Birleşik Sekretarya’nın 16. Dünya Kongresi’nin Ardından

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter
–Dominique FERRÉ

Birleşik Sekretarya’nın (Bir-Sek)1 16. Dünya Kongresi Şubat ayının sonlarında Belçika’da gerçekleşti.

Sekretarya’nın bir önceki Dünya Kongresi 2003 yılında yapılmıştı. Son Dünya Kongresinin bilançosu Bir-Sek’in International Viewpoint dergisinde Salvatore Cannavo’nun ‘Enternasyonal Yeniden bir Olasılık Haline Geliyor’ (558-559, Şubat-Mart 2010) başlıklı makalesinde çizilmiştir.

Bir soru sorarak başlayalım: Herhangi bir işçinin ya da gencin devrimci bir örgütlenmeye sadece ne söylediğini değil, ne yaptığını da sorma hakkı yok mudur?

Salvatore Cannova, Franco Turigliatto ile birlikte, şu an Bir- Sek grubunun İtalya’daki esas lideridir. Cannavo ve Turigliatto’nun isimleri haklı olarak İtalyan işçileri tarafından bilinmektedir. Cannavo ve Turigliatto, Sinistra Critica (Eleştirel Sol) akımını temsil eden Komünist Yeniden Kuruluş Partisi’nin (PRC) lider kadrolarındayken, Mayıs 2006 tarihinde –sırasıyla– vekil ve senatör olarak seçildiler ve 2006’dan 2008’e kadar İtalya’daki tüm sol partiler tarafından desteklenen Prodi hükümeti sürecinde görev yaptılar.

Yani, Bir-Sek Dünya Kongresine sunulan bu raporun yazarı iki yıl boyunca vekillik görevini sürdürdü. 2003 ve 2010 Dünya Kongreleri arasında geçen süre zarfında bir başka Bir-Sek grubu da Brezilya’da Lula hükümetine katıldı.

Kendine ‘devrimci’ diyen bir örgüt eğer emperyalizme bağımlı ülkelerden birinin (Brezilya) hükümetinde yer alıyor ve en tepedeki altı emperyalist güçten biri olan bir ülkenin (İtalya) burjuva hükümetini destekliyorsa … bu örgütün Dünya Kongresinden en azından tüm bu deneylerin bir bilançosunu çıkarması beklenirdi.

Fakat hazırlanan raporun hiç bir yerinde Brezilya’ya da İtalya meselesine tek bir kere bile değinilmemektedir.

Birkaç kongre delegesi yine de bu talebi dile getirdiler. Bir-Sek’e bağlı Amerikalı bir grup olan Socialist Action (Sosyalist Eylem), kongre hazırlıklarına katıldıklarında, “İtalya’da Komünist Yeniden Kuruluş’a (RC) katılımımız, RC’nın özünde yoldaşlarımızı ayrılmaya zorlayan biteviye sağcı ve ilkesiz gidişatı nedeniyle, gözle görülür bir başarısızlığa uğramıştır. DE lideri bir yoldaşın [diğer bir deyişle Turigliatto, Bir-Sek liderliği üyesi – La Verité’nin notu] (resmi bir güvenoyu yoklamasında) kapitalist koalisyon hükümetini iktidarda tutacak kararda oy kullanmasıyla RC deneyimi önemli bir siyasi ilke yanlışını bünyesine katmıştır” diye yazmıştır.

Bu politikaya ağır eleştiriler yöneltilmekle birlikte “Sosyalist Eylem”’in bu soruların müzakere edilmesi talebinin Bir-Sek kongresi tarafından yanıtsız bırakıldığının altı çizilmelidir.

 

Bir-Sek’in İtalya Bilançosu

Cannavo ve Trugliatto’nun yüksek görevlerde bulundukları bu iki yılın bilançosu neydi?2

Öncelikle, Berlusconi’nin yenilgisinin, Mayıs 2006’da Hıristiyan Demokratlardan Komünist Yeniden Kuruluş Partisi’ne kadar geniş bir yelpazeden seçim ittifakı kurmuş birçok partinin yeniden gruplaşmasından oluşan “I’Unione” (Birlik) hükümetinin ortaya çıkışına yol açtığını hatırlatalım.

Prodi hükümetinin sadece tek oyluk bir çoğunluğa sahip olduğu Senatoda, hem PRC’nın hem de Bir-Sek’in İtalya seksiyonu “Sinistra Critica”nın (Eleştirel Sol) lider kadro üyesi Senatör Turigliatto bulunmaktaydı. Daha Temmuz 2006’da Prodi, Afganistan’da bulunan İtalyan birliklerinin savaş kredileri gibi hassas bir soru önergesinde güven oylaması düzenlemeye karar verdi. Eleştirel Sol’dan Turigliatto hükümet lehine oy kullanarak Prodi hükümetini kıl payı kurtardı ve Birleşik Devletler’in Afganistan’daki kanlı işgalini destekleyecek birlik ve silahların gönderilmesine izin vermiş oldu.

Kısa bir süre sonra, Fransız Pablocular’ının başta gelen yayını Rouge’un yaptığı söyleşide Senatör Turigliatto şunları dedi:

“Hem bana verilen talimat çizgisinde hem de o zamanlar ne Afganistan’daki sınırları belirsiz savaşın ne de Vincenza Amerikan üssünün genişletilmesinin Unione koalisyon hükümetinin programında olmamasına istinaden 2006’da Prodi hükümetine güven oyu kullandım.” (Rouge, sayı 2195)

Fakat Prodi hükümetine güvenoyu önergesi teklifini Afganistan’a silah ve birlik gönderebilmek için verdi. –Turigliatto da bunu gayet net biliyordu– Turigliatto’nun lehte oyu bunun içindir ve o da bunun farkındadır.

Peki ama Turigliatto’yu seçen İtalyan işçiler İtalya’nın Afganistan’ın askeri işgalindeki ortaklığının devamı için mi oy vermişlerdi? Tam da bunun aksi yönde oy kullanmamışlar mıydı?

Turigliatto’nun oylamadaki kararının Bir-Sek lider kadroları tarafından tam kabul gördüğünü “Uluslararası Yürütme Bürosu’ndan bir üye” International Viewpoint’in Eylül 2006 sayısında şu şekilde yazdı:

“Savaş kredilerinin oylanması. (…) Lehte oy kullanılmasına, hükümet temsilcilerinin tavsiyelerine uyulmasına – hükümetin düşme ihtimalinin yarattığı gözle görülür panik nedeniyle duyurulan ‘görev perspektifi değişiminin ardından– ve Prodi’ye bir altı ay daha verilmesine bu nedenle karar verildi, çünkü ‘görev’ fonlarının Aralık ayı içerisinde Parlamentoya sunulması gerekecekti.”

Evet, doğru okudunuz: Prodi’ye bir altı ay daha verelim ki böylelikle NATO komutası altındaki İtalyan birliklerini Afganistan halkını katletmeye gönderebilsin.

Bu, Amerika’nın emperyalist politikasının doğrudan desteklenmesi değil de nedir?

 

Cannavo ve Turigliatto, Prodi Hükümetinde 23 Kez Güvenoyu Verdi

Şuraya dikkat çekmemiz gerekir ki Sayın Cannavo ve Turigliatto bir kez değil, tam 23 kez Prodi hükümetine güvenoyu verdiler! Sadece güvenoyu vermekle kalmadılar, aynı zamanda Prodi’nin Parlemetoya sunduğu, doğrudan Avrupa Komisyonu’nun sağcı ve emek karşıtı taleplerinden çıkan ve Prodi’nin körü körüne uyguladığı yasalar ve tedbirlerin lehinde oy kullandılar.

Örneğin, Senato Aralık 2006’da – Turigliatto’nun desteğiyle – işçilik giderlerinde %5’lik, sağlık bütçesinde (hastanelerin acil servislerinde “yaşamsal önem”i olmadığına inanılan tüm konsültasyonlar için 25 bedel uygulamasıyla sonuçlanan) 3,5 milyarlık bir kesinti, 50.000 eğitmen kadrosunda kesinti ve askeri harcamalarda %13 lük bir artış öngören bir bütçe kanunu oyladı.

Bu bütçe, “Bütçe kanununun içerdiği tedbirler bütçe açığının 2007’de %3’ün altına çekilmesini desteklemektedir” beyanatında bulunan Avrupa Komisyonu tarafından derhal kabul gördü.

Bir-Sek’e bağlı İtalyan örgütlerin bahanesi şuydu: “Farklı bir şey –bütçe kanununa karşı oy kullanmak, hükümeti devirmek ve Berlusconi’nin dönüşüne zemin hazırlamak– yapılabilir miydi?” (18 Aralık 2006, Sinistra Critica demeci)

Ardından gelenler gösterdi ki İtalyan “sol” partilerinin bu korkunç politikası (Cannavo ve Turigliatto’nun etkin katılımıyla) sadece Berlusconi’nin iktidara gelmesiyle değil işçilerin çıkarlarını (sadece lafta bile olsa) temsil ettiğini iddia eden tüm partilerin parlamentodan silinmesiyle sonuçlandı.

Bir-Sek birileri farklı bir şeyler yapabilir miydi diye soruyor. Berlusconi’den kurtulmak için oy kullanan işçiler aslında NATO ve Avrupa Birliği’nin dikte ettiği emek karşıtı politikalardan başka, “farklı bir şey yapabilecek” partilere oy vermemişler miydi? Özelleştirmelere, kamu bütçesindeki kesintilere dur demek için Berlusconi’ye karşı oy kullanmamışlar mıydı? Sinistra Critica ve PRC’nın vekillerine ve senatörlerine verdikleri yetki bu değil miydi? Sendikaların çağrısına defalarca cevap verip genel greve giden İtalyan işçilerin talep ettikleri bu değil miydi?

 

“Kapitalizmin Aşılması”

Dünya Kongresinde, İtalya meselesiyle ya da NATO’yla ilgili ne tek bir kelime ne de tek bir yorum geldi., Avrupa Birliği’ne ve kapitalistlere bağımlı emek karşıtı politikaları iki yıl boyunca uygulayan bir hükümete sadece Sinistra Critica’nın değil Bir-Sek başkanlığının da destek vermesindense gene tek kelimeyle söz edilmedi.

Ne de Bakan Rosetto’nun 2002’den 2006’ya kadar Brezilya’da Lula hükümetine “Tarımsal Reform Bakanı” olarak getirilmesi üzerine tek bir laf edildi. O zamanlar Brezilya’daki Bir-Sek seksiyonu olan Sosyalist Demokrasi’nin (DS) lideri Rosetto, geniş bölgeleri işgal eden topraksız köylülerle büyük toprak sahipleri için çalışan kiralık katilleri baş başa bırakarak toprak reformuyla ilgili tek birileri adım dahi atmayı reddetti.3

Cannavo kendi “Enternasyonal kavramı”nı makalesinde şöyle belirler: “bir programa dayanan bir yapı, ortak bir perspektif (kapitalizmin aşılması), iç demokrasi, toplumsal etkililik ve hükümetlerden tam bağımsızlık.

“Hükümetlerden tam bağımsızlık?” Fakat Birleşik Sekretarya 2003-2010 yılları arasında Brezilya’da Lula hükümetine doğrudan katıldı ve İtalya’da Prodi hükümetini destekledi! “Sol” hükümetlerin her biri kendi tarzında onları iktidara taşıyan kitlelerin tam karşısında bir politika yürüttüler.

Ve Cannavo bizlere soğukkanlı bir şekilde Bir-Sek’in Enternasyonalizm anlayışının hükümetlerden tam bağımsızlık olduğunu söylüyor? Fakat Cannavo’nun söylediği şekliyle “hükümetlerden tam bağımsızlık” anlayışı ile “kapitalizmin aşılması” anlayışı arasında bir bağ yok mu?

IV. Enternasyonal’e önem veren herhangi bir işçi “[IV. Enternasyonal’in] stratejik görevi, kapitalizmin reformunda değil, yıkılmasında yatmaktadır. Politik hedefi burjuvazinin mülksüzleştirilmesi için iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesidir” diyen bir programa dayandığını söyleyebilir.4

Burada kullanılan kavramın kapitalizmin “yıkılması” ya da (I., II. ve III. Enternasyonal’lerin devamı olan) IV. Enternasyonal’in programının temelinde olduğu gibi üretim araçlarındaki özel mülkiyetin kamulaştırılması değil, kapitalizmin “aşılması” olduğuna dikkat edilmelidir.

Bu ifadenin bir tarihi vardır. Bu kavram 1970’lerde Fransız Stalinist Partisi (FKP) liderleri tarafından, iktidarı ele geçiren işçi sınıfı perspektifi –şifahen bile olsa– terk edilerek, (Kremlin’in karşı devrim aygıtları adına) burjuva düzenini savunmalarının ispatı olarak benimsenmiş ve popülerleştirilmişti.

Çok kısa bir süre önce FKP genel sekreteri şunları yazdı: “Kapitalizmi aşmak istiyoruz. Bunu başarabilmek için, sadece iktidarın ele geçilmesi açısından soru sorulmaz mı? Hayır. Soru her bir bireyin bilinçlenmesi ve sadece kendinin değil kolektifin, toplumun kaderini de elinde tutması açısından sorulur.” (Marie-George Buffet, “Un peu de courage” [“Biraz cesaret”], 2004)

O halde bizden beklenen, şifahen bile olsa, kapitalist sistemin yıkılmasından ve işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesinden vazgeçmemizdir (tam da üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı sistemin çözümsüz krizi tüm insanlığı barbarlığa sürüklemekle tehdit ederken).

Bir-Sek dünya kongresi raporu bu konu üzerine şunları söylemektedir: “Sermeyenin geçen yıllar boyunca ücretlilerin cebinden aldığı artı değer parçalarının mülkiyetini tekrar ele geçirerek ve toplumsal ihtiyaçlara, istihdama, sağlığa, eğitime, makul bir gelire, dinlenceye öncelik vererek – kapitalist mülkiyete müdahaleye devam ederek– kar mantığını sorgulatacak bir sermaye dağılımını benimsemek gerekmektedir.”

Bir-Sek söz konusu olduğunda, meselenin, sistemin çökertilmesi ya da üretim araçlarının kolektif temellüğü değil, “sermaye dağılımı” ya da “kapitalist mülkiyete müdahale” olduğu fark edilmektedir. Marx, üretim araçlarının “özel mülkiyetinin yıkılması” ifadesinin Komünistlerin programını özetlediğini ve programın diğer bütün maddelerini tanımladığını düşünmekteydi (Komünist Parti Manifestosu, 1848). Bir-Sek’in bizden beklediği bunu tamamen farklı bir açıdan takip etmemiz yönündedir. O halde Bir-Sek kongresinde tartışılan neydi?

 

‘IV. Enternasyonal Rus Seksiyonu mu?’

Cannavo şunları yazdı: “IV. Enternasyonal’in 16. kongresini anlatmaya Enternasyonal’in Rus seksiyonunun kaynağına dönercesine yeniden kurulmasını konuşarak başlayabiliriz: IV. Enternasyonal, 1938’de Leon Trotsky’nin öncülüğünde, 1920’ler ve 30’larda Rusya’da yıkılan Stanlinizm’e karşı Sol Muhalefet’in mücadelesi ve yenilgisinin ardından kuruldu.”

Demek ki “IV. Enternasyonal’in Rus seksiyonu” bu kongrede oluşturuldu.

IV. Enternasyonal işçi sınıfının en büyük yenilgileri yaşadığı 1938 yılında kuruldu: faşizmin zirvede olduğu, bir dünya savaşına doğru gidilirken ve kendi imtiyazlarını garantilemek ve genişletmek için Stalinist terör sayesinde Bolşevik Parti’yi tamamen ortadan kaldıran asalak bir bürokrat sınıfın Sovyet Birliği’ne –işçilerin devletini bir kanser gibi yiyerek– musallat olduğu bir zamanda.

Sol Muhalefet’in sürekliliğini savunan IV. Enternasyonal’in binlerce aktif “Bolşevik-Leninist” militanı, sözde “tek ülkede sosyalizm” teorisi adı altında SSCB’nin çöküşünü hazırlayan bürokratik Stalinist klik karşısında savaşarak hayatlarını kaybetmişlerdir.

IV. Enternasyonal, politik devrim programı üzerinden, diğer bir deyişle, 1917 Ekim devrimiyle edinilen kazanımların savunulmasının –ve genişletilmesinin– tek yolu olarak Sovyet işçilerinin, köylülerinin ve gençliğinin bürokratik kliği devirmeye çağrılmasıyla oluşturuldu.

Politik devrim mücadelesinin temelinde yatan, er geç kendi imtiyazlarını özel mülkiyete dönüştürmek için kapitalizmin yeniden inşasının yollarını arayacak olan bürokrasiye karşı, 1917 Ekim’iyle sermayenin kamulaştırılması temelinde benimsenen toplumsal ilişkileri, toplumsal mülkiyeti savunmaktır.

Elbette, 1991’den sonra politik devrim mücadelesi artık aynı koşullarda yürütülmemektedir. O yıl bürokrasi Sovyet Birliği’ni yıkıp kamu mallarını eşi görülmemiş bir talan ve özelleştirme saldırısı eşliğinde uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda bölüştürdü. Fakat politik devrim mücadelesinin sürekliliği 1917 Ekim kazanımlarının geri alınması (ve bu kazanımların korunmuş parçalarının savunulması) kavgasında şekillenmektedir. Fakat Bir-Sek Dünya Kongresine katılan ve “IV. Enternasyonal Rus seksiyonu” olduğu ilan edilen VPERIOD (İLERİ) grubunun özelliği nedir?

VPERIOD grubu liderlerinin temel politik niteliği, daha önceden bürokrasi tarafından özelleştirilmiş ve yağmalanmış devlet işletmelerinin yeniden ulusallaştırılması talebine karşı son aylarda Rusya’da sürdürdükleri mücadeledir.

VPERIOD Sosyalist Hareket’in kendi internet sitesinde belirttiği gibi “İşletmelerin millileştirilip millileştirilmeyeceği sorusu anahtar soru değildir. Modern Rusya’da özel mülkiyet-devlet mülkiyeti karşıtlığı büyük ölçüde yanlıştır.

Amerikan Girişimi Enstitüsü Rus Çalışmaları direktörüne göre, geçen yıl Rusya’da “üretim neredeyse %20 oranında düştü – Nazi katliamı yılları olan 1941 ve 1942’den beri görülmemiş bir azalma oranı.” Sanayi kentlerinin çöküşü “politik bir kargaşanın ülke çapında patlak vermesini kolaylaştırabilir”, çünkü “şehirli nüfusun (25 milyon kişi)dörtte biri tek bir sanayinin hakim olduğu monokentlerde yaşamakta ve Rusya’nın GSMH’nın %40’ını üretmektedir”.

International Herald Tribune’e göre, dünya kapitalist pazarının içinde bulunduğu kriz düşünüldüğünde bu monokentlerin ortadan kalkması kaçınılmazdır. Ve biz bunların yeniden millileştirilmesi sorununu ortaya koymamalı mıyız?

 

Yeniden Millileştirme için Mücadele Etmeli miyiz yoksa Etmemeli miyiz?

VPERIOD şöyle yazıyor: “Rusya’daki devlet mülkiyeti özel mülkiyetin bir biçimidir.

Eğer aralarında bir fark yoksa, o zaman işçiler özelleştirme programına karşı çıkmakta hatalıydılar…

Eğer fark yoksa, o zaman Rusya, Kazakistan, Moldovya vb. ülkelerin hükümetleri tarafından duyurulan yeni özelleştirmeler karşısında mücadele etmek yanlıştır. Sadece tek bir örnek: Rusya’da kadın veya erkek herhangi bir demiryolu işçisi, RGD (Rusya Demiryolları, hala devlet mülkiyetinde olan bir işletme) özelleştirildiğinde durumunun değişmeyeceğine inanabilir mi?

Eski SSCB’nin ekonomik, sosyal ve kültürel çöküşünün, bürokrasinin ürünü olan ve 1991’den sonra “pazar ekonomisi”ne geri dönen Garbaçov, Yeltsin, Voronin, Nazarbayev ve diğerlerinin uyguladığı özelleştirmelerin sonucu olduğu bir gerçektir.

Oysa Sovyet işçi sınıfı, 1917 Ekim’iyle ortaya çıkan toplumsal ilişkiler çerçevesinde (devlet işletmeleri, sosyal kazanımlar ve diğerleri) oluştu. Onun varlığını sürdürmesinin devlet işletmelerinin ve bu işletmelerin (barınma, sağlık ocakları, kantinler, kreşler, okullar ve diğerleri) sağladığı güvencelerin desteklenmesine “bağlı olduğu” söylenebilir.

Yeniden millileştirme için mücadele etmemek (diğer bir deyişle Ekim 1917 kazanımlarının yeniden fethi için mücadele etmemek) eski SSCB’deki işçi sınıfını tehdit eden gerçek soykırıma eşlik etmek anlamına gelir.

Bu yeniden millileştirme sorununu gündeme getirmeli miyiz?

Yoksa biz de VPERIOD’un internet sayfasında dediği gibi, “millileştirme anahtar soru değildir”, çünkü “asıl önemli olan işçilerin kendi işletmelerinde yönetimsel kararlar üzerinde kontrol sağlayabilecek olup olmamalarındadır. Ki bu bizi işçilerin işletmelerdeki uzantısı olan sendikalarının rolü ve yeri nedir sorusuna götürmektedir.” mi demeliyiz?

Bu duruşa muhalif bir polemik esnasında, Rabochie Izvestiya5 gazetesinde çıkan bir makaleye göre: “İşçi sendikalarının rolü bu mudur? Bağımsız işçi sendikaları sadece işçilerin kendi çıkarlarını savunmak için kuruldular. Bunların işletmelerin yönetimine dahil edilmesi demek, yönetime entegre olmaları ve böylelikle özelleştirmelerin uygulanmasına, işten çıkarmaların ve ücret kesintilerinin düzenlemesine zincirlenmeleri demek olacaktır (…) Rusya’da FNPR’nin6 üst pozisyonlarında yaşananlar, işletmenin yönetimine entegre olmuş bir “işçi sendikasının” gerçekte ne anlama geldiğini gösteren çarpıcı bir örnek değil midir? Hayır, açıkça söylemek gerekirse birkaç bin işçinin arasından çıkan küçük bir öncü grup devlet mülkiyetini geri kazanma perspektifi edinmeye başladılar. Bu mücadele için de işçi sınıfının bağımsız işçi sendikalarından başlayarak kendi örgütlerini hizmetinde tutması gerekmektedir. Bu nedenle gazetemiz yeniden millileştirmeyi, özelleştirme karşıtı mücadeleyi ve Ekim 1917 kazanımlarının yeniden kazanılmasını kendi platformuna dahil etmiştir.”

VPERIOD liderleri “yeniden millileştirme” sloganına şiddetle karşı çıkmakla kalmayıp, şu açıklamayı yapıyorlar:

“Halkın, Rusya’da filizlenen muhalif fikirlerin ifade edilebilmesi için, sadece fikir yürütüyor olmakla yetinilmemesi gerektiğini, eyleme de geçebileceğini anlaması önemlidir. Gerçekte, şu anki Rus toplumu, eylemlerinin hükümetin üzerinde etkili olabileceği ve gidişatı değiştirebileceği bilincinden tamamen yoksundur.”7

Politik Devrim İçin Mücadelenin Güncelliği

VPERIOD liderlerinin söyledikleri Rus işçi sınıfı için nasıl bir aşağılamadır! Her zamanki gibi bilinçten yoksun edilgen bir kitleye indirgenmektedir. Rusya Ağustos 2007’den beri (ve özellikle 1 Ağustos 2007’de Togliatti’de dev AvtoVaz otomobil fabrikasında – o sıralar yeraltında olan – “Edinstvo” bağımsız işçi sendikasının çağrısı üzerine 800 işçinin eylemcilerin “tedbiren” tutuklanmasına rağmen birkaç saatlik iş bıraktığı grevden beri) bir gazetenin bu dönemden küçümseyen bir tavırla “grev modası” olarak bahsettiğine tanıklık etmektedir.

Yüzlerce, binlerce grev, sadece Rusya’da değil, yakın zamanda Ukrayna, Moldavya ve Kazakistan’da da fabrikaları etkilemeye devam etmektedir. Küçük bağımsız işçi sendikası grupları – çoğunlukla yeraltından– oluşuyorlar, baskıyla yok ediliyorlar ve sonra tekrar ortaya çıkıyorlar. Binlerce işçiden onlarcası, yüzlercesi gecikmiş ödemelerin yapılmasını, işletmelerin kapatılmamasını ve işten çıkarılmalara son verilmesini talep eden bir harekete akın etmekteler. Aynı zamanda –sadece birkaç düzine işletme için söylenebilir olsa da– işletmelerin “yeniden millileştirilmesi” talebi duyulmaya başlandı. Bu sadece birkaç bin AvtoVaz çalışanının Ağustos ve Ekim 2009’da formüle ettiği bir talep değil, aynı zamanda Alma Ata’da vagon onarımı fabrikasında ya da Janaozen kömür madenlerinde (Kazakistan), Kherson’da (Ukrayna) KhMZ fabrikasında, Moldavya’da “Moldcarton” ve “Glodeni Zahar” fabrikalarındaki grevcilerin de talebiydi.

Bu sloganın ortaya çıkışı aynı zamanda IV. Enternasyonal’in politik devrim mücadelesinin haklılığının da tescili anlamına geliyor.

Eski SSCB’nin işçi sınıfı, hayatta kalmak ve kendi sınıf mücadelesini aşamalı olarak yeniden inşa etmek için, SSCB’nin yıkılmasından 20 yıl sonra bile, “Ekim kazanımlarının kitlelerin bilicinde yaşadığını” -bize göre- doğrulayan bu sloganı formüle etmeye yönelmektedir. Açıkçası, hayatta kalmak için kitlelerin bunları geri kazanmaktan başka çaresi yoktur.

Bu ne Bir-Sek’in ne de “yeniden millileştirme” sloganına şiddetle muhalefet eden VPERIOD’un politikasıdır.

Bu açıdan bakıldığında, Bir- Sek kendi süreciyle tam bir uyum içindedir. SSCB’nin dağılmasının hemen ertesinde, tüm işçi hareketi liderleri (eski Stalinistler, sosyal demokratlar) kapitalist sisteme teslimiyetlerini haklı çıkarmak için eşi benzeri görülmemiş bir ideolojik saldırıya geçerek SSCB’nin kapitalizmin üstünlüğü nedeniyle “düştüğü” bahanesine sarıldılar.

Aynı yıllarda, 1992’de Bir-Sek Dünya Kongresi tarafından benimsenen “Programatik Manifesto”da denmektedir ki “Kapitalist sistem bir bütün olarak geçmiş onyıllara göre daha az itiraz görür gibi. Kapitalist sistemin SSCB ve Doğu Avrupa’da bürokratik tahakküm altındaki toplumlarla özdeşleştirilen bir sosyalizm karşısında kesin zafer kazanmış olduğu yanlış fikri yaygındır. Bu her şeyden çok sosyalizmin itibar krizinden kaynaklanmaktadır.

Ardından da, sosyalizmin –az çok Stalinist bürokrasiyle özdeşleştirilen bir sosyalizm– itibar kaybının sözde bunalımı ayrıntılı biçimde açıklanır.

Bu açıdan bakıldığında, Şubat 2010 tarihli Bir-Sek Dünya Kongresi son 20 yılın gidişatıyla tam bir uyum içindedir ve artık açıkça “kapitalizmin aşılması” için çağrıda bulunmaktadır. Sermayenin mülksüzleştirilmesine ve işçi sınıfı iktidarı perspektifine yapılan göndermeler dahi “zenginliklerin yeniden paylaştırılması” türü ne idüğü belirsiz bir talep lehine ana metinlerden çıkartılmalıdır.

Öz-yönetim: Bir-Sek’in Krize Cevabı

VPERIOD grubunun hiçbir şey icat etmediği doğrudur ve suç onda değildir “Kapitalizmin aşılması” ve “kapitalist mülkiyete müdahale” çağrısı yapan aynı Bir-Sek Kongresi raportörü bakın neler yazıyor:

“Krizden etkilenmiş bir dizi sektörde, üretimin artırılmasının ve işletmelerin yönetiminin -Arjantin ve Venezuela’da olduğu gibi- işçinin kontrolüne bırakılması denenmektedir. Bu uygulamalar yaygınlaştırılmalıdır.”

Sözü edilen “öz-yönetim” denemeleri ve kapitalistlerin tasfiye ettiği işletmeleri işçilerin “geri alması” felaketle sonuçlanmıştır.

Arjantin’de kendilerini “aşırı sol” olarak tanımlayan çeşitli akımlar 2000-2001 devrim dalgasının ardından “işçilerce yönetilen” fabrikalar hareketini başlattılar, bilanço ortadadır.

Bu hareket üzerine yapılan 2009 tarihli bir röportajda, Arjantin’de 2001’den beri işçilerin kontrolünde olan Zanon seramik fabrikasından (fabrikalarda “öz-yönetim” hakkındaki görüşümüzü paylaşmayan) bir işçi şu açıklamada bulunmuştur: “İşgal edilen birçok fabrika hayatta kalmayı başaramadı… Ne yazık ki, neo-liberal pazarın kurallarından kaçamayız, çünkü hükümete ayda 100.000 metre seramik satmayı başaramazsak ayakta kalamayız.

Elbette, pazarın “yasa”sından kaçmak zordur.

İşçi hareketi liderlerinin sorumluluğunu -artık kendi kendilerinin “patron”u olmuş- işçilerin omuzlarına yükleyen gerçek bir çıkmaz.

Bir taraftan fabrikalarda “öz-yönetim” isteniyor, diğer bir deyişle “tek fabrikada sosyalizm” hedefleniyor, öte taraftan, bu işletmelerin yeniden/millileştirilmesi ve işten çıkartmaların yasaklanması mücadelesinden, diğer bir deyişle, çalışanları koruyacak temel önlemleri üretimi garanti altına alamayan kapitalistleri mülksüzleştirerek alacak bir hükümet mücadelesinden uzun zaman önce vazgeçen emek hareketi liderleri tüm sorumluluklarından arındırılıyorlar.

Arjantinli işçinin (bir kez daha fabrikalarda “öz-yönetim” hakkındaki görüşümüzü paylaşmadığını söyleyelim) vardığı yegane sonuç şunu fark etmesidir: “Bizim de devlet kontrolüne ihtiyacımız var ki böylelikle devlet üretimimizi pazarlayabilsin ve bu şekilde fabrikanın halka hizmetini sağlasın ve devlet insanların barınacağı konutlar inşa etsin. Bu nedenle halk için yapılacak çalışmaların planlanması çağrısında bulunuyoruz çünkü Neuquen’de seramiğini bizim sağlayacağımız 60.000 konut eksiği var. Aynı zamanda, devletten ücretimizi güvence altına almasını istiyoruz çünkü bugün krizle birlikte fabrikanın üretimi ve satışlar gözle görülür şekilde düşmüştür.

Eşi benzeri görülmemiş bir işten çıkarma ve sanayisizleştirilme dalgasıyla karşı karşıya kalan işçiler için kurulmuş bu hakiki “öz-yönetim” tuzağı her ülkede Bir-Sek politikası için bir ana tema halini almıştır.

Bu nedenle, 28-29 Mart seçimlerinde Sayın Cannavo’nun örgütü, kampanyasını “krizdeki fabrikaların öz-yönetimi” talebi üzerinde yoğunlaştırdı.

Bu, işçilere ve örgütlerine fabrikalarını ve işlerini korumaları için bir dayanışma perspektifi kazandırmanın tek yolu olan “işten çıkarmalar yasaklansın” sloganına karşı duruştur.

 

Sınıf Mücadelesine Karşı “Öz-yönetim”

Bu politika Bir-Sek tarafından dünyanın her köşesinde geliştirilmektedir. Fransa’da, Bağımsız İşçi Partisi’nin (IV. Enternasyonal Fransız seksiyonundan militanların etkin olduğu POI) işten çıkarmaların yasaklanması için birleşik bir yürüyüş düzenlenmesi çağrısını aylarca geri çeviren Yeni Anti-kapitalist Parti (NPA) sözde öz-yönetim çözümünü hala bu perspektifin karşısına yerleştirmektedir.

NPA, çokulusluların kapatma tehdidiyle karşı karşıya kalan Dreux’daki Philips fabrikası hakkında 2010 Ocak ayında şunları yazdı: “Kendi işletmelerinin kontrolünü alarak, Philips EGP çalışanları, aynı 1970’lerde LIP’tekiler gibi, işlerini savunurken mücadelelerinde yeni bir evre açmaktadırlar… NPA, Philips EGP çalışanlarının fabrikalarını kendi kontrollerinde yeniden açma kararına tam destek vermektedir.

NPA 13 Ocak’ta şunları ekledi: “Çalışanlar, eylemleriyle üretmek için kimseye ihtiyaçları olmadığını göstermektedirler.

Gerçekte, Philips işçileri, 1970’lerde (sonradan Birleşik Sekretarya seksiyonu olan o zamanki Komünist Birlik’in tam desteğiyle) LIP’te birkaç aylık bir öz-yönetimden sonra saat şirketini iflasa sürükleyen talihsiz denemeyi hiçbir şekilde “taklit” etmek niyetinde değildi. Diğer yüzlerce fabrikada olduğu gibi Dreux’de de işçiler kapatmayla tehdit edilip şirket yönetiminden Macaristan’da ayda 450 Avroya (yaklaşık 560 US$) çalışma “teklif”ini aldıklarında “Tek bir işçiyi bile işten çıkarmaya hayır” dayanışmasını yaymaları için kendi sendikal örgütlerini kullanmayı denediler.

Fabrikanın kapatılması kararını bozan mahkeme kararının ardından düzenlenen toplu gösteride daha önceden bu tür bir miting düzenlemiş olan POI militanları şu açıklamada bulundular:

“İş güvencesinin tek yolu millileştirmedir. Bu borç bizim değildir. Tüm işten çıkarmalar durdurulsun. Emeklilik hakkımızdan ellerinizi çekin!

Dayanışma bu basit ve açık şeyler üzerinden temellenmelidir. Yönetim 16 toplumsal diyalog toplantısı düzenlemekle övünüyor: 1 tane ya da 16 tane toplumsal diyalog toplantısı yapmış olsunlar, biz yine de tek bir işten çıkarmayı, tek bir geçici süreli uzaklaştırmayı kabul edemeyiz. Aynısı emeklilik hakkı için de geçerli: Kim bir takvimi, bunun süresini ya da karar tarihlerini tartışmayı kabul edebilir? (…)

Philips’te olanlar bir karar mutabakatının sonucu değildir, planın çekilmesi ve iptali için verilen dayanışma mücadelesinin sonucudur. “İşten çıkarma yasaklansın” sloganı için, Philips’te olduğu gibi diğer her yerde işten çıkarma planının çekilmesi için, emeklilik sorunu için dayanışma gösterebiliriz. (…)

Philips’in sahibi yaptığı basın açıklamasında şöyle diyor: “Mahkeme kararını kabul ediyoruz. Üretim pazartesi günü başlayacak.” Kanuni işleyişin ötesinde, bu bir sınıf mücadelesidir. Bu, tek bir fabrikada bile olsa işçi sınıfının dayanışma kapasitesini göstermektedir. (…)

Sanayinin kurallarında mutabakata varmaya gerek yoktur, tıpkı emeklilik planının sözde reformu için takvimi tartışmaya gerek olmadığı gibi! Emeklilik haklarından elinizi çekin, tüm işten çıkarmalar yasaklansın, işte bu kadar: dayanışmanın temeli budur!

İşin sansasyonel yönüne dokunmak için Macaristan’a yapılacak nakiller için öneriler dile getiriyorlar. Bu iş hukukunun gerektirdiği nakil yükümlülüklerinin bir bölümünü oluşturuyor. Aslında Sarkozy çalışma hakkını ortadan kaldırmak istemektedir. Açıkça söylemeliyiz ki ayıplanacak olan bir Fransız’ın ayda 450 Avro kazanabilmek için Macaristan’a gönderilmesi değil, bir Macar işçinin sadece 450 Avro kazanıyor olmasıdır.”

“Öz-yönetim”in geçici bir heves olarak (işçilerin kontrolü kisvesi altında bile olsa) geri dönmüş olması üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerinden temellenen sistemin ortadan kaldırılması mücadelesinden vazgeçmenin üstünü örtmek anlamına gelmektedir. İşte bu Pablocu Bir-Sek ile IV. Enternasyonal arasındaki temel farktır.

 

IV. Enternasyonal mi V. Enternasyonal mi?

Bir-Sek’in son kongresinde ortaya atılan şu temel soruya izlemiş olduğu özellikle gerici pozisyonlarından hareket ederek cevap bulmaya çalışmalıyız: Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez’in “V. Sosyalist Enternasyonal”i düzenleme önerisine ne cevap vermek gerekir?

Chavez’in çağrısı8, Amerikan emperyalizminin Venezuela’yı boğmaya çalıştığı mengeneyi gevşetmek için bir girişimi temsil etmekteydi. Fakat bu çağrı buna karşılık, işçi hareketi zemininde yer almadığı gibi, üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerindeki sistemi yıkmayı amaçlayan işçi sınıfının bağımsızlığını temel ilkelerinden biri olarak alan I., II, III. ve IV. Enternasyonal’ler arasındaki devamlılığın bir parçasını da oluşturmamaktaydı.

Chavez’in “V. Enternasyonal”i oluşturma talebinin “ilkeleri”ni, kendi partisi PSUV’ın resmi belgelerinde ifade edildiği şekliyle hatırlayalım:

“Yoldaş Hugo Chavez Frias’ın V. Sosyalist Enternasyonal’i, tüm dünyadaki sosyalist partiler, akımlar ve toplumsal hareketleri kapsayarak emperyalizmle mücadelede ortak bir strateji oluşturabileceğimiz, sosyalizm ve yeni bir tür dayanışma temelli ekonomik entegrasyon için kapitalizmi aşabileceğimiz bir yapı olarak toplama önerisinin ardından 19, 20, 21 Aralık 2009 tarihlerinde Caracas’da düzenlenen Uluslararası Sol Partiler Toplantısı, yeni bir Enternasyonal ruh iddiası taşıyan söz konusu öneriyi kendi tarihsel boyutunun ışığı altında desteklemeyi karara bağlar.”

Burada bir kez daha görüldüğü üzere mesele kapitalizmin yıkılması değil “aşılması”dır. Aynı zamanda “yeni bir tür dayanışma temelli ekonomik entegrasyon”un başlatılmasıdır. Okur La Verité/Gerçek’in bu sayısında bu ifadeye atıfta bulunan ve özel mülkiyet sistemini sorunsallaştırmayan Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif (ALBA) üzerine hazırlanmış bir dosya bulacaktır.

Bir-Sek liderliğinin Chavez’in önerisine verdiği açıkça coşkulu cevaba rağmen, bu konuyla ilgili olarak Bir-Sek’in işlerinin o kadar da kolay olmadığı görülüyor. Bir-Sek Dünya Kongresine resmi davetli bir gazetecinin verdiği rapora göre:

“Chavez’in V. Enternasyonal’i kurmak adına yaptığı rahatsızlık verici öneri karşısında Avrupalılar çok istekli değiller, Latinlerse çok daha coşkulular.”

Diğer taraftan, Bir-Sek kongresi, gazetecinin verdiği bilgiye göre, Bir-Sek’i “Anti-kapitalist Enternasyonal” olarak tanımlama fikrini daha sıcak bulmaktaydı. “Bu ikinci Fransız önerisi şüphesiz NPA’nın Chavez’in Enternasyonaline katılımını sağlayabilmek için tasarlanmaktadır, fakat bu da bir yığın soruna neden olmaktadır.

“Chavez’in Rahatsız Edici Önerisi”

Bir-Sek’in “resmi” tavrı, “V. Enternasyonal” önerisini sınırlının ötesinde bir çoşkuyla karşılanmasını gerektirir. Bu konu üzerine Cannavo International Viewpoint’de şunları yazar:

“Mesele Venezuela hükümetinden gelen V. Enternasyonal’in müzakeresi için toplanılması gibi güncel taleplere derhal cevap verilmesidir. Söz konusu önerinin propagandacı doğası ve bir hükümet başkanından geliyor olmasının güçlüğü kimsenin gözünden kaçmamıştır. Aynı zamanda bu defalarca vurgulanmıştır ki, bu varsayım Enternasyonal kavramına, kapitalist küreselleşme ve kriziyle yüzleşmekte önemli bir boyut, yeni bir itibar ve görünürlülük kazandırmaktadır.”

Bir-Sek lideri Eric Toussaint, kendince, bu “V. Enternasyonal” kavramının nasıl olması gerektiğinin tanımını yapar:

“Ama bana kalırsa, önceki Enternasyonallerin olduğu gibi –ya da IV. Enternasyonal’in halen var olduğu düşünülürse, hep oldukları gibi- bir örgütlenme olmamalı, yani, yüksek seviyede merkezileştirilmiş parti örgütlenmeleri gibi olmamalı. Bence, V. Enternasyonal çok merkezileştirilmemeli, Enternasyonal bağların ya da IV. Enternasyonal gibi bir örgütlenmenin ayrışmasına neden olmamalıdır.

V. Enternasyonal’e katılabilirler ve kendi özelliklerini korumaya devam edebilirler, fakat üyelikleri, tüm bağlantılar ya da büyük hareketlerin şu an iklim ya da toplumsal adalet, gıda bağımsızlığı, borçlar için çalışmakta olan koalisyonlardan daha ileri gitmeyi hedeflediklerini gösterecektir. Bir çok bağlantı arasında ortak amaçlarımız var ki bu oldukça olumlu bir şey. Fakat kalıcı bir cephe oluşturmayı başarabilirsek, çok daha iyi olacaktır. “Cephe” terimi V. Enternasyonal’in tanımında anahtar kelimelidir. Bana göre, V. Enternasyonal, bu durumda, partilerin, toplumsal hareketlerin ve enternasyonal bağlantıların sürekli cephesi olacaktır.”9

Kısacası, Bir-Sek başkanlarına göre, V. Enternasyonal sonunda çokça “sosyal forum” halini alacak bir şey olmalı. Bu çok daha istenilen bir şey olurdu çünkü aynı Bir- Sek liderleri bir zamanlar en coşkulu destekleyicileri ve düzenleyicileri oldukları “sosyal forumlar”ın artık başarılı olabileceğini düşünmüyorlar. Neyse ki artık bu forumların ne oldukları açıkça görünmektedir: kapitalizmi “protesto” eden toplantılar; yine kapitalistler tarafından finanse edilen. Bir STK olan III. Dünyanın Borçlarının Silinmesi Komitesi (CADTM) başkanı olduğu gibi 2001’den beri de “Uluslararası Dünya Sosyal Forumu Konseyi” üyesi olan Eric Toussaint, “Porto Alegre’de birçok hükümetin katıldığı ‘On yıl sonra’ seminerinin Petrobras, Caixa, Banco de Brasil, Itaipu Binacional10 tarafından desteklendiğini görecek olmak beni endişelendiriyor. Gerçekten endişeleniyorum. Daha az finansal araçlı ama daha militan ruhlu bir Forum görmeyi tercih ederim” demektedir.

2001’den beri Uluslararası Dünya Sosyal Forumu Konseyi üyesi olan Eric Toussaint gayet iyi bilmektedir ki sosyal forumların fonlanması her zaman büyük çokuluslu şirketler tarafından yapılmaktadır. Hükümetleri ve IMF, Avrupa Birliği ya da Dünya Bankası gibi uluslararası kurumların adını anmaya bile gerek yok. Ama anlaşılan o ki bu artık biraz aşırıya kaçmış görünüyor, mitinglerindeki o ilk kıvılcım da kaybolmuş gibi. Bu yüzden harekete geçmeleri gerekiyor. Bu nedenle, Bir-Sek liderlerine en uygun olan toplumsal forumların yeni simgesi olacak bir “V. Enternasyonal”dir. Fakat Chavez’in “V. Enternasyonal”inden beklediği tam olarak bu değildir. Bir- Sek liderlerinin rahatsızlığı bundandır.11

PSOL Krizi Sırasında “Yeni Anti-Kapitalist Partiler” Hattı

Bir-Sek yöneticilerine göre, “gençlik zaafları ve iç çelişkileri ne olursa olsun Fransa’daki anti-kapitalist partinin doğuşu Avrupa politikasının temel yeniliğini oluşturduğundan gelişmelerin esas eksenidir”

Nitekim konuyla ilgili olarak Cannavo şu noktaya dikkatleri çekiyor: “Yeni anti-kapitalist partiler’in ‘işçi hareketinin bunalımına ve yeniden inşasının gerekliliğine verilen yaygın cevabı’ içeren geniş ve kitlesel etkileriyle birlikte yapılanması dikkatlice izlenmesi gereken bir politik süreçtir.

Şans eseri olacak ki, dünya kongresinin düzenlendiği sırada bu yönelişi göstermeleri için Bir- Sek önderliği tarafından desteklenen iki parti –NPA, Haziran 2008’de Fransa’da kuruldu, ve Brezilya’da Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSOL)- derin bir krize batıyorlardı.

Brezilya’da PSOL kuruluşundan altı yıl sonra dağılmıştır. Rio de Janerio’da (10 Nisan 2010), Ekim 2010 Başkanlık Seçimlerine PSOL adaylarını seçmek için yapılan ulusal seçim-öncesi konferansı yerine iki ayrı toplantı düzenlendi.

Bir tarafta, ihraç edilmiş PSOL lideri, eski İşçi Partisi (PT) senatörü (aynı zamanda, daha sonradan Pablocu Birleşik Sekretarya Brezilya seksiyonu olan Sosyalist Demokrasi’nin bir üyesi), Martiniano Cavalcante’yi PSOL başbakan adayı olarak destekleyen Vekil Luciana Genro’nun müttefiği Heloisa Helena var. Fakat bunun her şeyden çok “hayali” bir adaylık olduğunu söylemeliyiz, çünkü gerçekte Heloisa Helena, şu an Yeşil Parti üyesi olan, Lula’nın eski Çevre Bakanı Marina Silva’nın adaylığını desteklemektedir. Bunun karşılığında, Silva, Heloisa Helena’yı grubundaki senatör koltuğu kazanmak için desteklemektedir. Yeşil Parti’nin “son moda” çevresel bir söylemi vardır, ama gerçekte eski Başkan Fernando Henrique Cardoso’nun (2002’de İşçi Partisi oylarıyla iktidardan indirilen) burjuva partisinin yan örgütüdür.

Diğer tarafta ise, Enlace’i (mevcut Pablocu Bir-Sek seksiyonu), eski Vekil Baba’nın grubunu ve başkanlık seçimlerinde PSOL temsilcisi Plinio Sampaio’yu destekleyenleri bir araya getiren “düşman” konferans bulunmaktadır. Eğer partinin muhalif iki kanadı arasında “yasal bir ayırım” yoksa, bunun tek nedeni Brezilya kanunlarının seçim adaylarını bütün yıl temsil ettikleri partinin adı altında yer almaya zorlamasıdır. Fakat savaş, “etik” ve “radikal” bir parti oluşturulması ihtiyacından yola çıkarak PT’den ayrılan çok sayıda militant için moral bozucu bir atmosferde her iki taraftan gelen “yolsuzluk” ve “çetecilik” suçlamaları eşliğinde çoktan ilan edilmişti.

Hatta, ikinci suçlama tecrübeyle sabittir. PSOL’ın görüşünü savunan haftalık gazete Brasil de Fato (6 Nisan 2010), Plinio ve Martiniano arasındaki anlaşma noktasını kayıtlara geçirdi: “Sosyalizm gündemde değildir, radikallik ve demokrasi için mücadeleye ihtiyacımız var.

 

PT Liderliğininkine Benzeyen Bir Program

Gerçekte, PSOL tek birini atlamadan PT’nin tüm hatalarını tekrarlamayı başardı (kitlesel parti tabanı, başlıca işçi ve halk örgütleri ile bağlantı). PSOL’da devam etmekte olan bölünme, PT’nin sınıf mücadelesi okulunda eğitilen kadroların ve militanların dağılması ve moral çöküntüsü yaşamasında en büyük sorumluluğu taşıyan artık Enlace ismiyle tanınan Bir-Sek Brezilya seksiyonunun çürüme hikayesinde bir yan bölümdür.

Üyeleri arasında Enlace’ın gelecekteki yetkilileri olan Sosyalist Demokrasi, Lula hükümetini 2002’den başlayarak destekledi.

Toprak reformunu reddeden ve topraksız köylülerin büyük toprak sahiplerinin kiraladığı katillerce öldürülmesinin üstünü örten Lula’nın Tarımsal Reform Bakanı, Sosyalist Demokrasi üyesi, Miguel Rosetto utanç verici bir rol üstlendi. Ne 2003 ne de 2010 Bir-Sek Dünya Kongresinde hesabı verilmeyen bu politika SD’nin çürümesi ve bölünmesiyle sonuçlandı. Azınlık bir grup Enlace adı altında Bir-Sek’de kaldı.

SD üyesi olduğu sırada Heloisa Helena’nın, PT vekili olarak Lula’nın birinci dönem emeklilik karşı-reformunu oylamayı reddetmesi büyük umutlar yaratmıştı. Fakat Bir-Sek politikası (Rosetteo’nun hükümete katılımının üstünü örterek) onu PT içerisinde yürüttüğü, partiden kendi isteğiyle çekilmeye muhalif duruşunu da içine alan mücadeleden vazgeçirmeye zorladı. Bir-Sek, bugün Helena’yı, Enlace’den ayrılan Marina Silva’nın “yeşil” adaylığının ardından koşmaya götüren “yeni parti” macerasına doğru itti.

2010 Şubat’ındaki son kongresinde, Enlace bir kararda Marina Silva’nın “çevresel ve sosyal alternatif” olarak (Bir-Sek “ekososyalist” çizgisinin devamı olarak) ve “siyasi iktidarın demokratikleştirilmesi”ne odaklı bir platforma sahip olarak sunulan adaylığı için başlangıç dönemi boyunca istekliydi.

 

…ve NPA Krizi

Brezilya’daki bu kriz, 14 Mart 2010 seçimlerini takiben Fransa’da yaşanan NPA krizi ile çakıştı. Fransız Haber Ajansı’ndan (AFP) bir haberci (9 Nisan 2010) şunları dile getirdi: “bir yandan üye sayısında (8.000) “ani düşüş” olduğunu inkar eden NPA liderliğine göre NPA Ulusal Politik Konseyi (CNP) yaklaşık %10 oranında görevinden istifa etmiştir, bunların yarısı aynı zamanda partiden de ayrılmıştır. Cuma günü AFP’in sorusunu yanıtlayan NPA Üst Komite üyesi Ingrid Haynes, bölgesel seçimlerin ardından 191 NPA CNP üyeliğinden sıklıkla “politik farklılar” nedeniyle “18 istifanın kaydedildiği” ve “bunların yarıya yakınının” da partiden ayrıldığı beyanatını verdi. Haynes bir yandan “istifaların etki alanını tam olarak kestirmenin zorluğunu” fark ederken “Tahmini 8.000 üyemizle birlikteyiz; ani düşüş yoktur” saptamasında bulundu. “Bir kaç kişinin karar vermeden önce [10-14 Kasım – Ed. Notu] kongre için bekleyeceklerini” açıkladı.

Diğer taraftan, NPA lideri partisinin “mali açıdan zor bir durumda” olduğunu belirtti.
NPA’nın üçte birini temsil eden “Uyum ve Alternatif” akımının liderleri, bu demeçler verilmeden az önce, “tüm sola açık toplumsal dönüşüm için, bir sonraki seçimler gibi toplumsal mücadelelerde birlikte politik formülasyon ve eylem için ulusal cephe konferansı”na çağrı yapan Patrick Braouezec gibi “politik figürlerin” eşliğinde karara imza attı. Saint-Denis eski Belediye Başkanı ve Fransız Komünist Partisi liderliği eski üyelerinden Patrick Braouezec’in, FKP üyelerine partiden kitlesel olarak istifa etmeleri çağrısında bulunarak, dramatik bir şekilde partisinden ayrıldığı biliniyor. FKP’in gerçek politik yönelişiyle mücadele etmek yerine partilerin “geleneksel biçimlerini” sorgulayan Braouezec, politik demokrasiye karşı sürmekte olan saldırının baş aktörlerindendir. Üstelik, Braouezec ve NPA ana eğiliminden liderler “partici anlayışlar”a bir son verme yönünde karar almaktadırlar.

Öte yandan, 7 Nisan’da, NPA liderlerinden –LCR üyesi olmadığından liderlik tarafından önemsenen- “alternatif küreselleşmeci” Raoul-Marc Jennar istifa mektubunda şunları dedi:

“NPA projesinin yenilgisini kaydetmekten başka çarem yok. 27 ve 28 Mart tarihlerinde CPN toplantısının sonunda alınan kararın dönüşü yoktur: Karardaki 8 nokta değişmeyen politik çizgiyi: aşırı sol kliğinin sekter geleneği doğrultusunda birlikte hareket eden öncü grubun yaklaşımını desteklemektedir.”

Raoul-Marc Jennar, “artık birilerinin politik hareket için (19. yüzyıldan kalma) “parti” formunu kendine sormasının zamanı geldiğini” sözlerine ekledikten sonra “tüm gruplarda hakim olan parti dini”ne karşı olduğunu bildirdi.

Bu krizin nedenlerini anlamak için, işçi sınıfının (%55) kitlesel çekimserlikle temsilin tüm kurumsal politik formlarını toptan reddettiğini ifade ettiği 14 Mart 2010 bölgesel seçimlerine dönüp bakmak gerekmektedir. Sınıfsal içeriği (mavi yakalıların %69’u, beyaz yakalı işçilerin %64’ü çekimser oy kullandı) hiçbir şüpheye yer vermeyen ve işçilerin Sarkozy hükümeti ile bölge konseylerinde Sarkozy ve Avrupa Birliği’nin politikalarını uygulayan “sol” partiler (Sosyalist Parti, Komünist Partisi) arasındaki “mutabakatı” reddini anlatan çekimser oylar. IV. Enternasyonal Fransız seksiyonundan militanların etkin olduğu Bağımsız İşçi Partisi (POI) tüm çabasını Avrupa Birliği ile mali sermayenin talep ettiği “emeklilik reformu”nu dayatmayı amaçlayan hükümet ve emek hareketi liderliği arasında varılacak “mutabakat”a karşı duran bir politik kampanya üzerinde yoğunlaştırarak, bölgesel seçimlerde –tamamen taktiksel açıdan- aday desteklememeyi seçmişti.

 

“Çekimser Oylar Hükümet Politikasına mı Hizmet Eder?”

Derinden bölünmüş bir NPA, belli bölgelerde kendi aday listelerini, diğerlerinde ise Komünist Partisi ile (“Sol Cephe” denilen) bir ittifak çerçevesinde birleşik listeleri destekledi. Tüm yorumcular reddin bir ifadesi olarak çekimserliğin kitleselleşeceğini aylarca önceden duyurmuşken, NPA, liderlerinden gelen “Tek mücadelemiz çekimser oylarla” (Olivier Besancenot, TF1 TV Kanalı, 5 Mart) türünden demeçlerini artırmasıyla, oldukça tepkisel ve seçim odaklı kampanyalar yürüttü.

Seçim listesinde üst sıralarda yer alan bir NPA adayı “Çekimser oylar (…) UMP hükümetinin ve mücadele ettiğimiz kapitalist sistemin eşlikçisi olarak belli bölgelerdeki işletmelere yardımları artıran SP’nin politikasına hizmet etmektedir” diyerek, çekimserleri Sarkozy ve Sosyalist Parti’nin politikalarından sorumlu olmakla suçlayacak kadar ileri gitti. (11 Mart, La Depeche du Midi)

Tek bir bölgede , NPA şunları söyledi: “Çekimser oylar sadece, iktidarda yerlerini alan ve halk sınıflarının içinde bulunduğu durumun başlıca sorumlusu olan partilerin işine yarayacaktır. Protesto etmek için çekimser kalmak, gerçekte protesto ettiğine teslim olmanın bir yoludur.” (NPA 31, 12 Mart)

NPA liderleri, hükümetin bölgesel konseyler çerçevesinde yürüttüğü emek-karşıtı politikasının eşlikçisi bir politika dışında bir şey söyleyememe konusunda bir hayli yol kat ettiler. Bu nedenle, tüm bölgelerde NPA’yı gösteren seçim listeleri açıkça (denetleyebilecekleri ve koşullar öne sürebilecekleri bahanesiyle) “işletmelere yardım” programı çağrısı, diğer bir deyişle sermayeye yardım çağrısı yaptılar. Bourggogne’da “yardımın işletmelere istihdam için bölgesel kamu fonu altında, çoğunluğunu sendikacıların, uzmanların ve vatandaşların oluşturduğu komisyonların denetimi altında gelmesi” talep edildi.

Pays de Loire bölgesinden “Hem toplumsal (istihdam, güvencesiz meslekler), çevresel (üretim ve nakliyat koşulları) hem de demokratik (hesapların denetlenmesi, çalışanların veto hakkı) olana saygı duymayan işletmelere yardım yok” önerisi geldi.

Aynı bölgede NPA, Stalinist parti ve “hafif” ulaşım araçlarının (bisikletle, yayan) geliştirilmesini isteyen çeşitli “küçülmeci” grup tarafından birleşik bir platforma imza attı. Beklenmedik işten çıkarma dalgasının fabrikalarından ettiği binlerce işçinin (2009) bunu onaylayacağı düşüncesiyle!

NPA, sistemli olarak bölgesel konseylere kimsenin bilmediği erdemleri atfederek onlara pembe bir rol biçti. 8 Mart için basılan bir NPA broşüründe iddia edilen şuydu: “Kadın haklarının savunulmasında bölge bir kaldıraç noktası olabilir. Ayrımcılıkla mücadelede yardımcı olabilir (…) aynı zamanda, özellikle karma kursların desteklemesiyle cinsiyet eşitsizliğiyle uğraşacak mesleki bir eğitim için bölgesel hizmet verebilir.

Fransa’da son 20 yıldır, işçi sınıfının örgütleri ve kazanımları sayesinde kendi başına kurduğu çerçeve içinden, Cumhuriyet ve ulusun birlikteliğine karşı, “bölgeselleştirme” adı altında bir saldırı yürütülmektedir. Seçim sonuçlarıyla ilgili bir POI demecinde konu hakkında şunlar söylendi:

“14 Mart aynı zamanda V. Cumhuriyet’in kurumları ile ‘Bölgeler Avrupası’nın sınırları içerisinde onlarca yıldır yer bulan tüm bölgeselleşme mimarisinin reddine tanık oldu. Sosyalist Parti liderleri ve müttefikleri şöyle demektedir, ‘Tarafımızca yönetilen bölgeler halkın korumasında toplumsal kalkan olmaya devam edeceklerdir.’ Gerçekte, bu partiler hükümet karşıtı oylardan kısmen faydalanmış olsalar da bölgeselleştirme işçilerin ve halkın gözüne beklentilerine cevap verecek şekilde görünmedi. Tam tersine! Avrupa Birliği’nin direktiflerini uygulayan merkezi bir hükümet ile bölgeler arasında rollerin paylaştırılması çerçevesinde hakların bölge bölge kaldırılması: çalışanların istediği bu değil.”

NPA, Sosyalist Parti (22 bölgenin 20’sinde önde giden) liderliğini alenen suçlamaya devam ederken bir yandan da bölgesel “iyi yönetim” çerçevesinin bir parçası olmaya devam etti.

Açıkçası bu tür argümanlar, NPA’nın sürekli vurguladığı sandığa gitme kararına rağmen çekimser kalan milyonlarca seçmeni –özellikle işçi sınıfını- ikna etmedi. Durmadan %5’in üzerinde oy almayı hedeflediğini söyleyen NPA liderliği (%3’ün altında kalarak), “NPA’nın pozisyonunun sahiplenilmediğini” söyleyen ve örgütün üçte birini temsil eden “Uyum ve Alternatif” akımı ile birlikte sonuçların “iyi olmadığı”nı kaydetmek zorunda kaldı. NPA’nın, Sosyalist Parti liderliğinin yönetimini suçlarken, konseylerde koltuk edinmesine izin verecek olan Sosyalist Parti listeleri ile kendi listeleri arasında “demokratik kaynaşmalar” gördüğünü aylar öncesinde duyurmuş olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda krizin daha da derin olduğu fark edilir.

Bu nedenle daha 18 Şubat’ta NPA liderliği şunları söyleyecekti:

“Doğru yönde politikalar uygulayan yönetim yapılarının bir parçası olmaya hazır olduğumuzu her zaman ifade ettik… . Birinci raundun ardında, alınan oy oranlarını kabul eden bir çoğunluğun içinde bulunduğu demokratik bir dayanışma ön görülebilir. SP, öyle ya da böyle, oy kaybetmek ve bölgeyi sağa kaptırmak yerine kendi soluna kritik bir ortak bulmayı tercih etmelidir.”

Bu türden bir antlaşmayı yapmaya yetecek %5’lik oyu toplamayı başaramayan NPA liderliği yine de 14 Mart akşamı SP başkanlığındaki (kampanya sırasında “mücadele ettiğimiz kapitalist sistemin eşlikçisi” olarak itham ettiği) Solda Birlik listelerinin oylanmasını talep etti. Kulağa oldukça radikal gelen konuşmalar ile iyi bölgesel yönetim çerçevesinde “halk cephe”sine hizmet teklifleri arasındaki büyük ve sürekli bir boşluk.

Çürümekte olan “Yeni Anti-Kapitalist Partisi” Bir- Sek liderleri tarafından dünya kongresinin merkezinde tutulan bir “model”dir. Böylesi bir politikanın (IV. Enternasyonal’i temsil ettiğini iddia ederken IV. Enternasyonal’le hiçbir ilgisinin olmadığı herkesçe kabul edilen) moral bozmak ve bölmek dışında bir sonucu olabilir mi?

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter
  1. Birleşik Sekretarya’nın nereden geldiğini hatırlayalım: “IV. Enternasyonal’in programına karşı çıkan bir yöneliş, sözde ‘Soğuk Savaş’ –herkesin Sovyet ve Amerikan “blokları”nın karşı karşıya geldiği bir dönem olarak bildiği– koşullarında IV. Enternasyonal’in kendi içinde gelişti ve kendi liderleri (Michel Pablo) tarafından cesaretlendirildi. ABD ve SSCB’nin karşı karşıya gelmesi durumunda, III. Dünya Savaşı riski, Pablo şu fikri geliştirdi: Stalinist bürokrasi “sola” kaydırılır ve Pablo’nun ifade etmeye razı olduğu şekliyle, elbette bürokratik bir tarzda, “sosyalizm”i gerçekleştirmek zorunda kalacağı bir pozisyonda –“yüzyıllara uzanacak bir geçiş sürecinde- bulur kendini. IV. Enternasyonal liderlerinin bundan çıkardığı sonuç sola kayması beklenen hareketi güçlendirmek için Enternasyonal’in Stalinist partilere girmesi gerektiği oldu. Bu durum bir yandan (Stalinist ve emperyalist) bloklar arasındaki mücadeleyi proletarya ve burjuva arasındaki sınıf mücadelesiyle yer değiştirken, diğer yandan, IV. Enternasyonal’in tasfiyesine neden oldu. Bu yönelişe karşı mücadele eden Fransız seksiyonunun çoğunluğu bürokratik yollardan ihraç edildi. “Troçkizmden kopan Pablocu akım” ile ayrılığın kökünde yatan neden budur (“The 20th Century in 20 Chapters”, IV. Enternasyonal’in Fransız Seksiyonunun eğitim broşürü). SSCB’nin 1991’de tamamen Stalinist bürokrasi nedeniyle dağılması, bürokrasinin “kendine özgü [sui generis] bir sosyalizmi başaracağı” varsayımını nihai olarak tarihin çöp sepetine attı. Fakat Pablocu grup (Bir-Sek), STK’lara ve “sosyal forumlar”a girerek, bir yandan da halen IV. Enternasyonal’i temsil ettiğini iddia etmeye devam ederek, 1991’den sonra da varlığını sürdürdü. Bu gruplaşma özellikle, bir kaçını söylemek gerekirse, Fransa’da Yeni Anti-Kapitalist Parti (NPA), Brezilya’da Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSOL), Portekiz’de Sol Blok (BE), Pakistan’da Pakistan İşçi Partisi (LPP) tarafından temsil edilmektedir. []
  2. La Verité/Gerçek, “Birleşik Sekretarya’nın Bugünkü Rolü ve Yeri Üzerine Düşünceler”, sayı 56-57 , Eylül 2007.  []
  3. Age. []
  4. Kapitalizmin Can Çekişmesi ve IV. Enternasyonal’in Görevleri: Kitlelerin İktidarın Ele Geçirmesini Hazırlayacak Geçiş Talepleri Etrafında Seferber Edilmesi” IV. Enternasyonal’in (1938) kurucu konferansında kabul edilen Geçiş Programı. []
  5. Rabochie Izvestiya: “Sınıf mücadelesinin uluslararası kürsüsü”, IV. Enternasyonal’in militanlarıyla eski SSCB işçi militanlarının eşit katılımıyla Eylül 2008’den beri yayınlanan Rusça gazete. []
  6. FNPR: Rus Bağımsız İşçi Sendikaları Federasyonu. İsminin tersine, bürokrasinin eski dikey “sendikaları” olan, devlet işletmelerinin yönetimine entegre olmuş “işçi sendikaları”nın mirasçısı durumundadır. []
  7. “Ilya Budraitskis (VPERİOD Sosyalist Hareketi, IV. Enternasyonal – Bir-Sek Rus seksiyonu üyesi) ve Mathilde Dugauquier (Belçika LCR üyesi) tarafından 38 yolcunun ölümüyle sonuçlanan Moskova Metrosu saldırılarının ardından (Mart 2010) yapılan kamuoyu duyurusu. []
  8. La Verité/Gerçek, “Sabado ve IV. Enternasyonal”, Sayı 67, Ocak 2010. []
  9. Brasil de Fato, Şubat 2010: Haftalık Brezilya gazetesi. 2003 Porto Alegre Dünya Sosyal Forumu sırasında yayın hayatına başladı. []
  10. Tüm büyük Brezilya şirketleri. []
  11. Chavez’in V. Enternasyonal çağrısına olumlu cevap verenler bir tek Bir-Sek liderleri değildi. Örneğin, Brezilya’da Serge Goulart’ın temsil ettiği ve beklenmedik bir politik krizle dağılan bozguncu küçük burjuva akım, “Uluslararası Maksist Eğilim” (ex-Militant), yakınlarda şu açıklamayı yaptı (17 Mayıs 2010): “IV. Enternasyonal artık bir örgüt olarak varlığını sürdürmemektedir. Onun adına konuşanların (ki birkaç tane var) ne kitleleri ne doğru düşünceleri ne de lekesiz bir bayrakları vardır. IV. Enternasyonal’in bu temellerde yeniden kurulması tümüyle imkânsızdır.” []