IV. Enternasyonal’in 8. Dünya Kongresinin Hedefleri

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter

— IV. Enternasyonal Genel Konseyi1

Sekizinci Dünya Kongresinin önemi, IV. Enternasyonal’in devrim ve karşı-devrimin gelişmesine sahne olan dünya durumuna seksiyonları aracılığıyla yanıt verme gerekliliğinde yatıyor. Bugünkü dünya durumu, Lenin’in “savaşlar ve devrimler çağı” olarak nitelendirdiği emperyalizm tahlilini tamamen doğrulamaktadır. Tunus ve bunun yankılarıyla Mısır’da (sürekli devrim teorisini doğrulayacak şekilde) kabaran proleter devrimin ardından, emperyalizm dünya düzenini istikrarsızlaştıran devrimci olayların tehdidine cevap verebilmek ve halkların başkaldırısını dizginlemek için Libya’da karşı-devrimci bir savaş açmıştır. Bunun hemen ardından, emperyalizm ve onun ajanları Suriye’de iç savaş başlatmaya çalıştılar ve bugün İran’ı tehdit ediyorlar. İki hafta Mali’nin parçalanması için yeterli oldu ve tüm Afrika parçalanma tehdidi altında.

Emperyalizmin karşı-devrimci planı bütün halkları, emekçi sınıfları ve tüm ulusları parçalamayı içeriyor. Savaş bunun bir ifadesi, ama savaş tek başına yeterli olamaz. Emperyalizm, kitlelerin devrimci ayaklanmalarını bünyesinde barındıran partilerin ve bürokratik liderliklerin desteğine ihtiyaç duymaktadır. Tunus ve Mısır’da devrimci olaylara “demokrasi” adına karşı çıkan emperyalizm, bir “demokratik geçiş” haritası çıkarıyor. Bu plana göre, emperyalizm dünkü düşmanları İslamcı partiler ve Sosyalist Enternasyonal ile arasında bir ortaklık kurarak, birincil görevi emperyalizmin dayatmalarına itaati muhafaza etmek olan ulusal uzlaşı hükümetleri tesis etmek istiyor. Ve bu hükümetler işçi hareketine saldırıyorlar. Tunus’ta hükümet işçi sınıfının tarihsel sendikasına saldırdı. Mısır’da resmi sendikal bürokrasi bağımsız sendikalara karşı korunmaya çalışılıyor.

Emperyalist egemenliğin korunması, her ülkede farklı biçimlerde işçi örgütlerinin sisteme itaatinden geçiyor. Tunus’ta patlak veren devrimci gelişmeler Avrupa’nın kapısını çalıyor. Yunan halkı ve işçileri sert kemer sıkma programlarına karşı ayaklandılar. PASOK, bir günlük “genel grev” çağrıları yaparak Troyka’nın planlarını imha edecek gerçek genel grevi engelledi ve hareketi sindirmeyi hedefleyen sendikalarla işbirliği içine girdi. Bu daha genel bir sorunun; bürokratik aygıtın politikalarının yarattığı engelin ve üye sayısı sınırlı da olsa devrimci bir partinin yokluğunun sonucudur.

IV. Enternasyonal’in devrimci mücadelesinin önemli bir meselesi olan bu durum, Troçki’nin şu sözleriyle özetlenebilir:

tarihsel olaylarda kitlelerin aktif müdahalesi aslında bir devrimin en vazgeçilmez unsurlarından biridir (…) kitlelerin ayaklanması bir sınıfın tahakkümünün devrilip başka sınıfın tahakkümünün kurulmasına yol açmalıdır (…), ilerici sınıf artık kendi vaktinin geldiğini ve iktidarı ele geçirmesi gerektiğini anlamalıdır. İşte burada, öngörü ve hesaplamanın irade ve cesaretle birleştiği bilinçli devrimci eylem alanı başlar. Başka bir deyişle, partinin eylem alanı başlar.

Ve şöyle devam etmektedir Troçki:

koşullara uyum sağlayabilen, olayların gelişimini ve ritmini anlayıp kitlelerin güvenini çabucak kazanan güçlü bir parti olmadan, proleter devrimin zaferi mümkün değildir. Bunlar başkaldırı ve devrimin, nesnel ve öznel faktörleri arasındaki karşılıklı ilişkilerdir.2

Sekizinci Dünya Kongresinin amacı, seksiyonların eylemlerini bu ifade etrafında yönlendirmek ve parti inşa sürecinde bir adım daha atmak ve böylece Geçiş Programı’nın şu ifadesine uygun hareket etmektir: “Bir bütün olarak dünya politik durumuna damgasını vuran esas olarak proletarya önderliğinin tarihsel bunalımıdır.” Biz biliyoruz ki devrimci parti, devrimci kriz öncesinde inşa edilemeyecektir. Ama devrimci kriz döneminde inşa edilebilmesi için bir IV. Enternasyonal grubu gereklidir. Bunun yolu, kitlelerin geçiş talepleri üzerine inşa olan devrimci seferberlikleri yoluyla, iktidar sorununun çözümüne yönelik ilerlemesine yardımcı olmayı amaçlayan bir birleşik cephe hattını takip etmekten geçer.

1. Üretim Araçlarının Özel Mülkiyeti Üzerine Kurulan Emperyalizmin Topyekûn ve Genel Krizi

a) Bu kriz, bugün en güçlü emperyalizm olan ve özel mülkiyet rejiminin kokuşan “küresel düzeni”nin selametini sağlama görevini üstlenen Amerikan emperyalizminin egemenlik krizidir. Bu krizin tüm kıtalarda ekonomik, askeri ve siyasi sonuçları bulunmaktadır. Bu topyekûn ve –toplumsal, siyasi, kurumsal– genel kriz, ezilen ve sömürülen halkları isyana sevk etmektedir. İşte bu koşullarda kriz şiddetini arttırmaktadır. Amerikan emperyalizmi küresel çelişkilerin odağındadır. Kendi düzenini dayatmak zorundadır. Fakat bu Amerikan emperyalizminin bir süper emperyalizm olduğu anlamına gelmez. Bunun için faşist bir süper güç olması gerekirdi. Oysa bu durum için koşullar ulusal ve de uluslararası düzeyde uygun değildir.

b) Kapitalizmin 1929’dan bu yana kullandığı asalak araçlar çürüyen kapitalizmin krizini daha da derinleştirmiştir. 2008’de sözde emlak krizi olarak anılan süreç, çürümeyi inanılmaz bir safhaya sokmuş ve üretim güçlerinin yıkım güçlerine dönüşümünde büyük bir faktör haline gelmiştir. Lenin’in “Emperyalizm – Kapitalizmin En Yüksek Aşaması”nda güncellediği ve IV. Enternasyonal’in programıyla devam ettirilen Marksist analiz tamamıyla doğrulanmaktadır. Emperyalizm tümüyle çürüme aşamasına ulaşmıştır, üretici güçlerin ilerlemesi çoktan durmuş ve bu güçler artık parçalanmaya başlamıştır. Emperyalizm silah endüstrisi, borsa, döviz regülasyonu gibi asalak araçları kullanarak birbiri ardından patlayan balonlar ortaya çıkarmıştır. 2008’de ise tüm bankacılık sistemine balyoz darbesi inmiş ve ulusal ekonomiler diz çökmek zorunda kalmışlardır. “Borç ekonomisi” ile kapitalist sınıfın içinde uluslararası düzeyde (çeşitli burjuvaziler arasında) ve her ulusal burjuvazi içinde (çeşitli kesimleri arasında) ilişkilerin dönüşümüne tanıklık ediyoruz. Bugün sistemin genel çöküşünün engellenmesi için ne olursa olsun borçların değerinin korunmasını istiyorlar. Borç, emek giderlerinin azaltılması için kullanılan bir silaha dönüştü. Fakat bankaları ve büyük spekülatör grupları kurtarmak için piyasaya aktarılan trilyonlarca dolara rağmen ekonomik durgunluk tüm ülkelerin üzerine çökmüş durumda.

Ulusların emperyalist imhası, milyonlarca genç insanın ve işçinin, en güvencesiz koşullar altında çalışmak, hayatta kalmak ve dayanmak için çabaladığı emperyalist merkezlere zorunlu olarak göç etmesine ve buralarda sistematik ayrımcılığa maruz kalmasına yol açıyor. Kapitalist kriz tüm dünyada en büyük darbeyi, Troçki’nin Geçiş Programı’nda çalışanların “en ezilen” katmanları dediği gençliğe, işçi sınıfı kadınlarına, göçmenlere ve ezilen uluslara indirdi.

c) Kapitalist sistemin hâkimiyet krizi, Amerikan emperyalizminin tam kalbinde yoğunlaşmıştır. Amerikan emperyalizmi bir yandan dünya hâkimiyetini arttırmaya çalışırken, diğer taraftan ekonomik kriz derinleşmektedir. Bu krizin temelinde üretim araçlarının özel mülkiyeti rejimi vardır. Stalinist bürokrasinin çöküşü dünya düzenini derinden sarsmıştır. Ve Amerikan emperyalizmi dünya düzenini yeniden sağlayabilmek için birçok finansal, ekonomik ve askeri operasyon yürütmektedir. Bu yüzden, sürekli olarak yükün bir kısmını rakip emperyalizmlerin omuzlarına yüklemek istemektedir. Aynı zamanda, diğer emperyalizmler üzerinde artan bir baskı kurarak piyasalarını ele geçirmeye (örneğin, Afrika’da Fransız emperyalizminin kalıntılarından kurtularak) çalışmaktadır. Aynı şekilde, yatırımlarından daha çok kâr elde edebilmek için Çin üzerindeki baskısını yoğunlaştırmıştır. Zira yatırımlardan edindiği kârlar, Komünist Parti’nin siyasi tekeli çerçevesinde Çin’de hâlâ var olan toplumsal mülkiyet, planlı ekonomi ve dış ticaret tekeli nedeniyle sınırlı kalmaktadır.

d) Ulusal düzeyde Amerikan finans sermayesi, artan borç miktarı karşısında piyasa baskısını hafifletmek için kâr hadlerini arttırmak zorundadır. Yönetici sınıfın içinde, açıkça hükümetin tüm işçi hak ve güvencelerine son vermesini ve işçi sınıfına karşı vahşi bir saldırı yürütmesini isteyen proto-faşist Tea Party (Çay Partisi) kanadının ağırlığının artmasının nedeni budur. Fakat bu saldırı önemli avantajlar elde etmiş olsa bile (50-60 milyon insanı fakirlik sınırının altına iten ve milyonlarcasını evsiz bırakan 1929’dan bu yana eşi görülmemiş ekonomik krizle birlikte, oto yapım sanayinde kolektif güvencelere son verilmesi, birçok eyalette sendika düşmanı yasaların geçirilmesi gibi) sınıf direnciyle karşılaşacaktır. Amerikan burjuvazisi için en kötü senaryo Wisconsin ve Ohio’da olanlardır. Buralarda işçiler ve gençler, emek örgütleriyle birlikte siyasi iktidarın kalbine saldırdılar ve ABD sınıf mücadelesinde yeni bir sayfa açtılar.

e) Bu koşullar, Amerikan burjuvazisinde iki kanat oluşturmaktadır: işçi sınıfı ve gençliği tamamen karşısına almak isteyen bir tür faşist kanat ile Obama’da vücut bulan (şu anda finans sermayenin önemli kesimleri tarafından destekleniyor gözüken) aynı amaçlarla da olsa kooptasyon (içerme) yöntemini tercih eden kanat. Sendikaların önderlikleri aracılığıyla Demokrat Parti’ye süren itaati –sendikaların sonunda Vali Walker’a karşı “Geri Çağırma” kampanyası tuzağına çekildiği Wisconsin dahil– Occupy (İşgal) hareketinin ortaya çıkmasını kolaylaştıran bir politik bağlam yarattı. Sermayenin iki partisi (Demokratlar ve Cumhuriyetçiler) karşısında siyasi alternatif göremeyen milyonlarca genç (ve işçi) yüzlerini Occupy hareketlerine döndüler. Occupy hareketinin sermayedarlar, banka kurtarmaları ve bütçe kesintileri karşısında mücadele aracı olabileceğini düşündüler. Fakat tabandan gelen bu direnç, ilk günden beri yanlış önderliğin genel siyasi hattı (hükümete karşı taleplerden geri duran) ve örgütsel formlarıyla (oy birliği, kamp kurma gibi) çelişiyordu. Bazı okul ve şehirlerde, kitlelerin hükümete karşı talepler (eğitimdeki kesintilere karşı çıkma, Longview ILWU ile dayanışma gibi) etrafında –çoğunluk oyu ve sendikalarla ilişkiler temelinde– örgütlenmesiyle bu durum aşılsa da, Occupy hareketi birçok bölgede birkaç ay içerisinde dağıtıldı, çoğunlukla Demokratik Parti’nin ve polisle çatışan Black Bloc’un (Kara Blok) altında ezilip gitti.

Bunu mümkün kılan, AFL-CIO önderliğinin Obama’ya verdiği destekti. Fakat emek hareketinin tüm katmanlarında Obama’nın ilk seçim dönemindeki emek, sendika ve halk karşıtı politikaları yüzünden bu desteğe şüpheyle bakılıyor. (ileride değineceğiz)

f) ABD finans kapitalinin krizi büyük. Sözde ekonomik canlanma, Wall Street’in 2012 başında “mucizevî” bir şekilde kriz öncesindeki hisse değerlerini yakalamasından başka bir şey ifade etmemektedir. Amerikan ekonomisi aslında iç pazarı sayesinde canlı kalırdı. Bir buçuk yüzyıllık bu durum bugün meselenin Aşil tendonu. Amerikan işçi sınıfı fakirleşirken harcama kapasitesi azalıyor. Bu da Amerikan ekonomisinin yeniden canlanma ihtimalini azaltıyor, silah sanayisinin ve spekülasyonun dayandığı kaynakları kurutuyor. Tüm üst kademeleri darmadağın eden ve Amerikan emperyalist politikalarında titreşimlerini hissettiren durum işte bu. ABD’nin Avrupa, bilhassa Almanya üstündeki baskısının, krizin yükünü Avrupa’nın üstüne yıkmaya çalışmasının nedeni bu.

Amerikan işçi sınıfının direnişi, krizin merkezindedir. Bu yüzden Amerikan seksiyonu gelecek kongresinde, işçi hareketinin bağımsızlığı için mücadele şekil ve araçlarını yeniden tanımlamalıdır. Bu sürecin merkezinde, sendikaları Demokrat Parti’den koparacak bir İşçi Partisinin inşası mücadelesi vardır. Mücadelenin diğer boyutu ise İşçi Partisi mücadelesiyle bağlantılı, bağımsız bir Siyah Partisidir. Bu, işçi örgütleri içinde çalışmanın ayrılmaz parçası olan siyasi bağımsızlık mücadelesidir. Bütçe kesintilerine karşı sınıf eylemleri düzenleyen kimi işçi örgütlerinin, Obama’nın politikalarına karşı gerçekleştirilen bu eylemlerle, sendika önderliğinin Demokrat Parti ve Obama’nın yeniden seçilmesi için istediği destek arasındaki çelişkiyi açıkça dile getirdiği bir siyasi bağımsızlık mücadelesidir.

g) ABD finans sermayesinin krizi tüm dünyaya yayılmış, Marx’ın ifade ettiği sınıra ulaşmıştır: “Kapitalist üretimin gerçek sınırı sermayenin kendisidir.” Lenin’in çözümlediği emperyalizmin gerici doğası sadece üretici güçlerin imhasında değil, aynı zamanda dünyanın birçok yerinde halklara saldırısında ortaya çıkmaktadır. Irak’taki iki savaş, Kosova’ya NATO müdahalesi, Afganistan’daki savaşlar, Haiti’nin işgali ve bilhassa Afrika’daki sözde “bölgesel savaş”ların ardından 2011’de Libya’daki savaşla yeni bir çağ açılmıştır. Libya’daki savaş, Tunus’ta başlayan devrimci dalgayı sindirmeyi hedefleyen bir karşı-devrimdir. Ulusları paramparça etme hamlesidir. Can çekişen kapitalizm her yerde insanlara saldırmakta, ulusları parçalamakta ve insan medeniyetini yok etmektedir. Bu politikalar şimdi Suriye ve İran’a yönelmiştir. La Vérité/Gerçek’in 73. sayısındaki “Emperyalist Savaş ve Devrim” başlıklı deklarasyon savaş karşısındaki konumumuzu içermektedir.3

h) Bu, kısa vadede aşılacak dönemsel bir kriz değildir. İnsanlığa yıkımdan başka bir şey vadedemeyecek olan üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı kapitalist sistemin krizidir. Tüm ulusal ve uluslararası kurumlar yeniden düzenlenme krizi içerisindedir. Burjuvazinin elindeki tek çare aygıtları aracılığıyla işçi sınıfını sindirmektir. Yürütücü fikir ise emek ücretlerinin düşürülmesidir. Son 60 hatta 200 yılda sınıf mücadelesinin kazandığı ne varsa geri almayı hedeflemekteler. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana proleter devrimi hiç bu kadar acil bir ihtiyaç (sadece tarihsel bir ihtiyaç değil) olmamıştır. Sistem kendi çelişkilerini aşamamaktadır artık. Fakat devrimci süreçler ile öznel faktör arasındaki uçurum büyüktür. Savaş ve devrimler çağında IV. Enternasyonal’in eylemleri, durumun çözümü için çok önemlidir.

i) Obama’nın ilk seçim dönemi sona ererken ardında diplomatik, askeri ve ekonomik politikalar açısından dünyanın geri kalanıyla sert siyasi ilişkiler bırakmaktadır. Örneğin, Honduras ve Paraguay’daki darbe, Haiti’ye yedi askeri üs daha koyarak artan müdahale… Halklara ve uluslara saldırı, ABD içerisindeki halk kitlelerine olan saldırıyla ilişkilidir. Obama yönetimi AFL-CIO desteğini kullanmakta, “yönetişim” çerçevesini dayatmakta ve işçileri “sosyal diyalog”a çekmektedir. Fakat kitlelerin direnciyle durum daha çelişkili bir hal almaktadır. Sonuç, emperyalizmin hâkimiyet krizinin derinleşmesidir. Tıpkı çeşitli hükümetlerin boykot edip terk ettiği, nisan ayındaki Cartagena zirvesindeki fiyaskoda görüldüğü gibi. Kriz Amerikan Devletleri Örgütü’nde (Organization of the American States) devam etmiş, UNASUR (Güney Amerikan Milletler Birliği) karşısında fiilen muhalefete dönüşmüştür. Bu durum, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından oluşturulan ABD’nin siyasi, diplomatik ve askeri hegemonyasını ifade eden tüm sistemi tehdit etmektedir. Bazı ülkeler IART’ı (Inter American Treaty of Reciprocal Assistance – 1947 yılında imzalanan Amerikan Milletleri Arası Karşılıklı Yardım Anlaşması) şiddetle kınamış, askeri diktatörlüğü olan bazı ülkeler Amerika Okulu’nu (School of the Americas – Panama’da orduları eğitip onlara danışmanlık veren askeri okul) terk etmiştir.

2. Tunus Devriminin Anlamı Üzerine

a) Özel mülkiyet rejimi üzerine inşa olan kapitalist sistemin genel dünya krizi sürerken Tunus’ta proleter devrimin patlaması, 1917 Ekim Devrimi sayfasının kapandığını zannedenlerde şok etkisi yarattı (Bir.Sek’te olduğu gibi). Oysa Tunus devrimin ilk aşaması, tüm proleter devrimlerinde ortak olan bir süreci yineliyordu: Kitleler önce yüzlerini geleneksel örgütlerine döndüler. Tunus isçileri, tarihteki mücadelelerinin bir sonucu olan UGTT sendikasına yüzlerini döndüler. Evet, UGTT büyük ölçüde rejimle bütünlenmişti. Fakat kitlelerin hareketi (ara kadroların katkısıyla) bu sendikayı bir anlamda diriltti. Tunus proletaryasının tek temsilcisi olan UGTT, ulusun egemenlik mücadelesinin önderi oldu, emperyalizmden kopuş talebini yükseltti. Bu süreç, ezilen ülkelerde proletaryanın ve proletarya örgütlerinin bağımsızlık ve egemenlik sorununun çözümündeki rolünü gösteren bir ders niteliğindedir. Hatırlayalım, UGTT’nin sözde Suriye’nin Dostları Konferansı karşısında örgütlediği eylemde açıkça haykırıyordu: Egemenliğimizin tehdit edilmesine müsaade etmeyeceğiz! Tunus devriminin ilk aşaması, tüm devrimlerde ortak olan kitlelerin eski örgütlerinin ötesine geçme arzularını gözler önüne serdi. İşçiler devrimlerini korumak için kendi komitelerini kurdular. Bu, sürekli devrim teorisini doğrulamaktadır. Tunus devriminin demokratik (diktatörleri devirdi, özgür partiler ve özgür ifade hakkını elde etti) ve toplumsal (Su ve ekmek isteriz; Ben Ali’yi değil!) talepleri başlangıçta olduğu gibi şimdi de mevcut. Devrim, demokratik ve toplumsal karakterinin yanında milli bir karakter de kazandı. Kuralsızlaştırma ve off-shore vasıtasıyla Tunus halkının ucuz emek gücünü aşırı derecede sömüren emperyalizmin karşısına dikildi. Avrupa Birliği’nin emperyalist karakterinin altı özellikle çizilmeli. AB sözde ortaklık anlaşmalarıyla Tunus halkının sömürülmesinde büyük rol oynadı ve hâlâ oynamaya çalışmakta. Emperyalizmin yeni Tunus hükümetinden sözde ortaklık anlaşmalarının devamı için taahhüt istemesi gözden kaçmamalı.

b) Gerçek demokrasi Tunus devriminin gündemindedir. Demokrasi meselesi siyasi, örgütsel ve kurumsal boyutlarıyla milli ve toplumsal içeriğiyle bütünleştirilmiştir. Bunun önemli bir ayağı Kurucu Meclis talebidir. Rejim bu talebe karşı durmaya çalışsa da pes etmek zorunda kalmış, fakat sonbaharda kurucu karakterinden soyutlanmış bir meclis oluşturmuştur. La Vérité/Gerçek’te emperyalizmin devrimci dalgayı kırmak için sözde ılımlı İslâm’ı nasıl kullandığını; AB ile ortaklık anlaşmalarının ve emperyalist küresel üstyapıların rollerini yazmıştık. Böylece çokuluslu şirketlerin çıkarlarının korunması sağlanmıştır. Libya’daki emperyalist askeri varlıkları ve müdahalelerinin baskısı bu durumla birleşerek, dünya ölçeğinde tüm devrimci süreçleri tersine çevirmeye çabaladıkları bir manivela işlevi görmüştür.

c) IV. Enternasyonal, Tunus’taki devrimin toplumsal ve milli karakterini göz ardı eden gerici “Arap devrimi” kavramını reddeden tek siyasi yapıdır. Sözde Arap devrimi, gerçekte ise gerçek bir devrimci süreç olan sürecin ikinci halkası Mısır devrimi olsa da üçüncü adımı Yunanistan’daki harekettir. Oysa Mısır ve Yunanistan arasında ne dil birliği vardır ne de kültür… Ama toplumsal içerikleri birdir. İki ülkede de halklar emperyalizme karşı başkaldırmıştır. Bu başkaldırı barbarlığa karşı demokrasinin ve egemenliğin savunulmasıdır.

d) Tunus devrimi yeni bir sürece girmiştir. Kritik olan bugün işçi sınıfının fiilen temsilcisi olan UGTT’nin rejimin içinde çözülüp çözülmeyeceğidir. Devrimin ilk aşamasında, emperyalist restorasyona karşı Kurucu Meclis için mücadelenin ana hatlarını çizebilecek, işçi sınıfının içine kök salmış devrimci parti ya da çekirdek eksikti. Fakat süreç hala sonlanmadı, halk henüz yenilmedi. UGTT’nin merkezi hâlâ talepleri için mücadele ediyor ve yeni iktidarın buyruklarına boyun eğmeyi reddediyor.

Sawt el-Amel (İşçinin Sesi) bülteni etrafında politik bir çekirdek inşa etmek; IV. Enternasyonal’in, başından beri, bir bütün olarak devrimin taleplerini gerçekleştirmeye çalışan sınıfın ve onun örgütlerinin hareketi içindeki faaliyeti için mütevazı de olsa bir kaldıraç noktası olmuştur. IV. Enternasyonal doğru tavır alarak, Tunus’ta ve farklı bir şekilde de olsa Mısır’da gelişen proleter devrimci süreci, Libya’da gerçekleşen ve Suriye’de hâlâ süren olaylarla eşitlemeyi reddetti. Bu son örnekte, zalim bir diktatöre karşı halkın bir katmanının yadsınamaz ayaklanması, durumu kontrol etmeyi amaçlayan emperyalizm tarafından, ulusların parçalanması karşı-devrimci politikasını yürütmek için bir fırsat olarak değerlendirildi. Bu nedenle IV. Enternasyonal’in Suriye’deki olaylarla ilgili Mart 2012’de yaptığı açıklama bu metne eklenmeli.4

3. İşçi Mücadelesinin Korporatizme Karşı Bağımsız Mücadelesinin Siyasi Önemi ve Bunun Araçları Üzerine

a) Dünya durumunun daha önce kestirilemeyen özelliği, iki temel toplumsal sınıfın da çıkarlarını kısa vadede gerçekleştirememesidir. İşçi sınıfına baktığımızda, olgunlaşan devrimci sürecin proleter devrimi gündeme getirdiğini fakat işçi sınıfının önderlik sorununu çözemediğini görmekteyiz. (Bu yüzden, konunun 8. Dünya Kongresinin merkezi meselesi olmasında ısrarcıyız). Kapitalist sınıf açısından baktığımızda ise bu sınıfın içinde bulunduğu durumdan ancak üretici güçleri daha önce eşi benzeri görülmemiş şekilde imha ederek çıkabileceğini görmekteyiz. Tekrar edelim. Böyle bir çıkış (en azından büyük kapitalist ülkelerde) işçilerin tüm sınıf örgütlerini parçalayacak ve siyasi demokrasiyi yok edecek faşizm türü rejimlerle mümkün olabilir. Bugün ABD’de sermaye sınıfı içinde faşist eğilimler güç kazansa da hiçbir ülkede faşist tipte örgütlerin oluşması için koşulların uygun olmadığını görüyoruz.

b) Bu yüzden, kapitalist sınıf için korporatist kooptasyon tek çare. İşçi sınıfı örgütlendiğinde ve örgütleri aracılığıyla çıkarlarının farkına varıp bunlar için mücadele ettiğinde kendi için sınıftır. Troçki 1930’larda kapitalizmin çürüme aşamasında, siyasi demokrasinin “klasik” biçimlerini (yani kapitalizmin yükselme evresine özgü burjuva demokrasisini) terk edip işçi örgütlerinin kooptasyonundan ayrı düşünülemeyecek Bonapartizm’e yöneldiğini açıklamıştı. Bugün bu süreç inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Örneğin L20 (Emek 20), İşveren 20 ile birlikte G20 ile bütünleşmiştir. Emeğin sermayenin uluslararası kurumlarına entegrasyonu birçok düzeyde gerçekleşmektedir. Örneğin ILO (Uluslararası Emek Örgütü) küresel yönetişimin bir aracına döndürülmeye çalışılmaktadır. Fakat bu süreç henüz tamamlanmış değil. İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi’nin (ILC) amacı, ILO hükümlerini savunmak ve bu yolla işçi örgütlerinin olmazsa olmazlarını savunmak için mücadeleyi örmektir.

c) Korporatizme karşı ve emek mücadelesinin bağımsızlığı için mücadele IV. Enternasyonal’in tüm seksiyonlarının eylemlerinin ana eksenidir. Finans sermayesi, başlıca bürokratik aygıtların toplu güvenceleri imha edecek anlaşmalar yapacak kadar ileri gitmesini talep ediyor. Sermaye sınıfı, emek örgütleri olmadan bu yolda bir adım bile atmanın mümkün olmadığının farkında. Sermaye ancak işçi sınıfının içindeki çelişkili dinamiklere yaslanarak işin içinden çıkabilir. Bu süreçte işçiler yüzlerini eski örgütlerine çevirmekteler. Bu süreçle birlikte emek önderleri kendilerini sermayeye bağlayacak korporatist eylemlerde daha fazla bulunuyor, işçi örgütlerini imha etme noktasına götürüyorlar. Ara kademe kadrolar ve emek militanları, önderlerinin politikalarıyla çelişmeden kooptasyona direnme amacındalar. Çelişkili bir şekilde olsa da, bu yolla işçi sınıfının bağımsızlığının muhafazasının temsilcileri. Fransız seksiyonun 14., 17. ve 18. Kongreleri parti inşasında geçişe dair ve siyasi politikaların formülasyonunda temel teşkil ediyorlar.

d) Doğru birleşik cephe politikası işçilerin talepleri etrafında kümelenmekten, yıkıcı planların geri çekilmesi ve dolayısıyla işçi örgütlerinin bağımsızlığı için mücadele etmekten geçer. IV. Enternasyonal’e ya da onun propagandasını yaptığı geçiş formlarına katılmadan bu aşamada bile, geniş işçi ve eylemci kesimler, tüm örgütlerinin temelini yıprattığı aşikâr krizin zeminine karşı ve emek örgütlerini boyun eğdirmeyi hedefleyen korporatist kooptasyonun ötesine geçecek talepleri doğrultusunda sınıfı harekete geçirmeye yardımcı olacak bilinçli siyasi mücadeleye katılmaya hazırlar. Bu siyasi yönelimi yönetebilmek için IV. Enternasyonal dünya durumundaki çelişkileri iyi kavramalıdır. Sermaye dünyanın her yerinde sınıfı parçalamaya çalışırken, sınıfı bireyler toplamına indirgemekte (toplu sözleşme, işçi hakları gibi sınıf öğelerini darmaduman ederken) ve sınıf örgütlerinin yok olmasına yol açmaktadır. Bu amaca ulaşmak için Indignados/Occupy (Kızgınlar/İşgal) eylemlerini manipüle etmektedir. Bununla beraber, işçi hareketinin başındakilerin tamamen karşı-devrimci politikalarını akılda tutarken, bu aygıtların çelişkili kuvvetlerin baskısına maruz kaldığını anlamamız gerekiyor. Bir yandan burjuvazi tamamıyla tabiiyet için baskı yaparken, taban ve ara kadrolar buna direniyor. Bunun sonucunda paradoksal bir durum ortaya çıkıyor. Aniden sendikaların kısa zaman içinde işçi sınıfını parçalayacak anlaşmaları kabul etmesine (AFL-CIO’nun otomotiv sektöründe toplu sözleşmelerin yırtıp atılmasına müsaade etmesi gibi), sendikaların kooptasyonuna ve işçi sınıfı kazanımlarının imhasına yol açacak korporatist anlaşmaları desteklemesine (İspanya’da CCOO ve UGT’nin toplumsal sözleşmeyi desteklemesinde olduğu gibi) ve rejime büyük oranda bağlanmasına (UGTT örneğinde olduğu gibi) şahit olmaktayız. Fakat yine kısa zamanda sendikaların kendilerinin sendikal bağımsızlık için mücadele etmek zorunda kaldıklarını görüyoruz. Ohio’da sendikaları imha edecek uygulamalara karşı mücadelede, İspanya’da iş reformuna karşı yeni Rajoy yönetimine karşı grev çağrısında ve Tunus’taki devrimci süreçte olduğu gibi.

Elbette, bu direniş hareketlerinin ne kadar süreceğini tahmin etmek imkânsız. İster istemez sınırlı bu direniş, –doğaları gereği– burjuva düzenin safında yer alan aygıtların niteliklerini değiştirmez. Fakat devrimci gündem tahminlere değil, gelişme seyrine dayanır. Bu gelişme seyri, IV. Enternasyonal’in işçi sınıfının – kendi mücadelesinde en iyi koşulları sağlamak için örgütlerinin, kazanımlarının ve teamüllerinin sınıf karakterini korumak üzere yürüttüğü – pratik eylemine yardımcı olurken oynayabileceği rolü anlamayı mümkün kılar. IV. Enternasyonal seksiyonları bu süreçlerin ayrılmaz birer parçasıdırlar, dolayısıyla bağımsız bir siyasi kutbun oluşumunda hareketi belirleyici bir rol oynayabilirler. Bununla birlikte, –korporatist kooptasyon ile işçi taleplerinin ve işçi örgütlerinin bağımsızlığını savunmak– iki temel eğilim bağdaştırılamaz. Uyarlanmış bir geçiş politikası gerçekleştirmeyi hedefleyen doğru bir birleşik cephe politikası, İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi çatısı altında, kendi örgütlerini kullanmak ve bağımsızlığını korumak isteyen sınıfın hareketinin farkında olmak ve bürokratik aygıtın dayattığı politikalara karşı çıkan sınıfa yardım etmek anlamına gelir.

Bugün, bu politik çözüm ile demokrasi ve bağımsızlık mücadelesini birleştirmek temel bir görevdir. Bunlar, sermayeyi mülksüzleştirme ve proletarya diktatörlüğü için mücadelede gerekli olan geçiş biçimleridir. Örgütlerde işleyen bu süreçler (örneğin bu süreçler, tarafsız bir çerçeve olmamasına rağmen, ITUC’un yaratılmasının bağlı ulusal örgütlerin sınıf karakterini tamamen değiştirmek için yeterli gelmemesine yol açtı) Geçiş Programı’nın teorik hipotezine geri dönmeden anlaşılamaz: kategorik olarak şu olasılığı göz ardı edemeyiz; tümüyle istisnai durumlarda, aygıtlar burjuvazi ile bağlarını koparma yolunda istediklerinden daha ileri gidebilirler ve biz bu yolda aygıtları koşulsuz olarak destekleyeceğimizi taahhüt ederiz. Bir yandan da sahici bir bağımsız işçi sınıfı gündeminin ve gerçek bir işçi ve köylü hükümetinin nasıl olması gerektiği üzere sürekli bir propaganda geliştiririz. IV. Enternasyonal seksiyonlarının emek hareketi içindeki sürekli faaliyeti bu birleşik cephe hattına dayanır; sekter bir suçlama politikasının cazibesini reddederek, politik düzeyde olduğu gibi sendikalar içinde de kendi bağımsız eyleminin unsurlarını bulmasında işçi sınıfına adım adım yardım etmeye çalışır.

e) IV. Enternasyonal’in eski Stalinist aygıtların ya da Sosyal Demokrasinin uzantılarına yönelttiği temel eleştiri –Geçiş Programı’nda ifade edildiği gibi– burjuvazinin politik yarı-cesedinden kopmayı reddetmeleridir. Emperyalizm çürüme çağında insanlığı barbarlığa sürüklerken, burjuvazinin politik yarı-cesedinden kopmayı reddetmek, bu partilerin sadece imha politikalarına katılmalarına yol açmaz, aynı zamanda onları bu politikaları uygulamaya ve kabul edilmesini sağlamaya zorlar. Bunun ilk yansımasını işçilere ve halklara canice saldıran hükümetlerin içinde yer alan Papandreou, Socrates, Zapatero gibi liderlerde görmekteyiz. Diğer bir yansıması, bunların korporatist yönetişim politikalarında oynadığı roldür. Almanya’da sosyal demokrat sendika önderi Sommer, Yunanistan’a sözde yardım paketinin uygulanmasını talep etti. Bu paketin içeriğini artık hepimiz biliyoruz. Ne olursa olsun sınıfın, eski örgütlerini kullanmak dışında başka çaresi yoktur. Bu durum sendikalar için de geçerlidir. Siyasi düzeyde baktığımızda II. Enternasyonal’in uzantısı olan bu partilerin korporatist entegrasyonun ana ekseni olan aygıtların yerini niteliksel olarak doldurmadığını görmekteyiz. Bu partiler burjuva işçi partileri olmaya devam etseler de, kitleler bu partileri gerçek burjuva partileri karşısında (bilhassa seçimlerde) kullanmaya çalışmaktalar. Stalinizmin partileri ve akımlarıyla Pabloculuktan doğan güçler bu aygıtların etrafında kümelenmekteler. SSCB’nin yıkılmasının ve Stalinist aygıtın uluslararası hâkimiyetinin kırılmasının ardından doğan niteliksel dönüşümü aklımızdan çıkarmayalım. Hiçbir kuvvet Stalinizmin yerini dolduramıyor, fakat dünya emperyalizmi bu boşluğun doldurulmasına ihtiyaç duyuyor. Sosyal Forumların ilk kez 1995’te Kopenhag Konferansı’nda gün yüzüne çıktıklarını hatırlayalım. Bu sırada Bir.Sek kongresinde “Ekim devrimi sayfası kapanmıştır. Artık gaye, sermayeyi mülksüzleştirmek değil zenginliği paylaşmaktır” diye karar almıştı. İşte böyle bir bağlamda, aygıtlar işçileri atomize ederek gerici politikalarını uygulamak ve yaymak için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar (STK’lar, sosyal forumlar vs.).

f) Ulusal durumlar ülkeden ülkeye farklılık gösterir. Bu yüzden taktikler de farklılaşmaktadır. Fakat ortak yasalar da mevcuttur. Birincisi, IV. Enternasyonal seksiyonları kitlelerin gözünde aygıtların karşı-devrimci doğasını açıkça ifade etmeden mücadele edemezler. İkincisi, bizler kitlelere, partilerinin emperyalizmden kopma gerekliliği manasına gelen siyasi sorunu ifade etmelerinde yardımcı olmalıyız. Üçüncüsü, bizim görevimiz bu süreci iktidar meselesi olarak ifade etmek (işçi ve köylü hükümeti için mücadele) ve bu süreci aygıtların koyduğu karşı-devrimci engellerin aşılması için somut sınıf mücadelesine çevirmektir. Bunu yaparken ikili tuzağa düşmemeliyiz. Bir taraftan, aygıtların politikaları karşısında eğilirsek aygıtların politikalarını kitlelere açıklamakta başarısız oluruz. Diğer taraftan, tamamıyla reddiye içerisine girersek aygıtlara rağmen devam eden gerçek mücadeleyi göz ardı etmiş olur, sınıf mücadelesinin somut meydanında çözüm yolundan vazgeçmiş oluruz.

4. Yeniden “Avrupa ve Amerika” Üzerine

a)

Amerika dünya piyasasındaki kaosu elbette engelleyemez ve kapitalizmin istikrarını yıllar boyu sağlayamaz. Tersine, Avrupa ülkelerini gitgide daha fazla köşeye sıkıştırarak uluslararası ilişkilerinin, Avrupa ile ilişkilerinin ve Avrupa içindeki ilişkilerin kötüleşmesine yol açmaktadır.5

Troçki 1925’te işte böyle yazıyordu. Kuşkusuz emperyalizmin dünyada istikrarı sağlayamaması bugünün de gerçeği. Fakat niteliksel bir dönüşüm de gözlemekteyiz. Amerikan emperyalizmi yıllardır gitgide artacak şekilde diğer emperyalizmleri köşeye sıkıştırmakta, pazarlarına el koymakta, eski sömürgelerini ele geçirmekte ve etki alanlarını paylaşmaktaydı. Ama bu artık Amerikan emperyalizmine yetmiyor. Kuzey Amerika finans sermayesi dünyanın geri kalanını (ve diğer rakip emperyalizmleri) yönetmekle tatmin olmuyor, emperyalizmin büyüyen krizine cevap verebilmek için daha büyük bir yükün altına giriyor: büyük emperyalist uluslara neşterle girmek…

b) Maastricht’in imzalanmasından yirmi yıl sonra Avrupa Birliği kurumları parçalanmakta. Elbette “Avrupa inşası”, olası bir rakip gücün ortaya çıkması endişesinden uzak Amerikan emperyalizmi tarafından, özellikle ulusüstü kurumlarıyla Avrupa’yı kontrolü altında tutmanın bir aracı olarak görüldü ve başından beri desteklendi. Avrupa burjuvazileri, Maastricht Antlaşması’nı ve ortak para birimini kabul ederek egemenliklerinden vazgeçmek durumunda kaldılar. Başka çareleri olmadığını düşünüyorlardı. İşçi sınıfının direnci karşısında, Amerikan emperyalizminin kıskacında, olmazsa olmazlarını koruyacak bir araç olarak gördüler bu antlaşmayı. Ama hiçbir şeyi koruyamadılar! Bugün imzalanmak üzere olan antlaşmalar –Avrupa İstikrar Mekanizması (ESM) ile İstikrar, Koordinasyon ve Yönetişim Anlaşması (TSCG)– eğer hayata geçirilirse büyük emperyalist ülkelerde şekli demokrasiden ve egemenlikten bile eser kalmayacak. Avrupalı bir IMF (IMF’nin bir parçası olarak) yaratıyorlar. Bu kuruluş ulusüstü güçlerce donatılıp bir yönetici konseyi tarafından yönetilecek. Bu konseyin görevi, kredilerin kapitalistlerin ve spekülatörlerin “tasarruf” etmesine uygun koşullarda verilmesini güvence altına almak olacak. Anında müdahale gücü olan bu konsey işçi düşmanı politikaların yürütücüsü olacak. Avrupa’yı bekleyen gelecek, Yunanistan’ın şimdiki halinden daha karanlık. Ama bu planların hayata geçirilmesi imkânsız. TSCG’nin özü şu şekilde özetlenebilir:

Maastricht Antlaşması’nın tüm amaçlarını amaçlarımız belliyoruz. Bu amaçların hiçbirine ulaşılamadı. Tüm planlar kapitalizmin genel kriziyle ve işçi sınıfının direnişiyle suya düştü. Kendimizi olağanüstü araçlarla donatıp bir diktatörlük kuracağız ve işçi sınıfına saldıracağız.

Aynı zamanda Merkel ve Sarkozy’ye Amerikan emperyalizmi tarafından eski kıtanın, Kuzey Amerika sermayesinin çıkarlarını koruması ve işçi sınıfının kalkanlarını daha da hızlı ve güçlü bir şekilde kırmaları görevi verildi. TSCG’nin Fransa ve İspanya gibi ülkelerde uygulanması, kamu harcamalarının 2013’te bir önceki yıla oranla yüzde 30 ile 40 arasında azalması demek olacak!

c) İşçi sınıfı karşısında hiçbir saldırı bunu gerçekleştiremez. Bunu herkes biliyor. Fakat bu, kıtayı saran devrimci dalga tehdidi karşısındaki vahşiliğin ve şiddetin ifadesi olarak görülmeli. Sao Paulo’lu La Folha şöyle yazıyor:

Sözde kurtarma planı Yunanistan’ı bir sömürge konumuna düşürüyor. Para birimi yok, bütçe bağımsızlığı yok, kredi yok, hiçbir şey yok (…) Elbette kimse Yunanistan’ı düşünmüyor. Sade vatandaş kimsenin umurunda değil. Avrupalı seçkinlerin tek amacı zaman kazanmak (…) bankaları ve Avrupa hükümetlerini Yunanistan’da gerçekleşebilecek bir kazadan korumak (örneğin bir devrimden).

Aşırı sağcı LAOS partisinin başkanı George Karatzaferis bile yeni bir Troyka referandumunun tüm Avrupa’yı sarabilecek bir patlama yaratabileceğini söylüyordu.

d) Avrupa’daki tüm burjuvazi ve hükümetler kapana sıkıştı. Bir yanda işçi sınıfına büyük saldırı yapma zorunluluğu, diğer tarafta bu saldırıların yaratacağı patlama var. Aynı zamanda Avrupa çapındaki saldırıları mümkün kılacak ulus ötesi kurumlara ihtiyaçla, her bir burjuvazi ve hükümetin kendine has çıkarlarının arasında aşmaları gereken bir çelişki var. Amerikan ve Alman emperyalizmleri arasında ESM’nin finansmanının sağlanması, Büyük Britanya ve İtalya arasında anlaşmaların çerçevesi üzerine anlaşmazlıklar var.

Tüm Avrupa hükümetleri işçi sınıfına acımazsızca saldırmanın tüm hak ve güvencelerin imha edilmesinin gerekli olduğunu biliyorlar. Emek gücü çok yüksek diyen kredilendirme kuruluşlarının taleplerine cevap vermeye hazırlar, ama işçi sınıfıyla yüzleşmekten çekiniyorlar. Elbette farklı Avrupa burjuvazilerinin hükümetleri ellerindeki aygıtlara güveniyorlar. Öyle ya bu aygıtlar korporatist yapıyı reddetmek bir yana dursun, o yapının içinde yer alıyorlar. Ama şunun da farkındalar: Bu desteğin sonu gelebilir. Kitlelerin mücadelesi liderlerin korporatist politikalarına son verebilir. Solcu Avrupa hükümetlerin yerine sağcı hükümetler (ya da tersi) gelebilir, bunlara milli birlik hükümetlerinin çeşitli kombinasyonları denebilir. Ne olursa olsun bunların tümünün Avrupa Birliği politikalarına devam edeceklerini biliyorlar.

Ancak kitlelerin yoksulluk ve toplumsal çözülme baskılarını kabul etmeyeceklerinin de farkındalar. Tüm ihanetlere rağmen kitlelerin doğru araçları bulacaklarını ve sınıf mücadelesini sürdüreceklerini biliyorlar. İspanya’da olanlar tüm durumu yansıtıyor: Rajon, Zapatero’yu takip ediyor ve finans sermayenin tüm taleplerini uyguluyor. Olabilecek bir patlamayı önlemek için UGT ve CCOO (işçi komisyonları) liderleri 29 Mart’ta İstihdam Yasası karşısında bir günlük grev ilan etmek zorunda kaldılar. Sendika liderlerinin zaman kazandırması sayesinde Rajoy yasayı geçirip sınıf hareketini geri püskürtmeye çalıştı. Bu çerçevede, IV. Enternasyonal tüm hak ve güvencelerle işçi örgütlerinin bağımsızlığını savunma temelinde birleşik cephe politikası uygulamalı ve bugün parçalanan demokrasi ve egemenliği geri kazandırmalıdır.

e) Bu siyasi görevler bütünüyle milli bir perspektiften ve ulusal görevlerin toplamı olarak değerlendirilemez. Troçki’nin sorunu ifade ettiği şekline dönülmelidir.

Avrupa’nın sömürülen kitleleri için burjuvazinin, Avrupa’nın ekonomik hayatını düzenleyemeyeceği açık hale gelmektedir. ‘İşçi ve Köylü Hükümeti’ sloganı işçilerin kendi çabalarıyla sorunu aşma arayışlarından doğmuştur (…) Fakat şu anda, gelecekteki sosyalist ekonomiyle değil bugün Avrupa’nın içinde bulunduğu açmazla ilgileniyoruz. Yıkımlar içerisindeki Avrupa’nın işçi ve köylülerine, Amerika, Avustralya, Asya ya da Afrika’da devrimin gelişiminden bağımsız bir şekilde bir çözüm sunulmalı. Bu açıdan bakıldığında ‘Avrupa Birleşik Devletleri’, ‘İşçi ve Köylü Hükümeti’ sloganıyla aynı tarihsel düzlemdedir. Bir geçiş sloganıdır bu. Bir çıkış yolu, kurtuluş reçetesi içerirken çalışan kitlelerin devrimci dürtülerini sivriltir. (…) ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ sloganı ‘İşçi ve Köylü Hükümeti’ sloganıyla uyuşmaktadır. İşçi hükümeti, proletarya diktatörlüğü olmaksızın mümkün müdür? Bu soruya ancak bir koşula işaret ederek cevap verilebilir: İşçi hükümeti, proletarya diktatörlüğü yolunda bir adımdır. Elbette ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ sloganını bağımsız bir program olarak, barış ve yeniden inşa için bir çare olarak görürsek ve ‘İşçi Hükümeti’ sloganından, birleşik cepheden ve sınıf mücadelesinden ayrı düşünürsek sonumuz demokratik Wilsonizm olur, yani Kautskycilik hatta daha beteri olur (eğer Kautskycilikten daha beteri varsa).6

Önümüzdeki aylardaki önceliğimiz tüm Avrupa’da antlaşmaların onaylanmasına karşı bir kampanya yürütmektir. Bu, bizi Avrupa Birleşik Devletleri (Avrupa özgür halk ve uluslarının özgür birliği) mücadelesine bağlayan somut bağlantıdır. Bu, bizi IV. Enternasyonal seksiyonlarının inşasına götürür. Troçki’nin 1925’te yazdığı gibi:

Tehlike Avrupa’nın istikrarı sağlaması, sermayenin iktisadi güçlerini yeniden güçlendirip devrimi tarihi belirsiz bir zamana ertelemesi değildir. Asıl tehlike, yeterince güçlü bir komünist partiyi inşa edemeden devrimci durumun gelmesidir. Odaklanılması gereken budur.7

Ve 8. Dünya Kongresinin bugün üzerinde durması gereken de budur.

5. Dış Mücadeleye Karşı Ulusların Egemenliği İçin Mücadele Üzerine

a) 2011 yılının aralık ayında, İşçi Partisi ve Cezayir İşçileri Genel Sendikası’nın (UGTA) ortak çağrısıyla Cezayir’de toplanan Acil Konferans büyük önemdeydi. ILC’nin de destek verdiği Konferans, 2010 yılı sonundaki Cezayir Açık Dünya Konferansı’nın devamı niteliğindeydi. Bu konferansta ulusların bağımsızlığının ancak bir birleşik cephe temelinde savunulanabileceği ortaya kondu. Yirmi yıl önce Barcelona’daki Açık Dünya Konferansı ile hayata geçen ILC’nin “Savaşa son, sömürüye son” sloganı bugün tam anlamını bulmuş durumda. Dünya krizi, emperyalizmin savaşları tüm kıtalara yaymasına, aktörleri ve –NATO, Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Birliği ve hatta UAO ve Arap Birliği gibi– ulusal ve uluslararası tüm kurumlarıyla ulusların parçalanması, doğrudan yağması ve “Somalileştirme”sine hizmet eder hale gelmiştir.

Kuzey Afrika’dan başlayarak istikrarsızlaştırma zamanla tüm Sahraaltı Afrikası’na yayılmış, Orta Afrika ülkelerinde ayrılıkçı savaşlar yeniden başlamıştır. Libya’ya müdahalenin devamında Mali’nin parçalanması, Cezayir başta olmak üzere tüm bölge ülkelerini tehdit etmektedir. Sözde ılımlı İslam adı altında yürütülen saldırı, devrimci süreçleri kesintiye uğratarak, dinsel ve etnik bölünmeleri empoze eder hale gelmiştir. Mısır da doğrudan bir tehdit altındadır. IV. Enternasyonal’in Suriye ile ilgili deklarasyonunda dendiği gibi, gerçekleştirilmeye çalışılan, birkaç yıl önce Amerikan yönetiminin “Büyük Ortadoğu Planı” olarak adlandırdığı plandır. Bu master planla Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesi, gümrük kısıtlamalarının kaldırılması, kuralsızlaşma ve özelleştirmelerin yaygınlaştırılması ve Amerikan kontrolünde askeri bir operasyonun ihdas edilmesi hedeflenmektedir. Tüm bölge hükümetlerine bu rotaya girmeleri emredilmiş ve IMF’nin talep ettiği sözde reformları sürdürmeleri buyrulmuştur. İşçi Partisi ve UGTA’nın ortak sorumluluğunda çağrısı yapılan Acil Konferans, işçi sınıfı örgütlerinin ulusal bağımsızlık ve egemenlik yolundaki rolünü açıkça ortaya koymuştur (Cezayir özelinde bu örgütlerin rolü bağımsızlık savaşından beri hayati önemdedir). ILC olarak bizim sorumluluğumuz Cezayir Acil Konferansı’ndan çıkan görevlerimizi yerine getirmek, tüm borçların ve özelleştirmelerin iptaliyle bağlantılı olarak kıta çapında bir barış ve egemenlik kampanyası örgütlemektir. Bu aynı zamanda, emperyalist ülkelerde “düşman bizim ülkemizde” sloganı altında Cezayir Deklarasyonu’nun gündeme alınması anlamına gelmektedir.

b) Ulusların bağımsızlığının savunulması, savaşlara karşı direniş, borçların iptali, her türlü dış müdahalenin reddi, halkların kendi geleceklerini tayin etmesi gibi taleplerin merkezinde olduğu bir birleşik cephenin siyasi girişimlerinin sorumluluğu IV. Enternasyonal militanlarındadır. Cezayir Acil Konferansı’nın uluslararası bir kampanya olarak imlediği bu siyasi mücadele diğer sorunlarla da yakından ilgilidir: yabancı “gözlemcilerin” olmadığı özgür seçimler, emperyalist güçlerin müdahalesinin reddi, millileştirmelerin savunulması ve emperyalizmin dayattığı özelleştirme/talan politikalarına karşı mücadele, kaynaklar ve toprak reformuyla ilgili hususlarda ulusal kontrol sağlanması. Tüm ezilen ülkelerde bugünkü koşullarda bu sürekli devrim tezinin ifadesidir.

c) Diğer kıtalarda olduğu gibi Latin Amerika’da da emperyalist saldırıların arttığı bir bağlamda, birbirlerinden farklı olmakla birlikte bir dizi hükümet, ilerici bir çekirdekle (anti-emperyalist ve toplumsal özlemler) –sınıf bağımsızlığı zeminine yaslanmayan aygıtların yanılsamaları anlamına gelen– gerici katmanı iç içe geçiren yanılsamalarla dolu kitlelerin hareketiyle bağlantılı olarak seçilmiş veya yeniden seçilmiştir.

Sekizinci Dünya Kongresi hazırlık sürecinde aşağıdaki noktalar bağlamında, kesin bir durum değerlendirmesi yapmamız gerekiyor: (1) emperyalizm ve farklı hükümetler arasındaki ilişkiler, (2) kitleler ve hükümetler arasındaki ilişkiler, (3) farklı hükümetlerin aldığı belli başlı siyasi kararlar.

Bu temelde, seksiyonların faaliyetlerini belirleyecek belirli siyasi sonuçları ortaya koymamız gerekiyor. Ancak sınıf mücadelesi ekseninde halk kitlelerinin ortaya koyduğu direniş sonucunda Arjantin’de Christina Kirchner’in (Repsol) ve Bolivya’da Evo Morales’in (Rede) kısıtlı millileştirme girişimlerini ve hatta Venezuela’da Chavez tarafından ilan edilen işçi haklarının genişletilmesi gibi gelişmeleri göz ardı etmememiz gerekiyor.

Bu durum, Troçki’nin 1930’larda ortaya koyduğu gibi emperyalizmden kopmak konusunda yalpalayan bu hükümetlerin kendine has Bonapartist karakterini gösteriyor. IV. Enternasyonal bu tip ulusal egemenlik uygulamalarını savunmanın, işçi ve köylü hükümetlerine giden yolda anti-emperyalist bir birleşik cephe politikasının işçi sınıfının temel taleplerinden biri olduğuna inanmaktadır.

d) Haiti kampanyası üzerine: Haiti’deki durumun değişimi Bush ve Obama arasındaki farkı gözler önüne sermektedir. Obama Ocak 2010 depreminin getirdiği trajediyi, Brezilya önderliğindeki MINUSTAH’dan iki kat daha fazla askerin dahil olduğu daha büyük bir müdahale için bahane olarak kullanmıştır. Obama daha ileri gitmiş ve aracıları ortadan kaldırmıştır. Bu bağlamda, Küba ve Venezuela’nın son sekiz senedir hayalet bir rejim tarafından yönetilen ülkeye “insani yardımları” bölgede emperyalizmle anlaşma çabasının ifadesidir. IV. Enternasyonal Uluslararası Sekretaryası’nın Ocak 2012 tarihli kararında şöyle denmektedir:

MINUSTAH birliklerinin geri çekilmesi için yürütülen kampanya, kıta hükümetlerinin ABD politikalarına boyun eğmesine karşı yürütülen kampanyada kullanılması gereken bir araçtır. ABD’nin politikalarına tabiiyetin önemi küresel kapitalist kriz sürecinde ortaya çıkacaktır, özellikle de işçi ve halk örgütlerinin desteğini alan ve MINUSTAH’ın bir parçası olan veya işgal güçleriyle işbirliği içerisinde olan kendine ‘milliyetçi’ diyen hükümetler için.

Kıta düzeyinde bu “1 Haziran BM birliklerinin Haiti’den çekilme günü”nün ilanıyla ve 5 Kasım 2011 tarihinde Sao Paolo’da kitlesel bir eylemle kurulan Kıtasal Komite ve bu Komite’nin 18 Kasım’da Haiti’de gerçekleştirmeyi düşündüğü Karayip Konferansı ile mümkün olabilir (Bu girişimler, IV. Enternasyonal seksiyonlarının desteğinde ILC tarafından gerçekleştirilmiştir). Kıtada MINUSTAH birliklerinin çekilmesi için bir kampanya “ilerici” denen ancak emperyalizme boyun eğen, dolaylı veya doğrudan yollarla hükümetlerin ve emperyalizmin aracısı haline gelmiş siyasi grupların rolünü sorgulatacak anti-emperyalist bir birleşik cephe kampanyası demektir. Bu kampanya, tüm emperyalist hâkimiyetin kırılmasına giden yolda büyük bir adımdır. Bu kampanya, Latin Amerika ve Karayipler’in egemen uluslarının özgür birliği mücadelesini ABD ve Kanada’nın ezilen ve sömürülenlerinin mücadelesiyle ortaklaştırarak gerçek işçi ve köylü hükümetlerinin kurulmasını gündeme taşıyacaktır.

6. Sınıf Hareketi ve Emperyalist Ülkelerdeki Demokratik Sloganların İlişkisi Üzerine

a) Ezilen ülkelerden farklı koşulların bulunmasıyla birlikte, bu sorular emperyalist ülkelerde de ortaya çıkmaktadır. Aynı stratejik yönelimde, emperyalizmin çürüme ve çözülme çağında (gösterdiğimiz gibi bu aynı zamanda proleter devrimin giderek yakınlaştığı bir dönemdir) her bir ulusal duruma uygun siyasi sloganları geliştirmek ve yaygınlaştırmak IV. Enternasyonal seksiyonlarının görevidir. Bu sloganlar stratejik bir çerçevede ulusal koşullara uygun şekilde geliştirilmelidir. Son otuz yılda IV. Enternasyonal, demokrasi çizgisinin geçerli bir çizgi olduğunu saptamış durumdadır. Bu sorunlar ezilen ülkelerden farklı koşullar altında olan emperyalist ülkelerde de gündeme gelmektedir. Çürüyen emperyalizmin saldırısı, tüm ulusların varoluşunu ve yükselme döneminde burjuvazinin yarattığı veya tavizlerle yaratılmasına razı olduğu emekle ilgili ve demokratik kazanımlarını tehdit eder hale gelmiştir. Bugün siyasi demokrasinin, ulusların bağımsızlığı ve egemenliğinin geri kazanılması işçi sınıfının omuzlarına yüklenmiş bir mücadeledir. Bu mücadelenin merkezinde de işçi sınıfının bağımsız hareketi yer almaktadır.

İşçi sınıfının bağımsızlığı, emperyalist ülkelerde ulusların dağılmasına karşı mücadelenin, burjuvazinin belli kesimlerinin kabaca öne sürdüğü “bağımsızlıkçı” direniş biçimlerinden bağımsız şekilde yürütülmesi gerekliliğine dayanmaktadır. Bizler için, ulusal yapının savunulması, sınıf mücadelesiyle gerçekleşen hakların ve kazanımların mümkün kıldığı çerçevenin savunulmasıdır. Bu sebeple, bu mücadele sendikaların bağımsızlığının savunulmasından farklı değildir. Nasıl bugün ezilen ülkelerde, işçi sınıfının çeşitli kesimlerini ve işçilerin özgül pozisyonlarını göz ardı ederek somut bir anti-emperyalist cephe politikası yürütmek imkânsız hale gelmişse, aynı şekilde emperyalist ülkelerde de sınıf mücadelesi temelinde sağlam bir mücadelenin oluşturulabilmesi işçi hareketinin bağımsızlığını kazanabilmekten geçmektedir. Bu da zaten kendi içinde demokrasinin geri kazanılması mücadelesinin bir parçasıdır.

b) Bugün, totaliter sistem işçi sınıfının belini kırmak için ulusal çerçevede elde edilmiş tüm demokratik kazanımları ortadan kaldırmak ve ulusları dağıtmak zorundadır. İşçi sınıfı bu saldırıya karşı kendi örgütlerinin bağımsızlığını ve bazı durumlarda Kurucu Meclis de dahil olmak üzere siyasal demokrasinin geri kazanılmasının araçlarını yaratmak durumundadır. Siyasal demokrasiyi geri kazanma sloganı olmaksızın “işçi ve köylü hükümetleri” sloganı bir ölçüde anlamını yitirmektedir. “Kapitalizm ve emperyalizm ancak bir iktisadi devrimle yıkılabilir. En idealinden de olsa demokratik dönüşümlerle yıkılmaları mümkün değildir” diye yazmıştı Lenin. Ve şöyle devam ediyordu:

Ancak, demokratik mücadele okulundan geçmemiş bir proletaryanın iktisadi bir devrimi gerçekleştirmesi mümkün değildir (…) Demokrasi probleminin Marksist bir açıdan çözümü burjuvazinin yıkılması ve bu zaferin garanti altına alınması yolunda, proletaryanın kendi mücadelesinde tüm demokratik kurumlardan ve demokrasi için özlemden istifade etmesini gerekli kılar.8)

Burada “tüm demokratik kurumlardan istifade” ifadesinin altını çizmek gerekiyor. Hem emperyalist hem de ezilen ülkelerde demokratik taleplerin diğer taleplere eklemlendirilmesi, en geniş kitlelerin temsil taleplerinin gerçekleşmesi için özgür ve nispi sisteme dayanan seçimlerin gerçekleştirilmesi çağrısından geçmektedir. Demokratik özlem aynı zamanda sendikal bağımsızlığa duyulan özlemdir. Lenin de bu yüzden şunu savunmuştur:

Demokrasi olmadan sosyalizm mümkün değildir, çünkü (1) demokrasi için mücadele etmeden işçi sınıfı sosyalist devrimi gerçekleştiremez, (2) tam demokrasiyi hayata geçirmeden, başarılı bir devrimin zaferini daimi kılması ve insanlığı devletin sönümlenmesine taşıması mümkün değildir.9

7. Komiteler ve Parti İnşası Üzerine

a) Tunus devrimi, UGTT sendika konfederasyonunu sınıfın kendi için sınıf olduğunun ifadesi olarak kullandı. Aynı şekilde, devrimin ilk kazanımlarına sahip çıkan sınıfın en angaje kesimlerinden komiteler oluşturdu. Yine de bu komitelerin kurulması, proletaryanın devrimci önderlik sorununa bir çözüm olarak görülmemelidir. Komitelerin hatta işçi konseylerinin (Rusya’da sovyetler) varlığı bile ancak kendisini proleter devrim temelinde konumlandırmış bir örgütün (partinin) varlığı olmaksızın, işçi sınıfının iktidar sorununu çözmesine yetmez. Başka bir ifadeyle, komitelerin veya sovyetlerin varlığı devrimci önderlik sorununa kendi içinde bir çözüm değildir. İhanet içindeki yapıların liderliğinde veya etkisinde bu komiteler ya dağılırlar ya da kendi yarattıkları devrimci dalganın geriye çevrilmesine hizmet eden kurumlar haline gelirler. Tüm benzer durumlarda olduğu gibi Tunus’taki durumdan da çıkarılacak en önemli ders budur. Tunus’ta komitelerin ve UGTT’nin ortaya çıkardığı resim, her ne kadar bağımsız yapısını müdafaa etmeye gayret etse de UGTT’nin kendisini bir kurucu meclis için mücadele edecek bir yapı olarak görmemesiyle birlikte değişmeye başladı. Daha sonra da komiteler dağılmaya başladı. Bu, komitelerin Tunus devriminin yeni bir aşamasında –ki tekrar edelim henüz Tunus devrimi yenilmedi– herhangi bir çağrı ile tekrar toplanabileceği anlamına gelmiyor. Aynı zamanda bu, yine de komitelerin yarın öbür gün Tunus işçi sınıfı ve halkının iktidar sorununu kendi lehine çözmesinde bir araç olmayacaklarının da göstergesi değil. Ancak tekrar etmeliyiz ki tek başına komitelerin kurulmuş olması, tarihin bu döneminin merkezi sorunu olan parti sorununun çözümünü getirmiyor.

b) IV. Enternasyonal seksiyonlarının birleşik eylem için komiteler kurması ve bu komiteler yoluyla siyasi bir fikir olarak birleşik cephe fikrini yayması, bazı tarihsel durumlarda kitlelerin kendi komitelerini kurması ve IV. Enternasyonal militanlarının bunlara destek vermesi durumuyla ilişkilendirilebilir. Ancak, bu iki süreci birbirine karıştırmamak gerekir: birinci durumda IV. Enternasyonal seksiyonlarının siyasi mücadelesi sonucunda oluşturduğu bir birleşik cepheden ve onun için mücadele eden komitelerden bahsetmek mümkünken, diğer durumda söz konusu komiteler kitleler tarafından oluşturulmakta ve IV. Enternasyonal seksiyonları iktidarın fethi yolunda bir kaldıraç görevi görüp geçiş taleplerini gündeme getirerek duruma müdahil olmaktadırlar.

8. Çin-ABD İlişkileri Üzerine

a) Genel Konsey tartışmasında Çin’deki durumla ilgili özel bir rapor sunulacaktır. Bu hazırlık raporunda iki hususun altını çizmekte yarar var. Öncelikle Çin’deki durumu eski Sovyetler Birliği’ndeki durumla bir tutmamak gerekir. Eski Sovyetler Birliği’nde her ne kadar belirli öğelerini halen koruyor olsa da sınıf mücadelesinin üzerine inşa edilebileceği toplumsal mülkiyet olgusu yıkılmıştır. Ekonominin sermayeye açılmasıyla yaygınlaşan mafya ekonomisi yalnız Sovyetler Birliği’nin mirası olan kazanımları bir kangren gibi kemirmekle kalmamış, aynı zamanda tüm dünya ekonomisini önemli bir şekilde etkilemiştir. Bu da bize göstermektedir ki, bugünkü çürüme çağında artık üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan kapitalist sistem artık kendine “yeni pazarlar” bularak genişlemeye ehil değildir. Çin’de toplumsal mülkiyet halen toplumsal ilişkilerin hakim unsuru olmaya devam etmektedir. Çin’e, Latin Amerika’nın efsanevi altın kralın kenti El Dorado’nun kapitalist versiyonu benzetmesi yapan (“aşırı sol” da dahil) tüm gruplar alınmasın ama kapitalizmin inşası henüz tamamlanmamıştır. Çin’de toplumsal mülkiyet halen kilit önemdedir.

b) Dahası dünya durumunun tahlili Çin ve ABD arasındaki ilişkiler değerlendirilmeden anlaşılamaz. Yıllardır er ya da geç dünyanın bir numaralı ekonomik gücü olmaya namzet gösterilen ya da en azından kapitalizmi tehdit eden krizlerde hayat kurtarıcısı olduğu iddia edilen Çin aslında patlamanın eşiğindedir. Bugün uluslararası finans kapitalin, hem teknolojik hem de diğer tip emtianın üretiminden halen kârlılık elde edebilmesi ancak Çin bürokrasisinin ona sunduğu olağanüstü koşullarla mümkündür. Bu koşulları mümkün kılan ise tüm haklarından mahrum bırakılmış ve olağanüstü kötü koşullarda yaşamaya mahkûm edilmiş bir işgücüdür. Ancak tam da bu sömürü koşulları Çin proletaryasında derin bir hareketin gelişmesine neden olmuştur. Başta çokuluslu firmalara ait fabrikalarda başlayan grevler fabrikalarda delege seçimlerinin yapılmasını sağlamıştır. Bugün Çin devleti ve çokuluslu firmaların temsilcileri bu delegelerle müzakere etmek durumunda kalmışlardır. Daha sonra grevler kamu şirketlerine de yayılmıştır. Ortaya çıktıkları her yerde bu grevler Çin işçi sınıfının kendi kolektif haklarını gündemlerine alan örgütlenmeler doğurmuşlardır.

c) IV. Enternasyonal herhangi bir sonuca varmadan önce daima Çin devrimiyle ilgili temel tezlerini yeniden değerlendirmek durumundadır. Çin devrimi, özgün bir proletarya devrimine, devrimci olmayan bir partinin, bir küçük burjuva partisinin önderlik etmesiyle gerçekleşmiştir. Bu önderlik emperyalizmden kopma hususunda “önceden tasarladığından daha ileri gitmiştir” ve bu da zaten iktidarı ele aldığında da derhal emperyalizmle anlaşma yolu aramasına engel olmamıştır. 1949 Çin Devrimi, hemen ertesinde işçi ve köylü konseyleriyle devrimci iktidarı kurmadığından, ta başından itibaren müsadere edilmiş bir devrim olagelmiştir. Devrimin doğurduğu sosyal ilişkilerin merkezinde sermayeye el konulmasına dayanmaktadır. Toplumsal mülkiyet/kamu mülkiyeti bugün için hala büyük bir kazanımdır; toplumsal ve iktisadi alanda proletarya diktatörlüğünün (deforme olmuş da olsa) bir ifadesidir. Ancak yine de Çin proletaryası hiçbir zaman siyasi olarak iktidara gelememiştir. Aksine 1949’dan beri siyasi baskıya maruz kalmıştır.

Toplumsal mülkiyetin ve tüm Çin devrimlerinin kazanımlarının savunusuna dayanan siyasi devrim sloganı, asalak bürokrasiyi iktidardan uzaklaştırma sorunundan ayrı düşünülmemelidir. Ancak böyle özgün bir devrimle işçi sınıfı siyasi iktidarı kendi eline alabilir ve 1949 Devrimi’nin mirası olan kazanımları ve toplumsal mülkiyeti koruyabilir. IV. Enternasyonal için Çin bürokrasinin gerici ve kapitalist restorasyoncu karakteri tartışma götürmez. Bu değerlendirme bir siyasi hatta işaret etmektedir. Bu siyasi hattın ekseniyse hem Çin’de hem de uluslararası alanda, ancak Çin proletaryasının bağımsız örgütlerinin 1949 Devrimi’ni savunabileceği ve Çin’i emperyalizmin yıkıcı uygulamalarından kurtarabileceği fikridir.

d) Krizdeki emperyalizm, Çin üzerindeki baskılarını daha da artırmış durumdadır. Küresel ekonominin Çin ekonomisinin merhametine bağlı olduğunu iddia edenler saçmalıyor. Aslında bugün bunun tam tersi geçerlidir. Mali fazlasını devasa Amerikan borcunu düzenleme ve finanse etmeye kullanmaya zorlanan Çin bugün daha fazla emperyalizme bağımlı hale gelmiştir. Emperyalizm Çin’e halen yürürlükte olan son işgücü ve piyasa düzenlemelerini kaldırmak konusunda baskısını artırmıştır. Bu Çin piyasalarını tamamen küresel ekonominin sahası haline getirecek ve daha büyük yıkıcı sonuçlar doğuracak bir gelişmedir. Bu duruma ancak işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi cevap olabilir. Elbette bu bağımsız örgütlenmeye giden yol uzun ve zorludur. Bunun için bürokrasinin krizinin yarattığı ve kısmen de olsa toplumsal mülkiyetin savunulması ve onun dağıtılması karşısında siyasi eylemliliğin gerektiğini ileri süren şu ya da bu gruplarla ittifaklar mümkün, hatta gerekli olabilir. Bu da demektir ki, bürokrasi içindeki derin ayrılıklar göz ardı edilmemelidir. Bir tarafta kendilerini merkezi iktidardan ve Çin Komünist Partisi’nden ayrıştırarak kapitalist gruplarla ayrı anlaşmalar yapmak için yollar arayan ve daha açıktan kapitalizmin inşasını savunan bir eğilim bulunurken, diğer tarafta kendi asalak pozisyonunu düşünerek, Çin ekonomisinin çok fazla sermayeye açıldığını düşünen ve hiç değilse reformun hızının yavaşlatılmasını savunan bir eğilim bulunmaktadır.

Toplumsal iktidarı savunma temelinde, sınırlı anlaşmalar dahi birleşik cephe politikasının bir parçasıdır. Ancak bu kısmi ve geçici anlaşmalar IV. Enternasyonal programı temelinde bağımsız örgütlenmeye dayanan ve bugünden kestirilemeyecek olan bağımsız örgütlenme yoluyla karıştırılmamalıdır. Çin’i ve 1949 Devrimi kazanımlarını emperyalizm karşısında savunmak büyük bir cesaret gerektirmektedir. Birleşik cephe yaklaşımımızda da cesur olmamız gerekmektedir. Bu ancak IV. Enternasyonal’in Çin seksiyonunun inşasıyla ve Chen Duxiu ve diğer Çinli Troçkist yoldaşların sürdürdüğü tarihsel mücadelenin kılavuzluğunda mümkün olabilir. Çin piyasalarının tamamen küresel sermayeye açılması için fazla zaman olmadığı da buna eklenebilir. Spekülatif balon bugün Çin’de patlamanın ve ülkeyi küresel krizin kucağına atmanın eşiğindedir. Avrupa’da, Çin’de ve dünyanın geri kalanında değişik şekillerde de olsa emperyalizmin bizi götürdüğü yer büyük bir yıkımdır.

9. Seksiyonların İnşası, Sınıf Mücadelesi ve Geçiş Üzerine

Genel Konsey kendisine sunulan hazırlık raporları ışığında seksiyonların inşasının koşullarını değerlendirmektedir. Aşağıda tartışmaya açılacak konulardan bazılarını sıralıyoruz:

a) IV. Enternasyonal seksiyonları sadece propaganda grubu olarak inşa edilemez. Seksiyonlar, üye sayıları sınırlı olsa da programla sınıf mücadelesini birleştirmelidir. Eğer sınıfla diyalog içerisinde sloganlar formüle ederek ilerlenmezse, Marksizm programı anlamını kaybeder. Buradaki tek mesele sınıf protestolarına katılmak, sendikal mücadelenin içerisinde yer almak, talepler sıralamak ve kitlelerin taleplerini sıralamaya yardımcı olmak değildir. Mesele sınıf içerisinde yer alarak, sınıfın siyasi sorunlarına siyaseten yardımcı olmak, aygıtların sınıfın yoluna koyduğu engellerin özünü açıklamaktır. Genel geçer bir “reçete” olmaz. Formlar, durumların ve çağın değişmesine uygun olarak farklılık gösterir.

Pierre Lambert 1936 genel grevi sırasında iki Fransız Troçkist grubun yaşadığı güçlüklere ithafen şöyle yazmıştır: “[Bu iki grup] sınıf mücadelesi sorunlarının nasıl formüle edileceğini belirleme ve devrimcilerin sınıfa müdahale yollarını saptamada çaresiz kalmışlardır”. Biri “sendikal mücadele” içerisine girip “görece başarı” sağlamıştır. Gene de “sendika içinde mücadele (CGT Teknisyenler Federasyonunu saymazsak) sadece ‘muhalefet’ eylemi olarak görüldü”. Diğer Troçkist örgüt ise “sendika içindeki devrimci mücadeleyi bağımsız mücadelenin bir aracı olarak görmedi. PCI, sendika içinde hiçbir mücadele yapmayıp sadece bağımsız eylem için çalıştı.”

Şöyle yazıyordu Lambert:

POI sendika içi mücadeleyi [bağımsız eylemden] ayrı bir mücadele olarak görürken, PCI tersine sendikalar içinde mücadeleye karşıydı. Bu iki yaklaşım birbirine simetrik hatalardır. Gerçek devrimci mücadele iki tür müdahaleyi kaynaştırmalıdır. Sendikalar içinde mücadele bağımsız eylemi güçlendirir, bağımsız mücadele sendikal mücadeleyi yükseltir. Bu iki mücadele sınıf mücadelesinin somut temellerinde birleşmektedir. Ve öncünün müdahale gücünü arttırmayı, yani devrimci mücadele için devrimci parti inşasını yükseltmeyi hedefler.10

b) Sınıf mücadelesinde yükselttiğimiz sloganlar, mücadelenin durumuna göre bazen birleşik cepheye ve bazen siyasi kopuşa denk gelebilir. Bu her şeyin tek bir sloganda toparlanabileceği anlamına da gelmez. Bir azınlık olsa da IV. Enternasyonal tüm sınıfa seslenmelidir. Öncünün etrafında toparlanacağı, siyasi mücadeleye dönük somut sorunların çözümü için siyasi önergeler sunmalıdır.

c) Yukarıdaki siyasi analizimizde bahsettiğimiz gibi insanlığın krizi siyasi önderlik krizine indirgenmiştir. Bu durumda seksiyonların inşası IV. Enternasyonal’in bağımsız varlığını gerektirir. Geçiş talepleri etrafında inşa edilecek siyasi partinin başlangıcı budur. Seksiyonların inşasını sınıf mücadelesi içindeki sloganlarla yürütmek gerekli olsa da yeterli değildir. Tüm koşullarda siyasi iktidar sorununu ve sınıfın bu durumda nasıl ilerleyeceğini aklımızdan çıkarmayalım. Bu her zaman işçi ve köylü hükümeti için aritmetik bir formül demek değildir. Her ulusal durumdan farklı ihtimaller ve ulusal bağlama uygun birleşik cephe formülasyonları çıkabilir.

d) Sekizinci Dünya Kongresinin emperyalizmle birlikte parçalanan gençlik meselesinin hangi çerçevede ele alınacağını saptaması gerekiyor. Sermaye için genç işçileri güvencesiz işlerde çalıştırarak kârları arttırmak daha yaşlı nesillerin güvencelerini ellerinden almaktan daha etkili bir yol. Bunun siyasi sonuçları büyük: Sözde “gençlik işleri”, genç işsizliği, taşeronlaşma, vasıfsızlaştırma ve yeni emeklilik sistemleri…

Troçki’nin İhanete Uğrayan Devrim’de yazdıkları hâlâ güncelliğini koruyor: “Tüm devrimci partiler kendine en büyük desteği yükselen sınıfın genç neslinde bulur.”

Gençlik siyasetine müdahalemiz, gençleri kendi talepleri etrafında bağımsız örgütlenmelerini sağlayarak ve işçi sınıfı ve örgütleriyle bütünleştirerek gerçekleşmelidir.

İşçi örgütlerinin korporatizme tabiiyeti nedeniyle bugün gençlik hareketinin çoğu geçmişe nazaran daha bağımsız bir süreç izleyebiliyor ya da geri kuvvetlerce yönlendirilebiliyor (STK’lar, alternatif küreselleşmeciler). Bu güçler gençliği işçi sınıfından koparıyor ve bu gençlik hareketlerini işçi örgütlerine karşı kışkırtıyorlar.

Occupy, Indignados ve #YoSoy13211 hareketleri kendi içlerinde çelişkili eğilimler taşımaktalar. İşçi örgütlerinin siyasi bir seçenek olarak görülmediği ve öğrenci sendikalarının var olmadığı ya da güçlü olmadığı ulusal bağlamlarda kendiliğinden devrimci direnç, sözde “siyaseti reddiye”, “konsensüs”, “liderliğin reddi” gibi sözlerle gerici siyasetin manipülasyonuna uğruyor.

Gençlik hareketinin dinamikleri ve şekilleri ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor ve her biri somut analizi gerektiriyor. Fakat genel bir kural olarak IV. Enternasyonal’in gençlerin mücadelelerine aktif müdahale etmek, bağımsız kitle hareketi yönelimini desteklemek, işçi örgütleriyle bütünleşmesi için çaba harcamak ve en iyi kademelerini Marksizm’e kazanmak için her yolu değerlendirmesi gerekir.

e) IV. Enternasyonal seksiyonlarının inşası ve bunun geçiş ile ilişkisi Fransız seksiyonunun 14., 17. ve 18. Kongrelerinin siyasi değerlendirmeleri dikkate alınmadan yapılamaz. Bu kongrelerin konularından biri, işçi örgütlerinin önderliklerinden kopmasa da korporatist saldırıya direnen militanlar ve kadrolardı. Bu çelişki, ulusal ve uluslararası düzeyde parti inşasına olanak tanımaktadır. Doğru taktik ne olursa olsun IV. Enternasyonal’in hiçbir görevi sınıf mücadelesinden, sınıfının somut talepleri üzerinde şekillenecek birleşik cephe mücadelesinden ayrı düşünülemez. Tekrar edelim: geçiş çeşitli formlar alabilir. Ama IV. Enternasyonal’in geçiş hattından ayrı bir siyaseti olamaz.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter
  1. 1-2-3 Temmuz 2012 Tarihlerinde IV. Enternasyonal Genel Konseyi tarafından kabul edilmiştir. La Vérité/Gerçek’in 75. sayısından Yasin Kaya ve Taylan Acar tarafından dilimize çevrilmiştir. []
  2. Lev Troçki, “Ekimi Savunurken”, 1932 yılında Kopenhag’da Öğrenci Derneği’nde verdiği konferanstan. []
  3. Mart 2012 tarihli deklarasyonun çevirisine http://www.pgbsosyalizm.org adresinden ulaşabilirsiniz. []
  4. Dergimizin bu sayısında bulabileceğiniz Emperyalist Savaş ve Devrim başlıklı metin. []
  5. Lev Troçki, 25 Mayıs 1925 tarihli bir konuşmasından, “Avrupa ve Amerika” içinde. []
  6. Age. []
  7. Age. []
  8. Lenin, Kievsky’e Yanıt, Ağustos-Eylül 1916. (vurgu Lenin’e ait []
  9. Lenin, Marksizm’in Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, Ağustos-Ekim 1916. []
  10. Pierre Lambert, Tarihimizden Dersler, broşür, 1979. []
  11. Occupy: İşgal Et hareketi ABD’de Wall Street’i İşgal Et eyleminin başını çektiği oluşum. Indignados: Öfkeliler İspanya’da başlayan hareket. #YoSoy13: “Ben 132.yim” hareketi Meksika’da eylemler sırasında 131 öğrencinin gözaltına alınmasına tepki olarak kurulan hareket. []