Yükselen Çin Kabaran Çelişkiler

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter

— Yasin KAYA

Batı kapitalizminin kalıtımsal “Çin istilası’’ korkusu yeni bir boyut kazanıyor. Artık korkulan sadece “dünyanın atölyesi’’ olan Çin’de üretilen ucuz malların dünya piyasalarını ele geçirmesi değil. “Kur savaşları’’ denilen süreçte ABD’nin para kurunu yükseltmesi için Çin’e yaptığı baskılara ve Çin’in ABD’ye “asıl sen dolar arzını arttırmayı durdur’’ demesine tanık oluyoruz. Çin Merkezi başkanı Zhou Xiaochuan’ın geçen yıl söylediği Amerikan dolarına bağımlı uluslararası para sistemini reforme etme çağrısı1, bu yıl daha fazla tartışılmaya ve daha çok endişe uyandırmaya başladı. Çin dünyanın en büyük ihracatçısı haline gelirken, en büyük ticaret ortakları ABD ve AB’de taleplerin düşmesi yüzünden alternatif pazarlar arıyor. Örneğin, Afrika ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini güçlendiren Çin, Doğu Avrupa ve çevresindeki bölgelere açılmak için Yunanistan’da yeni liman satın alıyor; AB’nin başı beladaki diğer ülkeleri Portekiz, İrlanda ve İspanya’ya büyük yatırımlar yapıyor, bunlara AB’nin ya da İMF’nin vediğinden daha fazlasını sunmayı vaad ediyor2; “İslam dünyası’’ ile münasebetlerini artırıyor.3

Artık palazlanan Türkiye burjuvazisi de bu tür korkulardan azade değil. Kafası karışan Güler Sabancı, ABD-Çin arasındaki gerilimi soğuk savaş dönemine benzetiyor. Ezberi bozulduğu için korksa da, doğası gereği irrasyonel tüm sermaye aktörleri gibi Türkiye burjuvazisi de korktuğu yeni koşullardan pay çıkarmaya çalışmaya hazır. Sabancı Holding Doğu Asya’daki ucuz iş gücünü kullanmak için üretimini ve Çin’in büyümesi beklenen iç pazarından yararlanmak için tüketiminin bir kısımını Doğu’ya kaydırmaya hazır.4 Elvis Presley’in “Doğu’ya git genç adam’’ sarkisi bizim patronlar ve patroncuların zihinlerine kazınıyor.

Bu gelişmeler nasıl yorumlanmalı? Yeni bir durum yok, gelişmeler Amerikan emperyalizminin yaygarasından mı ibaret? Yoksa Çin’in emperyalist sistemdeki rolü değişmeye mi başladı? Peki Çin’in bu haliyle mevcudiyeti emperyalizmin devamı için gerçekten tehdit mi? Eğer öyleyse bu işçi sınıfının uluslararası mücadelesi için ne manaya geliyor? Bu tür sorular başka memleketlerdeki sosyalistler arasında sorulmaya başlandı. Fakat Türkiye’de Çin üzerine tartışma henüz ciddi anlamda başlamadı. Bu gelişmelerin Türkiye işçi sınıfı için ne manaya geleceği konusunda ise tartışması neredeyse yok. Bu yazının gayesi bu fikir mesaisini Sosyalizm sayfalarında başlatmak.

Emperyalizm ve Çin

Gelişmeleri iki açıdan okumaya başlayabiliriz. Çin’in entegre olduğu çürüyen kapitalizm için işlevi ile Çin’deki toplumsal ve siyasi yapının kapitalist dönüşümü açılarından. Bu iki mesele de ancak emperyalist sistemin belirli tarihselliği içinde doğru şekilde anlaşılabilir. Bununla neyi kastettiğimizi, okurların zaten bildiklerini onlara tekrar etmek pahasına açalım.

Emperyalizm kapitalizmin bir evresidir. Lenin’in de belirttiği gibi merkezileşen para sermaye ile yoğunlaşan üretken sermayenin birleşimi anlamına gelen finans kapitalin hakimiyeti altındaki evredir bu. Metropollerdeki bu yoğunlaşma ve merkezileşme süreçleri sermayenin kendini yeniden üretmesini sınırlandırmıştır. Bu sınırları aşmak içinse metropollerde biriken olağanüstü miktardaki sermayenin ihracına başvurulmuş, sermaye ihracı için birbiriyle rekabet eden büyük karteller, ulus-devletlerini askeri rekabete ve nihayetinde dünya savaşlarına sürüklemişlerdir. Yani emperyalist merkezlerin iktidarının kaynağında meta değil sermaye ihracı vardır. Bir ülke dünyanın en büyük ihracatçısı olabilir ama bu onun emperyalist bir ülke olduğu anlamına gelmez.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, özellikle de 1960 ve 1970’lerde Amerikan emperyalizminin nasıl işlediğine bakarsak bu durumu daha net görebiliriz. Avrupa’dan meta ihracı artarken, bu metaların üretiminde etkin olan sermaye Amerikan sermayesi olmuştur. Avrupa’da üretim ABD’nin sermaye ihracı vesilesiyle mümkün olmuş, Batı Avrupa ve Amerikan sermayesi içsel olarak birbirlerine kenetlenmişlerdir. Bu içsel ilişki sayesinde Avrupa ekonomisi büyürken, Amerikan sermayesi değerlenebilmiş ve yeniden üretilip büyümüştür. Bu dönemde dünya savaşlarının öncesindeki büyük kartellerin yerini çokuluslu şirketler almıştır. Birbirine kenetlenen Amerikan sermayesinin ve Avrupa sermayesinin vücut bulduğu bu dev kurumsal yapılar, uluslararası sistemin yörüngesini tayin edebilecek güce ulaşmışlardır.

Dillere destan ‘neo-liberal’ birikim süreci, yukarıda değindiğimiz birikim modelinin 1970’lerdeki krizine, kar hadlerinin sistemik düşüşüne karşı inşa edilen bir projedir. Bu projenin işçi sınıfı ve uluslar için ne manaya geldiği gerek bu sayfalarda gerekse çeşitli sosyalist yayınlarda defalarca çözümlendiği için bu yazının kapsamı dışında bırakılacaktır. Buradaki amacımız ‘neo-liberal’ birikim sürecinin ancak Çin’in kapitalist dünya pazarına entegrasyonuyla gerçekleşebildiğini savunmak ve bugün Çin’in siyasal iktisadi yörüngesinin ‘neo-liberal’ birikim modelinin devamlılığını tehdit eden çelişkileri şiddetlendirdiğini göstermektir.

Çin’le Kapitalizm

Çin’in kapitalist pazara entegrasyonunun, düşen kar hadlerini dengelemede iki temel işlevinin olduğu söylenebilir. Birincisi, gerek şehirlerde gerek de kırsal bölgelerde kamusal mülkiyetin imha edilmesiyle doğan işgücü arzı, çokuluslu şirketler aracılığıyla Çin’e yönelen sermaye için büyük bir avantaj sağlamıştır. Güvencesiz ve ucuza çalıştırılan işçiler uluslararası şirketlerin üretim maliyetlerini doğrudan aşağı çekmiştir. Ayrıca, Çin’deki ücretlerin düşüklüğü sermayedarlar için diğer ülkelerde şantaj malzemesi olmuştur. Üretim faaliyetlerini Çin’e kaydırma olanağını bulan sermayedarlar, bu avantajlarını kendi ülkelerinde ücretlerin baskı altına alınması için kullanmışlardır.

İkincisi, Çin’in dünyanın yeni atölyesine dönüştürülmesi emperyal merkezlerdeki, bilhassa ABD’deki finansallaşma süreçleri için kilit rol oynamıştır. Bunu birbiriyle ilintili iki ilişki içerisinde tüm somutluğuyla görebiliriz. İlk ilişki ABD’nin işçi sınıfı ücretlerini baskı altında tutarken, iç talebi canlı tutabilmesinin temelidir. Amerikan emperyalizmi merkez üssünde, yani ABD’de üretken tesislerini birbir imha ederken, üretken sermayesini yoğun olarak yurtdışına kaydırmıştır. Bu da işsizlik ve ücretlerin bastırılmasını getirmiştir. İç talep artışının ana belirleyeni olan ücret artışlarının yokluğunda, işçi sınıfına sunulan kredi olanakları işlevsel olmuştur. İşçi sınıfını krediler aracılığıyla borçlandırmak hem asalak finans sistemini güçlendirmiş, hem de işçi sınıfı mensuplarının bireysel çıkarlarını finansal düzenin selametine endekslemiştir. Çürüyen kapitalizmin olağan krizinin ABD’deki görüngüsü, işte bu kokuşmuş düzeneğin sürdürülemez hale gelmesidir.

İkinci ilişkisi ise, iç talebini karşılamak için Çin’den yoğun ithalata başlayan ABD’nin (Bu temelde Amerikan sermayesi için, Çin’deki imalatta mevcut olan sermayesini Amerikan iç pazarına bu şekilde yönlendirerek sermaye birikimi sağlaması demektir) giderek büyüyen ticaret açığının Çin tarafından finanse edilmesidir. Ticari açığın bir haddi aştıktan sonra sürdürülebilir hale gelmesi için finanse edilmesi gerekir. ABD’nin açığının finansmanı ise Çin tarafından karşılanmıştır. İhracatlarından elde ettiği dövizleri yatırım ya da ücret artışı olarak kendi sınırları içinde değerlendirme seçeneği yerine (bu seçeneği seçmek Çin’in göreli avantajı olan düşük üretim maliyeti seçeneğini kaybetmesi manasına gelebilirdi), ABD hükümetinin bastığı bonoları satın alıp, rezervlerine yığmayı seçmiştir. Bu da Bretton Woods sistemi çöktükten sonra hiçbir metaya (örneğin altına) dayalı olmayıp uluslararası para birimi olan Amerikan dolarının hegemonyasını pekiştirmiştir. Öyle ki, doların selameti rezervlerine yığdığı dolarlarla sevişen Çin hükümeti için çok önemli hale gelmiştir. Yani bir yanda dilediğinde para basan ABD, diğer yanda bu paraları toprağa gömen Çin! Krizle etrafa pisliği saçılan bu akıllara ziyan saçma sistemdir işte. Tekrar etmek gerekirse, çürüyen kapitalizmin efendisi Amerikan patronlarının kar hadlerini yukarıya çekebilmesinde Çin’in rolü büyük olmuştur. Fakat tam da bu sefalette oynadığı rol Çin’i, kapitalizmin ‘neo-liberal’ birikim biçiminin uğradığı bu krizle çöküşünün ardından ne geleceğini belirleyecek güçlerden biri haline getirmiştir.

Çin’in Kapitalist Dönüşümü

Geçtiğimiz otuz yılın sorusu şudur. Nasıl bir komünist parti tarafından yönetilen Çin kendisinden başkasına hayrı dokunmayan Amerikan emperyalizmine boyun eğer? Elbette, bu soruya cevap vermek için sadece Çin’deki kapitalist dönüşümlere bakmak yetmez; bu dönüşümün nüvelerini Mao zamanındaki gelişmelerde de aramak gerekir. Örneğin, Stalinist bürokrasinin Çin’i emperyalizm ve ulusal burjuvazisi karşısında yalnız bırakışının sonuçları, çökene kadar varlığı bile Çin’e Amerikan emperyalizmine karşı dayanak sağlayan Sovyetler Birliği’nin önemi gibi sorular önemlidir. Bu tür sorularda daha fazla bilgi sahibi olmak isteyen okurlarımıza yayınımız Gerçek’in uluslararası yayınlarında ve PGB Sosyalizm’de daha önce yayımlanan yazıları tavsiye ederiz.5 Yazının bu bölümü Çin’deki Mao sonrasındaki dönüşümün ana hatlarının betimlenmesine ayrılmıştır.

Çin’in 1970’lerin sonundan itibaren başlayan emperyalizme bütünlüklü entegrasyonu süreci, bürokrasinin işçi ve yoksul köylü kazanımlarının bürokratların ihanetiyle yerlebir edilmesi sürecidir. Tüm bu yıkımları meşru kılmak için ideolojik bir cihaza dönüştürülen “Maoizm’’ (ya da ‘’sosyalizm’’) bu süreçte halkın elinden çalınmıştır. Bu ihanet ve hırsızlığın ardından gelen ‘’açılım’’ ve ‘’ekonomik büyüme’’, Çin halkı için imha ve sefalet demek olmuştur. Fakat yazının sonunda açıklayacağımız gibi Çin halkı bu imhaya ve sefalete karşı sesini çıkartmaya başlamış; kendilerini emperyalizme yapıştırtmaya yarayacak ciklet markasına döndürülmeye çalışılan sosyalizmi, gerçek şekliyle yeniden sahiplenme mücadelesine başlamıştır. Şimdi mesele bu mücadeleye yön verip, onu bürokratik kastın karşısında büyütecek doğru sınıf önderliğini inşa etmektir.

Kurumsal ve İdeolojik İhanet

Çin’in kapitalist dönüşümü Maoizm’in reel olarak bitişiyle başlamıştır. Maoizmin bitişi ise Mao’nun 1976 yılında ölmesiyle… 1978 Aralık’ında 11. Çin Komünist Partisi (ÇKP) Merkez Komitesi, Deng Xiaoping önderliğinde ‘’sosyalist modernizayon’’ adı altında planlı ekonomiyle piyasa ekonomisinin birlikte uygulanması kararını almıştır. 1979 yılıyla birlikte dış ticaret ve finansın önündeki engeller kaldırılmış, özel iktisadi sahalar kurulup yabancı sermayenin ülkeye penetrasyonu sağlanmıştır. Yine bu yıl ABD ile diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması elbette tesadüf değildir. 1984 yılındaki 12. Kongre’yle adına “planlı meta ekonomisi’’ denilen kapitalizmin derinleşme süreci başlatılmıştır. Kamuya ait şirketler kendi finansmanlarından sorumlu tutularak, kar odaklı faaliyet yapan işletmelere dönüştürülmüştür. Ayrıca, kırsal kesimlerde tamamen piyasa şartlarına göre üretim yapan Kasaba-Köy-İşletmeleri kurulmaya başlanmıştır. Topraksızlaşan köylüleri emip inanılmaz sömürü koşullarında çalıştıran bu işletmeler, kırsalı bilhassa komşu ülkelerin sermayesine açmıştır. Bu dönemde, yabancı sermayeye uygulanan milli sermayeyle ortaklık kurma zorunluluğu kaldırılmış, yabancı sermayenin doğrudan penetrasyonunun önü açılmıştır. 1992’deki 14. Kongre’yle, “sosyalist piyasa ekonomisi’’ adı altında çürümüş bürokrasinin kapitalistleşme süreci hızlanmıştır. Parti ldierleri ve partiye yakın olan seçkinler, bir bir patronlaşmaya başlamışlardır. ÇKP içinde güçlenen patron-bürokratlar, 1994’de İş Yasasını çıkarttırabilmişlerdir. Bu iş yasası sayesinde, ideolojik yavşaklıkla “demir kase’’ dedikleri güvenceli işleri imha edebilmişlerdir. ÇKP’nin patronlaşması 2002’deki 16. Kongreyle yeni bir ivme kazanmış, “üçlü temsil’’ adı altında patronların partiye girişi desteklenmeye başlanmıştır. Şimdi partinin içinde iki bürokratik kast bulunmaktadır. Bir tarafta, toplumsal ihtiyaçların giderilmesini önemseyenler (ve en azından önemsiyor gözükmenin önemine inananlar) ile patronluk dışında bir iş yapmamış, şirket karlarının tek gaye olduğunu savunan Asya-tipi-yuppiler… Yeni dönemde bu tarafların mücadelesinin şiddeti ve sonucunda çıkacak yönelimi elbette sınıf mücadelesi belirleyecektir.

Ne olursa olsun ÇKP’nin kapitalist dönüşüm yolunda Maoizmi ve sosyalizmi araçsallaştırması pürüzsüz olmamıştır. Şu an bile Mao imgesinde vücutlaşan bir ideolojik mücadele yürümektedir. Bir uçta, yanki ve yuppilerin dayattığı Hitlervari Mao imgesi Çin toplumu içinde bile alıcı bulurken; diğer uçta, Mao imgesini devrimci bir imge olarak gören, bürokratik kasta, “hani siz komünisttiniz, bu nasıl komünistlik’’ demek için bunu kullanan mücadeleler başlamıştır. Bu mücadeleler geçmiş sosyalist mücadele hatıralarını taze tutmakta, devrimci işçi sınıfı mücadelesi için en azından ideolojik bir dayanağı muhafaza etmektedirler.

Bu kurumsal ve ideolojik dönüşümden (ve bu alandaki mücadelelerden) bizce daha da önemlisi Çin’in sanayileşmesi ve sanayileşmenin merkezinde yer alan topraksızlaştırma süreçleridir. Zira bu süreçler mevcut Çin proleteryasının yeni oluşumunu şekillendirmiştir; bunların dikkatli tahlili Çin işçi sınıfı mücadelesinin önündeki engelleri görebilmeyi ve ayrıca doğan çelişkilerin mücadele için ne gibi açılımlar sunduğunu tespit edebilmeyi sağlayacaktır.

Toprak Sorunu

Bugün Çin’deki sanayi dursa, dünya sistemi çöker. Çin’deki sanayi ise toprak meselesiyle göbekten bağlıdır. Öyle ki, toprağın yeniden dağıtımı ve kolektif mülkiyeti ÇKP’nin 1949’da iktidara gelmesi için kilit rol oynamıştır, bu yüzden hala ÇKP’nin meşruiyeti için hassas bir konudur. Ayrıca geniş topraklara yayılan Çin halkı için kırsal halen merkezidir, kuraklıkla gelen toplu ölümlerin hafızası tazedir. ÇKP’nin emperyalizme hizmet edecek şekilde toprak sorununa dair attığı her adım, kısa vadede toplumsal meşruiyetini sarsacak, daha uzun vadede ise kuraklık, açlık ve toplu ölüm ihtimallerini arttıracaktır.

Toprağın kolektif mülkiyetinin parçalanmasına Hanehalkı Sorumluluk Sistemi ile 1980’lerin başında başlanmış; 1986’da yürürlülüğe girip, 1999’da revize edilen Toprak İdare Kanunu ile toprak mülkiyetinin yasal hakkı kolektif iktisadi teşkilatına (jiti jingji zuzhi), idare hakkı ise köylü kolektiflerine (nongmin jiti), köy komitesine (cunmin weiyuanhui) ve köylüler grubuna (cunmin xiaozu) verilmiştir. Toprağın idaresindeki bu çok başlılığın yarattığı belirsizliklerden de yararlanan yerel bürokratlar, köylülerin ellerinden topraklarını yok pahasına almış ve onları ya köylerinin çevrelerindeki ya da büyük şehirlerdeki fabrikalara sürüklemişlerdir. Ayrıca hem tarımın kapitalistleşme sürecinde (bilhassa adına agribusiness dedikleri sektördeki işletmeler eliyle) hem de yüksek sanayileşme hızıyla büyüyüp kırsaldaki toprakları içine alan şehirleşme sürecinde köylüler topraklarını birbir bürokrat ağalara ve büyük şirketlere kaptırmışlardır. Topraksızlaşmanın meşruiyetini sarsttığı ÇKP’nin ise buna cevabı 2002’de yürürlülüğe giren Kırsal Toprak Kanunu ile bir toprak piyasası oluşturmak ve köylülere topraklarını “piyasa değerinde’’ satma “fırsatını’’ vermek olmuştur. Elbette ardından gelen süreç, piyasalaşmanın halk için karşılığı olan mülksüzleşme ve proleterleşme sürecidir.

 Sanayi Proletaryası

Çin’in 1970’lerin sonunda başlattığı kapitalist sanayileşme stratejisinin iki boyutu vardır. Bir yanda toprağın görece ucuz olduğu kasaba ve köylerde, topraksızlaşan köylüleri büyük sömürü oranlarıyla çalıştırmak için emen, bu sayede ithalata dönük ucuz mallar üreten işletmelere yol verilmesi… Diğer yanda kamuya ait fabrikaların önemli kısmının kapatılarak, içlerinden ‘“illi Takım’’a seçilenlerin muhafaza edilmesi, piyasa şartlarına göre üretim yapan (işçi ücret ve kazanımlarını tırpanlayan) bu şirketlere finansman kapılarının açılması (halkın kaynaklarının peşkeş çekilmesi)…

Kamuya ait fabrikaların kapatılma süreci ise dünya işçi sınıfı için bir ders niteliğindedir. Kamu işçileri dawai denilen üretim ve yaşam alanlarının kaynaştığı birimlerde çalışırlarken; yeri geldiğinde iki işte çalışarak daha fazla para kazanma “özgürlüğü’’, yeri geldiğinde kendi mülkünü edinebilme vaatleriyle kandırılmışlar, olmadı devlet şiddetiyle kazanımlarından mahrum bırakılmışlar; dawai’leri parçalanan işçiler “emek piyasasının’’ içine atılmışlardır. Bu dönüşüm aynı zamanda iş sahası etrafında örgütlenen birimlerin (sağlık, eğitim..) bir bir kapatılması; işçilerin birlikte yaşamaktan gelen ortak alışkanlıkları ve sınıfsal aidiyetlerinin koparılması demek olmuştur. Bu büyük toplumsal dönüşüm aynı zamanda sermayenin ihtiyaç duyduğu “bireysel ihtiyaçları’’ da yaratmıştır. Düşünün. İşi ve evi arasında 2 dakika olan, günlük alışverişine, sağlık ocağına, okuluna yürüyerek gidebilen işçiler ve aileleri neden otomobile ihtiyaç duysun? Çin sermayesinin büyümesi ve yabancı sermayenin ülkeye dalması için kilit sektörlerden biri olan otomotiv sanayi böyle bir ortamda nasıl büyüyebilir? İşte Çin’deki üretim odaklı toplumsal sistemin parçalanması, kapitalizme özgü bireysel ihtiyaçları yaratmıştır. Böylece, sadece üretim araçlarının imhası ya da sermayenin ellerine bırakılmasıyla değil, üretim etrafında şekillenen toplumsal yaşamın radikal şekilde dönüştürülerek sermayeye uygun bir yaşam tarzı yerleştirilmesiyle çürüyen kapitalizm içselleştirilmiştir.

Bu ikili sanayi stratejisiyle doğan yeni işçi sınıfıyla Mao zamanındaki Çin işçi sınıfının tecrübeleri arasında büyük farklar vardır. Aynı zamanda mevcut işçi sınıfının kompozisyonu, çoklu sanayileşme ve çok evreli topraksızlaştırma süreçleri yüzünden heterojenleşmiştir. Bu büyük dünyanın içinde iki işçi tipi yaygındır. Bir yanda deneyimsiz, örgütsüz, güvencesiz göçmen ya da kırda çalışan ya da kırdan kente yakın zamanda göç etmiş işçiler, diğer tarafta en iyi ihtimalle Komünist Parti’nin bir aparatı olan sendikada (Tüm-Çin Sendika Konfederasyonu) örgütlü, rızaları komünist dönüşümden kar edecekleri vaadiyle alınan işçi sınıfları… Çin bağlamında örgütsel mesele, bu farklı işçi görüngülerini sınıfsal öz temelinde biraraya getirmektir. Daha önce yayınlarımızda aktardığımız Honda işçilerinin grevi örneğinde olduğu gibi göçmen işçiler deneyim kazanmaktadırlar, sendikalarına aşağıdan tazyik uygulamaktadırlar. Benzer şekilde kapitalist dönüşümün yıkıcı özelliklerini yaşayan görece güvenceli ve örgütlü kesim de artık başkaldırmaktadır. Bu başkaldırıları Türkiye’de de dikkatle izlenmeli, Çin’li işçilerle bağlantılar kurulup, deneyim aktarımı yapılmalıdır. IV. Enternasyonal bu süreci başlatmıştır, uluslararası işçi mücadelesinin insanlığı barbarlıktan kurtarabilecek tek güç olduğunu savunan tüm Türkiye sosyalistlerini de bu sürece davet etmektedir.

Trendler ve Olasılıklar

Neo-liberal birikim sürecinin sonunu getirecek emperyalizmin bu krizi Çin’in içsel dinamikleri; Çin’deki dinamikler emperyalizmin geleceğini nasıl etkileyecektir?

Birincisi, Çin’in ihracatını emen ABD’de finansal sistemin çökmesiyle işçi sınıfına daha fazla borç verilememesi ve Avrupa’da mali krizlerin “tasarruf tedbirleri’’ ile aşılmaya çalışılması sonucunda talep düşmektedir. Çin’in bu yüzden alternatif piyasalara yönelmesi ya da iç pazarına üretim yapması gerekmektedir. İç pazar için üretim yapmak içinse iç talebin arttırılması gerekir, bunun içinse işçi ücretlerinin artması. Uluslararası Çalışma Örgütü raporuna6 göre Çin’de ve Asya bölgesinde reel ücretlerde artış başlamıştır. Fakat ücret artışları patronların kar hadlerinin düşmesi anlamına gelmektedir; rekabet edebilmek için ucuz üretim maliyetlerine yaslanan patronlar için ücret artışı rekabet gücünün azalması demek olacaktır. Çin’de üretim yapan uluslararası şirketler ve Çinli patronların bu sürece kolaylıkla müsade etmesi beklenemez. Kısacası, emperyalist kapitalizmin içsel çelişkilerinden biri daha günyüzüne çıkmıştır.

Emperyalizmin bu içsel çelişkisinden otomatik olarak devrimci bir sonuç çıkmaz. Örneğin Çin işçi sınıfı da Amerikan işçi sınıfına benzer şekilde (ama çok daha düşük boyutlarda) ücret artışı olmaksızın finansal sistemin içine çekilebilir, borçlu tüketicilere dönüştürülebilirler. Ya da ücret talepleri, bu taleplerin sınıfsal zeminini oyacak şekilde tüketim ideolojisi ile birleştirilebilir; ücret artışları kamusal ihtiyaçlarına değil, suni ihtiyaç üretimine tabi kılınabilir. Bunun önüne geçebilmek için devrimci talepler sistemi geliştirilmeli, ücret taleplerinin devrimci taleplere dönüştürülmesi için programatik adımlar atılmalıdır.

İkincisi, Çin miktarı iki buçuk trilyon dolara dayanan dolar rezervlerini sermaye ihracına yönlendirmeye başlamıştır. Zaten Güneydoğu Asya’ya, Afrika’ya, Avrupa’nın bazı kesimlerine vs. sermaye ihraç etmektedir. Artan şekilde Avrupa’daki dengesizlikleri kullanmak istemektedir. Avrupa’daki merkez ülkeleri ve çevre ülkeleri arasındaki sistemik adaletsizlik sürdürülemez hale gelmiştir, AB parçalanmaktadır. Çin’in Avrupa-içi ekonomik ilişkilere eklemlenme süreci dikkatle izlenmelidir. Zira AB’nin parçalanma süreci işçi sınıfı önderliği krizindeki Avrupa’da sağı kuvvetlendirmektedir. Örneğin ticaret fazlası veren Almanya’daki işçiler ekonomilerinin kötüye gitmesinden Yunan işçileri sorumlu tutabilmektedirler. Çin’in Avrupa’daki varlığının Avrupa işçi sınıfı saflarında yaratabileceği milliyetçi reflekslerin önüne geçmek için Avrupa ve Çin işçi sınıfı arasında bağların kuvvetlendirilmesi gerekmektedir.

Üçüncüsü, yakın vadede Amerikan emperyalizminin “Çin emperyalizmi’’ ile ikamesinden bahsedilemez. Zira ekonomik gücü azalsa da ABD’nin askeri gücü Çin’inkinden çok daha fazladır. Fakat, sermaye ihracı sürecini hızlandıran Çin ile mevcut emperyal merkezler arasında stratejik çekişmelerin olması beklenebilir. Bu çekişmelere ABD’nin vereceği cevap siyasi kaoslar yaratıp jeo-politik gücünü ve askeri harcamayla ekonomisini güçlendirmeye çalışmak olacaktır. Bu noktada bilhassa Türkiyeli sosyalistlerin dikkatle incelemesi gereken gelişmeler Türkiye’nin ve Çin’in Afrika ve Orta Doğu bölgesindeki ekonomik varlıklarını arttırma süreçleriyle Amerikan emperyalizminin ilişkisidir.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter
  1. Zhou Xiaochuan, “Reform the International Monetary System”, 23 Mart 2009. []
  2. Gökçe, Deniz. “Çin, Avrupa’yı satın alıyor”, Akşam, 22 Aralık 2010. []
  3. İslam Dünyası ile Çin Arasında Yeni Dönem”, Haber 7, 18 Aralık 2010. []
  4. Güler Sabancı: Çin’e sadece ucuz işçilik için değil, önce Çin için gidiyoruz,” Milliyet, 21 Eylül 2008. Burjuvazinin şehveti hükümeti de sarmış durumda. Geçtiğimiz aylarda Türkiye ve Çin arasında ekonomik ilişkilerin Yuan ve TL bazında yürütülmesi kararını da içeren sekiz önemli anlaşma imzalandı. “Çin ile çok önemli 8 anlaşma” Patronlar Dünyası, Ekim 8, 2010. http://www.patronlardunyasi.com/haber/Cin-ile-cok-onemli-8-anlasma-/92200. []
  5. Bkz. İngilizce: Pierre Lambert, “The political revolution has begun in China, a new stage in the world revolution (Çin’de siyasi devrim başladı, dünya devriminde yeni bir aşama),” Tribune Internationale No.50 (Haziran 1989); Alain Denizo ve Olivier Doriane, “CHINA: After the Law on Private Ownership Was Passed by the Assembly (ÇİN: Özel Mülkiyet Yasası Meclisten Geçtikten Sonra),” La Verite – The Truth, no. 55 (Bahar 2007): 17-23; Türkçe: PGB Sosyalizm, “IV. Enternasyonal Altıncı Dünya Kongresi. Karar Özetleri”, PGB Sosyalizm, Sayı 36-7 (Şubat 2006): 27-30. []
  6. Uluslararası Emek Örgütü, Global Wage Report 2010/11 Wage policies in times of Crisis (Cenevre, 2010). []