IV. Enternasyonal 7. Dünya Kongresi Genel Kararı

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter

— IV. Enternasyonal 7. Dünya Kongresi

1. “İnsanlık krizi ve önderlik krizi”

VII. Dünya Kongremiz Geçiş Programı’nı onaylamış olan IV. Enternasyonal’in kuruluş kongresinin 72. yıldönümünde toplanmış bulunuyor. 1938 Geçiş Programı şu iddiayı ortaya atmıştı: “İnsanlığın krizi proletaryanın devrimci önderliğinin krizi halini alıyor.” 72 yıl sonra insanlık, işçi hareketinin yönetici aygıtlarının karşı-devrimci politikası sayesinde üretim araçlarının özel mülkiyeti rejiminin günümüze kadar varlığını sürdürmesine imkân tanıdığı için giderek derinleşen ve yaygınlaşan bir krize batmış bulunuyor.

Bu insanlık krizi halklara, uluslara ve işçi sınıflarına benzeri görülmemiş yıkıcılıktaki bir saldırı biçimine bürünürken barbarlığın harekete geçtiği bir durumu da maddileştiriyor.

Dünya kapitalist sisteminin krizi işçi ve köylü kitleleri ile gençliği yoksulluğa, sefalete, savaşa ve barbarlığa sürüklüyor. Bu gerçeklik bütün biçimleri altında her ülkede ve her kıtada ifadesini buluyor. Bu durum, işçi sınıflarının ve halkların direnişlerinin kaynağını oluşturuyor ve bütün ülkelerde ve kıtalarda çeşitli kitle seferberliklerine yol açarken bazı hallerde de öndevrimci durumlara kadar varıyor.

Dünya ölçeğinde emekçilerin ve halkların bu direniş hareketi emperyalizmin hâkimiyeti ile çatışmaya giriyor. Ve bu hâkimiyet her şeyden önce devamlılığını, ilkin işçi hareketinin içindeki kendisine destek sunan karşı-devrimci önderliklere, ikinci olarak da gene işçi hareketine etki eden küçük burjuva akımlara borçlu. Ve hiç unutulmamalı ki bu her iki akım da kapitalizmin “aşılamaz” niteliği zemininde yer alıyorlar. Sorumluluğu Stalinist bürokrasiye ait olan SSCB’nin çöküşü dünya proletaryasına indirilmiş çok şiddetli bir darbeydi. Dünya proletaryasının mücadelesinin en yüksek kazanımı – 1917 Ekim Devrimi sayesinde gerçekleşen ve bürokratik yozlaşmaya rağmen kurulmuş olan sermayenin mülksüzleştirilmesi hadisesi- SSCB’nin dağılmasından sonra kaybedildi (ki bu kitlelerin direnişi için birer destek noktası olan hiçbir yapının artık kalmadığı anlamına gelmez).

Sadece IV. Enternasyonal, 1993 yılında kendinin yeniden ilanını hazırlayan kongresinde, cümle âleme ne Doğu Avrupa’da ne eski SSCB’de ne de dünyamızın geri kalan kısmında kapitalist sistemin hiçbir geleceği olmadığını, çöküş halindeki bu sistemin kendi çelişkilerini aşma yeteneğine sahip olmadığını, sınıf mücadelesinin sürdüğünü ve bu esnada yükselen barbarlığa son verebilmek için mümkün tek çıkış yolunun iktidarın proletarya tarafından fethi ve sermayenin mülksüzleştirilmesi, yani üretim araçlarının kolektif mülkiyetine dayalı bir sistemi yerleştirmenin zorunlu olduğunu ileri sürüyordu.

Evet, IV. Enternasyonal 1993’te yeniden ilan edilmiştir. Bu karar, IV. Enternasyonal’in yeniden inşası için mücadele eden bütün örgütlerin temsilcileri tarafından alınmıştı ve bu konuda 1986 yılından itibaren zaten bir tartışma yürütülüyordu. Bu yeniden ilân Cİ, CORQİ, CİR oluşumlarının ardından gündeme gelmekle beraber bütün bu oluşumlar süresince de Pabloculuğun revizyonist doğası yeniden belirtiliyordu. Ayrıca, gene aynı dönemde şu temel nesnel koşulların değişimi gündeme geliyordu: borçlanma krizi, SSCB’nin çöküşü krizi, Berlin Duvarı’nın yıkılması, vs.

Bu karar, uluslararası sınıf mücadelelerine müdahaleden bağımsız olarak alınmamıştı.

1987’de “dış borç ödemelerinin durdurulması için” (anti-emperyalist birleşik cephe politikası ile birleşik işçi cephesi politikasını iç içe geçiriyordu) Carakas’ta bir dünya konferansı düzenlendi. Ve bu konferansa IV. Enternasyonal’in seksiyonları aktif olarak katıldılar ve gene bu konferanstan hareketle ileride kurulacak olan İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi’nin temel eksenleri oluşturuldu. ILC; Irak’a yönelik emperyalist saldırının hemen arifesinde ve Stalinist bürokrasinin SSCB’yi doğrudan çöküşe sürüklemeye hazırlandığı bir anda “savaşa ve sömürüye karşı” başlığıyla kaleme alınan bir manifestonun temeli üzerinde 1991 yılının Ocak ayında Barcelona’da kuruluşunu ilan etti.

ILC’nin kuruluşu ile IV. Enternasyonal’in yeniden ilânı konferansının çağrılmasına ilişkin karar IV. Enternasyonal militanları için bir bütünlük arz ediyordu. Çalışmalarını sürdürmekte olduğumuz bu kongre, IV. Enternasyonal’in 1948 yılındaki II. Dünya Kongresi’nden bu yana yoldaş Pierre Lambert’in katılamadığı ilk kongredir. IV. Enternasyonal’in yeniden kuruluşuna ilişkin yürütülen mücadelede ve ILC’nin oluşumunda işgal ettiği yerin önemini çok iyi bildiğimiz yoldaş Lambert IV. Enternasyonal’in yeniden ilânına ilişkin konferansa sunmuş olduğu raporda şöyle yazıyordu:

IV. Enternasyonal ve onun seksiyonları, bazı politik gruplaşmalara yardımcı olmak amacıyla özgür bir politik tartışma önerisinde bulunmanın yollarını araştırıyor ve araştırmaya devam edecek. Bu özgür politik tartışmanın amacı; üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet sisteminin bütün ülkelerde çözümsüzlüğe sürüklediği kitlelerin bu durumdan kendi mücadeleleriyle kurtulmalarına yardımcı olacak imkânları ve yolları sunmaktır. Özelleştirmelere karşı mücadele konusuyla proleter enternasyonalizminin temelleri konusunda bu gruplarla bir mutabakatı programına kaydeden ILC, böylelikle bütün bileşenler arasında özgür bir tartışma çerçevesini de çizmiş oluyor.

VII. Dünya Kongresi’nin hedefi, bu tartışma çerçevesinde IV. Enternasyonal’i, mevcut durumun kendisine yüklediği sorumlulukların düzeyine yükseltmeye katkıda bulunmaktır. Bunu gerçekleştirebilmek, IV. Enternasyonal seksiyonlarının güçlenmesine ilişkin anlamlı bir dönüşümü dayattığı gibi Enternasyonal’in yönetim organlarının işleyişinde bir yenilenmeyi, kolektif inşayı; seksiyonların daha büyük ölçüde ittifakıyla gerçekleştirmeyi ve gelecek dönemin temel görevlerinden birini, yani seksiyonların yeni kadrolar kazanmalarını sağlamaktır. Kuşkusuz bunu gerçekleştirebilmek için gençliğe yönelik özgül bir faaliyet de yürütmek gerekir.

a) Emperyalizm, özellikle onun en güçlüsü Amerikan emperyalizmi üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejiminin varlığını sürdürebilmesini garanti altına alabilmek için “kapitalist düzen”in yükünü omuzlamak durumunda kalmıştır. Bunu ise ancak kendi egemen sınıf çıkarlarının savunusu temelinde gerçekleştirmiş, dünya ölçeğinde bir dağılma, parçalanma ve savaş dalgasının masraflarını kendi emperyalist “müttefikleri”nin de sırtına yükleyerek ilerlemiştir.

Sovyet proletaryası tarafından politik iktidarın fethi sonucu sermayenin mülksüzleştirilmesi olan en üst düzey işçi kazanımının parçalanması, işçi hareketinde benzeri görülmemiş bir krize neden olmuştur.

SSCB’nin çöküşünün hemen ertesinde Amerikan emperyalizminin bir dalkavuğu “işte tarihin sonu” diye yazabiliyordu. Kuşkusuz tarihin sonu değildi ama başında en büyük emperyalist güç ABD’nin yer aldığı emperyalizmin genel bir saldırısının başlangıcıydı söz konusu olan: sınıf mücadeleleri tarafından sökülüp koparılarak elde edilmiş demokratik ve sosyal kazanımların bütünü saldırıya uğrarken, dünyanın her yerinde bu çerçeve içerisinde sökülüp alınmış olan ulusal egemenlikler de işçi kazanımlarının ortadan kaldırılması için saldırıya uğruyordu.

Emperyalizmin bu saldırısına destek olanlar sırasıyla sosyal demokrat partiler, uluslararası Stalinist aygıtın krizi sonucu meydana gelen parçalanmadan doğan partiler, sözde “Birleşik Sekreterya” ve her türlü gerici merkezci partiler ki çeşitli biçimler altında (“Sosyal piyasa ekonomisi”, “özyönetim”, “alternatif küreselleşmecilik”, “anti-kapitalizm” kavramlarıyla özellikle Pablocular ve diğer gerici merkezci akımlar tarafından kullanılarak bilinçli bir şekilde IV. Enternasyonal’in bayrağını kirletmekte ve kafa karışıklılarına yol açmaktadırlar…) hep birlikte “liberal kapitalizm” ile “malî kapitalizm”in yıkıcı etkilerine karşı mücadele ettiklerini söyleyen ama hep birlikte esas olarak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejiminin savunulması zemininde yer alan partiler. Günümüzde bu aygıtların bütününün eylemi, işçi sınıfını sınıf olarak oluşturan, yani partileri, sendikaları ve kazanımlarıyla işçi sınıfı örgütlerinin yıkılması saldırısına yoğunlaşmış bulunmaktadır.

b) Günümüzde kapitalizmi düzeltmeyi ve düzenlemeyi amaçlayan “anti-kapitalist” söylemin esas hedefi, iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi sorusunun ortaya atılmasını yasaklamaktır. Farklı biçimler altında ama aynı ortak temelde “ekoloji”, “sürdürülebilir kalkınma” gibi kavramlar “kapitalizme karşı” mücadelenin merkezî verileri olarak sunulmakta ve zıt çıkarlara sahip sosyal sınıfların varlığını inkâr etmeyi hedeflemektedir. Onlar için söz konusu olan “liberal ve malî kapitalizm” tarafından tehlike altına girmiş olan “gezegenimizi kurtarmak” adına “başka bir kalkınma modeli”ni gündeme getirmektir. Ne kadar radikal olursa olsun, bu insanlar tarafından yapılan kapitalizm eleştirisinin (tasviri açıdan genellikle makul olmakla birlikte) altında yatan esas güdü, insanlığı kurtaracak olan tek yolun, yani başka bir sistemin temellerini atacak olan tek yolun politik iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesiyle mümkün olacağı yönündeki her fikre karşı oluşudur. Bu durum yaklaşık olarak 15 yıldır, Latin Amerika’da ortaya çıkmış olan gelişmelerde kendini gösteriyor. Devrimci bir dalga bu kıtayı geniş ölçüde etkisi altına almış durumda. Venezüela’dan, Brezilya’dan, Meksika’dan, Bolivya’dan geçerek Ekvador’a uzanan ve oradan da son aylarda Honduras’a kayan devrimci yükselişler, daha zayıf ölçekte de Şili ve Nikaragua gibi ülkeleri de etkilemişlerdir. Ama bu yükselişlerin hepsi doğrudan Amerikan emperyalizminin liderliği altında sosyal demokrasinin, Stalinizmin ve Pabloculuğun karşı-devrimci aygıtları tarafından bilinçli olarak durdurulmuşlardır.

c) Bu durum, Brezilya’da Lula’nın liderliği altında Castrocu bürokrasiye, Pabloculuğa, Stalinizmin artıklarına ve II. Enternasyonal güçlerine bağlı kesimlerin bazı burjuva kesimleriyle bir birlik hükümeti oluşturmalarında kendini göstermiştir… Bu, kitlelerin işçi partisine verdikleri oyların arkasında yatan bütün taleplere karşı duran bir hükümettir. Bizzat işçi partisinin kuruluş temellerine karşı duran bir hükümettir. Ve işbirlikçi burjuvaziyle emperyalist egemenliğin korunması için çalışan bir hükümettir. Pablocu grubun, ilk kurulduğu günden bu yana Lula’nın hükümetinde tarım bakanlığı mevkiini sürdüren bir yöneticisi, toprak meselesinin merkezi bir önem arz ettiği emperyalizmin hâkimiyeti altındaki bu geri ülkede, tarım reformu doğrultusunda topraksız köylüye toprak dağıtmayı reddederek büyük toprak sahiplerinin çıkarlarına dokunmamayı ön planda tuttuğundan bilimsel anlamda karşı-devrimci bir rol oynamıştır.

Aynı zamanda, özellikle Lulacı aygıtın başını çektiği ve Pablocuların da Morenocular ve eski Maocuların yardımıyla yürüttüğü CUT’u içerden yıkma girişimleri, bu büyük geleneksel işçi konfederasyonunu “yönetişim” politikasına çekmeyi hedeflerken, diğer taraftan da CUT’tan sözde “sol” kopuşlara zemin hazırlanmaktadır.

d) Kıta ölçeğinde meydana gelen bu kitlesel yükseliş, bazı durumlarda küçük burjuva güçlerin emperyalizmle kopuş yoluna kendi istediklerinden daha hızlı girmelerine ve emperyalizmle bağlarını arzulayacaklarından daha fazla koparmalarına neden olmuştur. Bu, özellikle Venezüela’daki şu durumdur: Chavez hükümetinin özellikle petrol konusunda almış olduğu önlemler, emperyalizmin çıkarlarını doğrudan dinamitlemekle birlikte (Chavez hükümeti 1 Mayıs 2007 tarihinden itibaren IMF ve Dünya Bankası’ndan kopmuştur) aynı hükümetin, hem MERCOSUR’a katılmayı talep etmiş olması hem de ALBA’nın kurulmasına önayak olması bu tavrıyla çelişkili bir yöne de kaydığına işaret etmektedir. Bu anlamda ALBA’ya ilişkin tutumumuzu açıkça ortaya koymamız gerekiyor, şöyle ki kendini “serbest ticaret anlaşmaları”na “alternatif” olarak sunan ALBA, sermayenin mülksüzleştirilmesi üzerine temellenmediğinden tarafımızdan özel mülkiyet rejimiyle ve emperyalizmle bir kopuş olarak görülmemektedir. IV. Enternasyonal olarak Chavez hükümetinin ilerici adımlarını desteklemiş olmamız bu hükümetin bir işçi-köylü hükümeti olmadığını ifade etmemizle çelişmez. Chavez, sayısız küçük burjuva akımının yanı sıra, işçi hareketinin birçok karşı-devrimci aygıtı gibi kapitalizmin reformu zemininde durmaktadır. Günümüz Latin Amerikasında Chavez benzeri Bonapartist tipte birçok yönetici, emperyalizmle ilişkilerini yeniden müzakere etmenin arayışı içindedirler. Özgür ve bağımsız bir sendikalizme karşı çıkan PSUV adlı bir küçük burjuva partisini kurarak bağımsız bir işçi politikasının önünde engel oluşturan “Chavezcilik” kendi doğasını açıkça ortaya koymaktadır: Bu akım (ve onun hükümeti) küçük burjuva milliyetçi bir akımdır. İşçilerin ve onların sendikalarının direnişini çeşitli yollarla (ve farklı tempolarda) kesmeye çalışan Chavezcilik, aynı zamanda emekçilerin kapitalistlere karşı sınıf mücadelesini de engellemeye çalışmakta ve böylelikle kapitalist sınıfın sosyal, ekonomik ve politik hâkimiyetinin işçiler tarafından sorgulanmasını durdurmaya çalışmaktadır. “Chavezci” akımı, bir taraftan emperyalizm açısından kabul edilemez bir dizi önlem alan (Filistin halkına destek, İran’a karşı bir saldırıyı ret, Kolombiya’da ABD askeri üslerinin kurulmasını ret), diğer taraftan da egemen bir ulusun görevlerini yerine getirme ve politik iktidarın ele geçirilmesi doğrultusunda kendi haklarını savunmaya ve fethetmeye yönelen işçi hareketinin önünde bir engel oluşturan bir akım olarak telakki etmeliyiz. Bu engeli aşabilmek amacıyla emperyalizmden tam bir kopuşu sağlamak için en geniş anti-emperyalist birleşik cephenin gerçekleştirilmesi yoluyla kitlelere yardımcı olma hedefiyle mücadele ediyor ve bu noktada Bonapartist tipte yöneticiler dahil olmak üzere bütün anti-emperyalist güçlere çağrı yapıyoruz (öte yandan kendi bağımsız inşa çalışmamızı sürdürüyoruz, yani IV. Enternasyonal’in seksiyonlarının ve bağımsız işçi partilerinin inşasına yardımcı oluyoruz). Anti-emperyalist birleşik cephe için mücadele Latin Amerika’da, ama yanı zamanda Afrika’da ve Asya’da emperyalizmin hâkimiyeti altındaki bütün ülkelerde IV. Enternasyonal’in seksiyonlarının inşa çizgisidir. Proletaryanın hegemonyasının gündeme gelebilmesi ancak işçi cephesinin inşası koşuluyla mümkün hale gelebilir.

Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejiminin çözülen sisteminin benzeri görülmemiş krizi, savaşların ve çatışmaların peş peşe gelişmesiyle ulusların parçalanmasının denetim altına alınamaz süreçlerini tahrik ediyor, çokuluslu şirketlerin kâr ve talan arayışlarına ve dış askeri müdahalelere yol açıyor.

Emperyalizmin bu saldırısı, emekçilerin ve halkların yanı sıra burjuva veya küçük burjuva milliyetçisi akımların da direnişlerine yol açıyor. Bu durum, emperyalizmin hâkimiyeti altındaki ülkelerde, IV. Enternasyonal seksiyonlarının anti-emperyalist bir birleşik cephe imkânlarına yol açacak müdahalelerini gündeme getirebiliyor. IV. Enternasyonal seksiyonları bu gibi ülkelerde işçi sınıfının savunmasını örgütlerler ve sınıf mücadelesinin kazanımlarını koruyabilmenin bir ön şartı olarak, mücadelelerinin merkezine ulusun egemenliği ve birliği sorununu taşıyan kurucu meclis çizgisini yerleştirebilirler.

Kuşkusuz her anti-emperyalist birleşik cephe politikası gibi her birleşik işçi cephesi politikası da bizim ilgili örgütlerden ve/veya hükümetlerden örgütsel ve politik bağımsızlığımızı korumamızı zorunlu kılar.

e) İtalya’da aygıtların sınıf mücadelesi karşısında oluşturdukları engel çok sarsıntılı sonuçlar yaratmış bulunuyor. Berlusconi’nin “aşırı sağ”ına karşı mücadele adı altında Hıristiyan Demokratlardan Rifondazione Communista’ya (Pablocuların da içinde yer aldığı) oradan PDS’nin “yenilenmiş” Stalincilerine kadar uzanan bir ittifak oluşturuldu. Prodi hükümeti, Berlusconi’nin geri dönüşünü engelleme zorunluluğu adı altında sermayenin ve Avrupa Birliği’nin bütün taleplerini yerine getirdi. Bu durumda, Stalinciler ve Pablocular bütçe ve Afganistan savaşı konusunda en gerici kararların meclisten geçirilmesinde (hepsini “sol bir kılıfa” sokarak) görevlerini yerine getirdiler. İtalyan işçi sınıfının sendikal hareketinin liderlerinin burjuvaziyle yaptığı işbirliği sonucunda yürütülen bu politika, işçi sınıfının kazanımlarını yok ettiği gibi karşı-reformlara da açık kapı bıraktığından, “sol”un yaptıklarından destek alan ve böylelikle bu konuda daha da ileri giden Berlusconi’nin geri dönüşüne imkân sağladı. Bu entegrasyon sürecinin sonucu olarak PDS ile Hıristiyan Demokrat Parti birleşti ve artık bir burjuva-işçi partisi olmaktan çıktı. Bugün artık İtalya’da – bu önemli bir alamettir- parlamentoda bir burjuva-işçi partisi üyesi milletvekili kalmadı. Yani, artık İtalya’da burjuva karakterli bir işçi partisi bile kalmadı. Burada söz konusu olan sosyal demokrasinin geleneksel biçiminin dahi ortadan kalkmasıdır.

Karşı-devrimci aygıtlarca kontrol altında tutulan burjuva-işçi partilerinin varlığı, farklı sosyal sınıflara bağlı partilerin varlığı anlamına geliyordu. Sosyal sınıfları silmek, dolayısıyla onların sınıf mücadelelerini ortadan kaldırmak; “parlamenter” burjuva-işçi partilerinin varlığına son vermek işçi sınıfının önüne iktidar sorununu koymasını yasaklamaya çalışmak anlamına gelir (çünkü pekâlâ bir burjuva-işçi partisinin seçim zaferi üzerine devrimci bir süreç patlak verebilir). Sorun; iktidar mücadelesi olmaktan çıkıp “iyi bir yönetişim” planlaması haline döndürülmüştür.

f) Mevcut dünya durumunda sosyal demokrat reformizme yer yoktur. Almanya’da bütün haşmetiyle ortaya çıkan durum, sosyal demokrasinin dünya ölçeğindeki krizinin derin nedenlerinden biridir. Alman Sosyal Demokrat Partisi SPD’nin 27 Eylül seçimlerinde uğradığı tarihsel hezimet, partinin yöneticilerinin koalisyon hükümetinin uyguladığı işçi düşmanı politikalara verdikleri tam desteğin bir sonucu olmuştur. Sosyal demokrasi, dünya kapitalist sistemine sunduğu destek rolünü iyi oynayabilmek için sermayenin iyileştirilmesi sahte zemininde hareket ederek, iyi yönetişim, “liberalizm”e karşı mücadele ve siyasal ekoloji konularıyla ilgilenmektedir. Sosyal demokrasi, başka aygıtların da desteğiyle sendikal hareketin emperyalizmin kurumlarına bağlanması yürüyüşünde belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu durum, bu partilerin yönetim aygıtlarıyla işçi tabanları, militanları ve kadroları arasında büyük gerilimlere neden olmaktadır (buna sınıf işbirliği zemininde yer alan kadrolar bile dahildir, çünkü onlar dahi partilerinin tümüyle tasfiye edilmesine karşıdırlar). IV. Enternasyonal militanları, SPD’nin tabanındaki işçilerin kendi yöneticilerine karşı başlattıkları isyanın örgütlü biçimler alabilmesi için onlara yardımcı olmalıdırlar.

2. IV. Enternasyonal Bolşevizm üzerine inşa edilmiştir

IV. Enternasyonal’in VII. Dünya Kongresi yukarıda irdelediğimiz olgulardan hareket ederek, IV. Enternasyonal’in kuruluş programında tanımlanmış olan stratejik yönelişin geçerliliğini açıkça yeniden belirtir, şöyle ki: Bu program, eksenine siyasal iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesini ve özel mülkiyet rejiminin yıkılmasını koymuştur. Bu yöneliş, IV. Enternasyonal’in ve onun seksiyonlarının yerini ve rolünü tanımlamaktadır. IV. Enternasyonal’in kuruluş programının belirttiği gibi, “IV. Enternasyonal’in stratejik görevi kapitalizmi reforme etmek değil, yıkmaktır”.

IV. Enternasyonal’in bu temel yönelişinde ısrarcı olmak, IV. Enternasyonal’in ve seksiyonlarının inşasının pratiğe geçirilmesini gerektirir. Parti inşası konusunda her politikanın ve her taktiğin başlangıç noktası, Komünist Parti Manifestosu’nun yayınlanmasından sonra 1848 yılında başlatılan Marksist program üzerine yükselen hizbin kendini tanımladığı alandır, yani bir başka ifadeyle, her sınıf mücadelesi bir politik mücadeledir ve ancak proletarya diktatörlüğü ile sonuçlanabilir.

a) SSCB’nin çöküşüyle birlikte dünya işçi hareketinin aldığı büyük darbe, bu işçi hareketinin yeni bir eksen üzerinde (1. Enternasyonal geleneğini tekrar canlandırarak) yeniden inşası ve sağlamlaşması mücadelesini yürütebilecek tek uluslararası akımın IV. Enternasyonal olduğunu gösterdiğinden IV. Enternasyonalin tarihsel yerini iyi kavramak gerekir. IV. Enternasyonal’in inşası görevi, işçi hareketinin yeniden inşası ve işçi örgütlerinin savunulması mücadelesinden ayrı düşünülemeyecekse de bununla sınırlı kalamaz. Hareketin Marksist hizbi, yani IV. Enternasyonal, önüne merkezi bir görev olarak sermayeyi yıkmayı ve dünya işçi konseyleri cumhuriyetini yerleştirmeyi koymaktadır. Bu görev boş laf olarak kalmamalı, tam tersine, Enternasyonal’in ve seksiyonlarının politikası devrimin gerçek yoluna sokulmalı, merkezciliğin ve aygıtların politikasına uyumlu hale getirilmemelidir.

IV. Enternasyonal’in kendisinin, organlarının ve yayınlarının inşası ve yapılanması, günümüzde emperyalizmin krizinin gündeme getirdiği, iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesi mücadelesi meselesine bağlı olarak yürümektedir. Kuşkusuz bu süreç kendi içinde çeşitli iniş ve çıkışları, ön- devrimci ve karşı-devrimci durumları, zaferleri ve yenilgileri bir arada görecek, ama IV. Enternasyonal’in Bolşevizm temelinde örgütlenmesi, Bolşevizme yeniden sahip çıkılması, sürecin şu ya da bu evresine değil, devrimci bütününe karşılık gelmektedir.

IV. Enternasyonal’in kendisinin, yönetiminin, organlarının ve seksiyonlarının yeniden örgütlenmesi hedefinin saptanması, bir dünya durumu değerlendirmesinden kaynaklanmaktadır ve bu değerlendirmede “aşılamaz kapitalizm” anlayışına yer yoktur. Sözü edilen soyut bir iddia değildir ve proleter devriminin bütün koşullarının bir araya gelmiş bulunmasından kaynaklanan bir değerlendirmenin ürünüdür. Ve bu değerlendirmeye göre de, karşı-devrimci aygıtların varlığı nedeniyle devrim ve karşı-devrim süreçleri birbirleriyle iç içe geçmiş bulunduğundan, ancak sınıf bağımsızlığı zemininde yer alan, korporatist entegrasyona karşı sınıf örgütlerinin savunusu üstlenen ve işçi hareketinin yeniden inşası için mücadeleyi öne çıkaran bir hat mevcut düğümü çözebilme gücüne sahip olabilir.

3. Kapitalizm miadını doldurdu

IV. Enternasyonal Genel Konseyi’nin geçtiğimiz yıl gerçekleşen toplantısında onaylanan hazırlık notlarında ifade edildiği gibi, gerçekten de, “Amerikan emperyalizminin genel olarak emperyalizm içindeki benzersiz konumu, hiçbir şekilde, onu, bir süper emperyalizm haline getirmiyor.” İçinde bulunduğumuz yıl boyunca emperyalizmin krizi sürekli olarak derinleşti. Kapitalist sistemin çürüme ve çözülme evresinde ortaya çıkan bu bütünsel egemenlik krizi, kendisini her yerden önce en güçlü emperyalist ülkede, yani ABD’de gösterdi. Üstelik bu kriz şaşırtıcı bir şekilde Obama’nın seçilme koşullarında ortaya çıktı. Obama kişisel olarak tabii ki kapitalist sınıfın çıkarlarının taşıyıcısıydı. Kişisel görüşleri, onu hiçbir şekilde kapitalist sınıfın diğer temsilcilerinden farklı kılmadığı gibi, Demokrat Parti’nin zirvesindekilerden de farklı kılmıyordu. Bununla birlikte şu da bir gerçekti ki, Obama başlangıçta öngörülmüş bir aday değildi. Bölünmüş Amerikan kapitalist sınıfı, kuşkusuz Demokrat Parti’den bir adayın seçilmesini tercih edebilirdi (hatta büyük ölçüde de bu partiden bir adaya ihtiyacı vardı). Gerçekten de var olan krizle bağlantılı olarak işçi sınıfına ve onun örgütlerine ağır darbeler indirileceğinden, işçi sendikalarıyla bağları bulunan Demokrat Partili bir başkanın seçilmesi kapitalist sınıfın çıkarlarına daha da uygundu. Bununla birlikte seçilmesi gereken başkanın Obama olması öngörülmüyordu.

a) Obama belli bir biçimde, kişisel politik görüşlerinin de ötesinde ve onlardan bağımsız olarak ortaya çıkan benzeri görülmemiş bir kitle seferberliği ile Demokrat Parti’ye başkan adayı olarak dayatıldı. Bu kitle seferberliği, Demokrat Parti seçmenlerinin en halkçı ve en fazla sömürülen kesimlerinden ve özellikle de siyahî seçmenlerden kaynaklanıyordu. Söz konusu olan benzeri görülmüş bir tarihsel olguydu: Amerikan kapitalist sınıfının temsilcilerine siyahî bir başkan dayatılıyordu. Her ne kadar bu kapitalist sınıfın temsilcileri Obama’nın aslında kendi çıkarlarını savunduğunu ve savunacağını bilseler de, onun seçilme koşullarının biçimi rahatsızlık yaratıyordu. Çünkü bu seçilme koşullarında ortaya çıkan kitle seferberliği ABD’nin en yoksul ve ezilen kesimlerinde Obama’da kendi özlem ve tutkularını görme yanılsamasını yaratıyor, bu ise, paradoksal olarak kapitalist sınıfın temsilcilerinin ondan bekledikleri karşı-devrimci işçi düşmanı görevleri yerine getirmesini daha zorlaştırıyordu. Bu seçimin kriz koşullarını oluşturan işte bu durumdu. Obama’nın ekibine Hillary Clinton kadar Cumhuriyetçi Parti’den olanlar da dahil olmak üzere, kapitalist sınıfın en gözde temsilcilerinin neredeyse onaylanmış bir zorlamayla katılmaları, durumun denetim altında tutulması ve yoksul halk düşmanı ajandanın uygulanabilmesi için kaçınılmaz oldu. Tabii bu da aynı zamanda, giderek büyüyen dünya krizi karşısında Obama ile Amerikan kapitalist sınıfının kendilerini bölünmüş bir biçimde ifade etmek zorunda kaldıklarının açıklaması oluyordu. ABD’de gelişen büyük ölçekli politik, ekonomik ve toplumsal kriz, emperyalizmin dünya krizinin yoğunlaşmış bir biçimiydi.

Obama, seçimlerden önce kitlelere vaat ettiği taahhütlerle – bunlar ne kadar sınırlı olursa olsun- kapitalist sınıfın devasa ve sert talepleri arasında kıskaca alınmış durumdadır ve kapitalist sınıfın üzerinde oynadığı basınç, onu, her konuda ve bütün cephelerde hizaya çekmektedir. Obama’nın seçimi işçi sınıfı içinde bir şaşkınlığa yol açmış, ama aynı zamanda “içeride ve dışarıda” kitlelerin direnişiyle karşı karşıya kalmıştır. Çünkü unutmayalım ki, emperyalizm savaşların ve kapitalizmin çürümesinin çağı olmakla birlikte aynı zamanda devrimlerin de çağıdır.

b) Bu devasa politik, ekonomik ve sosyal kriz ifadesini ABD’nin içinde olduğu kadar uluslararası zeminde de bulmaya başladı. Nitekim uluslararası alanda emperyalist güçlerin giderek artan ölçüde içine düştükleri bir bataklık haline gelen Afganistan’a aralıksız olarak 22.000 ek asker daha sevk edilmektedir (ki ABD emperyalizminin zirvelerinden yapılan bazı açıklamalara göre bu sayı 40.000’e ulaşmaktadır) ve Irak’tan geri çekilmesi kararlaştırılmış olan birliklerin çekilme takvimi de sürekli ertelenmektedir. Özellikle Afganistan’daki durum o kadar vahimdir ki, eski başkan Jimmy Carter’in ulusal danışmanı Zbigniew Brezinski, 15 Eylül tarihli Herald Tribune gazetesinde şunları yazabilmektedir:

Şu an Afganistan’da bulunan batılı güçler; kendi varlıklarının Afganlarca giderek daha fazla bir işgal gücü olarak algılandığını görmeleri gerektiğinin yanı sıra, Afgan halkının artan direnişini bloke etme yeteneğine sahip olamazlarsa geçmişte Sovyetler Birliği’nin Afganistan’da uğramış olduğunun benzeri bir kaderi paylaşma riskini taşıdıklarını anlamalıdırlar.

Honduras’ta gerçekleştirilen askeri darbe, büyük bir ihtimalle Amerikan burjuvazisinin ve yönetiminin bir kanadı tarafından tezgâhlanmış ve Hilary Clinton tarafından açıkça desteklenmiştir. Bundan amaçlanan da, Obama yönetimini bir oldubitti ile karşı karşıya bırakarak Amerikan emperyalizminin Latin Amerika’daki eski arka av bahçesi politikasına geri dönmeyi sağlamak olmalıdır.

c) ABD’deki hastalık (sağlık) sigortası reformu etrafında gelişen kriz aslında bütün durumu özetliyor. Öte yandan bu krizin hemen öncesinde Obama yönetimi bugüne kadar benzeri görülmemiş bir olguyu gerçekleştirdi, şöyle ki: General Motors şirketinin belini yeniden doğrultabilmesi için UAW sendikası yönetiminin bu şirkete sendikanın emeklilik fonlarından 20 milyar dolar para aktarmasını sağladı. Böylelikle hem işçilerin emeklilik fonlarının geleceği riske edildi hem de sendika batmanın eşiğindeki bir şirketin yönetimine dahil edilerek korporatizm yönünde dev bir adım atılmış oldu. Öte yandan, Obama yönetiminin seçimlerden önce sendika yönetimlerine verdiği en önemli söz olan “employee free choice act” (yasama alanındaki düzenlemeler) uygulamasındaki savsaklama ve tornistanı da önemli bir geri adım anlamına geliyor. Amerikan sendikal hareketi bir süredir içerden çökertilme tehdidiyle karşı karşıya, şöyle ki: Stern ve onun başını çektiği “change to win” koalisyonu, kiralık katil çetelerinin fiziksel saldırı biçimi de dahil olmak üzere her türlü yolu deneyerek işletmelerin yönetişim süreçlerine katılmasını reddeden sendikaları ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. İşte Obama’nın, büyük ilaç tröstleriyle entegre sağlık (hastane) zincirlerine her türlü tavizi vereceğini defalarca tekrarlamış olmasına rağmen, hastalık (sağlık) sigortasından tümüyle vazgeçmeye niyetli olmadığını belirtmesinin neden olduğu büyük kriz bu çerçevede ele alınmak durumundadır. Bu tröstler ve zincirler Obama’nın hastalık (sağlık) sigortası reformundan tümüyle vazgeçmemesini eleştirerek seçilmiş başkana karşı zincirlerinden boşalmış bir gerici kampanya yürütmekteler. Buna karşılık, işçi hareketinin kendisi, yani Obama’ya (bütün geri adımları ve uzlaşmalarına rağmen) destek vermiş olan AFL-CIO yöneticileri, Obama’nın seçilmesinde tayin edici rol oynamış bulunan hastalık (sağlık) sigortası konusunda tümüyle geri adım atma durumunda kalmış bulunuyorlar. İşte bu koşullar altında, sendikal örgütlerin zirveleri de dahil olmak üzere bazı kesimleri, sınırlı bir biçimde de olsa, kendi toplumsal tabanlarıyla Obama’ya sunmuş oldukları desteğin karşılıklı ilişkisine bağlı bir direnişe dayanak noktaları arama yoluna girmişlerdir. Nitekim AFL-CIO’nun kongresinde ertelenmiş ücrete (emekli aylığı+emekli sağlık sigortası) dayalı bir sosyal güvenlik sisteminin oluşturulması lehine bir kararın oybirliğiyle kabul edilmesi ve gene bu kongrenin Amerikan senatosunda Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasında gerçekleşen uzlaşmaları reddeden bir çağrı yapması, sınıf bağımsızlığı zemininde büyük öneme sahip bir dayanak noktası oluşturmuştur.

IV. Enternasyonal’in VII. Dünya Kongresi’nin toplandığı şu anda, 2009 yaz dönemi itibariyle sözde bir ekonomik “yeniden canlanma”nın gündeme gelmesinin dile getirilmesi, IV. Enternasyonal Genel Konseyi’nin 2008 yılı Ekim ayında onayladığı hazırlık raporunda tahlil edildiği biçimiyle kapitalist ekonominin çözülme krizinin bütün belirgin özelliklerinin ortaya çıktığını göstermektedir, şöyle ki: Sözü edilen, üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerine temellenmiş ve iflâs etmiş bir toplumsal rejim sisteminin çöküş krizidir. 2009 yılının Mayıs ayında bir Fransız uzmanLaurent Carroué, Fransız Jeopolitik Araştırmalar Enstitüsü Müdürü, Stratejik Analizler Merkezi’nin Küreselleşme Topluluğu Uzmanı. şöyle yazıyordu:

Gerçekte krizin henüz başlarındayız (…) Dünya GSH’nı belirleyen Dünya Bankası tahminlerini temel aldığımızda- yani dünya ekonomisi tarafından bir yılda yaratılan zenginlik- 2008 yılı için 54.347 milyar dolara ulaşıyor. Krizin maliyeti Mayıs 2009 tarihi itibariyle yıl sonuna kadar uzandırılacak asgari bir tahmini projeksiyonla dünya GSH’ nın % 103’üne ulaşmış olacak. Tanık olduğumuz, zenginliklerin olağanüstü yıkımının global maliyeti asgari 55.800 milyar dolardır. Böyle bir sermaye yıkımının karşılığı ise büyük bir evrensel çatışmaya denk düşer.

Yani bir “büyük dünya çatışmasına” denk düşer: İşte manzara budur. Emperyalizm; her zamankinden daha çok çürüyen kapitalizmdir, savaşlardır, insan uygarlığının temellerinin yıkılmasıdır. Üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerine temellenmiş kapitalist rejim, yaşamını ancak her seferinde daha dev ölçekli üretici güçlerin yıkımı pahasına sürdürebiliyor. Ve bunu da, genelleşmiş savaşları temel üretici güç olan işçi sınıfına karşı yürüttüğü ekonomik ve toplumsal savaşlarla birleştirerek yürütüyor.

4. “Kapitalizmi yıkmak”

IV. Enternasyonal “kapitalizmi iyileştirmek için değil yıkmak için” kuruldu. IV. Enternasyonal’in programının hareket noktası; kapitalizmin yıkılmasının nesnel koşullarının varolduğu ve bunların her an dünya işçi sınıfının sömürüye karşı mücadelesinde kendini gösterdiğiydi. Kapitalist sistemin ayakta kalabilmesi, aygıtların kendisine sunduğu “toplumsal kale” sayesinde (Lenin) mümkün oluyordu. “İnsanlığın krizi proletaryanın devrimci önderliğinin krizi halini almış bulunuyor.” Hiçbir şey, sınıf mücadeleleri içinde IV. Enternasyonal’in ve onun seksiyonlarının inşasının yerini alamaz.

“İşçilerin kurtuluşu işçilerin kendi eseri olacaktır” sözü her gerçek devrimci hareketin dayanması gereken temeldir ve dolayısıyla IV. Enternasyonal de dünya proletaryasının kurtuluş eylemi esnasında yürüteceği kurtarıcı mücadele yoluyla kendi devrimci önderliğini yaratmasına yardımcı olmak için kurulmuştur. IV. Enternasyonal açısından, onun kuruluş programı olan “Geçiş Programı”nda da ifade edildiği gibi, “Bir bütün olarak dünya politik durumu her şeyden önce proletaryanın önderliğinin tarihsel kriziyle belirginleşmektedir” ve bu durumun ayrılmaz bir parçası olarak da,

kitlelerin yönelişi bir yandan çürüyen kapitalizmin nesnel koşullarınca, diğer yandan da eski işçi örgütlerinin ihanet politikalarınca belirlenmektedir. Bu iki etkenden belirleyici olan, kuşkusuz birincisi olacaktır, şöyle ki: tarihin yasaları bürokratik aygıtlardan çok daha güçlüdür.

Komünist Parti Manifestosu şöyle der:

Komünistler, diğer işçi partilerine karşı ayrı bir parti oluşturmazlar. Onları proletaryanın bütününden ayıran hiçbir çıkarları yoktur… işçi hareketini önceden belirli bir kalıba sokmak gibi özel prensipler yerleştirmezler (…) Dolayısıyla komünistler pratik olarak bütün ülkelerdeki işçi partilerinin en kararlı hizbini oluştururlar, bu hizip diğerlerini uyarandır; teorik olaraksa, proletaryanın geri kalanı karşısında, proleter hareketinin koşullarının, yürüyüşünün ve genel amaçlarının berrak bir bilincine sahip olmanın avantajını taşırlar.

Bugün IV. Enternasyonal, proletaryanın “en kararlı hizbidir” ve kendisini “proletaryanın bütününden ayıran” çıkarlara sahip değildir. Onun yerini tanımlayan da zaten budur. IV. Enternasyonal, proleter devriminin güncelliği üzerine temellenmiş olduğundan, sömürüye karşı mücadelesinde sömürülen sınıfın birliği için mücadele eder, yani sınıfın talepleri doğrultusunda işçi sınıfı örgütlerinin birliğinin sağlanması için mücadele yürütür. Bu mücadele O’nun için, devrimci önderlik sorununun, yani yönetici devrimci partinin inşası sorununun çözümlenebileceği zemindir. Buysa, IV. Enternasyonal ve onun seksiyonlarının, her koşul altında, işçi sınıfı ve onun örgütlerini tam bir çözülme halindeki özel mülkiyet rejiminin hizmetine sokmak isteyen, yani işçi sınıfının tarihsel rolünü yerine getirmesini yasaklamanın yollarını arayan karşı-devrimci aygıtların politikasından ayrı durma mücadelesini gerektirmektedir.

IV. Enternasyonal’in eylemi; bir bütün olarak sınıfın kendi birliğini örgütleri aracılığıyla gerçekleştirmesine yardımcı olmaktan ve dolayısıyla onların savunulmasından geçer. Komünist Enternasyonal’in terimleriyle ifade etmek gerekirse, bu her zaman, “birleşik cephe taktiği” olarak tanımlanmıştır. Bu yöneliş kuşkusuz ülkeden ülkeye farklı biçimlere bürünmek zorunda kalır, ama bir bütün olarak aynı ortak içerikten, yani sınıf mücadeleleri zemininden ve onun uluslararası birliğinden hareket eder. Sömürüye karşı mücadele, “işçilerin kendi eseri olacak olan” proletaryanın kurtuluş mücadelesi, sınıf örgütlerinin inşasını ve savunusunu içinde barındırır. Emperyalizmin çözülüşü, siyasi partilerin ve politik yaşamın da çözülüşünü beraberinde getiriyor. İşçi hareketinin zirvesine yerleşmiş bürokratik aygıtlar bu çözülmenin fiili tetikleyicisidirler. Kuşkusuz bu bürokratik aygıtların denetim altında tuttukları örgütler üzerinde de etkileri olmaktadır. Bununla birlikte, örgütler bu aygıtlarla özdeşleştirilmemelidir. İşçi örgütlerine yönelik bir birleşik cephe politikasından vazgeçmek, bu örgütlerin varlığını inkâr etmek, sadece gerici güçlerin gücünü görmek ve sınıf mücadelesine sırtını çevirmek anlamına gelir. Ve bu aynı zamanda, eylemleri içinde aygıtlarla zorunlu olarak karşı karşıya gelecek olan kitlelerin mücadelesini belirleyenin nihayetinde tarihin yasaları olduğunu unutmaktır.

Esasen temelden anti-sendikal bir organizma olan WTUC’un sözde bir uluslararası sendika biçimine bürünmesi, sınıf örgütlerine karşı gerçek bir saldırıdır. Nitekim bu organizma, Amerikan emperyalizminin önderliği altında G8, G20, ekoloji üzerine zirve vb. yapıların bütününe dahil olarak, sözde ona “sosyal bir boyut” kazandırma kılıfı altında “kapitalist sistemin” yönetimine sendikal hareketi entegre etme yolunda ilerlemek istemektedir. “İyi yönetişim” başlığı altında harekete geçirilen korporatist entegrasyon süreci sendikal hareketin dünya zirvelerinde tezgâhlanmaktadır. Bu tezgâhın temel hedefi her ülkedeki ulusal konfederasyonların kapitalist “yönetişim” sürecine dahil edilmesidir. Gerçekten de, yeni tipte bir korporatizmin yerleştirilmesi ancak, ulusal işçi konfederasyonlarının her birinin sürece dahil edilmesiyle mümkündür. Bu ulusal işçi konfederasyonlarını kazanıp kazanmama meselesi, kuşkusuz özü itibariyle uluslararası, ama biçim olarak ulusal olan sınıf mücadelesince belirlenir. Emekçilerin direnişi ve her ülkedeki sınıf mücadelesi, henüz sonuna varmamış olan bir sürecin tamamlanmasının önündeki engeldir. Tabiatıyla, işçi sınıflarına ve halklara indirilmiş olan darbeler ve onların önemli kazanımlarının elden gitmesi, sendikal harekete egemen olan karşı-devrimci aygıtların kapitalist sisteme sundukları hizmetler ve destek sayesinde gerçekleşebilmektedir (bu noktada özellikle Fransız CGT’sinde ve WTUC’ta işgal ettiği merkezi konum nedeniyle Stalinist aygıtın artıklarından Thibault aygıtını veya ABD’de “Change to win”le korporatist bir düzen için uluslararası bir rol oynayan Stern tipi güçleri anmadan edemeyiz). Ama bütün bunlara rağmen işçi hareketinin direnci sendikal örgütlerin birer korporatist organa dönüşmesine izin vermemiştir. IV. Enternasyonal olarak korporatizme direniş süreçlerine Cenevre’de her yıl gerçekleşen konferanslar çerçevesinde (ILO’nun yıllık genel kurullarını fırsat bilerek) ILC bülteni aracılığıyla aydınlatmalar getirerek yardımcı olduk.

Troçki’nin Emperyalist çöküş çağında sendikalar başlıklı makalesinde yazdığı gibi:

Emperyalist kapitalizm; reformist bir bürokrasiye, ancak bu sonuncusu, dünya ölçeğinde olduğu kadar bizzat kendi ülkesinde de emperyalist işletmelerde küçük ama aktif bir hissedar olarak davrandığında tahammül gösterebilir. Sosyal reformizm sosyal emperyalizme dönüşmek zorundadır.

Bu benzetme, işçi hareketinin parçalanma süreçlerinde öncelikli bir yer işgal eden Stalinistlerin denetimindeki sendikalar için fazlasıyla uygulanabilir. Ancak emekçilerin direnişi, sınıf mücadelesinde örgütlerine duydukları ihtiyaç ve ülke içindeki burjuvazi içi çelişkiler, yönetici aygıtların bağrında “sosyal emperyalizm”e dönüşebilecek korporatist entegrasyon sürecini frenleyen önemli direnişlere zemin hazırlıyor.

5. IV. Enternasyonal ve işçi hareketinin yeniden inşası

“IV. Enternasyonal ve onun seksiyonları bir geçiş çizgisi üzerinde inşa edilirler” derken, parti inşasının sınıfın eyleminden ve onun yürüttüğü mücadeleden ayrı bir biçimde ele alınamayacağını belirtmiş oluyoruz. Devrimci partinin inşası “geçiş talepleri”nde ifadesini bulan bir yöntemle gerçekleşir. İşte IV. Enternasyonal’in mücadelesi ve inşası, seksiyonlarının inşası, “işçi hareketinin yeni bir eksen üzerinde yeniden inşası” perspektifine bağlı olarak yürümektedir. İşçi hareketinin yeni bir eksen üzerinde yeniden inşası, her ülkenin koşullarına uygun bağımsız işçi örgütlerinin yaratılması için verilen mücadelede somutlaşır, şöyle ki: bu bazı durumlarda bağımsız işçi partilerinin inşası için mücadele, bazı durumlarda geleneksel işçi partileri içinde bağımsız grupların oluşturulması veya sınıfın bağımsızlığı için mücadele, yani onun sendikal örgütlerinin savunularak sisteme bağlanmasına karşı mücadele edilmesi biçimlerinde somutlaşabilir.

1991 yılının Ocak ayında, yani ILC’nin (İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi) kuruluşu sırasında “Savaşa ve Sömürüye Karşı Manifesto”da ifadesini bulan temel ilkeler, dünya işçi hareketinin bugün yaşamakta olduğu büyük krizin varlığına rağmen hâlâ gündemdeki yerlerini koruyorlar mı? Bu Manifestonun Irak’ın ilk işgalinin hemen arifesinde kendini hangi çizgide tanımlamış olduğunu bir hatırlayalım:

Biz savaşa karşıyız. Dünyanın bütün emekçileri ve halkları savaşa karşılar. Çünkü emekçiler ve halklar gayet iyi biliyorlar ki ABD, AB ve IMF’nin öncülüğünde gerçekleşmekte olan baskı ve sömürü savaşla birlikte, bütün ülkelerde ve kıtalarda kuralsız çalıştırma, işsizlik, kültürün ve eğitimin yıkımı, fabrikaların yıkımı ve kırsal alanların çölleştirilmesi daha da gelişecektir. Gene bu savaşla, işçi örgütlerinin, özellikle sendikal işçi örgütlerinin bağımsızlıklarının ortadan kaldırılması yönünde devletlere olan bağımlılıkları pekişecektir.

Aradan 18 yıl geçmiş olmasına rağmen ILC’nin kuruluşunu hazırlayan Barselona Konferansı’nın Manifestosu bütün yakıcılığıyla gündemdeki yerini korumaktadır. Çünkü bu Manifesto iki politik çizgi arasındaki farkı açık bir biçimde ortaya koymuştur, şöyle ki: bir yanda, aygıtların bütününün sayısız biçim altında emperyalizme teslim olmaları politikası, diğer yanda ise, işçi sınıfının emperyalizmden, onun kurumlarından bağımsızlaşması doğrultusunda genelleşmiş savaşa ve ulusların parçalanmasına karşı bir politika. İşte bu noktadan hareketle, ILC’nin 2010 yılının sonbaharında gerçekleştireceği Dünya Konferansı’nın hazırlıkları çerçevesinde IV. Enternasyonal’in işgal edeceği yeri iyi belirlemek gerekir. Bu konferans, her konuda bizimle aynı sonuçları paylaşmasa da, savaş ve sömürü politikalarıyla işçi sınıflarını ve halkları yıkma ve parçalama politikalarına bağlanmayı reddeden bütün işçi hareketi güçlerine sonuna kadar açık bir konferans olacaktır.

Bu kez, 1991 Manifestosu’nun devamı bağlamında Amerikalı ve Çinli işçi militanların hazırladıkları ve şu ana kadar 52 ülkeden çeşitli eğilimleri temsilen 422 militantarafından imzalanmış olan ortak metinde şöyle denmektedir:

Bu felaketin (özel mülkiyet rejiminin krizi ve yol açtığı bütün sonuçlar: savaş, sanayisizleştirme, vb.) sorumluları büyük bir yüzsüzlükle işçi sınıfı ve onun örgütleri için bu durumdan kurtulmanın tek yolunun “dünya yönetişimi“ ile bütünleşmekten geçtiğini ileri sürüyorlar. Aynı yüzsüzlükle işçi sınıfının ve örgütlerinin; spekülasyon için bankalara yüz milyarlarca dolar ve avronun enjekte edilmesi anlamına gelen sözde ekonomik atılım planlarına entegre olmaları ve bu konuda hükümetlerle işbirliği yapmaları gerektiğini söylüyorlar. Oysa herkes çok iyi biliyor ki, spekülasyon için bankalara akıtılan bu yüz milyarlarca dolar ve avro, iş gücünün sınıf mücadelesiyle söküp almış olduğu bütün kazanımların ve bu arada bizzat iş gücünün kendisinin yeni yıkım biçimlerini üretiyor. Krizin sorumluları her yerde, işçi örgütlerinin ayrıcalıklarından vazgeçmeleri gerektiğini buyurmaya yeltenebiliyorlar. Oysa işçi örgütlerinin bu ayrıcalıkları, sırasıyla; grev hakkı, müzakere etme ve sözleşme yapma hakkı ve sermaye karşısında emeğin özel çıkarlarını savunma hakkıdır. Ve bu haklar olmadığında çok iyi bilinir ki, demokrasi de olamaz.

Emperyalizmin ölümcül planlarının refakatçisi olma emirlerini reddeden militanlar ve işçi örgütleri ILC’nin zemininde yer almaya koyuluyorlarken (yanılsamaları, kendi deneyimleri, vb.) aygıtların politikalarından kopma yolunda bir adım atıyorlar. Bunu, IV. Enternasyonal ve onun seksiyonlarıyla belirli tipte bir ilişki içinde gerçekleştiriyorlar. Bu militanların, grupların ve örgütlerin böyle bir hareketin “doğal” akışı içinde IV. Enternasyonal’in programı üzerinde örgütlenmiş olan “biz”le aynı sonuca varmalarını veya “kendiliğinden” bir hareketle IV. Enternasyonal’e yöneleceklerini beklemek hata olur.

“Kitlelere, günlük mücadelelerinin seyri içinde güncel talepleriyle sosyalist devrimin programı arasındaki köprüyü kurabilmeleri için yardımcı olmak gerekir.” IV. Enternasyonal’in kuruluş programında tanımlanmış stratejinin bu tayin edici öğesi, günümüzde yaşanan sınıf mücadelelerinin akışı içinde her zamankinden daha büyük bir güncellik ve “doğrudanlık” (dolaysızlık) kazanıyor. Sömürüye karşı doğrudan mücadele zemininde veya politik zeminde ortaya konulan en basit işçi talebi bile, kapitalist sistemin varolan zorunlu korunma araçlarına toslar ve dolayısıyla fiiliyatta sistemin kendini sürdürmesini kitleler nezdinde derhal sorgulanır hale getirir. Gene de bu, ileri sürülen taleplerle sosyalist devrimin programı arasında bulunması gereken “köprü”nün bir biçimde otomatik olarak kurulacağı anlamına gelmez. Tam tersine, bu, ileri sürülen taleplerin her an savunulmasına bağlı olarak kapitalizmi reforme edecek değil yıkacak bir yönelişin kaçınılmaz gerekliliği anlamına gelir. Bir başka ifadeyle, IV. Enternasyonal’in bağımsız politikasının vazgeçilemez gerekliliği. İşçi sınıfının bir bütün olarak ihtiyaçlarından hareket edip her somut duruma ilişkin bir politika tanımlayarak, yani bir birleşik cephe politikası izleyerek IV. Enternasyonal’in seksiyonlarını inşa etmek. Yani, devrimci bir partiye geçişi sağlamak üzere sınıf bağımsızlığı zemininde yer alan güçlerin bağımsız bir araya gelişlerini politik ve örgütsel önlemlerle güvence altına almak: İşte IV. Enternasyonal’in ve onun seksiyonlarının görevi budur. Troçki’nin sözünü ettiği bir anlayışı açımlayarak bitirelim: Olayların gelişimi hızlandığında, yani bir devrim durumunda, gelişmelerin seyrini iyi tahlil edip deneyimli kadrolara sahip olmak koşuluyla küçük bir partinin hızla kitlesel bir partiye dönüşmesi mümkündür. Ancak bu tür kadroları oluşturmak zaman ister, bizimse zamanımız sayılıdır.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter