Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden İnşası için Örgütlenme Komitesi’nin (OCRFI) açıklaması
3 Ocak 2026
2–3 Ocak gecesi ABD Hava Kuvvetleri Venezuela’yı bombaladı. Trump, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşini kaçırdığını açıkladı.
Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden İnşası için Örgütlenme Komitesi (OCRFI), egemen bir ülkeye yönelik bu emperyalist saldırganlığı kınamaktadır. Bu saldırı, Eylül 2025’ten bu yana Venezuela kıyıları açıklarında konuşlandırılan ABD donanmasının, Karayip Denizi’nde Venezuela ve Kolombiya teknelerinin bombalanmasının ve Trump yönetiminin CIA’ye Venezuela topraklarında “gizli operasyonlar” yürütme talimatı vermesinin bir devamından başka bir şey değildir.
OCRFI, bombardımanların derhal durdurulmasını ve Nicolas Maduro ile destekçilerinin serbest bırakılmasını talep etmektedir. Trump’ın bu saldırıları meşrulaştırmak için ileri sürdüğü gerekçeleri en sert biçimde reddetmektedir. Trump yönetimini harekete geçiren şey ne “uyuşturucuyla savaş”tır ne de “demokrasi mücadelesi”.
Trump yönetiminin asıl motivasyonu—Ukrayna’daki savaşın, Gazze’deki soykırımın, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki yağma savaşının, başta Çin olmak üzere tüm ülkelere karşı yürütülen ticaret savaşının ve ABD’de işçilerin demokratik ve sosyal haklarına karşı açılan savaşın ardındaki motivasyonla aynıdır—Wall Street finans kapitalinin diktatörlüğünü her ne pahasına olursa olsun dayatmaktır.
Venezuela söz konusu olduğunda bu temel motivasyon, 5 Kasım’da Trump yönetiminin himayesindeki Venezuela’lı “Nobel Barış Ödülü sahibi” Maria Machado’nun Florida/Miami’de düzenlenen Amerikan İş Forumu’nda yaptığı konuşmada açıkça ortaya konmuştur:
“Venezuela’yı yabancı yatırımlara açacağız. (…) Sadece petrol ve gazda değil, madencilikte, altında, altyapıda, enerjide de (…) yabancı yatırım için güvenlik sağlanacak ve sizi bekleyen şeffaf, kapsamlı bir özelleştirme programı uygulanacak!”
Gazze’deki soykırım dünya halkları için bir uyarıydı. Maduro’nun kaçırılması ise ABD emperyalizminin çizgisine uymayan her politikacıya yönelik bir uyarıdır.
İşçiler yapılanın ardından yatan bir başka gerekçenin daha ayırdında olmalılardır. Bir yandan Avrupa’daki NATO hükümetleri aylardır militarizasyon için geniş bir mutabakat oluşturmak amacıyla “dış tehdit” hayaletini dolaşıma sokmaktalarken, diğer yandan Trump’ın da savaşa ihtiyacı vardır.
Epstein skandalına batmış durumda olan ve politikaları işçilerin yaşam standartlarında çöküşe yol açan Trump, kendi etrafında “ulusal birlik” yaratmaya ihtiyaç duymaktadır. Aylar boyunca, liderleri—sözde “sol kanadının” büyük kısmı dahil—savaşın tırmandırılıyor oluşunun üzerini örten Demokrat Parti’nin desteğini zaten arkasına almıştır.
Ancak ne ABD’de ne de dünyanın başka bir yerinde işçilerin ve örgütlerinin Venezuela’ya karşı bu emperyalist yağma savaşını desteklemekte hiçbir çıkarı yoktur. Bu savaş, yalnızca kapitalist hükümetlerin işçi sınıfına ve demokratik özgürlüklere karşı yürüttüğü “içerdeki savaşı” güçlendirecektir.
Çözüm ne kapitalist hükümetlerden ne de bir ay önce Gazze’de Trump’ın utanç verici “barış planını” meşrulaştıran BM’den gelecektir. Çözüm, Venezuela halkıyla dayanışma içinde dünya çapında işçilerin ve halkların seferberliğinden gelecektir.
Maduro hükümetine ilişkin görüşler ne olursa olsun, emperyalist müdahaleye son verilmesi, ABD birliklerinin geri çekilmesi, Maduro ve eşinin serbest bırakılması, herhangi bir kara müdahalesinin reddedilmesi ve Venezuela halkına ait kaynakların yağmalanmasına karşı çıkılması için en geniş birlik gereklidir.
Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşasını savunanlar açısından, genelleşmiş bir emperyalist savaşa doğru atılan bu yeni adım, Lenin’in şu sözlerinin güncelliğini bir kez daha doğrulamaktadır: “Eğer sosyalizm zafer kazanmazsa, kapitalist devletler arasındaki barış yalnızca bir mütareke, bir ateşkes, halklar arasında yeni bir boğazlaşmanın hazırlığı olacaktır. Barış ve ekmek—işçilerin ve sömürülenlerin başlıca talepleridir… Barış ve ekmek, burjuvazinin devrilmesi, savaşın açtığı yaraları iyileştirmek için devrimci araçlar, sosyalizmin tam zaferi—mücadelenin hedefleri bunlardır.” (14 Aralık 1917).
OCRFI’ye bağlı örgütler, işçi ve demokratik örgütler tarafından şu sloganlar etrafında düzenlenecek her türlü ortak eyleme katılacaktır:
Trump’ın Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırganlığına derhal son!
ABD birlikleri geri çekilsin, bombardıman dursun!
Nicolas Maduro ve eşi serbest bırakılsın!
Gazze’den Venezuela’ya, Ukrayna’dan Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ne: savaşa hayır, sömürüye hayır, emperyalizme hayır!
Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden Teşkili için Örgütlenme Komitesi (OCRFI) herkesi uyarıyor: Önümüzdeki günlerde, hatta saatler içinde Trump, Venezuela halkına yönelik emperyalist saldırganlıkta bir adım daha atarak kara müdahalesini başlatma tehdidini savuruyor.
Trump’ın Venezuela kıyılarına 4.500 Deniz Piyadesi ve tüm bir donanmayı sevk etmesinin üzerinden üç ay geçti. Bu süre boyunca ABD Hava Kuvvetleri her hafta Venezuela ve Kolombiya teknelerine saldırılar düzenledi; bu saldırılarda yaklaşık yüz kişi hayatını kaybetti.
Şimdi ise Trump, CNN’e yaptığı açıklamada kara saldırısının yakın olduğunu duyurdu.
OCRFI’ye göre, dünya çapında işçilerin ve halkların, emperyalist saldırganlığa karşı Venezuela halkının yanında saf tutması acil bir zorunluluktur. Bu amaçla tüm işçi ve anti-emperyalist örgütler güçlerini birleştirmelidir.
Bu birlik, herkesin Maduro rejimiyle ilgili kendi görüşüne sahip olma hakkından bağımsız olarak kurulmalıdır.
OCRFI, ABD emperyalizminin müdahaleyi meşrulaştırmak için ileri sürdüğü gerekçeleri en güçlü biçimde reddeder.
“Uyuşturucuya karşı savaş” mı? Oysa on yıllardır kartelleri, uyuşturucu ekonomisini ve uyuşturucunun kendisini kendi çıkarları için kullanan ABD emperyalizmidir: Kendi çıkarları için, yani ABD’de Siyah özgürlük hareketini ezmek için; yüz binlerce genç Amerikalıyı Vietnam Savaşı’nda ölüme göndermek için; Nikaragua’daki karşıdevrimci savaşı finanse etmek için; 2008 finans krizinde “bankaları kurtarmak” için…
“Demokrasi mücadelesi” mi? Her gün ABD’de ve dünyada totaliter bir düzen dayatmaya çalışan Trump kimi kandırıyor?
El Salvador’da Bukele, Arjantin’de Milei, Şili’de Kast rejimlerini ve Haiti halkını ezen kukla hükümeti destekleyen; Filistin halkına karşı Netanyahu’nun soykırım suçlarını finanse eden ve teşvik eden Trump mı “demokrasi”den söz ediyor?
“Barış için mücadele” mi? Trump, Demokrat Parti’nin de desteğiyle, askerî-endüstriyel kompleksi daha da beslemek ve halklara karşı yeni savaşlara hazırlanmak için 900 milyar dolarlık bir savaş bütçesini yeni kabul ettirdi. Ve bu savaşlar, ABD’de işçilere karşı yürüttüğü savaştan ayrı düşünülemez.
Karayip Denizi’ndeki tırmanışı yorumlayan uluslararası basın, tüm Amerika kıtasını ABD’nin “arka bahçesi” ilan eden ve burada her türlü hakkı kendinde gören “Monroe Doktrini”ne sıkça atıfta bulunuyor. Mesele tam olarak budur. Sırada kim var? Meksika mı? Brezilya mı? Venezuela’ya yönelik saldırganlıkla, kıtanın tüm halkları ve ötesinde dünya halkları tehdit altındadır.
Emperyalist saldırganlığın gerçek nedeni, Trump’ın gözdesi, Venezuela’nın “Nobel Barış Ödüllü” ismi Maria Machado tarafından 5 Kasım’da Florida, Miami’de düzenlenen Amerikan İş Forumu’nda açıkça dile getirildi: “Venezuela’yı yabancı yatırımlara açacağız. (…) Sadece petrol ve gazda değil; madencilikte, altında, altyapıda, enerjide de… Yabancı yatırımlar için güvenlik sağlanacak ve sizi bekleyen şeffaf, kapsamlı bir özelleştirme programı hayata geçirilecek!”
OCRFI, Venezuela’ya karşı Trump yönetiminin öncülüğünde ve çoğu Batılı hükümetin suç ortaklığıyla yürütülen emperyalist saldırganlığı kınar.
Bağlı ve aynı çizgideki örgütlere, her ülkede—özellikle ABD’de ve Batı ülkelerinde—aşağıdaki sloganlar etrafında en geniş birleşik cepheyi oluşturmak üzere acilen inisiyatif almaları çağrısında bulunur:
Bu 17 Eylül günü, İsrail Ordusu bundan 82 yıl önce Varşova Gettosunun ezilmesini hatırlatan sahnelerle Gazze’nin kent merkezine saldırıya geçti. Bu yeni Nekbe’de onbinlerce çocuk ve yaşlı, İsrail ordusu tarafından henüz katledilmedilerse, 2023 yılı Ekim ayından bu yana 15. ya da 20. defa yine geçmişte olduğu gibi kaçış yollarına koyulmuş bulunuyorlar. Trump’ın Dışişleri Bakanı Rubio’nun Tel Aviv’i ziyareti sırasında yeniden dile getirdiği saldırı onayıyla birlikte düşünüldüğünde, Siyonist devlet tarafından gerçekleştirilen bu barbarlık ABD emperyalizminin desteği olmaksızın gerçekleştirilemezdi. Filistin halkına karşı uygulanan bu barbarlık çökmekte olan kapitalist sistemin barbarlığıdır. Bu barbarlık dünyanın bütün kıtalarından halkların, işçilerin ve gençlerin nefretini ve öfkesini üzerine çekiyor. Katillerin eline teslim edilmiş açlıktan kırılan Gazze halkı perişan haldeyken dünyanın büyük güçleriyle uluslararası kurumların yöneticileri ikiyüzlü ve sefil açıklamalar yapmakla yetiniyorlar. BM Genel Sekreteri “çaresiz” kaldığını söylerken Fransız hükümeti “yıkıcı bir girişim”den, Britanya hükümeti “korkunç” bir hareketten bahsediyor; ABD’den sonra İsrail’e en fazla silah sağlayan Alman hükümeti ise İsrail’i “mahkum” ettiğini ifade ediyor. Katar’daki “Arap ve İslam” ülkeleri zirvesi “İsrail ile ilişkileri yeniden gözden geçirme” kararı alıyor! Ama istisnasız hepsi, Gazze halkını yok etmeye çalışan soykırımcı devletin ellerini serbest bırakacak şekilde onunla diplomatik, askeri ve ticari ilişkilerini sürdürmeye devam ediyorlar. IV. Enternasyonal’in Yeniden Teşkili İçin Örgütlenme Komitesine (OCRFI) bağlı örgütler ve gruplar aylardır 29 Haziran’da bir araya gelen 40 ülkeden işçi örgütleriyle birlikte her bir ülkede hükümetlerden soykırımcı devletle her türlü diplomatik, askeri, ekonomik, ticari, kültürel ve sportif ilişkiyi derhal kesmelerini talep ediyor. Gazze’deki bir milyon çocuğun hayatını kurtarmanın biricik yolu budur. Soykırımcı devleti zayıflatmanın, durdurmanın ve yalıtmanın tek yolu da budur. Avrupa’daki “sol” partilerin yöneticilerinin büyük bir bölümü bu talebi dile getirmekten ısrarla kaçıyorlar. Oysa ki bu talep bütün gençlik ve işçi örgütlerinin dayanışma eylemlerinde en öne çıkmış durumda. OCRFI, geçtiğimiz 14 Eylül pazar günü İspanya Devletindeki 100 bin işçinin ve gencin Madrid’den başlayan geleneksel İspanya Bisiklet Yarışı Turuna soykırımcı devletin takımının katılımını engellemelerini coşkuyla selamlar. Aynı şekilde Fas, Fransa, İtalya ve başka ülke limanlarından İsrail’e malzeme götüren gemilerin sevkiyatını engelleyen dok işçilerini de selamlıyoruz. Gene Güney Afrika’daki 10 bin emekçi ve militanın ANC hükümetinden ülkelerindeki İsrail elçisini sınır dışı etmesini talep etmelerini, bu konuda bastırmalarını da selamlıyoruz. Kaybedilecek tek bir dakika bile yoktur! Ülkelerimizin hükümetlerinden soykırımcı devletle her türlü ilişkiyi kesmeleri için, ona silah göndermeyi durdurmaları için, bütün gıda sevkiyatını kesmeleri için, soykırımcı devletin ekonomisini nefes alamaz kılmak için eylemlerimizi her zamankinden daha üst seviyelere taşıyalım.
17 Eylül 2025
IV. Enternasyonal’in Yeniden Teşkili İçin Örgütlenme Komitesi (OCRFI)
4 Şubat’ta Trump’ın Gazze Şeridi’ni “kontrol altına alma” tehdidinde bulunması ve burada yaşayan iki milyon Filistinliyi sürerek bölgeyi “Orta Doğu’nun Rivierası”na dönüştürme planını açıklaması hafife alınmamalıdır. Hitler’in Mayıs 1945’teki çöküşünden bu yana, büyük bir emperyalist gücün lideri ilk kez bu ölçekte bir nüfusun kitlesel sürgününü açıkça savunmaktadır.
Trump’ın bu tehditleri, 20 Ocak’tan bu yana dile getirilen diğer emperyalist planlarla birlikte değerlendirilmelidir: Grönland’ın, Panama Kanalı’nın ve Kanada’nın ilhakı, Çin’e karşı hızlandırılmış savaş hazırlıkları, Meksika’ya yönelik tehditler… “Dışarıya” yönelik bu savaş tehditleri, ABD “içindeki” işçi sınıfına, demokratik haklara ve özellikle de göçmen işçilere karşı yürütülen savaşın bir parçasıdır.
Trump’ın Gazze’ye ilişkin tehditleri son derece ciddidir ve kimse tarafından hafife alınmamalıdır. Bu tehditler, dünya işçilerini ve halklarını doğrudan ilgilendiriyor.
Bu açıklamalar, Ocak ayının sonunda yaşanan tarihi bir olaya doğrudan bir yanıttır, şöyle ki: 500 bin Filistinli – kadın, erkek, çocuk ve yaşlı – yasaklamalara meydan okuyarak onlarca kilometre yürüyüp Gazze Şeridi’nin kuzeyine dönmüş ve “evlerinin yıkıntıları üzerine çadırlarını kurmuştur.” İsrail’in 15 aydır yürüttüğü soykırım – Gazze’nin kuzeyini “boşaltmayı” ve ilhak etmeyi planlayan – on binlerce insanın yaşamına mal olmuş, ancak Filistin halkı ne topraklarından vazgeçmiş ne de ulus olarak var olma iradesinden geri adım atmıştır. 1948’den beri Filistin devriminin temel talebi olan “geri dönüş hakkı” mücadelesi devam ediyor ve bu, emperyalizm için kabul edilemez bir durumdur.
Trump, ABD’nin Gazze’ye doğrudan – hatta askeri – müdahale etme tehdidinde bulunarak, İsrail’in 76 yıldır ABD emperyalizminin Orta Doğu’daki ileri karakolu rolünü dahi sorguluyor. Netanyahu’nun ve İsrail Savunma Bakanı’nın Gazze halkını dünyanın herhangi bir yerine göç etmeye teşvik eden açıklamaları bile Trump’ın ifadelerinin yarattığı şokun yanında hafif kalıyor.
Öte yandan, Trump’ın Gazze’ye ABD askerlerini gönderme ihtimaline dair açıklamalarını inkar eden Dışişleri Bakanı Rubio, ABD emperyalizminin 50 yıl sonra bile Vietnam’daki ağır yenilgisinin hayaletinden kurtulamadığını itiraf etmiş oluyor.
Trump’ın açıklamalarına karşı öfke dolu tepkiler veren Arap rejimleri (Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan), Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve liderleri (Macron, Starmer) kimseyi kandıramaz. Biden ile birlikte Gazze’deki Netanyahu soykırımını ve Batı Şeria’daki suçları destekleyen, İsrail’i silahlandırıp finanse eden de onlardır. Trump’ın kışkırtmalarına karşı “iki devletli çözüm”ü öne süren emperyalist devletler ise gerçekle yüzleşmelidirler:
Çünkü ortada sadece iki seçenek vardır: Ya Filistin halkının sürgünü ve soykırımı ya da tarihi Filistin topraklarının tamamında tüm yurttaşlarına eşit haklar sağlayan laik ve demokratik bir Filistin devleti.
Trump’ı bu açıklamalara iten diğer faktörler arasına Gazze açıklarında keşfedilen doğal gaz yatakları ve damadının Gazze’deki emlak projelerine dahil olması gibi sebepler de eklenebilir. Trump, Ukrayna’ya askeri yardımını “nadir bulunan kıymetli madenler”in sömürülmesine bağladığında olduğu gibi, Filistin konusunda da aynı mantıkla hareket ediyor. Aynı şekilde, Çin’e karşı savaş hazırlıklarının temel sebebi de Wall Street’in Çin ekonomisini çökertme ve Çin halkına ait olan kaynakları yağmalama hedefidir.
Trump, her durumda, ABD kapitalist sınıfının önünde hiçbir engel olmaksızın neyi, ne zaman ve ne kadar yapacağına kendisinin karar vermesi gerektiğine tercüman oluyor. Dolayısıyla ABD kapitalist sınıfının dünyanın geri kalanını ezerek insanlığı barbarlığa sürükleme ihtiyacına da zemin hazırlıyor. “Önce Amerika” (America First) sloganının gerçek anlamı budur. Onun faşizan vahşeti, çürüyen kapitalist sistemin çıkmazının bir yansımasıdır. Bu sistemin tek alternatifi ise sosyalizm için mücadeledir.
IV. Enternasyonal’in Yeniden Teşkili İçin Örgütleme Komitesi (OCRFI) şu hususları vurgular:
• Filistin halkının ve hiçbir halkın geleceğini Trump yönetimi belirleyemez. ABD yönetimi, dünya işçilerinin ve halklarının düşmanıdır.
• Bu konuda karar verme yetkisi, Filistin halkına yönelik suçlara ortak olan BM veya diğer uluslararası kurumlarda da değildir.
• İşçilerin dünya çapındaki devrimci seferberliği, Filistin halkı da dahil olmak üzere tüm halklara bir gelecek sunacaktır.
• 1948, 1967 veya 2025’te sürgün edilen tüm Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkı tartışılmaz ve devredilemezdir.
Bu konular, 21-22 Mart tarihlerinde Paris’te düzenlenecek olan emperyalist savaşa karşı acil uluslararası toplantıda OCRFI militanları tarafından ele alınacaktır. Bu toplantı, işçi hareketinin farklı eğilimlerinden militanları, grupları ve akımları bir araya getirecektir.
Aşağıda 4.Enternasyonal’in ve Dünya Sosyalist Devriminin Partisinin Yeniden Teşkili için 3-4-5 Kasım 2023 tarihinde Paris’te gerçekleştirilen Uluslararası Konferansta bir Filistinli militanla Enternasyonal’in Fransa seksiyonundan bir militan tarafından ortaklaşa sunulmuş Filistin üzerine tezlerini bulacaksınız:
(Fotoğraf: 2023 Nakba’sı)
Filistin halkının yetmiş beş yıldan uzun zamandır meşru toprak hakkından, yurttaşlık hakkından, egemenlik hakkından, mültecilerinin kendi topraklarına dönüş hakkından ve dünyanın geri kalan birçok halkına tanınmış bulunan kendi kaderini tayin etme hakkından mahrum bırakılmış olduğunu, buna mukabil büyük fedakarlıklar pahasına bu haklarını ısrarla talep etmekten vazgeçmediğini dikkate alarak; Gene, yetmiş beş yıldan bu yana Tarihsel Filistin’in sakinlerinin kendi kaderlerini özgürce belirleme hakkını bir kez bile kullanma hakkına kavuşamamış olduklarını ve onların kaderlerinin 29 Kasım 1947 tarihinde emperyalizmle Stalin arasında varılan anlaşmanın meyvesi olarak yürürlüğe
sokulan ve Filistin’in parçalanmasını öngören BM’nin 181 no’lu kararından 13 Eylül 1993’te ABD başkanının himayesi altında imzalanan ve “Filistin Otoritesi”ni yerleştiren Oslo anlaşmalarına kadar hep büyük güçlerin dayatmasıyla belirlendiğini dikkate alarak;
Gene, “İki Devletli Çözüm”ün kararlı taraftarlarının bile “İsrail Devletinin yanı başında” hiçbir “Filistin Devleti”nin gün yüzü görmediğini kabul ettikleri günümüzde, özellikle son yıllarda çok sayıda demokratik örgütün, Akdeniz’le Ürdün arasında, aslında fiiliyatta tek bir devletin, yani “ Ürdün nehrinden Akdeniz’e kadar uzanan bir Yahudi hakimiyeti rejiminin, bir ırk ayrımcı devletin” ( Ocak 2021 tarihli İsrail İnsan Haklarını Savunma Örgütü Raporu) varolduğunu ifade ettiklerini ve bu durumun günümüzde yeni bir Nakba tehdidi oluşturduğunu dikkate alarak;
Ve gene siyonist devletin krizinin ulaştığı düzeyin İsrail toplumunun bütün emniyet supaplarını gevşettiğini ve kurumlarının parçalanarak birbirleriyle giderek daha sert çatışmalara girdiklerini; aynı zamanda bu krizin köklerinin mevcut rejimin Filistin halkının direnişini ezmedeki kifayetsizliğinde yattığını gösteriyor. Bu kifayetsizlik günümüzde siyonizmin mantığını en uç noktalara vardıran, yani bir taraftan Filistin halkının tümüyle bu topraklardan sökülüp atılması ve kökünün kurutulması mantığıyla hareket eden Netanyahu-Gvir-Smotrich hükümetiyle, diğer taraftan Amerikan emperyalizminin şahsi ihtiyaçlarını savunan İsrail ordusunun yönetim kademeleriyle Shin Bet ve Yüksek Mahkeme arasındaki çelişkileri şiddetlendirdiğinden hareketle;
Günümüzde, 1947’den bu yana ilk kez kökenleri ve dinleri ne olursa olsun Filistin’in bütün sakinleri için (1948’de ülkelerinden sürülenler ve onların soyundan olanlar da dahil olmak üzere) mümkün tek demokratik çözümün bütün yurttaşları için eşit hakları güvence altına alacak bir devletin, Tarihsel Filistin topraklarının bütününün üzerinde laik ve demokratik tek bir Filistin devletinin derhal inşası olduğu sonucu kendini dayatıyor.
Bu neden bir Filistin devleti olmalı?
Çünkü Filistin “etnik” veya dini bir kimliğe göndermede bulunmaz. O, 1948’de yurtlarından sürülmüş olanlar ve onların soyundan gelenler de dahil olmak üzere bütün yurttaşlarına eşit haklar güvencesi verebilecek -geri dönüş hakkıyla birlikte- tek bir demokratik devletin üzerinde yer aldığı coğrafi bölgeye göndermede bulunur.
Neden Tek Devlet olmalı?
Çünkü, bağrında yaşamayı kabullenen bütün kadın ve erkeklerin eşit haklarını güvenceye alacağından; kapsayıcı, çoklu ve yurttaşlığı uyruktan, dinden ve her türlü kapalı aidiyet biçimlerinden ayrı tutacak bir toplumsal çerçeve teşkil edeceğinden dolayı. İşte bu yüzden demokratik bir çözümün taraftarı olan herkes, demokratik bir devletin pekala sözde “Çifte Uyruklu bir devlet” ya da bir “Cemaatler” federasyonu olabileceği şeklindeki üstü örtülü bir siyonist pozisyonu reddetmelidir. “One Democratic State Campaign” (Tek Demokratik Devlet Kampanyası) adı altında bir “İsrail ulusu”nu ya da bir “İsrail milliyetçiliği”ni öne sürmek (onu mahkum etmek adına dahi olsa) böyle bir “ulus”un mümkünlüğünü haklı kılmak anlamına geleceğinden ve dolayısıyla onun kendi kaderini tayin etme hakkını talep etmesine de imkan sunacağından, son tahlilde bu “İki Devletli” sözde “çözüm”e karşı çıkmamak anlamına gelir. Bunun tam tersine, demokratik bir çözümün taraftarları, Yahudi kitlelerine, tek bir devlet altında eşit haklara sahip Filistin yurttaşları olarak yer almaları için sürekli olarak siyonizmden kopma çağrısı yaparlar. Demokratik çözüm taraftarları, özellikle üzerlerindeki “siyonist rüya”nın çoktandır kabusa dönüşmüş olduğu İsrailli Yahudi emekçilerin en fazla sömürülen ve en mazlum kesimlerine bu çağrıyı yapmayı kesintisiz sürdürürler.
Bu devlet neden laik olmalı?
Çünkü bu, geleceğin Filistin devletinde – Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin liderliğinin daha sonra bunu reddetmesine rağmen, başlangıcındaki Sözleşmesinde açıkça yer alan bir maddedir- dinin insanların özel alanına gireceğini, yani Filistin’in her sakininin dini (ya da din dışılığı), kültürü, dili ne olursa olsun bir Filistin yurttaşı olarak eşit haklara sahip olacağını ileri sürmek demektir. 2018’de yürürlüğe soktuğu ırkçı yasayla kendini sözde bir “Yahudi halkının ulus devleti” olarak tanımlayan teokratik ve siyonist İsrail devletinin tersine, laik ve demokratik Filistin Cumhuriyeti; dinleri, dilleri, kültürleri ne olursa olsun toprakları üzerinde yaşamayı kabul eden bütün sakinlerini eşit haklara sahip yurttaşlar olarak kabul edecektir. Filistin Devrimi bayrağının üzerine bu şiarı kalın harflerle işleyerek, her zaman yaptığı gibi, siyonizmden bağlarını koparan Yahudi nüfusun tümünü bağrına basacaktır.
Bu devlet neden demokratik olmalı?
Çünkü böyle bir devlet 1947’den bu yana büyük güçlerin zirve anlaşmalarından değil (ve mültecileştirilmişlerle onların soyundan gelenlerle) teşkil etmek isteyecekleri tek bir Filistin devletinin demokratik iradesine dayanacaktır.
Filistin’in sakinlerinin demokratik iradesi nasıl tecelli edebilir?
Bir halk kendini ezen eski kurumları reddettiğinde, eski rejimle bağlarını koparmak istediğinde, baskı aygıtlarını süpürüp atmak istediğinde ve onların yerine yeni kurumlar tanımlama ihtiyacını hissettiğinde, bunu sağlanmasının elinin altındaki en demokratik araçlarından biri yeni demokratik rejimin şekil ve içeriğini tanımlayacak olan kendisi tarafından seçilmiş ve yine kendisine karşı sorumlu olacak delegelerden oluşacak bir egemen kurucu meclisi toplamasıdır. Bu sorun şu an acil olarak Filistin’in önündedir. “Filistin Kurucu Meclisinin seçimlerinde kim yer alacaktır?” sorusuna cevap olarak demokratik bir çözümün taraftarları şöyle cevap verirler: “ Filistin’deki herkes, 1948’de topraklarından sürülmüş olanların kendileri ve soylarından gelenlerin hepsi demek. Herkes demek, kendilerinin böyle demokratik bir süreçte Filistin yurttaşı erkekler ve kadınlar olarak eşit haklarla yer almaya hazır gören ve siyonizmle bağlarını koparmış İsrailli Yahudiler dahil, herkes demektir.”
Kurucu Meclis nedir?
Adına layık bir kurucu meclis, sömürgeci düzenin temsilcileriyle, dışlayıcı milliyetçiler gibi mevcut düzeni sürdürenlerin yukarıdan aşağı bahşedecekleri bir meclis değildir. Bu kurucu meclis, yüzyıla yaklaşan bir süredir dayatılmış olan kolonyalist parçalanmadan halk kitlelerinin devrimci seferberliğiyle “aşağıdan” gerçekleştirilecek bir kopuş anlamına gelir. Filistinli kitleler böyle bir meclisi hayata geçirmek için zihinlerinde hala canlılığını koruyan öz-örgütlenme deneylerine yaslanacaklardır. Çok daha gerilere gitmeden, 1987 yılında gerçekleşen ilk İntifada sırasında her mülteci kampında, her köyde, her mahallede bütün örgütleri bir araya getiren halk komitelerinin oluştuğunu, bunların birbirleriyle elele vererek devrimci seferberliğin örgütlenmesinin liderliğini almış olduklarını unutmayalım. Filistin hareketinin liderliği işte tam da bu eyleme sert bir şekilde son verebilmek adına 1988 yılında Tunus’ta FKÖ’nün iç sözleşmesini (ki bu sözleşme tek bir laik ve demokratik Filistin’e kapı aralamasın rağmen, Filistin liderliği tarafından daha 1974’te sözde “aşamalı kurtuluş” perspektifi adı altında zaten fiiliyatta terk edilmişti) geçersiz ilan etti.
Meseleyi somutlamak için şöyle diyelim:
Emperyalizm çağında ezilen ülkelerin burjuvazisi ulusal kurtuluş ve demokrasi için mücadelenin önderliğini alma yeteneğine sahip değildir. Filistin Devrimi bu olgunun trajik doğrulanmasıdır. Filistin Devrimi, burjuva liderliklerinin olduğu kadar (“laik” ve dini liderlikler), onların yanı sıra küçük burjuva önderliklerinin de ( her türden “sol” liderlikler ve 1993’te Oslo anlaşmalarına bel bağlayanların hepsi) kesintisiz ihanetine uğramıştır.
Filistin’in ulusal kurtuluş ve demokratik görevlerinin tamamlanması, bütünüyle fellahlarla, kentlerin ve kırların yoksullarıyla ve tabii mülteci kamplarının sakinleriyle ittifak yapacak olan işçi sınıfının omuzlarındadır. 2011 yılındaki Tunus Devrimi deneyimi göstermiştir ki, işçi sınıfının bağımsız ve örgütlü mücadelesi olmaksızın, yani nihayetinde devrimci bir işçi partisi olmaksızın oluşacak kurucu meclis emperyalizm ve onların ajanları tarafından en kısa zamanda yolundan çıkarılacaktır.
İşte bundan dolayı, Filistin Kurucu Meclisi için mücadele işçi sınıfının kendi bağımsızlığı için mücadelesinden, onun sendikal planda olduğu kadar, politik planda da bağımsız örgütlenmesi mücadelesinden ayrı düşünülemez. Yani bir anlamda IV. Enternasyonal’in Yeniden Teşkili mücadelesiyle ilişki içinde olacak bir devrimci işçi partisi inşası mücadelesinden ayrı düşünülemez.
Not: Bu tezler, 1 (bir) çekimser oya karşılık oybirliğiyle kabul edilmiştir.