiharla ileri sürüyor.

İşte bu yüzden, mutlak demokrasi yani egemen Kurucu Meclis için ileri!

Alaturka faşizme karşı egemen bir Kurucu Meclis için mücadele önümüzdeki tek yoldur. Tarih, toplumların önüne bazı durumlarda beklenmedik mücadele fırsatları sunar demiştik. En basit demokratik haklar için mücadele toplumu ve tabii ezilen sınıfları çok ciddi kazanımlar elde etmeye götürebilir. Saltanatı ve hilafeti geri getirmek isteyenler bir anda ne olduklarını anlayamadan emrinde oldukları büyük patronlar sınıfının çıkarlarını bile koruyamaz hale gelebilirler. Ama bunun için demokrasi mücadelesini işçi sınıfının ve ezilen halkların demokrasi talepleri etrafında örmeye çalışan bağımsız sınıf önderliklerinin doğuşuna ihtiyaç vardır. Egemen bir Kurucu Meclis için mücadele, yaratacağı kitle seferberliğiyle bu yolu açma fırsatını sunuyor. Bağımsız bir sınıf partisi, mücadeleyi başarıyla yürütebilecek bir sınıf önderliğini de mücadele içinde çıkarabilir, çıkarmak zorundadır. O halde şimdiden en gelişkin siyasal demokrasi yolu için ileri! Egemen Kurucu Meclis için ileri! Halk Cumhuriyeti savunuyor, büyük şairin sitemlerini hak etmiyor. Sitem edilmesi gereken halka ve işçi sınıfına bu anti-demokratik referandumdan sonra ne yapılması gerektiğini anlatamayan önderliklerdir.

Mevcut Anayasayı yıkmak alaturka faşizmin yolunu açmaktır!

— Şadi Ozansü

Kenan Evren’in 1982’de yapmak isteyip de yapmadığını şimdi Tayyip Erdoğan yapmak istiyor. Dikkat ederseniz, Başkanlık düzenlemesiyle ilgili olarak, “kendim için istiyorsam namerdim” demeye getiriyor. Az da olsa doğruluk payı var: Evet önce tabii ki kendi mutlak iktidarını istiyor, ama ardından da, “öyle bir düzenleme yapalım ki, benden sonra, iktidar partisi bölünse de devlet başkanı bir Sünni/Türk İslâmcı olsun” anlayışıyla çevresine ve bütün İslâmcılara şerbet dağıtıyor. Baksanıza bu gidişle Tuğrul Türkeş’ten sonra Devlet Bahçeli de alaturka faşizmin partisine katılacak neredeyse! Gerçekten de, Kenan Evren bir siyasi hareketin lideri olmadığı için kendinden sonrasıyla ilgili bir tasarrufta bulunma zahmetine katlanmadıydı. Ama Tayyip Erdoğan öyle değil, onun “tarihsel” bir misyonu (Cumhuriyetle, laiklikle ve demokrasiyle ilgili) var ya da taraftarlarına öyle hissettirmeye çalışıyor. Erdoğan’ın “12 Eylül Anayasasını ortadan kaldıralım” söylemi tam bir tuzaktır. Birincisi, ortada 12 Eylül Anayasası diye bir anayasa yoktur. Bu anayasanın zaten büyük kısmı zaman içinde neredeyse 1961 Anayasasına dönüş biçiminde değiştirilmiştir. İkincisiyse, var olan Anayasa mevcut haliyle bırakın anti-demokratik olmayı alaturka faşizmin önünde “demokratikliğiyle” bir engel olarak durmaktadır.  Bu yüzden alaturka faşizme karşı savunulmalıdır. Her neyse, dönelim anayasa tuzağı bağlamında yazımızın başlığına.

Bugün Fransa’da ne oluyor?

Fransa 1958 yılından bu yana adına V. Cumhuriyet denilen gerici De Gaulle Anayasası ile yönetiliyor. Bu, Bonapartist karakterli bir yarı-başkanlık sistemi. Bugünlerde Fransa’da Devlet Başkanı François Hollande Avrupa Birliği Komisyonu’nun direktifleriyle, ülkede işçi sınıfının 150 yıllık mücadelesinin sonucunda elde etmiş olduğu kazanımları içeren İş Kanunu’nu emperyalist şirketlerin çıkarları doğrultusunda ortadan kaldırmaya çalışıyor. Başta işçi örgütleri olmak üzere halkın ezici bir çoğunluğu bu duruma karşı çıkıyor. Yeni yasa karşısında kitleler teyakkuzda olduklarından Meclisteki milletvekilleri de yasayı onaylamaktan kaçınıyorlar. Hatta Sosyalist Parti iktidarından milletvekillerinin bir bölümü bile yeni yasaya red oyu vereceklerini açıkladılar. Pekiyi bu durumda Hollande’nin imdadına kim yetişti dersiniz?  Tabii ki yarı-başkanlık sistemini getirmiş olan V. Cumhuriyet Anayasası! Bu Anayasa’nın 49. maddesinin 3. fıkrasına göre, bazı durumlarda Başbakanın ve Bakanlar Kurulunun isteği üzerine kimi yasa teklifleri Meclisin onayına sunulmaksızın olduğu gibi kabul edilebiliyor. İşte Hollande şimdi bu en gerici ve anti-demokratik yola başvuruyor, yani Meclisi bypass ederek kanun çıkartıyor. Şimdi bu, Fransa’daki yarı-başkanlık koşullarında gerçekleşen bir durum, bunu Türkiye’de başkanlık rejimi koşullarına uyarlayın bakalım ne sonuç elde edeceksiniz? Tabii ki Erdoğan’ın ve danışmanlarının tasavvurlarının hayata geçmesini. Alın size alaturka faşizmin kendisini.

Türkiye’nin bugünkü ihtiyacı yeni bir anayasa değil

Türkiye’nin bugünkü ihtiyacının yeni bir anayasa olduğu iddiası büyük bir palavradır. 1982 Anayasası, anti-demokratik maddelerinin birçoğu değiştirilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin tanık olduğu en demokratik anayasa olan 27 Mayıs 1961 Anayasası’na bir geri dönüşü ifade eder hale gelmiş bulunuyor. Zaten iktidar partisini çıldırtan da bu durumdur. 12 Eylül Anayasası’nda yıllar içinde yapılan değişiklikler, o sıralar AKP’nin işine yaradığı için bu parti tarafından onay görmüştü. Şimdi her konuda olduğu gibi bu konuda da her türlü demokratik kanalın yolunu kesmenin hesabını yapıyorlar. Mevcut Anayasa bu haliyle mevcut Fransa Anayasası’ndan kat be kat daha demokratiktir. Tayyip Erdoğan ve şürekâsının hayalini kurduğu yeni anayasa ise Fransa Anayasası’ndan bile daha gerici olacaktır.  Kaldı ki bugünün koşullarında mevcut Meclisten bir yeni anayasa istemek ve üstelik ondan demokratikleşme beklemek en saf ve budala politikacıların bile akıllarının köşesinden geçmemesi gereken bir anlayış olsa gerek. Dolayısıyla muhalefet partilerinin yıllardır AKP’nin başkanlığındaki komisyonlara katılıp anayasa değişiklerine destek vermeleri ancak “gaflet” ve “delalet” ile açıklanabilir. Onların bu girişimleri sadece Tayyip Erdoğan’ın başkanlık düzeni bağlamındaki politikasına yeşil ışık yakmaktan ibaret olmuştur. Daha doğrusu onun amaçlarını meşrulaştırmasına hizmet etmiştir, o kadar.

Şimdi mevcut Anayasayı savunmak, ama aynı zamanda…

AKP’nin alaturka faşizminin yolunu kesmek için mevcut Anayasaya dokundurtmamak işçi sınıfının ve örgütlerinin cumhuriyet, laiklik ve demokrasi yolunda vermeleri gereken mücadelenin ana eksenini oluşturmaktadır. Bununla birlikte işçi sınıfı eğer bütün millete önderlik edecek bir sınıf konumuna yükselmek istiyorsa, bu noktanın ötesine geçecek yolları da aşmanın mücadelesinin içinde olmalıdır. Bir başka ifadeyle, egemen bir Kurucu Meclisin oluşturulması için yürütülecek propaganda işçi sınıfının ve örgütlerinin siyasal demokrasinin kanallarını genişletme mücadelelerinin olmazsa olmazlarındandır. Türk halkıyla Kürt halkının tabandan yükselecek bir mücadele içinde Kurucu Meclis Komiteleri oluşturmaya başlamaları ve bu yolda mücadele etmeleri, kaçınılmaz olarak sınıf temelli daha farklı meclislerin de ortaya çıkmasına fırsat verecektir. İşçi örgütleri, emperyalizm altında her ülkede koşulların her an değişebileceğini gözden kaçırmadan bu örgütlenmenin de içinde olmak zorundadırlar.