— Şadi OZANSÜ
Son 150 yıldır dünya çapında sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum için mücadele eden Marksist örgütlenmelerin tarihi ister istemez işçi sınıfının birleşik cephesini yaratmak için verilen mücadelenin de tarihidir. Bu ikisini birbirinden ayrı düşünmek, yani bir başka ifadeyle, birleşik cephe taktikleri üzerine basmadan yürütülecek politikalarla Marksist partilerin doğrusal olarak serpilip gelişebileceğini varsaymak iflah olmaz bir maceracılığın, o değilse, su katılmamış bir hayalperestliğin ürünü olabilir ancak. Gerçekten de, sınıf mücadelesinin her türlü çıkış ve tabii iniş dönemlerinde de Marksist bir sınıf partisinin sınıfın ileri unsurlarını kazanmaya çalışması ve bu yolda her türlü sistematik çabayı göstermesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Ama gene her dönemde sınıfın doğası gereği kendi Marksist örgütsel yapısı dışına taşan kesimlerini şu ya da bu yoldan ortak bir eylem hattına çekmeye çalışma becerisini gösteremeyen yapıların da uzun vadeli sınıf politikalarını uygulayabilme imkanları son derece sınırlıdır.
1. Enternasyonal dönemi
1864 yılında kurulan 1. Enternasyonal kendi içinde o günün işçi sınıfının mücadele içindeki bütün kesimlerini kucaklayan bir yapıydı. Zaten bunun aksini düşünmek de kimsenin aklının köşesinden geçmiyordu. İşçi sınıfının anarşist, sendikalist ve Marksist bileşenleri – kuşkusuz o zamanlar esas olarak Avrupa ağırlıklıydılar – aralarındaki bütün ideolojik, felsefi ve politik anlaşmazlıklara rağmen bir dünya partisi çatısı altında örgütsel olarak bir araya gelmenin kaçınılmazlığını görüyorlardı. Çünkü her şeyden önemli olan işçi sınıfının kapitalizmden ve onun devletinden bağımsız olarak örgütlenmesinin yaratılmasıydı. Paris Komünü yenilgisinin moral bozukluğu üzerine dağılan bu ilk uluslararası işçi örgütlenmesi dünyada birleşik bir işçi cephesinin inşasının ilk örneği olarak tarihteki yerini şerefle almıştır. O tarihte işçi sınıfının en gelişmiş olduğu ülke olan İngiltere’de kurulan bu yapı, gerçekten de işçileri savunmak için samimi bir şekilde mücadele eden bütün akımları, işçi demokrasisi temelinde, çeşitliliğe saygı göstererek ve birleşik sınıf eylemini ileriye taşıyacak bir şekilde örgütlenmişti. Kuşkusuz işçi sınıfının kendi içindeki katmanlaşmanın daha sonraki yıllara ve tabii bugüne göre çok daha geçişli ve zayıf olduğu o yıllarda Marx ve arkadaşları da zaten işçi sınıfının bütününden ayrı bir Marksist partinin inşasından yana değildiler. İster istemez işçi sınıfını bir bütün olarak ele alıyorlar ve onun zaten “komünist” olduğu ya da olması gerektiği yargısında bulunuyorlardı. Gelecek günler bunun böyle olmadığını gösterecekti ama her şeye rağmen sınıfın birleşik mücadelesine ve eylemine gösterilen özen bugünlerle karşılaştırılması mümkün olmayan bir güveni bağrında taşıyordu.
2. Enternasyonal dönemi
İşçi sınıfının dünya çapındaki ilk büyük uluslararası örgütlenmesi kuşkusuz 2. Enternasyonaldir. 2. Enternasyonal “Uluslararası Emekçiler Derneği” adıyla anılan 1. Enternasyonal’le karşılaştırıldığında dev bir işçi örgütüdür. Kendi içindeki partiler son derece merkezi olarak örgütlenmiş büyük işçi partileridir. Bu partilere bağlı veya onlardan kısmen bağımsız büyük işçi sendikaları da gene 2. Enternasyonal’in üyesidirler. 1900’lü yılların başlarında 2. Enternasyonal ve ona bağlı partiler ve işçi örgütleri neredeyse kısa bir zaman dilimi içinde kapitalizme karşı verdikleri mücadelede başarıya ulaşmanın eşiğine varmış gibi gözüküyorlardı. Marx’ın yoldaşı Engels bile bu muazzam gelişme karşısında olması gerekenden fazla umutlara kapılıyor ve kapitalizmin artık suyunun ısındığını ilan edebiliyordu. Oysa kapitalizmin o yıllardaki hızlı gelişimi beraberinde yeni durumlar da yaratıyordu: evet işçi sınıfı – özellikle sanayi proletaryası – hızla gelişiyordu, ama kendi içinde geçmişten farklı olarak belirli bir aristokrasiyi ve bürokrasiyi de yaratıyordu. İşçi sınıfının bu ayrıcalıklı tabakaları kendi maddi ve manevi çıkarlarını sınıfın genel çıkarlarının üstüne yerleştirdiklerinde uluslararası işçi sınıfı hareketinin tarihinde yaşayacağı ilk büyük kopuşun da hazırlayıcısı oldular. Nitekim ilk emperyalist savaş 1914 yılında patlak verdiğinde bu işçi aristokrasisi ve bürokrasisi sınıfa karşı ilk büyük ihanetlerini gerçekleştirdiler. Gerçekten de tam anlamıyla bir birleşik işçi cephesi olarak örgütlenmiş olan 2. Enternasyonal’in yöneticileri patlak veren savaş esnasında işçi sınıfının genel çıkarlarını savunmaktansa kendi ülkelerinin kapitalistlerinin yanında saf tuttuklarından bu koskoca sınıf örgütünün parçalanmasına neden oldular. Sosyal demokrat işçi örgütü yöneticilerinin bu ilk ihaneti dünya işçi sınıfının o günden bu yana – yaklaşık yüz yıldır – bazı istisnai anlar dışında bir araya gelememesinin de müsebbibi oldu. Tabii bu aynı zamanda dünya birleşik işçi cephesinin de sonu anlamına geldi.
3. Enternasyonal ve sonrası
Uluslararası kapitalizme karşı başını Lenin ve yoldaşlarının çektiği Marksist çekirdekler Ekim Devrimi’nin de verdiği güçle savaş sonrasında 1919 yılında işçi sınıfının uluslararası çıkarlarını kapitalist barbarlığa karşı sonuna kadar savunmak üzere 3. Enternasyonali kurdular. Sosyal demokrat işçi önderliklerinin kapitalizmle uzlaşan ihanetleri yüzünden son derece haklı temellerde kurulan 3. Enternasyonal hiçbir zaman bir daha 2. Enternasyonalin yüzyılın başında yakalamış olduğu nitel ve nicel güce ulaşamadı. Ama 3. Enternasyonal partilerinin dışında kalan sosyal demokrat işçi partilerinin Enternasyonali de hızla zayıflamaya başladı. 3. Enternasyonal esas olarak Ekim devriminin ve tabii Sovyet devletinin maddi ve manevi desteğiyle güçlü işçi partilerinin oluşmasına katkıda bulundu. Bununla birlikte, Lenin’in ölümünden itibaren demokratik merkeziyetçi yapısını hızla yitirdiği gibi Stalinci Sovyet bürokrasisinin diplomatik bir manevra aracı haline dönüşmeye başladı. Sonuçta Stalinci bürokrasi II. Dünya Savaşı öncesinde sırasıyla Çin’de, Almanya’da ve İspanya’da proletaryanın çıkarlarını kapitalistlere ve tabii onların yardakçısı faşistlere peşkeş çektiği gibi, savaş sırasında ve sonrasında da başta İtalya, Fransa ve Yunanistan olmak üzere bir dizi ülkede emperyalistlerle uzlaşarak proletaryaya ihanetini en üst noktaya ulaştırdı. Zaten Stalin daha sonra 1943 yılında emperyalistlerin talebi üzerine 3. Enternasyonali feshetti.
İşte gerek 2. Enternasyonalin ve gerekse 3. Enternasyonalin dünya işçi sınıfına ihanetleri bizzat işçi sınıfının içinde bir parçalanmaya ve öz güvensizliğe neden olduğu için aradan geçen onca yıla rağmen dünya işçi sınıfının nispeten zayıf olan 1. Enternasyonal türü bir dünya partisine bile kavuşamadığını görüyoruz.
İhanetler doğru politikaları da imkansız kıldı
1914’te patlak veren ilk büyük ihanet dünya işçi sınıfının kapitalist sömürüye karşı yekvücut davranmasının önündeki ilk belirleyici engel oldu. Nitekim bu ihanet ve sonrasında ortaya çıkan bölünme (sosyal demokrat/sosyalist partiler ile komünist partilerin ihtilafı) yüzünden özellikle belli başlı Avrupa ülkelerinin işçi sınıflarını ortak düşmana karşı bir araya getirmek olağanüstü zorlaştı. Hatta bu zorluk o kadar had safhaya vardı ki, işçi sınıfı örgütlerinin – üstelik sadece siyasi partilerin değil, sendikaların da – top yekûn imhası anlamına gelen faşizmin yükselişi karşısında bile bir araya gelemediler. Bunun sonucunda Avrupa’nın en güçlü ve örgütlü proletaryalarına sahip ülkelerinden Almanya’da ve İtalya’da faşizm elini kolunu sallaya sallaya iktidara geldi. Faşizmin ilk iktidara geldiği ülke olan İtalya’da henüz 3. Enternasyonalin ihanetinden söz etmek mümkün değildi. Kapitalizmin faşist saldırısına karşı işçi sınıfının birleşik mücadelesinin önündeki temel engel 2. Enternasyonaldi. Kaldı ki o sıralar zaten yeni ortaya çıktığı için faşizmin ayrıntılı bir teorik tahlili henüz yapılamamıştı. Buna karşılık dünya işçi sınıfının tarihini olumsuz yönde kökünden değiştirecek olan Alman faşizminin iktidara gelişinin birinci sorumlusu Stalinci 3. Enternasyonal bürokrasisi oldu. Gerçekten de 3. Enternasyonal önderliği o sıralar yürüttüğü politikalarla Alman Sosyal Demokrat Partisini neredeyse Hitler’in Nazi Partisinden bile daha tehlikeli gördüğünü ilan etti. Bu, faşizmin yolunu açan ve işçi sınıfının birleşik cephe politikasını temelden dinamitleyen bir davranıştı. Nitekim Stalin önderliği Troçki’nin yaptığı bütün uyarılara rağmen bu politikasını Hitler’in iktidara gelmesini sağlayana kadar sürdürdü. İşte XX. yüzyılın başının en güçlü proletaryası böylece faşist barbarlığa karşı mücadelesinde tek bir kurşun bile sıkmadan teslim bayrağını çekmiş oldu. Bu durum aslında bütün bir yüzyıla damgasını vuran bir gelişmeydi. Dünya proletaryasının uluslararası kapitalizme karşı en önemli kalesi, bir bakıma bütün Marksistlerin göz bebeği ve dünya devriminin merkezi konumundaki Alman işçi sınıfı paramparça edilmiş ve bu sayede II. Dünya Savaşı’nın patlamasına imkan sağlanmıştı. Gerçekten de Almanya’da faşizmin iktidara gelişi bu kadar kolay gerçekleşmeseydi ikinci büyük barbarlık savaşı bu kadar kolay ilan edilemezdi. Üstelik bu gelişmenin olumsuzluğu Nazizmin yenilgisinden sonra da kendini fazlasıyla sürdürdü. Dünya devriminin en büyük kozu olan Alman proletaryası sadece uluslararası kapitalizmin potansiyel bir düşmanı olduğu için değil, fakat Sovyet bürokrasisinin de varlığını dolaylı olarak tehdit ettiği için de coğrafi olarak da parçalandı: Batı ve Doğu Almanya olarak! Bu, proletaryanın parçalanması için ulusun ortadan ikiye bölünmesiydi. Bundan böyle dünya devriminin merkezine oturmuş bir Alman işçi sınıfından bahsetmek mümkün olmaktan çıkıyordu. ve bu gelişmenin sorumlusu da faşizme karşı birleşik işçi cephesi politikalarını sonuna kadar reddeden 3. Enternasyonal önderliğiydi.
3. Enternasyonal önderliği dünya işçi sınıfına karşı yürüttüğü haince politikaları faşizmin Almanya’da iktidara gelişinden sonra da sürdürdü. Hem de bu kez tam tersinden: artık faşizme karşı mücadelede “demokrat” emperyalist ülkelerden yana olmak gerekiyordu! Yani Alman ve İtalyan kapitalizmlerine karşı Fransız, İngiliz ve Amerikan kapitalizmlerinden yana olmak! Bu şu demekti: Avrupa ve dünya proletaryası faşizme karşı mücadelesinde kendi içindeki parçalanma ve bölünmeyi ortadan kaldıracak politikaları gündeme getireceğine, yani bir başka ifadeyle yıllardır araları açık olan işçi örgütlerini bir araya getireceğine, her ülkede büyük kapitalistlerin partileriyle “Halk Cephesi” adı altında bir araya gelmeliydi! İşte birleşik bir işçi cephesi yerine, gerçekte faşizmin iktidara gelmesini arzulamış olan büyük kapitalistlerin siyasi partileriyle artık zaten miadını doldurmuş olan faşizme karşı yapılan anlaşmalar ve bu anlaşmalarla işçi sınıfı hareketinin yönetiminin bu burjuva partilerine devri yeni felaketleri getirdi. Önce, 1939 yılında bu politika sayesinde muazzam İspanyol devrimi can evinden vuruldu ve Frankocuların iktidarının yolu açıldı. Ardından özellikle II. Dünya Savaşı’nın bitiminde aynı politikalar sayesinde bu kez iktidarın eşiğine gelmiş olan Fransız, İtalyan ve tabii Yunan proletaryalarının yenilgileri sağlandı.
Birleşik işçi cephesi politikalarının reddinin neden olduğu büyük tahribat
İşte 1914’ten (sosyal demokrat partilerin savaştan yana tavır almaları) 1989’a (Berlin Duvarı’nın yıkılması ve eskisine göre çok daha namüsait koşullar altında da olsa Alman proletaryasının yeniden birleşme yoluna girmesi) kadar süren zaman zarfında, önderliklerinin (sosyal demokrat ve komünist) haince politikaları yüzünden birbirlerine düşman olan Avrupa işçilerini bir sınıf cephesi altında bir araya getirmek mümkün olmadı. Bu doğrultuda yürütülen politikalar da sürekli olarak duvara çarptı. 1. Enternasyonal döneminden farklı olarak farklı inançları paylaşan işçi sınıfları ortak yapılar altında esas düşmana karşı mücadele edemediler. Batıdakiler büyük kapitalistler rejimiyle uzlaşan aristokratik önderlikleri aracılığıyla, Sovyetler Birliği ve benzeri bürokratik işçi devletlerindekiler ise yönetimi elinde bulunduran baskıcı bürokrasinin – ki bu bürokrasi sonuçta bizzat kapitalist sınıf olmaya soyunup işçi devletinin yıkılmasına neden oldu – yıldırmalarıyla tamamen apolitikleşerek birbirleriyle sınıf dayanışmasına giremediler. Dolayısıyla kazanan hep uluslararası kapitalizm oldu.
Günümüzdeki çelişkili durum
İşçi sınıfı hareketini 1914’ten itibaren kontrol altında tutan sosyal demokrat önderliklerle özellikle 30’lu yıllardan itibaren kendi denetimine sokan Sovyet bürokrasisinden geriye kalan önderlikler, artık günümüzde geçmiş güçlerinin çok uzağındalar. Bunun başlıca iki nedeni var:
- Sovyet devletinin çökmesinden sonra uluslararası kapitalizmin önündeki temel engellerden biri kalkmış oldu. Kendi ülkelerindeki işçilerin Sovyetler Birliği’ne özenmesi ihtimali – ki bu durum geçmişte, yani Rus Devriminden hemen sonra, ihtimal olmanın da ötesinde bir somutluk taşırken, Stalinizm’le birlikte zaten hep sürekli bir gerileme içindeydi – yok oldu. Bu ise, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalistlerce Batı Avrupa’da uygulanmak zorunda kalınan “refah devleti”ne duyulan ihtiyacı ortadan kaldırıyordu. Avrupa işçi sınıfına Sovyet bloğuna kaymasın diye sunulan sosyal haklar artık geri alınmalıydı. Nitekim günümüzde Avrupa’da ve hatta ABD’de bile tam bunu yaşamaktayız. Kuşkusuz Avrupa işçi sınıfının elde etmiş olduğu bu haklar, iktidara gelemese bile kendi yürüttüğü sınıf mücadelesinin ve tabii bu arada Ekim Devrimi’nin ürünüydü. Günümüzde yılların getirdiği rahata alışkın Avrupa sosyal demokrasisi önderlikleri süratle geleneksel işçi örgütlenmesi anlayışından uzaklaşarak Avrupa muhafazakar partilerinin işlevini üstlenmek istiyorlar. Fransız Sosyalist Partisi’ni sendikalara dayanan bir işçi partisi olarak tanımlamak geçmişten beri mümkün değilken, tam da gerçek birer işçi örgütü geleneğine sahip olan İngiliz ve Alman partilerinin son dönemlerde içine girdikleri süreç bütünüyle böyle. Bu partilerin mevcut önderliklerinin burjuvazinin çıkarlarını kollamada kraldan fazla kralcı olmaları bu durumun açık bir göstergesi. Tabii Avrupa Birliği projesi de bu gelişmeye fazlasıyla ivme kazandırıyor.
- Gene Sovyet devletinin çökmesine paralel olarak geçmişten bu yana onun desteğine mazhar olmuş bütün Avrupa komünist partileri muazzam bir boşluk içine düştüler. Gerçekten de Sovyet devletinin varlığının sona ermesinden bu yana gerek Fransız Komünist Partisi ve gerekse İtalyan Komünist Partisi işçi tabanlarını hızla yitirmeye başladılar. Benzer durum Yunan Komünist Partisi ve özellikle İspanyol Komünist Partisi ve Portekiz Komünist Partisi için de söz konusu oldu. Bunlardan İspanyol Komünist Partisi ile Portekiz Komünist Partisi inanılmaz ölçüde sağa kaydılar. Yunan Komünist Partisi hükümette kalabilmek için sağ partilerle koalisyon oluşturdu. İtalyan Komünist Partisinin ana gövdesi “komünist” adından bile vazgeçti ve tabii burjuvazi adına ülkeyi yönetir oldu. Öte yandan SSCB’nin dağılmasıyla birlikte kapitalizmi seçen Doğu Avrupa ülkelerinin eski komünist partileri de neredeyse istisnasız bir biçimde seçimlerle iktidara gelip ülkelerini bu kez kapitalizm adına yönetmeye koyuldular. Burada üzerinde önemle durulması gereken husus doğu ülkelerindeki komünist partilerinin de hızla birer işçi örgütü olmaktan uzaklaşmalarıydı. Nitekim bu konuda en çarpıcı örnek eski Doğu Almanya Komünist Partisinin durumu olsa gerek. Duvar yıkıldıktan sonra PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi) adını alan bu parti üye bileşimi olarak işçi sınıfı dışı kesimlere uzanarak işçi tabanından kopmayı tercih etti. Paradoksal olan durum, halihazırda Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) üye bileşiminin bu partiye göre daha fazla işçi sınıfından olmasıdır.
Eski komünist ve sosyal demokrat partilerin önderliklerinin emperyalizm yanlısı kampa geçişleri kuşkusuz bu partilerin birer işçi partisi olmaktan çıkışlarıyla da doğrusal olarak orantılıdır. Gerçekten de bu partiler ne ölçüde işçi tabanlarından uzaklaşırlarsa o ölçüde kapitalist kampa yakınlaşma imkanını elde ediyorlar. Aksi halde saf burjuva politikalar izlemekte olan önderliklere sahip İngiliz ve Alman Sosyal Demokrat Partileri gibi tabanın basıncıyla iki ileri bir geri adım atmak zorunda kalıyorlar.
Bütün bu anlatılanlardan anlaşılacağı üzere işçi sınıfı hareketi günümüzde son derece çelişkili bir durumla yüz yüze: bir yandan varlıkları işçi sınıfına ihanetle eş anılmaya başlanmış önderliklerin çöküşü ve iflasının yarattığı olumlu gelişme, ama öbür yandan işçi sınıfı örgütlerinin (partiler ve sendikalar) gerileyip zayıflamalarının yarattığı olumsuzluk. Bu çelişkinin aşılması yönünde atılacak adımlar önümüzdeki dönemin devrimci Marksizminin kaderini belirleyeceği gibi dünya işçi sınıfının da geleceğini tayin edecektir. 1938’de olduğu gibi, günümüzde de, insanlığın krizi proletaryanın önderlik krizine indirgenmiş durumdadır. Tek farkla ki, o zaman proletaryayı tümüyle kontrolleri altında tutan önderlikler vardı, bugünse onlar bile yok. Bunun bir dezavantaj olmaktan çıkıp bir avantaja döndürülmesi tamamıyla devrimci Marksizm’e ve dolayısıyla onun tek uluslararası ölçekteki örgütlü gücü olan IV. Enternasyonal’e bağlıdır. Önümüzdeki dönemde IV. Enternasyonal’in atacağı adımlar proletaryanın sınıf mücadeleci bir önderliğinin inşası yolunun açılmasına ya da sonsuza kadar kapanmasına neden olacaktır. Hep söyledik, gene söylüyoruz, insanlığın önünde, bütün bir insan uygarlığının kurtarılması ve dolayısıyla kapitalist barbarlığa son verilmesi yolunda çok fazla zaman yoktur. Girmekte olduğumuz kapitalist barbarlık ve yıkım sürecinden insan uygarlığını kurtaracak tek güç olan uluslararası proletarya bunu ancak dev işçi örgütlerini her ülkede inşa ederek başarabilir. IV. Enternasyonal’in görevi bu konuda proletaryanın yolunu açmak, ona yardımcı olmaktır. Proletaryanın kurtuluşunun onun kendi eseri olacağının bilincindeki IV. Enternasyonal, onun yerini kendisi doldurmayacak, sadece zemini temizleyecek ve ona tertemiz bir bayrak sunacaktır.
Dünyada yapılması gereken
Geleneksel işçi partilerinin hemen hiç varolmadığı ya da zaman içinde silindiği ülkelerde atılması gereken en önemli adım, işçi sınıfının başka kitlesel örgütlerinin devreye sokularak sınıf temelli, sermayeden ve onun devletinden bağımsız bir işçi partisinin inşasına varacak yolları açmaktır. Brezilya, Güney Kore ve Cezayir’de yapıldığı gibi. Venezuela, Meksika ve Ekvador’da böyle bir parti inşasının ilk adımlarının atıldığı gibi. Bilinmelidir ki, böyle bir parti günümüzde birleşik bir işçi cephesinin neredeyse izdüşümüdür.
“İşçilerin Kendi Partisi” ya da kitlesel bir işçi partisi anlayışı veya birleşik bir işçi cephesinin somutlanışı kuşkusuz dünyanın her ülkesinde aynı seyri izlemek zorunda değildir. Gerçekten de, sözgelimi, çeşitli geleneksel işçi örgütlerinin (sendikalar ve partiler) varlıklarını her şeye rağmen korumaya devam ettikleri ülkelerde atılması gereken adım belki de varolan bu partilerin üzerinden yürümek olabilir. Nitekim eğer Alman Sosyal Demokrat Partisi ya da İngiliz İşçi Partisi bu ülkelerin proletaryasının hala büyük çoğunluğunu kucaklıyorsa ve bunların dışında bir siyasal yapılanma söz konusu değilse hareket noktası bu örgütsel yapılar üzerinden yürümek olabilir. Bu durumda, işçi sınıfının bu geleneksel yapılarının içinden ve dışından yürütülecek sistemli bir örgütsel faaliyetle ilk elde bu partilerin içinde yeniden sınıfın geçmiş kazanımlarının korunması temelinde bir çalışma yapılabilir. Bu durumu somutlamak gerekirse şöyle söylemek gerekir: özellikle Stalinist önderliklerin işçi sınıfının sırtından düştükleri, buna karşılık sosyal demokrat önderliklerin de geçmiş “sosyal devlet” kazanımlarını korumayı büyük ölçüde terk ettikleri günümüzde, eğer Alman ve İngiliz partileri kendi ülkelerinin işçi sınıfının gözünde hala alternatifsizseler, bunun üzerine üzerine gitmek devrimci Marksizm’in yürüttüğü sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. İşçi sınıfının ne sendikaları ve ne de kitlesel siyasal örgütleri neo-liberal politikaların izleyicisi olan önderliklerin eline bırakılamaz. Kuşkusuz kitlesel sosyal demokrat partilerin önderlikleri daha I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden bu yana burjuva politikalar izliyorlardı. Ama geçmişte bu politikaları izlerken aynı zamanda işçi sınıfının çıkarlarını dolaylı yoldan da olsa savunmak durumundaydılar. Şimdiyse artık buna bile ihtiyaç duymuyorlar. İşte bu farklılıktır ki, günümüzde, bu partilerin içinde, var olan önderliklerine karşı her düzeyde bir sınıf politikası yürütülmesi imkanını sunuyor.
Türkiye’de birleşik işçi cephesinin “İşçilerin Kendi Partisi”nde somutlanışı
Türkiye’de PGB Sosyalizm geleneğinin birleşik işçi cephesi taktikleri konusunda izlediği politikalar 12 Eylül 1980 öncesine uzanır. Nitekim 12 Eylül askeri darbesinden hemen önce Şubat 1980 tarihinde yayınlanan İşçi Cephesi dergisinde yaklaşan bir askeri darbe ihtimaline karşı genel grev çağrısı yapılırken, aynı zamanda varolan bütün işçi örgütlerinin bir araya gelip bir birleşik cephe oluşturmaları önerisi yapılmıştı. O günün koşullarında işçi örgütlerinin bir araya gelmesinin somut anlamı TÜRK-İŞ ile DİSK’in bir cephe oluşturması ve diğer irili ufaklı işçi sınıfı yandaşı örgütlenmelerin de bu cephenin içinde yer almalarıydı. Kuşkusuz böyle bir öneri Türkiye sosyalist hareketinin bileşenlerine hiç de sıcak gelmedi, çünkü sonuçta “sağ”da yer aldığı bilinen TÜRK-İŞ’i de kapsıyordu. Bilindiği gibi askeri darbe öncesinde böyle bir cephe inşa edilemedi ve dolayısıyla darbenin kendisi de daha kolay gerçekleşti.
Benzer ve hatta daha somut bir öneri 1990 yılındaki Zonguldak direnişi sırasında PGB Sosyalizm tarafından yapıldı. Buna göre direnişe geçen yaklaşık 50 bin maden işçisi ve ailesine Genel Maden-İş Sendikasının Başkanı Şemsi Denizer önderliğinde kitlesel bir işçi partisi kurmaları çağrısı yapılıyordu. O günün konjonktüründe böyle bir partinin Zonguldak merkezli olarak kurulması durumunda bile Türkiye çapında milyona varan üye sayısına ulaşacağı ve bunun sosyolojik olarak da bir işçi partisi olacağı aşikardı. Türkiye sosyalist hareketi bu öneriyi de anlayamadı. Hatta daha da ileri gitti ve böyle bir partinin nasıl olur da Şemsi Denizer gibi bir sendika bürokratına kurdurtulabileceği sorgulandı. Eldeki örnek hep Lula’ydı ve tabii Denizer buna uymuyordu! Böylelikle bir büyük fırsat daha kaçırılmış oldu.
Yaklaşık altı ayı aşkın bir süredir “İşçilerin Kendi Partisi” fikriyatını benimseyen bir dizi sendikacı, işyeri temsilcisi ve sendikalı aktivistle birlikte Uluslararası İşçi Kardeşliği bülteni aracılığıyla içinde bulunduğumuz koşullarda bir kitlesel işçi partisinin kurulmasının çağrısını yapmaktayız. Kuşkusuz bugünün koşulları 1990 yılının koşullarından oldukça farklı. Zonguldak büyük işçi eylemi 1989 yılında başlayan yükselişin son barutuydu. Zaten o günden bu güne hareket sürekli bir gerileme içinde. Bu gerilemenin başlıca nedeni ise ideolojik. İnsanlar aradan geçen zaman zarfında neo-liberal politikaların doğrudan ürünü olan özelleştirmelerin aslında çok da kötü bir şey olmadığına ikna edildiler. Başta SSK olmak üzere sosyal güvenlik kurumlarının aslında gereksiz ve müsrif kurumlar olduğuna şartlandırıldılar. Sanki her şey kârdan ibaretmiş gibi, KİT’lerin satışının ve üretimden düşürülmesinin anlamlı olduğuna inandırıldılar. Şimdi işin farkına varılmaya başlandığında ise, “artık geçmiş olsun!” deniyor. Şunu hiçbir zaman unutmayalım: “artık geçmiş olsun!” cümlesi işçi hareketi açısından kullanılması en tehlikeli cümledir. Çünkü bu her şeyin artık geri dönmemecesine bittiği anlamına gelir. Oysa bugün hala her şey kaybedilmiş değildir ve kaldı ki, her şey gerçekten kaybedildiğinde bile kaybedilenlerin yeniden kazanılması bugüne kadar hiç kazanılmamış olanların kazanılmasından daha kolaydır. Bugün Zonguldak 1990’da değiliz ama, o günkünden farklı olarak sadece Zonguldak Kömür İşletmeleri değil, onlarca KİT yok edilme tehdidi altındadır. Dolayısıyla içine girdiğimiz dönemde özellikle geriye kalan KİT’lerde kolektif olarak mücadele edilebilecek, daha doğrusu birlikte mücadelenin örgütlenebileceği bir alan mevcuttur.
“İKP” çalışması nasıl sürdürülüyor?
Şimdilerde “İşçilerin Kendi Partisi” faaliyetinin ana eksenini Uluslararası İşçi Kardeşliği bülteni aracılığıyla sürdürmekteyiz. Uluslararası İşçi Kardeşliği bülteninde çeşitli uluslararası kampanyalar sürdürüldüğü gibi (Halen tutuklu bulunan Romen Madenciler Sendikası Genel Başkanı Miron Cozma’nın serbest bırakılması, Bangladeş’in Chittagong limanının satışının durdurulması, Brezilya’da topraksız köylülerin toprak taleplerinin İşçi Partisi hükümetince yerine getirilmesi gibi) esas olarak “İşçilerin Kendi Partisi”nin bu yıl içinde kuruluşunu gerçekleştirmesi çabaları sürdürülüyor. Bu doğrultuda yürütülmekte olan politika şu: Uluslararası İşçi Kardeşliği’nde yayımlanmış bulunan ve Emek Platformunu en kısa zamanda sadece işçilerden oluşacak bir partiyi kurmaya davet eden mektubun çeşitli sendika yöneticisi, işyeri temsilcisi, işyeri baş temsilcisi ve sendika genel kurul delegelerine imzalattırılması. TÜRK-İŞ, DİSK ve HAK-İŞ’e bağlı 100 kadar sendikacının ve sendika aktivistinin imzaladığı bu mektubun imzacılarının sayısının binleri bulması durumunda – ki kolaylıkla mümkün gözüküyor – Emek Platformunun o günkü dönem sözcülüğüne bu talebin sunulması gerekiyor. Böyle bir talebe Emek Platformunun ne cevap vereceğini ya da bu yolda ne tür adımların atılabileceğini kuşkusuz şimdiden kestirmek mümkün değil. Gerçi sayıları binleri bulan bir imzacılar listesi ortaya çıktığında Emek Platformunun buna kayıtsız kalması beklenemez ama, bir sürünceme durumunda imzacıların kendi içlerinden seçecekleri kurucularla “İşçilerin Kendi Partisi”ni kurmaları kaçınılmazlaşacaktır. Bununla birlikte Uluslararası İşçi Kardeşliği etrafında bir araya gelen böyle bir partinin taraftarları daha sonra Emek Platformunun çatısı altında kurulabilecek olan muhtemel bir bağımsız işçi partisi içinde kurulmuş olan bu partiyle yer almayı şimdiden taahhüt etmelidirler. Bir başka ifadeyle önümüzdeki dönemde kurulacak olan “İşçilerin Kendi Partisi”, kendi kuruluşundan sonra eğer daha kitlesel bir işçi partisi kurulursa onun içinde yer almalıdır.
Öte yandan “İşçilerin Kendi Partisi” çalışması birleşik cephe taktiklerini daha şimdiden hayata geçirmenin yollarını aramalıdır. Bu kısaca şu demektir: Bir yandan yukarıdan aşağıya, yani sendika yöneticileri aracılığıyla böyle bir basıncı işçi tabanı üzerinde yoğunlaştırmak, öte yandan, aşağıdan yukarıya sendika yöneticilerinin üzerinde böyle bir partinin inşası doğrultusunda onların faaliyet göstermelerini sağlamak için baskı yapmak.



