Kürt hareketinde sol liberalizm

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter

— Can ILGIN

 

Türkiye solu, sol liberalizmle 1980’li yılların ortasında tanıştı. 1984 yılında yayınlanmaya başlayan Yeni Gündem adlı haftalık dergi, o zamanlar daha yaygın kullanılan, hala da kullanımda olan deyimle söylersek sivil toplumculuğun, bizim tercih ettiğimiz deyimle sol liberalizmin Türkiye’deki ilk sözcüsüydü. Bu dergi daha sonra yayınını durdurdu, ama elhak büyük bir misyonu yerine getirdi: sadece sol aydınlar arasında değil, Türkiye sosyalizminin genel alanında yer alan birçok hareket içinde de sol liberalizmin hayat bulmasına giden yolda ilk tohumu atmış oldu. Türkiye sol liberalizmi bir ikinci atağı 1988-89 yıllarında Türkiye Komünist Partisi’nin, Sovyetler Birliği’ndeki Gorbaçov yönelişinin etkisi altında, liberalizme intisap etmesiyle yaptı. 90’lı yıllarda ise sol liberalizm Türkiye solunun, parti ve örgütleri kesen en önemli ideolojik akımı haline gelecekti.

Aslında sol liberalizm uluslararası bir olgudur elbette. Kökenleri, İtalyan Komünist Partisi’nin bazı teorisyenlerinin 70’li yıllarda Gramsci’nin belirli tez ve kavramlarını partinin İtalyan burjuvazisiyle kurmayı hedeflediği “Tarihsel Uzlaşma”yı temellendirmek amacıyla çarpıtmasında ve Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da gelişmekte olan “piyasa sosyalizmi” okulunda yatar. Ama esas atılımını burjuva yeni-liberalizminin 80’li yılların başında Thatcher ve Reagan’la başlayan taarruzu döneminde yapmıştır. 1999’dan geri bakıldığında, sol liberalizmin tarihsel işlevinin, bürokratik işçi devletlerini, işçi hareketini ve (ulusal kurtuluş hareketleri de dahil olmak üzere) her türlü solu ideolojik planda burjuva yeni-liberalizmine adapte etmek olduğu kolayca söylenebilir. Bu bakımdan sivil toplumculuğun ya da sol liberalizmin solun saflarında yarattığı yeni tipe en açık örnek Tony Blair’dir.

Kürt hareketinde sol liberalizmin izleri hep varolmuştu. Sonuç olarak, hareketin yükseldiği ve kitleselleştiği 80’li yıllarda rüzgâr bütünüyle sol liberalizmden yana esmekteydi. Rüzgârın etkileri Kürt hareketini en zayıf noktasından vuruyordu: Türkiye tarihinin yorumu. Sol liberalizm Avrupa’da sivil toplumun erkenden gelişmesi dolayısıyla demokrasinin yerleştiğini, Türkiye’de ise ceberrut Osmanlı geleneğini devam ettiren Kemalist devletin hem sivil toplumun, hem de demokrasinin gelişmesini engellediğini ileri sürüyordu. Bu yorum Kürt hareketine görünürdeki anti-Kemalist yönelişi dolayısıyla çekici geliyordu. Nihayet, Türkiye solu Kemalizmden kopuşa temel olacak bir teori geliştirebilmişti! Burada sorun Kemalizm eleştirisinin aslında sadece görünüm düzeyinde işlediği idi. Çünkü aynen Kemalizm gibi sol liberalizm ya da sivil toplumculuk da esas işlevi olarak hakim sınıfları Türkiye’yi Batılılaştırmaya ikna görevini üstlenmişti. Sadece iki ayrı dönemin, dolayısıyla farklı nesnel ihtiyaçların ürünüydüler. Bu yüzden de sivil toplumculuğun benimsenmesi yoluyla Kemalizmin sınırlarının ötesine geçilmesi mümkün değildi.

Kürt hareketinin ideolojik oluşumunun bu yönüne dikkati çekenler de, olmadı değil. Örneğin kendisi sivil toplumculuğa sempati duyan gazeteci Ragıp Duran, bir defasında “devrimci sivil toplumcu” kavramını kullanmıştı. Cemil Gündoğan, Kürt hareketi içinde Türkiye tarihinin bu yorumuna yaslanan eğilimi “Demokrat Parti solculuğu” olarak kavramlaştırmıştı.

Ne var ki, devrimci mücadele içindeki bir harekette sol liberal damarlar olması mümkündü, ama sol liberalizmin hakim eğilim haline gelmesi mümkün değildi. Son aylardaki gelişmelerle birlikte sol liberalizm Kürt hareketi içinde adım adım hakim eğilim konumuna yükselmektedir. Yukarıda Kürt hareketinde Türkiye tarihinin yorumu açısından uzun süredir bir sol liberal damar olduğunu söylemiştik. Bugünkü sol liberalizm ise, eskisine ek olarak, yepyeni temalar etrafında gelişmektedir. Bireyin önemi, “Batılı anlamda demokrasi” gibi sol liberalizmin 80’li yıllardan kalan temalarının yanısıra, ulusal sorunu önüne baş hedef olarak koymuş bir hareket için en çarpıcı olan gelişme, hareketin globalizmi benimsemesidir!

Bu yazıda Kürt hareketinde sol liberalizmin yükselişinin hızla artan belirtilerine işaret edeceğiz ve ileri sürülen görüşleri eleştirel biçimde tartışacağız. Elbette, bu görüşlerin her birine Kürt hareketinin içinde herkesin katıldığını iddia etmiyoruz. Hatta bazılarına hareketin çoğunluğu katılmıyor olabilir. Ama şimdilik, Kürt hareketinin açılımlar incelendiğinde, Kürt basını dikkatle okunduğunda, verilen demeçler, yazılan yazılar, yükselen eğilimin sol liberalizm olduğunu açıkça gösteriyor. Eğer Kürt hareketi içinde sol liberalizmin karşısında olanlar hala çoğunlukta ise, bu çoğunluğun da bu yazıyı bir uyan olarak okuması önerilebilir.

Esas konuya geçmeden bir noktayı açık biçimde vurgulayalım. Kürt hareketinin son dönemdeki açılımını bütünüyle destekleyenler, meseleyi bir taktik düzeyinde tartışıyor ve savunuyorlar. Oysa ilgili metinleri dikkatlice okusalar, burada söz konusu olanındar bir taktik yaklaşım olmadığını“, tartışılan şeyin Kürt hareketinin birprogram ve ideolojideğişikliği yaşaması olduğunu görürlerdi. Dolayısıyla, sosyalist solda bu sorunları mutlaka tartışmak gerekiyor.

 

“Dünyada demokrasinin zaferi”

Marksistler açısından sivil toplumculuğun belirleyici ve nihai tezi, devrimlerin geçersizliğini ilan etmesidir. Devrimlere ilişkin bu yaklaşımın birkaç boyutundan söz edilebilir: devrimleri toplumsal gelişmenin bir uğrağında patlak veren toplumsal olaylar olarak değil, bir siyasi önderliğin mühendisliğiyle gerçekleşen salt politik olaylar olarak algılamak; buna bütünüyle bağlı biçimde, devrimlerin tarihsel gelişmeyi zorladığı, doğal evrimini bozduğu ve böylece diktatörlüklerle sonuçlandığı iddiası; devrim ile demokrasiyi karşı karşıya getirmek. Bu genel ve tarihsel tezlere, 1980’li yılların sonundan itibaren, Doğu Avrupa ve Sovyet rejimlerinin çöküşüyle birlikte, yeni bir tez eklenmiştir: Ekim devrimiyle başlayan devrimler zinciri yenilgiye uğramış, devrimler çağı kapanmış, yüzyılın mücadelesi demokrasinin tek yol olduğunu göstermiştir.

Son aylarda Kürt hareketinde ileri sürülen işte bu son iddiadır. Hareketin yeni taktik yönelişi birdönem analizi üzerine yerleştirilmektedir. Buna göre Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte demokrasi zafer kazanmış ve devrimci atılıma dayanan program ve stratejiler “ütopik”, “ideolojik”, “dogmatik” hale gelmiştir. Yeni dönemde bütün dünyada sorunlar demokratik olarak çözülmektedir ve çözülecektir.

Bu saptamanın baştan aşağı yanlış olduğunu kanıtlamak için çok çeşitli noktalara değinilebilir. Devrimlerin insanlığın ileriye doğru atılımlar yapabilmesi ve ezilenlerin kurtuluşu açısından vazgeçilmez olduğunu çeşitli yönleriyle anlatmak mümkün. Biz bu yazı çerçevesinde sadece dönemin karakterine ilişkin gözlemlerle yetinelim.

İleri sürülen dönem analizinin birinci sorunu dar anlamda 1989-91 olaylarını (yani Doğu Avrupa rejimlerinin ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünü) yanlış okumasıdır. Kürt hareketinde benimsenen yoruma göre bu çöküş beraberinde demokrasinin büyük bir atılımını getirmiş, Doğu Avrupa’da demokrasi yerleşmiş, Türki dünyada (yani Kafkaslar ve Orta Asya’da) da son derece olumlu gelişmeler olmuştur. Hatta Sovyetler Birliği’nin çözülüşü, demokratik etkileri açısından, Fransız Devrimi’yle (1789) karşılaştırılmaktadır.

20. yüzyıl boyunca sadece Rusya ve çeperinin değil, bütün dünyanın tarihine yön vermiş olan Ekim devriminin ürünü Sovyet devleti, bürokratik olarak yozlaştıktan sonra dahi, bir işçi devleti karakteriyle dünya çapındaki sınıf mücadelesi açısından proletarya ve ezilenler için bir koz olarak kalmıştı. Bu, Stalinist bürokrasinin dünya devriminin Önünde bir engel olarak yükselen politikasına rağmen, salt devrimin kazanımları ve güçlü bir işçi devletinin varlığı dolayısıyla gerçekleşiyordu.

Ekim devriminin 20. yüzyıl boyunca yarattığı olumlu sonuçlan tartışmak için bütün bir yazı gerekir. Özetlersek bu unsurlar öne çıkacaktır: devrim sonrası toplumlarda bürokratik olarak çağrılmış da olsa merkezi planlamaya dayalı ve işsizlik ve benzeri kapitalist illetlerin ortadan kalktığı bir ekonomiyi yaratması; emperyalist ülkelerde “sosyal devlet” adıyla anılan kamu hizmetlerinin yaygınlaştırılmasına yol açması; sömürge dünyasında ulusal kurtuluş hareketlerine emperyalizm karşısında bir manevra alanı sağlayarak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının önünü açması. Nitekim, Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte, bu olumlu eğilimler tersine dönmüştür: bürokratik işçi devletlerinde kapitalizmin restorasyonu, bütün sorunlarıyla birlikte hızla gelişiyor; emperyalist ülkelerde “sosyal devlet” ve işçilerin öteki kazanımları köklü biçimde sorgulanıyor; ulusal kurtuluş hareketleri ve kır temelli askeri devrimci hareketler emperyalizm karşısındaki manevra yeteneklerini büyük ölçüde yitirdikleri için ya Kosova Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun yaptığı gibi emperyalizmin silahlı gücü haline geliyorlar, ya da ABD mühendisliğiyle gerçekleştirilen bir dizi gerici anlaşmaya razı oluyorlar: Güney Afrika’da, Filistin’de, Salvador’da, Guatemala’da gerçekleşen budur. Bu tür anlaşmalar arasında niteliği henüz tam belirlenmemiş olan iki süreç İrlanda ve Kolombiya’da yaşananlardır.

Özgül olarak Doğu Avrupa’ya ve Türki cumhuriyetlere bakıldığında, tablo yine iç açıcı değildir. Rusya’nın, Ukrayna’nın, Beyaz Rusya’nm ve Doğu Avrupa’nın işçileri ve emekçileri, en azından yarım yüzyıldır tanımadıkları ağır sorunlarla boğuşmaktadırlar. Zengin Almanya tarafından yutulan Doğu Almanya dahil olmak üzere, bu ülkelerde kitlesel işsizlik, yoksulluk, ücretsiz çalışma, toplumsal güvence yokluğu, mafyanın hakimiyeti (Rusya, Arnavutluk vb.), etnik savaşlar (en başta Yugoslavya), fuhuş ve her tür toplumsal kokuşma yeni rejimin temel özellikleridir. Türki dünya daha iyi durumda değildir. İki yüzyıllık Rus hâkimiyetinden kurtulma ve daha eşit ilişkiler kurma umudu, emperyalizmin bu bölgenin doğal kaynaklarına göz koyması sonucunda bambaşka bir köleliğin ufukta görünmesi dolayısıyla anlamsız hale gelmektedir. Burada da, etnik ve iç savaşlar (Çeçenistan, Gürcistan, Dağlık Karabağ), İslami köktendinciliğin yükselişi (Tacikistan, Özbekistan), darbeler (Azerbaycan, Özbekistan) ve dünyanın ve Asya’nın bütün büyük ve orta boy güçlerinin bölgenin içişlerine parmak sokması, Rusya ve Doğu Avrupa için sözü edilen problemlere eklenmektedir.

En önemlisi ise şudur: insanlığın 20. yüzyılın başında Ekim devrimi ile birlikte yaptığı büyük atılım geçici bir yenilgiye uğramış, kapitalist sınıf toplumuna bir alternatif yaratılabileceği fikri gerek kitleler nezdinde, gerekse sosyalist hareket içinde büyük bir darbe yemiştir. Uzun vadede Stalinist bürokrasinin çöküşünün dünya devrimci hareketine yarar getireceği tartışmasızdır ama bugün dönemin analizi açısından bakıldığında, 1989-9l’in nesnel etkileri bunlardır. Sorun böyle ele alındığında, 1989-91’i ezilenler açısından olumlu bir gelişme olarak yorumlamak, kaçınılmaz olarak sınıf perspektifinin ve ezen/ezilen mücadeleleri diyalektiğinin yerine soyut bir burjuva demokrasisi anlayışını yerleştirmek demektir.

1989-91 olaylarını yalıtarak, kendi içinde ele aldığımızda durum budur. Kamerayı geri çekerek daha geniş bir görüntü aldığımızda, yani sorunu dönemin bütününün özellikleri içinde görmeye çalıştığımızda bu saptamaları doğrulayan, hatta derinleştiren bir tablo ile karşılaşırız. Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte dünya bir demokrasi ve barış dönemine değil, tam tersine, bir bütün olarak alındığında, bir altüst oluş dönemine, şiddetli bir sarsıntı sürecine girmiştir. Bu dönemde uluslararası savaşlar, etnik savaşlar, iç savaşlar, darbeler, karşı devrimler ve (koşullar olgunlaştığında) devrimler giderek dünya politikasının esas ekseni olacaktır. Bunun temelinde, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün, dünya kapitalizminin yaklaşık çeyrek yüzyıldır süregiden genel ekonomik kriziyle üst üste gelmesi yatar. Bu iki faktörün birleşmesi, dünyayı büyük bir sarsıntıya doğru sürükleyen bir dinamik yaratır. Bunun somut kanalları kısaca özetlenecek olursa, şu unsurlar ön plana çıkar: dağılan bürokratik işçi devletlerinin paylaşılması; emperyalistler arasında paylaşım mücadelesinin kriz içinde keskinleşmesi; kapitalizmin yeni uluslararasılaşma atılımının (yaygın adıyla “küreselleşme”nin) üstyapısı olarak Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde ABD’nin (şimdilik NATO kisvesi altında) kendini dünya jandarması olarak ilan etmesi; yeniden paylaşım mücadeleleri içinde emperyalizme bağımlı ulus ve devletlerin de kendilerine genişleme payı araması; sermayenin krizi çözmek üzere geliştirdiği yeni-liberal taarruzun doğurduğu çelişkiler vb. vb. Bütün bunların ortak paydası kısaca şöyle özetlenebilir: kapitalizmin uzun genel krizi ve bürokratik işçi devletlerinin çöküşü, bütün sınıfları ve ulusal birimleri tampon mekanizmalarının ortadan kalktığı çıplak bir mücadelenin içine itmiştir. Bundan dolayı içine girdiğimiz dönemde emperyalizmin azgın saldırısı, şiddeti politikada giderek artan biçimde eksen haline getirecektir.

Devrimci Marksist bir perspektiften yapılan bu tahlilin gerçek dünyada somut gelişmeler aracılığıyla her geçen gün doğrulandığını söyleyebiliriz. Körfez. Savaşı ile açılan ve Kosova Savaşı ile kapanmakta olan 90’lı yıllar, daha şimdiden dünya haritasının yeniden çizilmeye başlandığını açıkça göstermektedir. Emperyalizm Ekim devriminden bu yana görülmemiş bir cüretle bağımlı ezilen dünyaya taarruz etmekte, hâkimiyetinin adını açıkça telaffuz etmekten çekinmemektedir. Elbette, bu, süreç bir bütün olarak ele alındığında döneme damgasını vuran eğilimdir. Hiç kuşku yok, gelişmenin farklı aşamalarında bu genel eğilimin tersine bir dizi gelişme ortaya çıkacaktır, çıkarmaktadır. Bir ulusal hareket elbette kendini içinde bulduğu koşullar çerçevesinde belirli geri adımlar atabilir. Ama bu geri adımlara çağın karakterinin değiştiğine ilişkin kılıflar bulunmaya başladığında, sorun farklı bir özellik kazanmaya başlar. Bunun anlamı, koşullar değiştiğinde, hareketin toplumsal gelişmelerin gerisinde kalacağı ihtimalinin doğmasıdır. Değişimin “dar bir taktik yaklaşım” olmayıp “ideolojik ve programatik” olması da bu söylenenleri pekiştirir niteliktedir.

Kürt hareketi geçmiş sosyalist devrimlerin sonunda sosyalizmin kuruluşunda neden başarısızlığa uğradığı sorunuyla ilgili bir hesaplaşmayı hiçbir zaman tam olarak yaşayamadı. Sosyalizmin bürokratik karikatürü, özellikle tek ülkede sosyalizm tezi, hareketin saflarında sorgulandı, ama bürokrasinin maddi temellerine ve karşı devrimci karakterine hiçbir zaman ulaşılamadı. Bugün, geçmişin devrimleri değerlendirilirken hareketin önderleri geçmiş devrimlerin “insanın ruhuna değil midesine hitap ettiği” gibi idealist yorumlar yapabiliyor. Oysa Berlin duvarı yıkılınca Batı’ya geçen Doğu Alman vatandaşların kendilerine bedava verilen muzları yokluktan çıkmış gibi yemişlerdi! Bu “sosyalizm”in insanların midesine ne kadar hitap ettiği bu örnekten anlaşılıyor. Sosyalizmin bürokratik yozlaşması her alana yayılır: örneğin Sovyetler Birliği’nde Büyük Rus hâkimiyeti II. Dünya Savaşı içinde tekrar kuruldu ve 1991’e dek devam ettiyse, bunun temelinde bürokrasinin ayrıcalıklı bir katman olarak kendi çıkarlarını savunması yatmaktadır. Bürokrasinin sosyalizme getirdiği yozlaşmayı eleştiremeyen hareketlerde çoğu zaman görüldüğü gibi, Kürt hareketi de devrimi ve sosyalizmi toptan reddetmeye doğru adımını atmıştır.

 

“Batılı anlamda demokrasi”

Batı’nın burjuva demokrasisi Kürt hareketi içinde her zaman bir ölçüde yüceltildi. Bunun elbette Kürt hareketinin yukarıda sözü edilen sivil toplumcu damarı ile yakından bağı vardı. Çünkü sivil toplumcu teori, Türkiye tarihini bir Batı/Türkiye karşıtlığı içinde okuyor, bu karşıtlık içinde, gelişmiş sivil toplumu ve demokrasisi ile Batı olumlu kutbu temsil ediyordu. Bu yorumdan etkilenen Kürt hareketinde de Batı konusunda kısmi bir yanılsama olması anlaşılabilir bir şeydir. Ancak hemen eklemek gerekiyor: bu yanılsama hareketin daha çok çeperinde mevcuttu. Hatta bu eğilimde olanlar belirli dönemeçlerde hareketin esas gövdesiyle karşı karşıya geliyorlardı. Şimdi ise Batı demokrasisini yüceltme hareketin bütününe yayılma istidadını göstermektedir.

Burada “Batı demokrasisi” olarak anılan siyasi rejimin genel bir Marksist eleştirisini yapmaya kalkışmayacağız. Yalnızca Kürt hareketinin bugünkü ve yakın gelecekteki yönelişi açısından birkaç noktaya değineceğiz. Birincisi, “Batılı anlamda demokrasi” savunusu, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte demokrasinin zafer kazanmış olduğu teziyle birleştirildiğinde, Kürt hareketinin, bütün sınıfsal perspektifini bazı demokratik haklara kurban etmenin eşiğine geldiği ortaya çıkıyor. Burada sorun, hareketin yalnızca ulusal taleplerin bir bölümünün karşılanması halinde sınıfsal bir dizi talebi öne sürmekten geri çekilmesiyle ilgili değil. Sorun, bugün Türkiye’de bir burjuva demokrasisi kurulması halinde Kürtlerin konumunun ileriye doğru gelişeceğinin yadsınmasıyla da ilgili değil. Sorun bu soyut demokrasi yüceltmesiyle birlikte, sınıf perspektifinin uzun vade açısından yitirilmesiyle ilgili. Bunu bir savaşın bitirilmesi açısından anlamlı bir slogan olan “barış” kavramının yerine hareketin çeşitli sözcülerince ikame edilen “toplumsal barış” kavramında da buluyoruz. Askeri mücadelenin araçlarının yerine siyasi mücadelenin araçlarını geçirmek bakımından an anlamda siyasi bir faaliyet olan “barış”tan farklı olarak, toplumsal barış, toplumu oluşturan sınıflar arasındaki mücadelenin durdurulması, yani sınıf savaşına son verilmesi anlamına gelir. Kavramın Kürt hareketince bu klasik anlamının dışında kullanılmasının masum olduğu kanısında değiliz. Hareket, devletin atacağı adıma karşılık, o kadar çok şey vaad etmektedir ki, bunların ancak burjuvazinin taleplerinin hiç mücadelesiz kabul edilmesi (yani “iş barışı”nın sağlanması) anlamında bir toplumsal barış içinde gerçekleşebileceği açıktır. Nihayet, son günlerde kullanıma sokulan “demokratik sosyalizm” kavramını da bu bağlamda ele almak gerekiyor. Bu kavram “reel sosyalizm” olarak anılan bürokratik işçi devletlerinin “bürokratik sosyalizm” deneyimine ve yönelişine karşıtlığı içinde tasvir ediliyor. “Tasvir” diyoruz çünkü kavramın bir tanımı yok. Oysa “bürokratik sosyalizm” olarak anılan Stalinizmden iki tür kopuş biçimi vardır. Devrimci kopuş, bürokratik diktatörlüğü reddederken burjuva demokrasisine geri dönmez; her ikisinin de karşışına işçi demokrasisini koyar. Oysa bürokrasinin çöküşü sosyalist hareket içinde burjuva demokrasisini yücelten bir başka yaklaşımı da canlandırmıştır. “Demokratik sosyalizm” uluslararası planda bu yaklaşımı benimseyen akımın kendine uygun gördüğü ad olarak sivriliyor. Bütün bunların birleşmesi, Kürt hareketinin bugünün ihtiyaçlarına cevap vermenin ötesinde ufkunu burjuva demokrasisi ile sınırlamaya yöneldiğini gösteriyor. Yani yeniden bir taktik mesele karşısında değiliz; programatik bir değişim süreci ile karşı karşıyayız.

Bu uzun vadeli sorunun yanına üç kısa vadeli sorunu eklemek gerekiyor. Bir bakıma bunlar uzun vadeli perspektif ve program değişikliğinin kısa vadeli bedelleri olarak ortaya çıkmaktadır. Birincisi, Kürt hareketinde burjuva demokrasisi konusunda aşırı bir yanılsama mevcuttur. “Batı demokrasisi” çerçevesinde yalnızca ulusal sorunu ele alacak olsak bile ortada güçlü ‘bir yanılsama olduğunu görebiliriz. Bugün “Batılı anlamda demokrasi”yi savunanlar, İrlanda ve Bask sorunlarının birer istisna olduğunu ileri sürüyorlar. Bunu söyleyenler bir kere İrlanda ve Bask sorunlarıyla benzerlikler taşıyan başka bazı sorunları unutuyorlar. Bugün varolan Korsika, İskoçya, Galler gibi sorunlara yani yenilerinin ekleneceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Fransa daha bu Haziran ayı içinde Avrupa Azınlıklar Sözleşmesi’nin dillere ilişkin hükümlerini uygulamama yönünde bir mahkeme kararıyla çalkalandı. Bir başka burjuva demokrasisi olan ABD’nin yerleşik ırkçılığına ise girmek bile gereksiz. Ama esas olan işin bu yönü değil. Daha önemli olan göçmen nüfusun hakları ve karşı karşıya kaldığı muamele. Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki göçmenlerin (İngiltere’de Hint altkıtası ve Karayipler’den gelenler, Fransa’da Mağripliler ve kara Afrika kökenliler, Almanya’da en başta Türkler ve Kürtler olmak üzere çeşitli etnik topluluklar) gerek hukuki, gerek politik planda nasıl bir muameleyle karşı karşıya olduğunu en iyi bilmesi gerekenlerden birisi de (Avrupa’daki milyonluk Kürt diasporası göz önüne alınırsa) Kürt hareketidir. Nihayet, Avrupa demokrasinin hücrelerinde yükselmekte olan ırkçılığın ve neo-Nazi hareketlerin bu ülkelerin politik rejimlerinden bütünüyle kopuk olduğunu düşünmek biraz saflık olur. Elbette, burjuva demokrasisinin çerçevesi içinde daha çok açılım mümkündür. Almanya’da göçmen topluluklarının bir bölümüne yeni vatandaşlık hakları tanınmıştır. Britanya’da, İskoçya ve Galler için yerel parlamentolar oluşturulmuştur. Belçika’da federal bir sisteme geçilmiştir. Bu ülkelerde ayrılma açık açık savunulabilmektedir. Ama bu avantajları görmek başka, burjuva demokrasisini yüceltmek başkadır.

Kısa vadeli ikinci sorun şudur: burjuva demokrasisi, emekçi sınıflar ve ezilenler açısından elbette burjuva hâkimiyetinin Öteki biçimlerine göre avantajlar taşır. Ama kalıcı bir biçimde yerleşmesi, belirli koşullara bağlıdır. Bu koşullardan en önemlisi, işçi sınıfı, emekçiler ve ezilenlerin uzun tarihsel mücadelesidir. Batı ülkelerinde demokrasi kanlı ve fedakâr mücadelelerden sonra, nice militanın hayatı pahasına elde edilmiş bir rejimdir. Bunu burjuvazinin kültüründen, gelişkinliğinden ya da karşılıklı uzlaşmadan beklemek, koşullar değişir değişmez hayal kırıklığına uğramak demektir. İkinci koşul ise burjuvazinin gerek dünya sistemi içindeki konumu, gerekse ülke içindeki güç dengeleri açısından, hâkimiyetine bir tehdit oluşmaksızın ‘burjuva demokratik biçimlere razı olabilmesidir. (Zaten bu iki koşulun bir araya gelmesi zorunluluğudur ki demokrasinin temelinde mücadele yerine bir “uzlaşma”nın, bir “toplumsal sözleşme”nin var olduğu izlenimini yaratır.) Bu ikincisi, Batı’da emperyalizmin getirdiği aşın kar ve ek artıdeğer sayesinde gerçeklik kazanabilmektedir. Yani “Batı demokrasisi” bir emperyalist demokrasidir. Bir bakıma, burjuva demokrasisi, emperyalist burjuvazinin işçi aristokrasisine verdiği en önemli tavizdir. Emperyalist aşın kar ve artıdeğer transferinin ters yönde işlediği Türkiye gibi ülkeler, istisnai dönemler ve koşullar dışında bu tür bir demokrasiyi kolay kolay yaşatamazlar. “Batılı anlamda demokrasi”ye duyulan aşın güven, hareketin bu tür sarsıntılara hazır olma içgüdüsünü körelteceği için zararını burada gösterir.                                   .

Nihayet, Türkiye’nin somutuyla ilgili bir soruna geliyoruz. Kürt hareketinin sözcüleri, Türkiye’de burjuva demokrasisinin, Kürtlere ilişkin bazı yasal değişiklikler yapılarak yerleştirilebileceği yanılsamasını yayıyorlar. Oysa, hareketin içinden gelen teorisyenlerin yıllar boyunca doğru biçimde belirttikleri gibi, Türkiye devleti, yaygın olarak “derin devlet” adıyla anılan bir çelik çekirdeğin etrafında örgütlenmiş bir yapıya sahiptir. Bu çelik çekirdek dağıtılarak devlet yeniden örgütlenmedikçe, yani on yıllardır süregiden kontrgerilla hâkimiyeti politik ve hukuki düzeylerde kılmadıkça, Türkiye’de burjuva demokrasisinin kalıcı biçimde yerleşmesi mümkün değildir.

 

“Demokratik devrim” mi?

Tam bu noktada bir yan yola ayrılarak, Kürt hareketinin yeni yönelişini Marksist terimlerle savunan bazı sözcülerin bir iddiasına kısaca değinmek gerekiyor. Bu sözcülerin iddiasına göre, bugün savunulmakta olan “demokratik cumhuriyet”, demokratik devrimin ta kendisidir. Bu sözcülerden bazıları, Türkiye’de sosyalist devrimin zaten sözkonusu olamayacağını da bu iddiaya ekliyorlar.

Türkiye’nin Misak-ı Milli sınırlan çerçevesinde var olan devrim dinamiklerini ve bu dinamikler temelinde bu toprakların önündeki devrimin programının ne olacağını tartışmak bu yazının sınırlarını aşar. Bizim inancımız, bu topraklan bekleyen bileşik devrimler silsilesinin mantığının, bir sürekli devrim karakteri taşıdığı, yani bir demokratik devrim aşamasında durmayı gerekli kılmadığıdır. Ama bugün önerilen şeyin “demokratik devrimin kendisi” olduğu tezine itirazımızı bu temelde yapmayacağız. Yani gerekli olan sosyalist devrimdir, demokratik devrimde durmak yanlıştır gibi genel bir eleştiriyle yetinmeyeceğiz. Kürt hareketinin bugün kendini içinde bulduğu durumda, bunun doktriner bir tarzda ahkâm kesmekten başka bir şey olmayacağının farkındayız.

Hayır, bu bağlamda sorun bugün demokratik devrimin doğru olup olmadığı değildir; sorun, önerilen “demokratik cumhuriyetin bir demokratik devrim olup olmadığıdır. Burada bir dizi ince soruna girilebilir, ama biz işin özüne değinmekle yetinelim.Devrim herşeyden önce bir iktidar sorunudur. Her devrim, ne kadar kısıtlı olursa olsun, kendi programını uygulayacak olan bir gücün (sınıfsal, ulusal vb.) siyasi iktidarı ele geçirmesiyle başlar. “Demokratik cumhuriyet” önerisi ise bugün iktidarda olan Türkiye burjuvazisinin (ya da başka birinin iktidarda olduğu hayal ediliyorsa onun), yeni bir rejim kurmaya çağırılmasından ibarettir. Bu kuruluşun ayrıcalıklı aracı da hukuktur. Bu anlamıyla, “demokratik cumhuriyet” önerisini “demokratik devrimin kendisi” olarak sunmak kimseye hizmet etmez. Daha doğrusu, devrim olmayan bir şeyi kitlelere devrim olarak sunmakla onların evcilleşmesine katkıda bulunacağı için, hakim sınıflara ve ezen ulus milliyetçiliğine hizmet eder. Burada (doğru ya da yanlış) taktik olarak sunulması gereken bir adımın teorileştirildiğini görüyoruz.

Oysa “demokratik cumhuriyet” iktidar yapısında hiçbir değişiklik olmaksızın salt hukuk reformları yoluyla bir demokrasinin kurulmasını öngördüğü ölçüde, bir devrim olmak bir yana, ÖDP içinde bazı eğilimlerce bir süre savunulan ama sonra geri çekilen “Özgürlükçü Demokratik Cumhuriyet”in tıpatıp aynısı bir öneridir. 0 tartışmada da belirtmiştik: bu tür yaklaşımların, aşamalı devrim tartışmasıyla hiç mi hiç ilişkisi yoktur, çünkü bu tür tartışmaların devrim tartışmasıyla ilişkisi yoktur!

 

Küreselleşme ve ulus devlet

Sol liberallerin, bütünüyle globalizmin ayak izinde, kapitalizmin yeni evresinde (yani onların kullandığı terimle “küreselleşme çağı”nda) ulus devletin ömrünü doldurduğu tezine sıkı sıkıya sanıldığı biliniyor. Bu tezin, ulusal kurtuluş hareketleri ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı konularında da sosyalist hareketin günümüze kadar genel kabul gören bazı temel görüşlerinin gözden geçirilmesine yol açacağı açıktır. Eğer zaten kurulmuş olan ulus devletlerin ömrü dolduysa, var olanlar çözülüyorsa, yenisine ne gerek olsun ki? Ulusal kurtuluş hareketleri anlamsız bir hedefin peşinde koşmaktadır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı artık geçerliliğini yitirmiştir. Sol liberaller Türkiye sosyalizminin Kürt sorunu üzerinde yaptığı tartışmalarda bu görüşleri utangaç biçimde savunmuşlardır. Ama aynı görüşlerin Kürt hareketinde dile getirilmesi, sol liberalizmin hareket içinde ne kadar geliştiğini açıkça gösteriyor. Unutmayalım, bu alan Kürt hareketinin neredeyse varlık nedenidir. Dolayısıyla, bu konuda Kürt hareketinin sol liberalizmin görüşlerini benimsemesi çok daha dolaysız sonuçlar yaratacaktır.

Kapitalizmin tarihsel gelişmesi içinde ulus devletin feodalizm tarafından bölünmüş dar ve yerel pazarları çok daha büyük bir birimin bağrında topladığı ve o bölgenin yeni yükselmekte olan burjuva sınıfının mali, askeri, ekonomik ve politik bir dizi ihtiyacını karşıladığı doğrudur. Kapitalizmin belirli bir aşamasından sonra üretici güçlerin ulusal sınırlarla çelişkiye girdiği, artık uluslararası arenada gelişmeye başladığı da doğrudur. Bu genel anlamda ulus devlet artık kapitalizmin önünde bir ayakbağı haline gelmeye başlamıştır. Ama, birincisi, bu bugünün, yani sözde “küreselleşme” çağının değil, onu da kapsayan ve bütün 20. yüzyıl boyunca süren emperyalizm çağının bir özelliğidir. Dolayısıyla bunu bugün keşfetmek biraz yanlıştır. İkincisi, bütün baskı organlarına da sahip bir dünya devleti kurulmadıkça, kapitalizm, burjuvazinin sınıf hâkimiyetinin güvencesi olan ulus devletten vazgeçemez. Üçüncüsü, bu dünya devletinin kuruluşu çeşitli ülkelerin sermayesinin rekabet halinde olması dolayısıyla imkânsız değilse bile çok zordur; bu olana kadar da ulus devletler her bir ulusal sermayenin rekabet araçları olarak ek bir işlev taşıyacaktır. Dördüncüsü, sermayenin gelişiminin ulus devleti hem bir ayak bağı haline getirmiş olması ama hem de ona ihtiyaç doğurması, kapitalizmin nesnel bir çelişkisidir. Nihayet, ulus devletler dünya pazarındaki bağımlı ezilen ülkelerin kendi ekonomik gelişmelerini emperyalizmin mantığından göreli olarak yalıtabilmeleri için birer tampon mekanizması olarak işlev gördükleri ölçüde ekonomik planda bile bir işleve sahiptirler.

Ama bütün bunlar ekonominin alanına giren şeylerdir. Bir an ulus devletin ekonomik bakımdan artık hiçbir şey ifade etmediğini kabul etsek dahi, buradan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının (UKKTH) artık geçerliliğini yitirdiği sonucuna ulaşmak, ekonomi ile politikayı birbirine karıştırmaktır. Çünkü UKKTH politik bir haktır: bir ulusun hangi politik düzenleme altında, hangi devletin sınırları içinde Ve yönetiminde yaşayacağına kendisinin karar vermesinden başka birşey değildir. Ekonomik koşullar ne olursa olsun,bunun anlamsız hale geldiği söylenemez. Demin ulus devletin kapitalizmin gelişmesi açısından çelişik bir konuma düşmesinin yeni olmadığını, emperyalist çağla birlikte başladığını söylemiştim. Tam da aynı gerekçelerle, emperyalizm çağında UKKTH’nın olanaksız hale geldiği I. Dünya Savaşı sırasında Bolşeviklerden Radek ve Buharin tafafından ileri sürülmüş, Lenin bu iddiayı politikayı ekonomiye indirgediğini göstererek çürütmüş, bu yaklaşıma “emperyalist ekonomizm” adını takmıştır! İnsan bu tartışmayı yaparken hicap duyuyor. Kürt hareketinin UKKTH’yi anlamsız ilan etmesi halinde geriye nesi kalır ki!

 

Yeni Dünya Düzeni karşısında tavır

Sosyalist hareket içinde, teorik ve programatik meselelere işaret edildiğinde, “bunlar gevezelik, yarın ne olacağını sonra konuşuruz, işimize bakalım” gibi sözde gerçekçi, aslında pragmatik ve ampirist bir yaklaşım benimseyen çevreler vardır. Buraya kadar değinilen teorik ve programatik meselelerin nasıl dolaysız etkileri olduğunu ortaya koymak, tartışmanın önemini belki böyle çevrelere de gösterebilir. Uluslararası sermayenin “küreselleşme” mantığı bir kez kabul edildi mi, her ulusal devlete ve ulusal harekete kalan alan, <‘küreselIeşme”nin ve onun üstyapısını oluşturan Yeni Dünya Düzeni’nin (YDD) rekabete dayanan girdabı içinde mümkün olan en iyi konumu nasıl elde edeceğini hesaplamaya başlamaktır. Böyle bir seçişle birlikte, emperyalizme karşı mücadelenin bütün ilkeleri ortadan kalkar, taktik arayışları herşeyin mübah hale geldiği bir satranç oyununa dönüşür. Kürt hareketinin başına gelen de budur.

Amerikan emperyalizminin YDD’yi admı adım inşa etme çabası içinde Ortadoğu’da güçlülerle karşılaştığı biliniyor. Kürt hareketi, Amerika’nın bu bölgede kendi çıkarlarına uygun bir yapılanmayı yaratmak istediğinin gayet iyi farkındadır. Böyle bir yapılanmanın en önemli unsurlarından birinin de Irak’ın kuzeyinde Türkiye’nin himayesi altında bir Kürt devleti kurulması olduğu tekrar tekrar söylenmektedir. Böyle bir Kürt devletinin ne emperyalizmden, ne de bölge devletlerinin hâkimiyetinden kurtulmak anlamına gelmediği açık olduğu halde Kürt hareketinin sözcüleri son zamanlarda bu plana yeşil ışık yakan bir tutum içine girmeye başlamışlardır. Kürt hareketi Amerikan planlarını kabul edebileceğini açık açık beyan etmeye başlamıştır. Bu aynı zamanda belirli politikalarını değiştirdiği takdirde İsrail’le de bir yakınlaşmanın mümkün olduğuna dair açılımlarla pekiştirilmektedir.

Bu yaklaşımın bugüne kadar taktik manevralar bir yana anti-emperyalist bir konumu muhafaza etmiş bir hareket açısından çok ciddi bir dönüşüm olduğu açıktır. Kosova sorunu konusunda verilen demeçler bu durumu ağırlaştırıyor. Bilindiği gibi, Kürt hareketi Yugoslavya’nın bombalanması sırasında anti-emperyalist bir tutum takınarak NATO müdahalesine karşı çıkmıştı. Ama şimdi hareketin sözcüleri, Kosova sorununa bir çözüm bulunduğunu, istenirse Kürt sorununa da bir çözüm bulunabileceğini söylüyorlar. Bunun ne anlama geldiği açıktır: Kosova’da yapılan operasyon bir ulusal soruna çözüm olarak görülebilmektedir! Bu tür yaklaşımlar Kürt hareketi içinde anti-emperyalist refleksleri tümüyle ortadan kaldırma istidadı taşımaktadır.

 

“Adriyatik’ten Çin Seddi’ne…”

Adriyatik kıyılarında olan bitenlere ilişkin bu yargı, yankısını Türkiye burjuvazisinin yayılmacı politikasına verilen örtülü destekte buluyor. “Demokratik cumhuriyet”, Türkiye’nin yeni yüzyıla Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya’da elde etmeye hazırlandığı liderlik konumunu kazanmak bakımından bir avantaj olarak sunuluyor.

Türkiye burjuvazisinin başta Kafkaslar’daki ve Orta Asya’daki Türki halklar üzerinde olmak üzere, sayılan bütün bölgelerde bir hakimiyet sağlamaya dönük bir politikayı 90’lı yılların başından beri geliştirmeye çalıştığı biliniyor. Bu politika YDD’nin asli özellikleri içine bütünüyle yerleşen bir yönelişi temsil eder. Her kim ki, Türkiye’nin nüfuz alanım bu biçimde genişletmesinin hayırlı bir şey olduğunu düşünüyorsa, büyük bir yanılgı içindedir. Türki cumhuriyetler emperyalizm tarafımdan yarın aynen Kosova’nın Yugoslavya’ya karşı kullanıldığı gibi Rusya’ya karşı kullanılacaktır. Türkiye’nin planlan hem emperyalizmle iç içe gelişecektir, hem de mutlaka savaşlar, darbeler ve karşı devrimler içerecektir. Bu planların önünün açılmasına yardım etmek, Kürt ve Türk emekçilerin Enver Paşa’nın macerasında olduğu gibi Orta Asya savaşlarında kırılmasına yeşil ışık yakmaktır.

 

Sonuç

Kürt hareketinin çok zor bir dönemden geçmekte olduğuna kuşku yok. Durumun buraya gelmesinin sorumluluğunun sadece Kürt hareketinde olmadığı, büyük ölçüde Türkiye sosyalist ve işçi hareketinde olduğu kolayca söylenebilir. Ezilenlerin bir hareketi olarak, Kürt hareketi ne uluslararası planda, ne de Türkiye’de soldan ve işçi sınıfı hareketinden hak ettiği desteği alamamış, yalnız bırakılmıştır. Bu meseleler ileride, bugünkü belirsizlikler ortadan kalktığında daha ayrıntılı olarak kuşkusuz tartışılacak.

Bugün Kürtlerin haklarının teslim edilmesi ve barışın sağlanması için mücadele etmek, dünden de daha fazla her sosyalistin görevidir. Türkiye devletinin derin toplumsal kökleri olan bir siyasi sorunu bir kez daha idamla çözmeye çalışmasına karşı bütün toplum büyük bir sınav verecektir. Bu mücadelede yerimizin ne olduğu bellidir. İdamı engellemek basit bir insanlık görevidir herşeyden önce. Bunun da ötesinde, Kürt hareketinin bugün ileri sürmekte olduğu barış koşullan son derece sınırlı olmakla birlikte ezilen bir halkın en doğal haklarını (dil ve kültür hakları, Kürt kimliği altında politika yapma özgürlüğü vb.) dile getirdiği için hiç tereddütsüz desteklenmelidir.

Ama bugün elde edilmeye çalışılan barışın gelecekte emekçilerin ve ezilenlerin aleyhine sonuçlar doğurması ihtimaline karşı uyanda ve eleştiride bulunmak da sosyalistlerin vazgeçemeyeceği bir görevdir. Eğer barış kurulabilirse ve Kürt hareketi bugünkü tavrını sürdürecek olursa, yarın emperyalizme karşı görevlerinde ve emekçilerin mücadelesini desteklemekte büyük zaaflar göstereceği kesindir. İki örnekle bitirelim. Kürt hareketi bu programatik ve ideolojik yönelişle yarın Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesini destekleyecek, böylece anti-emperyalist bir görevden yan çizmiş olacaktır. Yine bu yönelişle hareket kendisini özelleştirmelere karşı mücadele etmenin gerekçelerinden yoksun kılacak ve bu hayati mücadelede emekçi sınıfların yanında yer alamayacaktır.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on Twitter