Anti-Emperyalist Birleşik Cephe ve Sürekli Devrim

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter

— Joao Alfredo LUNA1

Sınıf mücadelesinin koşulları Lev Troçki’nin yaşamının son yıllarını Mexico’da geçirmesine neden olduğu için aynı zamanda onun Latin Amerika’nın sorunlarıyla doğrudan ilgilenmesine de vesile oldu.

Troçki, Rusya’da Çarlık rejimine karşı yürütülen devrimci mücadele dönemi boyunca marksizme yaptığı kişisel katkıları yeniden ele alan ve bunları bölgeye has yeni sorunları inceleyerek ve kendi militan deneyimi ile bütünleyerek – yani hükümet düzeyinde olduğu kadar Sovyet devletinin inşası tekil deneyiminin sorunlarını da dahil ederek- işçi hareketine burada da özgün bir katkıyı miras olarak bırakmıştır. Maalesef bu katkı da, aynen eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının durumunda olduğu gibi kendisinden sonra yeterince üzerinde durulup geliştirilememiştir.

Troçki 1929-1930 yıllarında yayınlanan ünlü Sürekli Devrim adlı eserinde, gerçekte o günün Sovyet bürokrasisinin yanlışlarını “haklı göstermeye çalışan” bir ideolojinin ürünü olan ve bizzat Stalin tarafından “tek ülkede sosyalizm” olarak vaftiz edilen yeni bir teoriye karşı “zorunlu” bir polemiğe girişmişti. Troçki bu polemikte kendisinin 1905 Rus devriminin hemen ertesinde, yani henüz Petrograd sovyeti başkanıyken geliştirmiş olduğu bazı düşünceleri yeniden ele alırken eserin giriş bölümünde şöyle yazıyordu:

“Marksizmin hareket noktası dünya ekonomisidir ve gene marksizme göre bu dünya ekonomisi de ulusal ekonomilerin basit bir toplamı olmayıp dünya pazarı ve uluslararası işbölümü tarafından yaratılmış muazzam bir bağımsız gerçekliktir. Ve çağımızda bu dünya pazarı bütün ulusal pazarları hâkimiyeti altına almıştır. Uzunca zamandır kapitalist toplumun üretici güçleri ulusal sınırları aşmış durumdadır (…).

Dünya ekonomisi içinde yer alan bir ülkede, o ülkenin coğrafi, tarihsel ve kültürel koşulları göz önünde bulundurulmaksızın sadece ulusal çerçevede kendi kendine yeterli veya kendi içinde uyumlu ve ekonominin bütün dallarını kucaklayan bir sistemi inşa etmeye çalışmak tümüyle gerici bir ütopyadır.”

Ulusal özgüllüklere sistemlerin genel çizgilerini “tamamlayıcı” bir nitelik atfeden stalinci basitleştirmeyi parlak bir sentezle çürüten Troçki, stalinciliği, “bu ulusal özgüllüklerin tam da eşitsiz tarihsel gelişmenin bir ürünü olduklarını” anlayamamakla suçluyor. İşte bu durum, tarihsel gelişmenin genel çizgisini terketmeksizin verili bir ülkede her marksisti somut durumun somut tahliline yönelmeye zorlar.

Geri kalmış, sömürge ya da yarı-sömürge olarak adlandırılan ülkelerin niteliği onların dünya pazarı içindeki konumlarını tanımlayan bir özgüllüktür. Onları; hammadde üreticileri, ucuz emek pazarı ve bu mantığın ürünü yatırımlarla emperyalist merkezlere bağımlı kılan bir niteliktir bu. Ve bu durumun tarihsel bedeli de esas olarak bu ülkelerin sömürülen ve ezilen yığınlarına yüzyıllık sefalet ve eğreti yaşam koşulları olarak ödetilir.

Her ne kadar bu ülkelerin kitlelerinin mücadelesi 1930’lu yıllardan itibaren kapitalistlerden ve büyük toprak sahiplerinden önemli haklar koparmışsa da, özellikle son yıllarda şiddetlenen kapitalist kriz, bizzat Birleşmiş Milletler raporlarında da “kayıp yüzyıl” adıyla ifadesini bulan bir gerilemeyi gündeme getirmiş ve sözde “Bin Yılın Hedefleri”ni altüst ederek yoksulluğun tırmanışını çıplak gözler önüne o kadar barizce sermiştir ki, bütün bunlar emperyalist boyunduruktan kurtulmayı her zamankinden daha acil bir zorunluluk haline getirmiştir. Bu da, tabiatıyla, anti-emperyalist birleşik cephe meselesini bütün yakıcılığıyla gündeme getiriyor.

Çoğunluğun Kazanılması

Birleşik cephe için mücadelenin hareket noktası Komünist Enternasyonal’in ilk kongrelerinde o günün koşulları altında Lenin ve Troçki’nin formüle ettikleri biçimiyle çoğunluğun kazanılması için verilen mücadeledir. Öte yandan, bu terimi kullanmamış olmakla birlikte, birleşik cephenin içeriği Marx tarafından Uluslararası Emekçiler Derneği’nin 1. Kongresinde yaptığı teklifle şöyle tanımlanmıştı:

“ İşçilerin sınıf olarak örgütlenmeleriyle sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarının hız kazanmasını güvence altına alabilmek amacıyla, emekçilerin birleşik eylemi yolunda acil bir anlaşmaya imkan sağlasın diye programın belirli maddelerle sınırlandırlması”.

Ancak, özellikle 1917 Rus Devriminin zaferinden sonra ve 1917-1921 yılları arasındaki devrimci dalga esnasında Sosyalist Enternasyonal’in ihanetiyle birlikte ortaya çıkan yeni durum birliğin kazanılması mücadelesini zorunlu olarak yeni bir boyuta taşıdı. Çünkü Sosyalist Enternasyonal faaliyetini sürdürmekte olduğu ülkelerin çoğunda etkisini hâlâ kaybetmemişti ve üstelik bütün bu ülkelerde işçi sınıfı içinde genellikle çoğunluğu elinde tutuyordu.

Bundan sonraki onyılda birliğin kazanılması mücadelesi daha zorlaştı çünkü stalinistleştirilmiş Komünist Enternasyonal de karşı devrimci saflara katıldı. İş artık daha da zordu: Kitleler üzerinde etkiye sahip Komünist ve Sosyalist Enternasyonal adıyla anılan iki karşı-devrimci aygıtla karşı karşıyaydık.

Lenin ve Troçki tarafından savunulan birleşik cephe politikası 1921 ve 1922 yıllarında Komünist Enternasyonal’in III. ve IV. Kongrelerinde alınan şu kararla gündeme getirildi:

“Sosyal demokrasinin burjuvaziyle gerçekleştirdiği açık ya da örtülü koalisyonun karşısına, komünistler, bütün emekçilerin birleşik cephesini ve bütün işçi partilerinin politik ve ekonomik işbirliğini dikerek, burjuvazinin iktidarını yıkmayı ve onun nihai yenilgisi sağlamayı koyarlar. Bütün emekçilerin burjuvaziye karşı yürütttükleri ortak mücadelede bütün devlet aygıtı işçi hükümetinin eline geçmelidir ki, işçi sınıfının konumu güçlenebilsin.”2

Bunun anlamı ise birleşik cephenin stratejik bir nitelik taşıdığı, birleşik cepheden kaynaklanan hükümetlere, işçi ve köylü hükümetine (Tezlerde adı geçen ve proletarya diktatörlüğünün popüler geçiş formülü) yol açtığıdır. Yani bu, aygıtların karşı-devrimci politikalarını etkisiz kılarak onları kandırmak için ortaya atılmış basit bir taktikten öte bir yaklaşımdır.

Birleşik cephe, varolandan hareketle geleceği hazırlamaya yardımcı olmaktır. Kitlelerin direniş eylemlerinden hareket ederek, onların, kendi hareket ve deneyimleriyle, en basit ekonomik taleplerini elde etmeleri mücadelesinin bile özel mülkiyet meselesini gündeme getirmedikçe başarılı olamayacağı bilincini edinmelerine yardımcı olmaktır. Bir başka ifadeyle genel olarak iktidar için mücadelenin zorunluluğu bilincine varmalarını sağlamaktır.

Şu ana kadar birleşik cepheden söz ederken, birleşik “işçi” cephesi ya da “anti-emperyalist” birleşik cephe ayırımını yapmamış olmamızın nedeni bizi ilgilendiren konunun yöntemle ilgili kısmı olmasıdır. Çünkü her iki “cephe”ye yaklaşımda da yöntem aynıdır.

Anti-emperyalist birleşik cephe anlayışının kaynağını Komünist Enternasyonal’in IV. kongresinde Doğu Meselesi Üzerine Genel Tezler başlığı altında görmek mümkündür, şöyle ki:

“Salt işçi sınıfının çıkarlarının ‘savunusu’ temelinde yürütülecek bir mücadele, Doğuda, proleter devriminin itibarını yok edecek en beter oportünizmin bir sonucu olur. En az bunun kadar zararlı bir diğer yaklaşım da ulusal birlik adına işçi sınıfının günlük mücadelelerinin dışında durma eğilimidir.”

Tezler şöyle devam eder:

“Yerel yönetici sınıflar yabancı sermaye ile uzlaşma girşrimlerinde bulunduklarında ve bu girişimlerin sonucunda geniş halk yığınlarının çıkarları daha da zedelendiğinde (birleşik cephe) daha da zorunlu hale gelir. Öte yandan, nasıl birleşik işçi cephesi şiarı Batıda sosyal demokratların proletaryanın çıkarlarına karşı yürüttükleri ihaneti dün olduğu gibi bugün de gözler önüne sermeye imkan sunuyorsa, anti-emperyalist birleşik cephe şiarı da Doğu ülkelerindeki çeşitli burjuva milliyetçisi akımların tereddüt ve kararsızlıklarının maskesinin indirilmesine katkıda bulunacaktır.”

Geri ülkelerin toplumsal yapısı göz önünde bulundurulduğunda, bu ülkelerin işçi sınıfı ne kadar modern ve yoğunlaşmış olursa olsun, emperyalizmi yenilgiye uğratacak devrimci bir çoğunluğu ortaya çıkarabilmek için kırların ve kentlerin ezilen küçük burjuva sektörlerini, yarı proleterleri ve kent merkezlerini dolduran artan sayıdaki sınıfsızlaşmış kitleleri (ki bu “dışlanmışlar” lumpenler değildir) kazanma zorunluluğuyla karşı karşıyadır.

Anti-emperyalist birleşik cephe ile birleşik işçi cephesi arasında derin bir ilişki vardır, şöyle ki: Ne biri “taktik”tir ve ne de diğeri ötekinden “üstün”dür. Çünkü daha önce de açıklamış olduğumuz gibi, ancak anti-emperyalist birleşik cephe geri ülkelerde iktidar meselesine cevap verebilme imkânını sağlar.

Öte yandan, anti-emperyalist birleşik cephenin geri ülkelerde sadece “demokratik görevleri” kapsayacağı, oysa sonuna kadar gidebilecek olanın ancak birleşik işçi cephesi olabileceği türünden bir ayırım gerçekte varolmayan bir ayırımdır ve bizi ancak “aşamalı devrim” anlayışına götürür.

Böyle bir şema anti-emperyalist bir cephe arayışı içinde sınıfın bağımsızlığından uzaklaşılması anlamına gelir, oysa ki, sınıfın bağımsızlığı gerçekte bu cephenin ön koşulu olmak zorundadır, şöyle ki: emperyalizmden kopuşu (anti-emperyalist birleşik cephenin gerçekleşmesini) bir işçi ve köylü hükümetinden (işçi devletine doğru geçiş) ayrı olarak ele alamayız!

İşte tam da bu çerçeve içindedir ki, emperyalist egemenliği yeniden üreten kurumlara karşı ileri sürülen ve “demokratik” bir talep olan egemen kurucu meclis şiarı tam bir geçiş talebi niteliğine bürünür.

Egemen bir kurucu meclis halkın çoğunluğunun ulusal özlemleriyle kırların ve kentlerin emekçilerinin toplumsal özlemlerini biraraya getirerek pratikte iktidar sorununun gündeme taşınmasına imkân sağlar, şöyle ki: Hangi hükümet, hangi partiler ve hükümette temsil edilen hangi toplumsal güçler çoğunluğun özlemlerinin programının gerçekleşmesine imkân tanıyacaktır?

Bu bir geçiş talebidir ve bu yüzdendir ki IV. Enternasyonal’in kuruluşuna tekabül eden Geçiş Programında şöyle denmiştir: “Kurucu Meclis için mücadelede sovyetler (konseyler) ortaya çıkabilir ya da çıkmalıdır”. Sovyetler; kırların ve kentlerin kitlesel özörgütlenmelerince desteklenen bir işçi ve köylü hükümetinin emperyalizmle kopuş tedbirlerini sonuna kadar götürebilmesi için kilit vazifesi görürler.

Anti-Emperyalist Bir Birleşik Cephe Uygulaması

Troçki 1938 yılında Arjantinli sendikacı Mateo Fossa ile yürüttüğü tartışma sırasında özellikle “ulusal burjuvazi” ile ilişkiler konusunda dile getirdikleriyle anti-emperyalist birleşik cephe üzerine daha kesin görüşler sergileyebilme imkânını elde etti. Fossa’nın kendisiyle gerçekleştirdiği mülakatta bakın Troçki ne diyor:

“Bugün Brezilya’da hangi devrimcinin olursa olsun ancak nefretle anacağı yarı-faşist bir rejim var. Yarın öbür gün bu Brezilya ile İngiltere’nin askeri bir çatışmaya girdiğini varsayalım. Size bu durumda işçi sınıfının hangi safta yer tutacağını soruyorum. Aynı soruyu bana yöneltirseniz cevabım şu olurdu: Ben bu durumda ‘demokratik’ İngiltere karşısında ‘faşist’ Brezilya’nın yanında yer alırım. Neden? Çünkü bu iki ülke arasındaki çatışma demokrasi ile faşizm arasında bir çatışma olmazdı. Nitekim savaşı eğer İngiltere kazanırsa Rio de Janeiro’ya bir başka faşisti yerleştirir ve Brezilya üzerindeki denetimini güçlendirirdi. Tersi bir durumda, yani Brezilya’nın zafer kazanması halinde ise, bu, ülkedeki ulusal ve demokratik bilince öylesine bir ivme kazandırırdı ki Vargas diktatörlüğü kolayca çöküşe giderdi. Öte yandan İngitere’nin yenilgisi Britanya emperyalizmine öylesine sert bir darbe olurdu ki, bu da, İngiliz proletaryasının devrimci hareketine büyük bir ivme kazandırırdı. Dünyadaki uyuşmazlıkları ve askeri çatışmaları faşizmle demokrasi arasındaki kavgaya indirgemek tam anlamıyla saman beyinli olmayı gerektirir. Yüzlerine taktıkları maske ne olursa olsun sömürücüleri, kölecileri ve hırsızları birbirlerinden ayırd etmeyi bilmek gerekir!”3

Bu örnek, fıkra gibi olmanın çok ötesinde, günümüzde kriz içindeki Amerikan emperyalizminin kendi yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilmek amacıyla dünyanın birçok bölgesinde yürüttüğü savaşlar için de bütünüyle geçerlidir.

Ahmedinecat İran’ına ya da Saddam Irak’ına yöneltilen tehditler gibi. Ama bütün bu durumlarda, Troçki, “ulusal” burjuvazi ile ilişkide “mutlak örgütsel bağımsızlığın korunması koşuluyla pratik görevlerde bir işbirliğine gitmenin mümkün olduğunu” belirtiyor.

Peki bu konudaki ısrarı niye? Çünkü mevcut devrimci sürecin toplumsal ve nesnel tabiatını görüyor da ondan. Çünkü ani bir savaş durumunun varlığı gerekçe gösterilerek vakitsizlikten dolayı sınıf çizgilerinin silinmeye kalkılmasının nihai yenilgiyi hazırlayacağını biliyor da ondan.

Anti-emperyalist birleşik cephenin Latin Amerika’da nasıl uygulanacağına ilişkin tartışmadan

Troçki 1938 yılında Meksikalı ve Amerikalı militanlarla yürüttüğü tartışma sırasında kendi tarihsel deneyiminden hareket ederek Latin Amerika kıtası için bir strateji belirlerken şöyle diyordu:

“Demokratik görevlerden başlayıp iktidarın fethine kadar geçecek olan süreçte emekçilere rehber olmak ve onları yönlendirmek gerekir. Ve bunu yaparken de, kitlelerin gerçek istek ve ihtiyaçlarına zıt soyut bir sosyalist diktatörlük talebini yükselterek değil, ama onların günlük mücadelelerinden hareket ederek ulusal burjuvaziye karşı emekçilerin ihtiyaçları temelinde, emekçilerin yönetimini kazanarak ve iktidarı ele geçirerek mücadele etmek gerekir. Latin Amerika toplumu, gelişmiş ya da gelişmemiş tüm toplumlar gibi üç sınıftan oluşur: burjuvazi, küçük burjuvazi ve proletarya. Eğer toplumun önünde tamamlanması gereken görevler kelimenin geniş tarihsel anlamında demokratikse, bunlar burjuva demokratik görevlerdir; ama bu ülkelerin burjuvazisi aynen Rusya’da ve Çin’de olduğu gibi bu demokratik görevleri çözebilme yeteneğine sahip değildir. İşte tam da bu anlamda, yani demokratik görevlerin yerine getirilmesi mücadelesi sürerken proletaryayı burjuvazinin karşısına çıkartmalıyız. Daha hareketin başlangıç anından itibaren proletaryanın bağımsızlığı bir zorunluluktur. Biz proletaryayı öncelikli olarak tarım meselesi bağlamında burjuvazinin karşısına dikmeliyiz, çünkü proletarya Meksika’yı olduğu gibi bir köylülüğe sahip olan bütün diğer Latin Amerika uluslarını da benzer bir biçimde yönetecektir.”4

Kuşkusuz şu soru sorulabilir: Eğer bu burjuvaziler emperyalizme artan bağımlılıkları nedeniyle “ulusal” dayanıklılıklarını zaten yitirmişlerse bütün bu söylenenlerin ne anlamı olabilir ki? Her defasında emperyalizmle daha sıkı bir “kompradorca” işbirliği içine giren 1930’lu yılların kırılgan “ulusal” burjuvazilerinin parçalanması, tarımsal ticaret (ve banka) işlerinin bağımlılık altına girdiği yerde ülkenin egemenliğinin de (sınai kalkınma) ortadan kalkmasını sağladılar. İşte bu durumda da “demokratik görevler” ve dolayısıyla anti-emperyalist birleşik cephenin inşası “ulusal” burjuvazinin keyfine bırakılamaz!

Troçki, Doğu Üzerine Tezler’i hatırlatırken, bu tezlerin şu uyarıyı yaptığını ileri sürer:

“(Anti-emperyalist birleşik cephe) şiarının yerindeliği emperyalizme karşı uzun vadeli bir mücadele perspektifine sahip olması ve bu mücadelede bütün devrimci güçleri harekete geçirebilme imkânını yaratmasıdır.”

Ve şunu ilave eder:

“(Komünist Enternasyonal) farklı tarihsel koşullar altında çok değişik ögelerin siyasal özerkliğin sözcüleri olabileceğinin bilincindedir.”

Yani anti-emperyalist mücadelenin. Ve şaşkınlığa yolaçacağından hiçbir şekilde kaygılanmaksızın Troçki şunu ilan eder:

“Komünist Enternasyonal; ezilen kitleleri zafere ulaştırabilecek tek yolun, emperyalizmle işbirliği yapmanın bütün taraftarlarına karşı istisnasız bir kopuşu önüne görev olarak koymaktan geçtiğini ileri sürer ve büyük kitlelerin aktif mücadeleye katılımı üzerine temellenmiş bir devrimci çizgiyi gözden kaçırmaksızın emperyalizme karşı dikilmiş bütün ulusal-devrimci hareketleri destekler.”

Halk Cephesi ve Birleşik Cephe

Emperyalizmle kopuşa neden olan anlık cephelerle Halk Cephelerinde olduğu gibi hükümette yer alan burjuvazi ile sınıf işbirliği içinde olan ve süreklilik gösteren cepheleri birbiriyle karıştırmamak gerekir. Troçki 1930’lu yıllarda stalinizm tarafından kurulan bu açık tuzağı parçalayabilme fırsatını yakaladığında şöyle diyordu:

“Halk Cephesi teorisyenleri aritmetiğin dört işleminin sadece birincisinden, yani toplama işleminden öteye gidemiyorlar, şöyle ki: Komünistlerin, sosyalistlerin, anarşistlerin ve liberallerin toplamı bunların herbirinden fazladır. Oysa ki bu noktada aritmetik yeterli değildir, işe mekaniği katmak gerekir, şöyle ki: Kuvvetlerin paralelkenar yasasının doğrulanmasını politikada da görebiliriz. Kendisini farklı yönlere çeken ne kadar çok kuvvet varsa bileşke kuvveti de o kadar küçük ya da zayıf olur. Müttefikler zıt yönlerde kuvvet tatbik ederlerse bileşke kuvveti sıfıra eşit olur. Ortak görevleri çözebilmek için işçi sınıfının farklı politik kümelenmelerini bir blokta toplamak kesinlikle zorunludur. Bazı tarihsel koşullar altında, böyle bir blok, çıkarları proletaryanın çıkarlarıyla son derece yakınlaşan küçük burjuva kitlelerini kendine çekebilir ve bu blokun ortak kuvveti kendisini oluşturan kuvvetlerin bileşkesinden çok daha güçlü olabilir. Ama bunun tersine, temel sorunlardaki çıkarları birbirlerininkine 180 derece zıt olan proletarya ile burjuvazi arasında bir ittifak oluşturduğunuzda, genel kural olarak ancak proletaryanın devrimci gücünü felç etmiş olursunuz.”5

Bununla birlikte sürekli somut durumun somut tahliline yönelen Troçki’nin konuyla ilgili düştüğü şu kayıtı da zikretmeden geçmeyelim:

“Kuşkusuz Halk Cephesinin Latin Amerika’da büründüğü karakter Fransa veya İspanya’da büründüğü kadar gerici değildir. Halk Cephesinin Latin Amerika’da iki çehresi vardır. Emekçilere karşı harekete geçtiği ölçüde gerici bir biçime bürünürken, emperyalizme karşı yöneldiği ölçüde mücadeleci bir karakter kazanabilir. Ancak, Latin Amerika’da Halk Cephesine biçtiğimiz değer ulusal bir politik parti biçimini aldığından Fransa ve İspanya Halk Cepheleri ile arasındaki farkı göstermiş oluyoruz. Bununla birlikte bu tarihsel yaklaşım farklılığıyla tavır alış farklılığına ancak tek bir koşul altında izin verilebilir ki, o da şudur:

Örgütümüz ne Peru’da Haya de la Torre’nin burjuva partisi APRA’ya, ne Çin’de Çan Kay Şek’in burjuva partisi Kuomintang’a ve ne de Meksika’da general Cardenas’ın burjuva partisi PRM’ye kesinlikle katılmayacağı gibi, onlara karşı mutlak eylem ve eleştiri özgürlüğünü de koruması”6

Kıtasal Mücadele

Anti-emperyalist birleşik cephenin bir diğer boyutu da, Troçki’nin “Amerikalar” makalesinde tahlil ettiği gibi metropol ülkelerin proletaryasının seksiyonlarıyla yarı-sömürge ülkeninkiler arasında birliğe kadar uzanacak bir işbirliğinin oluşturulmasıdır. Troçki bu konuda şunları yazıyor:

“Geriye şu tartışmasız olguyu ifade etmek kalıyor: Amerika Birleşik Devletlerindeki yoğunlaşan sınıf mücadeleleri Meksika hükümetinin ülkedeki petrol şirketlerini mülksüzleştirmesini inanılmaz ölçüde kolaylaştırmıştır.”

Ve şöyle devam ediyor:

“Emperyalizme karşı yürütülen bu kavgalara, bir taraftan kendini savunma amacıyla Amerikan proletaryası katılacak, diğer taraftan kendi kurtuluşları için mücadele eden Latin Amerika halkları katılacaklar ve aynı nedenle Amerikan proletaryasının mücadelesini destekleyeceklerdir (…) Tabiatıyla, bu demek değildir ki, Lewis ile Green (ABD İşçi Sendikaları Konfederasyonları CIO ile AFL’nin Başkanları- ç.n.) Amerika Kıtası Sosyalist Federasyonunun değerli birer savunucusu olacaklar. Hayır, onlar sonuna kadar emperyalizmin safında yer almaya devam edeceklerdir. Gene bu demek değildir ki, Amerikan proletaryasının bütünü Latin Amerika ülkelerinin kurtuluşunun kendi kurtuluşunun yolunu araladığını fark edecektir, ne de Latin Amerika halkı derhal kendi çıkarlarıyla Amerikan işçi sınıfı arasında bir çıkar devamlılığı olduğunu anlayacaktır. Bununla birlikte, paralel bir mücadele yürütüyor olmaları olgusu aralarında nesnel bir ittifakın varlığına işaret edecektir. Bu belki kayda geçmiş bir ittifak olmayacaktır, ama çok aktif olacaktır. Ortak düşmana karşı mücadelede Kuzey, Orta ve Güney Amerika’nın proletaryasının öncüsü ne kadar hızla daha sıkı bir işbirliğinin zorunluluğunun bilincine varırsa, bu ittifak o ölçüde elle tutulur ve üretken hale gelebilecektir. Bu mücadeleyi berraklaştırmak, açıklamak ve örgütlemek: İşte IV. Enternasyonal’in en önemli görevlerinden biri budur.”

Mevcut Dinamik

Anti-emperyalist birleşik cephe politikası, aşılmış ve geride kalmış olmak bir yana, günümüzde emperyalizmin ulus-devletleri yıkmaya yönelik saldırı politikasıyla birlikte daha da yakıcı hale gelmiş bulunuyor. Emperyalist saldırı, bir yandan olası anti-emperyalist anlaşmaları “ekarte” ederken, diğer taraftan da yarı-sömürge burjuva devletinin monolitik bir blokta kaynaşmasını da engeller.

Tam tersine emperyalizm; gene bir yandan artı-değerin giderek daha büyük bir bölümünü ele geçirerek bu burjuvazileri böylelikle ezerken, diğer taraftan da o burjuvazilerin partilerini parçalayıp kendi yarı-sömürge devletini de giderek “küçülterek” hiç tahmin edilmeyecek güçleri serbestleştirerek karşısına alabilir.

Ancak bizim açımızdan yapılması gereken, her şeyden önce az sayıdaki “anti-emperyalist partiyle” anlaşma yolunu aramaktansa, emperyalizm ve onun ajanlarıyla kopuşa yol açacak en geniş birleşik cephenin genel kitle seferberliğinin yardımıyla ortaya çıkmasını sağlayacak şiarları formüle etmektir.

Ulusların yıkımı politikası; karşılanması imkânsız dış borç ödemelerine onyıllardır süren bağımlılık sonunda, ulus devletleri bir yandan sadece basit zecri (zorlayıcı, mecburi) işlevleri sürdürmekle (yani vergi almak ve diplomatik temsil gibi) sınırlı hale getirmiş, diğer yandan “adem-i merkezileştirme” ve özelleştirme yoluyla kamu kurumlarının çokuluslu şirketlere ya da NGO’lara devriyle de yeni bir duruma yol açmıştır.

Son yıllardaki kitlesel direnişler, bu türden devletleri sarsmış, onların içinde neden olduğu krizlerle devlet bürokrasisinde çatlamalara yol açarak çeşitli güçleri serbestleştirmiş ve tam da Komünist Enternasyonal’in sözünü ettiği manada bunların “değişik ögeler” biçimini alarak emperyalist politikalarla çatışmaya girdikleri ölçüde ve ülkenin doğal kaynakları üzerindeki egemenliğinin yeniden kazanılması için ortaya atılarak “politik özerkliğin sözcüleri” haline dönüşmelerine neden olmuştur.

İşte bu da birçok Latin Amerika ülkesinde görüldüğü gibi, aralarında askerler de olmak üzere, çeşitli ulusalcı önderlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Şu bir gerçektir ki, Troçki’nin tabiriyle “yarı-sömürücü ve yarı-ezilen” olan bu Latin Amerika kıtası burjuvazileri, sömürülen kitlelerin hareketinden, kendilerini ezen emperyalizme göre çok daha fazla korktukları için, 1920 ve 1930 yıllarında söz gelimi Çin, Türkiye ve Peru’da yaptıkları gibi kitleleri seferber etme rolüne soyunmayı onyıllardır reddetmişlerdir.

Ama bu hiçbir şekilde bonapartist karakterli küçük burjuva önder tabakalarının ortaya çıkmasına engel olamamaktadır. Bunlar yerli veya köylü yöneticiler, askerler, devlet bürokratları (yargıçlar, savcılar), din adamları vb., olabilir. Bunların artık kolaylıkla ortaya çıkmasına neden olan bir diğer gelişme de, stalinizmden ve merkezcilikten gelen partilerle sendika yönetimlerinin “dünya yönetişimi”ne (Sosyalist Enternasyonal ve Sosyal Forum politikaları) entegre olmalarına uygun olarak geçmiş tüm anti-emperyalist taleplerini terk ederek saf değiştirmelerinin yarattığı boşluktur.

Bu sürecin hiç de yalıtık olmayan simgesel yüzü kuşkusuz eski darbeci albay Chavez’dir. Chavez günümüzde Venezuela’da anti-emperyalist karakterli bir hükümetin lideri haline gelmiş ve dünya çapında geniş yankı uyandıran bir popülarite elde etmiştir.

Geçmişte 1930’lu yıllarda olduğu gibi, günümüzde de, bu süreç hiçbir şekilde, troçkizmin hayal kırıklığı yaşayan ve işi Chavez’in bir “V. Enternasyonal” ilan etmesinden medet ummaya kadar vardıran bazı tasfiyeci çevrelerinin (Pablocu Bir-Sek, Woods’un TMI’si) sandığının tersine, alternatif yeni bir devrimci önderlik yaratmaz.

Ama bununla birlikte bu süreç, IV. Enternasyonal’in anti-emperyalist birleşik cephe konusunda daha da cesur bir politika izlemesini hem zorunlu kılmakta hem de güçlendirmektedir. Bu zorunlu politika bir taraftan, hükümetteki bu önderliklerin bütün ilerici anti-emperyalist tedbirlerini desteklemeyi gerekli kılarken, diğer taraftan da onların halk düşmanı bütün politikalarına karşı mücadele etmeyi ve bu noktalarda onlardan ayrı durmayı gerekli kılar. Çünkü ancak böyle bir politika emekçilerle ezilen ve sömürülen geniş kitleler arasında bir ittifaka yürünmesini sağlayabileceği gibi, emperyalizmden nihai kopuşa hiçbir zaman gidemeyecek önderliklerle de mesafeli durmaya imkân sunacaktır.

Bu Hükümetlerin Bağımsızlığı

Bu tür hükümetlere karşı nasıl yaklaşılması gerektiğine ilişkin temel görüşler Troçki’nin katledilmeden hemen önce üzerinde çalışmakta olduğu son makalelerden birinde ele alınmıştır.

Özel olarak Latin Amerika kıtasındaki sendikaların durumunu tahlil etmeye hasredilmiş olan bu makalede Latin Amerika sosyal sınıflarının karakteri üzerinde de yoğunlaştığı bir bölümde şöyle yazıyor Troçki:

“Geri ülkelerde tayin edici rol ulusal kapitalizm tarafından değil yabancı kapitalizm tarafından yerine getirildiğinden, ülkenin burjuvazisinin sınai kalkınmaya ilişkin tavrı, onun toplumsal konumlanışı açısından bakıldığında, son derece önemsiz ve orantısız bir yer işgal edecektir kuşkusuz. Yabancı sermayenin işçi ithal etmediğini, ama yerel nüfusu proleterleştirdiğini göz önünde bulundurduğumuzda, ülke proletaryasının ülke hayatında çok çabuk önemli bir rol oynamaya başladığına tanık oluruz. Bu koşullar altında, ulusal hükümet, yabancı sermayeye direnmeye çalıştığı ölçüde, çeşitli düzeylerde proletaryaya yaslanmaya mecbur kalır (…)

Geri ülkelerin, yani sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin hükümetlerinin karakterleri her ülkede birbirine benzer, yani bonapartist veya yarı-bonapartisttirler. Onların birbirinden ayıransa şudur: bazıları emekçilerden ve köylülerden destek almaya çalışarak demokratik bir yönetime yönelirlerken, bazıları da asker-polis devletine yakın bir hükümet biçimini inşa ederler (…).

Devletin (sendikalar üzerindeki) vesayeti, yerine getirmek zorunda olduğu şu iki görev tarafından dayatılmıştır: bir taraftan işçi sınıfını kendi yanına çekerek emperyalizmin artan isteklerine direnebilmede kendine bir destek kazanmaya çalışmak, öte yandan aynı anda da (altı yazar tarafından çizilmiş) işçileri bürokrasinin denetimi altına sokarak onları disipline etmek”7

O sıralar sürgünde olsa da General Cardenas’ın Meksika hükümetiyle (1934-1940) işbirliği yapma fırsatını bulan Troçki bu ülkenin petrollerinin millileştirilmesi kararnamesinin hem yazılması hem de yürürlüğe girmesi (18 Mart 1938) sırasında yaşadıklarıyla deneyimini şöyle genelleştirdi:

“Kuşkusuz Meksika demiryollarıyla petrollerinin millileştirilmesinin sosyalizmle uzak yakın hiçbir ilgisi yoktur. Bu; geri bir ülkede kendini bir taraftan emperyalizme karşı, diğer taraftan kendi proletaryasına karşı savunma göreviyle karşı karşıya bulan bir devlet kapitalizmi tedbiridir. Demiryollarının, petrollerin vs. yönetimlerinin (sendikal- yazarın notu) işçi örgütleri aracılığıyla yerine getirilmesinin sanayide işçi denetimiyle ortak hiçbir yanı yoktur, çünkü bu yönetimler meselesinin özünde, yönetim işçi bürokrasisi aracılığıyla sürdürülmektedir ve bu yönetim işçi sınıfından bağımsız olduğu gibi tümüyle burjuva devletine bağımlıdır. Yönetici sınıfın aldığı bu tedbirin amacı işçi sınıfını devletin ortak çıkarlarının hizmetinde daha üretken kılarken aynı zamanda disiplin altında tutmaktır. Çünkü bu tedbire göre devletin ortak çıkarları güya işçi sınıfının çıkarlarıyla da özdeşleşmektedir.”

İşte Troçki bu noktada, günümüzde de işçi hareketi içinde çok yakıcı olan bir tartışmaya parmak basıyor. Nitekim, söz gelimi bugün Venezuela’da sekterleri de dahil olmak üzere sosyalist akımların çoğunluğu işyerlerinin ortak yönetimi “talebi”ni bir “oldu bitti” olarak kabullenmiş durumdalar. Bunu kazanım olarak kabul edenler unutuyorlar ki, Venezuela’da daha Chavez rejiminden çok önce devlet işletmelerinin ortak yönetimi sendikaları hükümete bağlamanın bir yolu olarak zaten uygulanıyordu.

Meksika Deneyine Nasıl Yaklaşmalı?

Troçki, “Meksika’da İkinci 6 Yıllık Plana Dair” (14 Mart 1939) adlı fazla dikkat çekmemiş – bu ilgisizliğin nedeni metnin aslında çok daha somut olduğu için oldukça kuru olması yüzünden kıta troçkizminden türemiş sekter grupları ilgilendirmemiş olması olabilir- bir makalesinde Meksika’da Cardenas’ın durumunda olduğu gibi anti-emperyalist ve bonapartist bir hükümet karşısında marksist bir platformun nasıl bir politika izlemesi gerektiğini öğretici bir biçimde sergiliyor. Günümüzde Venezuela’da Chavez, Ekvador’da Correa, Bolivya’da Evo Morales benzeri küçük burjuva bonapartist hükümetlere- ki bunlara Hondurtas’ta kesintiye uğrayan Zelaya burjuva hükümetini de ekleyebiliriz- nasıl yaklaşacağımız konusunda bu makale bize çeşitli açılımlar sunabilir. Öte yandan yukarıda sıraladıklarımıza tam anlamıyla benzemeseler de, bu bonapartist özelliklerin kendini gösterdiği kıtadaki çeşitli işçi partilerinden doğan sınıf işbirliği hükümetlerine de, yani Brezilya’da Lula’nın PT hükümetiyle Uruguay’daki Geniş Cephe hükümetlerine nasıl bakmamız gerektiği konusunda da önemli ipuçları elde edebiliriz.

Troçki makalesinde, bu olgu karşısında soyut doktriner bir uzlaşmazlık çizgisinden kendini oldukça uzak tutarak Meksika devriminin ürünü olan Cardenas hükümetinin sınırlarının ne olabileceğinin somut tahliline girişir.

Burada bu makalenin tümünü yeniden yayınlayamayacağımız için bir özetini vermeye çalışacağım. Troçki bu makalede İkinci 6 Yıllık Planın bir eleştirisine girişir (ilk plan 1934 yılında uygulanmaya konulmuş olup o sıra halen yürürlüktedir) zira plan sovyet modelinden esinlenen formülleri üstelik tamamen bağlamı dışında ve bürokratik bir deformasyona tabi kılarak yeniden üretmeye çalışmaktadır. Troçki şöyle diyor:

“Planın yazarları, toprak dahil olmak üzere üretim araçlarının millileştirilmemiş (devletleştirilmemiş) olduğu bir toplumda hükümetin eyleminin sınırlarının neler olabileceğini hesaba katmıyorlar”

Ve sovyetlerin (konseylerin) bile bulunmadığı bir durumda “hükümetin çeşitli organlarına ülkenin örgütlü kesimlerinin işlevsel katılımı öneriliyor” eklemesini yaparak şu uyarıda bulunuyor: “kendi içinde böyle bir öneri, sendikaların bürokratik yönetimlerini hükümete bağlama tehdidini taşır ve devlet bürokrasisinin kesinleşmiş hiyerarşik sınırlarının yokluğunda (ki bu sınırların varlığı neredeyse imkansızdır), bu, devlet organlarının düzenli faaliyetini sınırladığı gibi kafalarda inanılmaz bir karmaşaya neden olur. İkinci ALTI Yıllık Planın yazarları, günümüz Meksikasının temel sorunu olan demokratik tarım reformu – yani cesur ve nihai bir biçimde toprak beylerinin, mecburi çalışmanın ve patriyarkal yarıcılık sisteminin zorunlu tasfiyesi- çözüme kavuşturulmadan altı yıl içinde toprağın kolektifleştirilmesini öneriyorlar”.

Ama SSCB örneğinin de kanıtladığı gibi kolektifleştirmek için, yani bir başka ifadeyle tarımda küçük mülkiyetten büyük ölçekli kolektif çiftliğe geçmek için sadece teknolojiye (tarım makinaları) ve nitelikli personele sahip olmak -ki ülke zaten buna da sahip değildir- yetmez, kolektivizasyonun bizzat köylüler tarafından kabul edilmesi gerekir. Bu olmadığı takdirde, devrimi tehdit edecek sefalet ve açlığı yaratan Stalin’in zorunlu kolektivizasyonun yıkıcı sonuçlarıyla karşı karşıya kalırsınız.

Öte yandan aynı altı yıllık plan tarımsal makinaları sağlayacak olan sanayileşme konusunda da son derece muğlak ifadelere sahiptir. Troçki bu konuda şu soruyu sormakla işe başlıyor: “İyi de, bu takdirde zorunlu modern tarım araçlarını nereden bulacaksınız?” ve yine şöyle devam ediyor:

“… ülke yoksul ve yabancı sermayeye ihtiyacı var. Program, dış borcun iptalinde ısrarlı olmadığı takdirde bu güç sorunun çözümüne el atma imkânına belki sahip olunabilir. Şöyle ki: Günümüzde çok büyük uluslararası sermayeler mütevazı (ama güvenilir) aylık alacaklarla borç para verecek veya yatırım yapacak bölgeler arayışındalar (söz konusu olan 1929 büyük buhranının hemen sonrası- yazarın notu). Yabancı sermayeye sırtını çevirmek ve kolektivizasyonla sanayileşmeden dem vurmak laf ebeliği yapmaktan başka bir anlam taşımaz. Meksika petrollerinin millileştirilmesiyle artık ülkeye yabancı sermaye gelmeyeceğini ileri süren gericiler yanılıyorlar. Hükümet ülkenin yaşamsal ihtiyaçlarını savunur, ama aynı zamanda yabancı sermayeye pekala belirli sınai ödünler de verebilir. Mesela: Devlet, yabancı sermayeyle ortaklaşa olarak, koşullara göre yüzde 10, 25 veya 51 hisseyle karma şirketler ya da işletmeler kurabilir ve bunlarla yapacağı anlaşmalara koyduracağı özel hükümlerle belirli bir zaman sonra bu işletmelerin tümüyle kendi eline geçmesini sağlayabilir”.

Troçki, Plan’ın yazarlarını eleştirirken, onların altı yıl zarfında bir devlet kapitalizmi inşa etme hayaline kapıldıklarını ileri sürüyor ve ekliyor: “sınırlı imkânlarla yeni işletmeler yaratmak farklı bir şey, zaten varolan işletmeleri devletleştirmek farklı bir şeydir. Tarhte, devlet tarafından yaratılmış bir sanayinin tek bir örneği vardır ve o da SSCB’dir. Ama bunun için de geçmiş bir sınai mirası kendi hizmetine sokan ve kamu borcunu iptal eden bir sosyalist devrimin daha önce gerçekleşmiş olması gerekir! Üstelik bu durumda bile sanayinin yeniden inşası için çeşitli ödünler verilmek zorunda kalınmıştır.

Oysa Meksika’da,

“Sosyalist devrim olmamıştır. Uluslararası durum kamu borcunun iptaline izin vermemektedir. Bir kez daha tekrar edelim: ülke yoksuldur. Bu koşullar altında yabancı sermayeye kapıları neredeyse intihar etmekle eş anlamlıdır. Devlet kapitalizmini inşa etmek için kapitale ihtiyaç vardır.”

Bu gözleminin sonunda Troçki doğal olarak şu sonuca varıyor:

“Yüksekten uçmayı marifet sayan ama içeriği tamamen boş olan Altıncı Planın formülleriyle karşılaştırıldığında, çıkarttığım bu notlar kuşkusuz oldukça ılımlı ve hatta tutucu olarak görülebileceklerdir. Ancak biz, görüşlerimizin daha gerçekçi olduğuna inanıyoruz ve bu yüzden de aynı zamanda o formüllere göre daha devrimciler.8

Sonuç Yerine

Sonuç olarak, bir kez daha somut durumun somut tahlili, Bu, doktriner bir sığınağa çekilmenin basıncına direnmenin olduğu kadar zaman zaman ona eşlik eden “resmi” kandırmacaya karşı koymanın da tek yoludur.

Bu aynı zamanda, IV. Enternasyonal’e, anti-emperyalist bir birleşik cephe çizgisinden hareketle içinde bulunduğumuz tarihsel dönemde bir zorunluluk olan bağımsız işçi partisinin inşası yolunda – ki bu, makalemizin konusu değil- zemin hazırlayacak formülü geliştirmesine yardımcı olacak tek imkândır.

Dolayısıyla tamamlanmış bir programın başlıklarını hatim indirir gibi tekrarlamaktansa, yönelişi geliştirme görevini üstlenmek IV. Enternasyonal’in seksiyonlarının görevi olmak durumundadır.

Her özgül durumda anahtar halkayı bulmamıza imkân sağlayan somut durumun tahlilidir. Söz gelimi; bir ülkede doğal zenginliklerin ulusal devlet tarafından denetim altına alınması talebini ileri sürmek; veya petrolün zaten devletin denetimi altında bulunduğu bir ülkede emperyalist ablukayı kırmak için bütün dış ticaretin devlet denetimi altına alınmasının zorunluluğu talebini ortaya atmak; veya devletin dolar ekonomisiyle ezildiği bir ülkede uluslararası finans kuruluşlarıyla bütün bağları nihai olarak koparma ve dış borçları iptal etme talebini öne çıkartmak; veya tarım sorununun hâkimiyetini sürdürdüğü bir ülkede…vb. gibi.

 

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter
  1. La Vérité/Gerçek‘in 69. sayısından Şadi Ozansü tarafından çevrilmiştir. []
  2. Komünist Enternasyonal III. Kongresi []
  3. “Lev Troçki ile mülakat”, Mateo Fossa, 23 Eylül 1938. []
  4. “Latin Amerika Üzerine Bir Tartışma”, Lev Troçki, 4 Kasım 1938. []
  5. İspanya’da Menşevizm ve Bolşevizm”, Lev Troçki, 1936. []
  6. “Curtiss ile Latin Amerika Üzerine Tartışma”, Lev Troçki, 1938. []
  7. Emperyalist Çöküş Çağında Sendikalar, Lev Troçki, 1940. []
  8. Meksika’da İkinci Altı Yıllık Plana Dair”. 14 Mart 1939. []