Trump’ın seçilmesi işçi hareketinin yöneticilerinin politikalarının yenilgisidir

— IV. Enternasyonal’in Yeniden Teşkili için Örgütlenme Komitesinin (OCRFI) Bildirisi

5 Kasım 2024 tarihinde ABD’de Trump’ın başkan seçilmesi dünyanın en güçlü kapitalist ülkesinde burjuvazinin egemen fraksiyonları için, uluslararası planda olduğu kadar ülkesel planda da artık egemenliklerini geleneksel araçlarla sürdürebilmelerinin mümkün olmadığının fiili ifadesidir. Amerikan burjuvazisi ancak sosyal sınıflar ve devletlerarası ilişkilerde geleneksel ilişki tarzlarından kurtulmak yoluyla karşı karşıya kaldığı sorunların çözebileceğine inanıyor.

Bu durumun kökünde yatan şey üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerine temellenmiş kapitalist sistemin açmazıdır. Bu ise Marksistlerin en başından beri tahlil ettikleri şeydir. Marx’ın “Kapital”inde, Lenin’in “kapitalizmin en üst evresi Emperyalizm”de ve Troçki’nin kapitalizmden sosyalizme “Geçiş Programı”nda üretici güçlerin gelişiminin artık durduğu saptamalarında (çünkü artık üretici güçler değil yıkım güçleri devrededir) ifadesini bulan kesintisiz Marksist tahlillere dayanır. Gene bu durumun kaynağında giderek artan miktardaki kullanılabilir sermayelerle onların değerlenme sahalarının anemik (kan kaybettirici) karakteri arasındaki ürkütücü uçurum yatıyor. Bu çelişki kapitalist sınıf için en yapay yollar da dahil olmak üzere bütün imkanlar kullanılarak yeni sermaye değerlenme sahalarının açılmasını gerektiriyor ki, bu da ister istemez var olan krizi daha da ağırlaştırıyor.

Devamı

5 Kasım’ın önemi: Bundan sonra ne yapmalı?

— ABD Socialist Organizer (Sosyalist Örgütçü) açıklaması, 9 Kasım 2024

Sermaye medyasının 5 Kasım seçimleriyle ilgili açıklamalarına bakacak olursak, seçmenlerin dramatik bir şekilde faşizme doğru sağa kaydığı ve ABD işçi sınıfı ile Siyah, Yerli ve Renkli Halk (BIPOC) topluluklarının tarihi bir yenilgiye uğradığı sonucuna varmak gerekir. Ama yanılıyorlar.

5 Kasım’da yenilgiye uğrayan işçi ve BIPOC topluluklarının yanlış yönlendiricilerinin Demokrat Parti’ye yönelimi ve yine onların – söylemleri ne kadar radikal olursa olsun- Demokratları desteklemenin bir şekilde yükselen faşizm dalgasına karşı bir siper olabileceği yönündeki yanlış beklentileriydi. Ama beklentinin kendisi doğru değil.

Doğru, çalışan insanlar ve ezilen BIPOC toplulukları ciddi bir darbe aldı. Doğru, cesaret kazanmış bir hükümetin ve kurumsal elitin saldırıları artacaktır.

Ama ancak ABD sendikal hareketinin ve BIPOC örgütlerinin onarılamaz bir şekilde parçalanması ve göçmenlerin topluca sınır dışı edilmiş olması bir yenilgi anlamına gelirdi; ki henüz böyle bir durum söz konusu değildir.

Şu anda yenildiğimizin iddia edilmesi, artık emekçilerin ve BIPOC topluluklarının durumu tüm sömürülenler ve ezilenler lehine çevirme şansının kalmadığını söylemek anlamına gelecektir. Oysa bugün bizim hala yapabileceğimiz ve gecikmeksizin yapmamız gereken bu doğrultuda mücadeleye girmektir.

Trump’ın Oyu Artmadı, Yükselen Sağcı Bir İrade Yok! Olan Demokratlara Karşı Bir Referandumdu!

Trump’ın sirkine herkes kanmadı. Giderek artan sayıda seçmen bir protesto biçimi olarak seçim günü evde kaldı. Buna “Katılımda Çöküş!” adı verildi.

Oyların %93’ü sayıldığında, Trump oy kullananların yaklaşık %50,5’i tarafından seçilirken, Harris oyların %47,9’unu aldı. Oy verme yaşındaki nüfusun sadece %26’sının Trump’a oy vermiş olması dikkat çekicidir. Aslında, Trump 2020’de aldığından daha fazla oy almazken (yaklaşık olarak aynı oyu aldı), Harris 2020’de Biden’ın aldığından 10,9 milyon daha az oy aldı.

Sadece bu istatistikler bile Trump’ın Amerikan halkından sağcı bir yetki aldığı iddiasını yalanlıyor. Sağcıların oyları artmadı ama Demokratların oyları kesinlikle düştü: yaklaşık 11 milyon!

Demokrat Parti, milyarder sınıf tarafından finanse edilen ve kontrol edilen kapitalist bir partidir. İşçilerin çıkarlarını ilerletmek için kullanılamaz. Harris’in kampanyası, geçmiş Demokrat başkanların geleneklerini izleyerek, emekçileri yabancılaştırdı ve Cumhuriyetçilerin zaferine giden yolun açılmasına yardımcı oldu. Nebraska ve Missouri gibi Trump’a oy veren kırmızı eyaletlerde bile aynı sandıkta asgari ücretin artırılması ve ücretli hastalık izninin yürürlüğe sokulması gibi işçi yanlısı önlemlerin kabul edilmiş olması dikkat çekicidir. Sermaye medyasının bizi inandırmak istediği gibi sağın bir sandık zaferinden çok uzak bir durumdayız.

Demokratların Fiyaskosunu Açıklayan Bazı Nedenler

  • Newsweek dergisi (7 Kasım) “Demokratlar Harris’i Neden Reddetti?” başlıklı bir haber yayınladı. Derginin ana cevabı ekonomiye odaklanıyordu. “Seçmenler COVID sonrası yıllardaki yüksek enflasyon nedeniyle hayal kırıklığına uğradı. … Ekonomik kriz büyük ölçüde göz ardı edildi ve böylece seçmenler hayal kırıklıklarının acısını Harris’ten çıkardı.”
  • Intercept dergisi (7 Kasım) bu konuda Kuzey Philadelphia’da çalışan Kandice Cabeza’dan bir alıntı yaptı:
    • “Siz [Harris] insanlar için ne yapıyorsunuz? Hayat pahalılığı, gıda, tıbbi yardım, sağlık faturaları gibi konularda ne değişiyor? Bu konuda bir şey duymadım. Kimin Bir Numara olacağı konusunda kavga ediyorlar, peki ya biz?”
  • Kamala Harris’in kampanyası öncelikle savaş suçlusu Dick Cheney gibi “neo-conları” hedef aldı. Bu “merkeze doğru taktiksel kayma” kampanyasına yeni seçmenler kazandırmadı; hatta pek çoğunu uzaklaştırdı.
  • Harris kampanyasında, Trump’ınkilerden neredeyse hiç ayırt edilemeyen sert sınır ve göç politikaları savunuldu. Harris Trump’ın politikalarını reddetmedi. Bunun yerine Trump’ı sadece Biden/Harris yönetimi sırasında bu politikanın uygulanmasını engellediği için eleştirdi.
  • Biden gibi Harris de İsrail’in Gazze’deki (Lübnan ve Batı Şeria’da da) soykırımını destekledi ve bu konuda Soykırım Joe’dan ayrı düşmeyi reddetti. Üstelik anketler seçmenlerin ateşkesi desteklediğini ve birçoğunun da ABD’nin İsrail’e silah sevkiyatına son vermesini desteklediğini göstermesine rağmen.
  • Harris’in büyük ölçüde gizli tutulan ekonomik planı Wall Street ve Silikon Vadisi tarafından hazırlanmıştı. Çalışan insanların ihtiyaç ve taleplerine hitap etmiyordu.
  • Kürtaj hakları konusunda: Demokratlar, kadınların Trump’ın kürtaj yasaklarına ve SCOTUS’un (ABD Yüksek Mahkemesi) kararlarına karşı çıkacağına güveniyordu. Bu Harris’in kampanyasının en önemli sloganlarından biriydi. Bunun kendilerini başarıya taşıyacağını umuyorlardı.

Oy kullanan kadınların yüzde elli dördü Demokratlar için oy kullandı, ancak bu hiçbir şekilde bir seferberlik değildi. Kadınlar, Trump’a oy veren eyaletlerde bile oy pusulaları yoluyla meseleyi kendi ellerine aldılar. (Bu eyaletlerin 10’undan yedisi kürtaj yanlısı önlemleri kabul etti. Güneydeki kilit eyalet Florida’da da %60’lık bir baraj olmasaydı, kürtaj hakkı lehine kullanılan %57 oy başarılı olacaktı).

Harris’in de Biden gibi kadınlara sunabileceği hiçbir şey yoktu; Harris’in pozisyonu, sadece masasına bir yasa tasarısı gelirse imzalayacağı yönündeydi. ABD’deki kadınlar, bunun çıkmaz ayın son Çarşambası demek olduğunu biliyorlar.

Demokratlar, bu konuda, Kongre’nin kontrolünü ellerinde bulundurdukları esnada harekete geçmediler. Her bütçe yasasına onay verdiler – kürtaj finansmanını kısıtlayan Hyde Değişikliği’ni içeren bütçe de bunun içerisinde olmak üzere. Bu, Demokratların kürtaj konusundan her seferinde nasıl kaçtıklarının sadece bir örneğidir.

İşçi Hareketi Neden Çok Önemli

Yaklaşık 10 milyon üyeli sendika federasyonunun – işçi bürokrasisi aracılığıyla – Demokrat Parti’ye bağlılığının devam etmesi, karşılaştığımız en büyük engeldir. Bağımlı işçi hareketi her seçimde Demokrat Parti adaylarına milyonlarca dolar katkıda bulunmaktadır. Bu sendikalar milyonlarca üyesini telefon bankacılığı ve kapı çalma faaliyetleri için seferber ediyorlar. Bağımlı işçi hareketinin desteği olmadan Demokrat Parti adaylarının hiçbir şansı olamaz. Oysa bu kaynaklar siyasi bir alternatif inşa etmek için kullanılabilir.

Bağımlı işçi hareketinin Demokrat Parti’ye boyun eğmeye devam etmesi, nihayetinde Demokratların fiyaskosunu açıklayan ana faktördür.

Joe Biden’ın Birliğin Durumu konuşması sırasında UAW (Otomobil İşçileri Sendikası) Başkanı Shawn Fain’ın öne çıkarılması ve kendi onayıyla ulusa Demokrat Parti’nin “en iyi dostu” olarak sunulması ile bu tabiiyet ve kooptasyon özellikle görünür oldu. Biden’ın bu konuşmasının Gazze’deki soykırımı sürdürmek ve Ukrayna’daki bitmek bilmeyen savaşı körüklemekle ilgili olduğu ve kendisine Soykırım Joe lakabını kazandırdığı unutulmamalıdır.

İhtiyaç duyulan şey, emek hareketinin Demokrat Parti’den kopması ve BIPOC ve işçi sınıfı örgütleriyle ittifak halinde bir İşçi Partisi inşa etme mücadelesine demir atmasıdır. Ve bu, her iki kapitalist partiden de temiz bir kopuş olmalıdır.

Engelleri Aşmak

Bize göre, tüm Demokrat Parti’nin peşinden ayrılmayanlar, başta işçi sendikalarının bürokratları, Sivil Toplum Kuruluşları (STK’lar) ve AOC-DSA-Bernie [AOC: Alexandria Ocasio-Cortez ve Bernie Sanders, Demokrat Parti’nin sol kanadını oluşturan DSA (ABD Demokratik Sosyalistleri) grubuyla ilişkili politikacılar – çn.] kanadı olmak üzere herkes, emekçilerin ve ezilen BIPOC topluluklarının emek, ekonomik ve diğer sosyal adalet hakları için verdikleri mücadelede karşılarına çıkan en büyük engellerdir.

Bernie Sanders Harris’i “işçi sınıfını terk etmekle” suçladı ve şu soruyu sordu: “Demokrat Parti’yi kontrol eden büyük şirketler ve yüksek maaşlı danışmanlar bu felaket kampanyadan gerçek bir ders çıkaracak mı?” Aslında sorunun kendisi Sanders’ın uzun zamandır üstlendiği rolü özetliyor: Bağımsız siyaseti yükseltmeye yönelik her türlü girişimi kapitalist Demokrat Parti çerçevesi içerisine geri döndürmek.

Daha “solcu” bir dille, başkanlık seçimlerinin arifesinde ABD Demokratik Sosyalistleri (DSA) liderliği “İşçiler Daha İyisini Hak Ediyor” başlıklı bir bildiri yayınladı. Şöyle diyorlar: “Eğer Trump kazanırsa, suç Kamala Harris’in ve Demokrat Parti kurulu nizamının olacaktır.”

Ve bir dahaki sefere “Yeni bir işçi sınıfı siyasi partisi inşa etmek isteyen daha fazla adaya ihtiyacımız olacak” diye de ekliyorlar.

DSA bir İşçi Partisi’nden, kapitalizmin ikiz partilerinden bağımsız bir siyasi parti inşa etmekten bahsetmiyor. DSA liderliği Demokrat Parti’de reform yapmaktan ve onu bu “yeni kitlesel işçi sınıfı partisine” dönüştürmekten bahsediyor.

Peki ama DSA kimi kandırmaya çalışıyor? Sadece son dönemde yaşanan bir-iki olaya bakmamız yeterli: DSA üyeleri Jamaal Bowman ve Cori Bush’un Temsilciler Meclisi’nden çıkarılmasında ve Jessica Cisneros’un önemli bir Teksas yarışında Demokrat Parti adayı olmasının engellenmesinde Demokrat Parti etkili olmuştur.

DSA liderliği tüm bunlara karşın Demokrat Parti ön seçimlerine katıldı. DSA liderliği, geçtiğimiz 6 Ağustos’ta Tim Walz’un başkan yardımcısı adayı olarak gösterilmesini “DSA’nın ve solun büyük zaferi” olarak sundu. 

Daha da kötüsü, 20 Nisan’da Kongre’de hem AOC hem de Cori Bush, Ukrayna’daki savaşı körüklemek için 61 milyar dolarlık ek askeri harcamayı ve ABD’nin Çin’e karşı askeri provokasyonları için 8 milyar dolarlık ek harcamayı desteklemek üzere oy kullandılar – tüm bunlar DSA liderliğinden tek bir protesto sözcüğü bile duyulmadan yapıldı!

Siyahların Kurtuluşları için meşru taleplerini Demokrat Parti’ye yönlendiren tüm Siyah yanıltıcılar da aynı derecede suçludur. Bu durum, Demokrat Parti’ye bağlı STK’lar içindeki BIPOC yanlış yönlendiricileri için de geçerlidir.

Trump’a Karşı Birleşik Cephe Direnişi ve Bağımsız Bir İşçi Sınıfı Partisi İnşa Etmek

On yıllardır görülmemiş bir grev dalgasının gösterdiği işçiler arasındaki yeni militanlık bize, emeğin işyerlerinde ve kamusal meydanlarda topluluk aktivist gruplarıyla yan yana bağımsız eylemde bulunması ve yerel düzeyden başlayarak siyasi arenaya kendi adına katılması için açık kapılar olduğunu söylüyor.

Bu nedenle önümüzdeki yılın başında, işçilerin ve BIPOC’un acil taleplerini – Trump göreve gelir gelmez ayaklar altına alacağı talep ve hakları – desteklemek üzere mücadeleyi örgütlemek üzere ülke çapında emek ve toplum meclislerinin toplanmasını öneriyoruz.

Faşizmin rüzgarına kapılamayız. En acil olarak, sendikaları (özellikle AFL-CIO ve Change to Win) ve BIPOC örgütlerini, Trump’ın göçmenlere yönelik toplu sınır dışı etme planını, grevci işçilere yönelik saldırıları ve Filistin’deki soykırıma direnen öğrencilere ve işçilere yönelik tüm gerici saldırıları durdurmak için göreve başlama gününde ve sonrasında kitlesel seferberlikler, yürüyüşler ve grevler düzenlemeye çağırıyoruz. Emek, Trump’ı durdurabilecek tek toplumsal güçtür.

Ayrıca, faşizme karşı bu birleşik cephe eylemleri kapsamında, Demokratlar ve Cumhuriyetçilerden net bir kopuşu teşvik etmek isteyen ve ezilenlerin sendikalarında ve topluluklarında kök salmış kitlesel bir bağımsız işçi sınıfı partisinin oluşumunu destekleyen herkese açık olan emek ve topluluk meclislerinin oluşturulması çağrısında bulunuyoruz. Bu tür hareketler arası meclisler veya koalisyonlar daha sonra yerel seçimler (okul kurulları, belediye meclisleri, vb.) için bu meclislere karşı sorumlu adayları demokratik olarak seçecek ve bağımsız bir işçi sınıfı siyasi programını teşvik ederken aynı zamanda seçim arenasının sağladığı platformu işyerlerimizde, okullarımızda ve topluluklarımızda faşizme karşı kitlesel seferberlikleri derinleştirmek için kullanacaktır.

Ancak bu şekilde, aşağıdan yukarıya, sermayenin ikiz partilerini yenilgiye uğratabilecek ve insanlığın ve gezegenin karşı karşıya olduğu varoluşsal krizi ele alma sürecini başlatabilecek yeni bir kitlesel bağımsız işçi sınıfı partisinin yapı taşlarını oluşturmaya başlayabiliriz.

Demokrat Parti, barışı, ırksal ve toplumsal cinsiyet eşitliğini, iklim adaletini ve ekonomik güvenliği inşa etmek yerine kapitalist sınıfın emirlerini yerine getirdiğini, Filistin’de şu anda insanlığı yok eden bir nükleer savaşa dönüşebilecek bölgesel bir çatışmaya dönüşen korkunç bir soykırımı bile finanse edecek kadar ileri giderek kanıtlamıştır.

Demokrat Parti, faşizmi mümkün kılan siyasi iklimi mümkün kılan işçi karşıtı politikalarıyla Trump’ın kazanmasına izin verdi. Yeni Trump yönetiminin tehlikeli, hatta faşizan hedeflerini yenmek istiyorsak, düşmanlarımızı desteklemeyi bırakmalı ve bizi temsil eden bir parti inşa etmeliyiz.

Socialist Organizer’ın yukarıda özetlediği stratejiyi destekleyen bir örgüt olan Bağımsız Parti için Emek ve Topluluk’u (LCIP) kurmak için lütfen bize katılın.

Aynı derecede önemli olarak, ileriye giden yolun, toplumun zenginliğini toplumdaki tüm değeri yaratanların, yani işçilerin demokratik kontrolüne veren, işçi sınıfı tarafından ve işçi sınıfı için sosyalist bir devrim gerektirdiğini belirtiyoruz. Bu amaçla sizi, 40’tan fazla ülkede militanları bulunan devrimci bir uluslararası örgüt olan Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden Kurulması için Örgütlenme Komitesi’nin ABD şubesi olan Socialist Organizer’a katılmaya davet ediyoruz.

Sizden haber almayı, açıklamamız üzerine düşüncelerinizi duymayı dört gözle bekliyoruz. Ayrıca sizi çalışma gruplarımıza ve forumlarımıza katılarak Sosyalist Örgütçü’ye katılmak için adım atmaya teşvik ediyoruz.

Kaliforniya’daki Demokrat merkezlerde seçime katılım oranları dibe vurdu

— Bradley Wiedmaier

Demokrat merkezlerde başkanlık seçimlerine normal katılım oranı oyların %80’i civarında seyretmektedir. 5 Kasım 2024 seçimlerine katılım kayıtlara geçen en kötü katılım oranına ulaşmıştır, neredeyse rekor kırılmıştır. Oakland Alameda County – %24,3; San Francisco City & County – %45,1; Sacramento – %35,0; San Jose Santa Clara County – %44,7; Los Angeles – %46,9; ve hatta genellikle en yüksek Demokrat katılım oranına sahip olan San Francisco’nun Marin County banliyölerinde bile katılım oranı sadece %45 olmuştur.
Seçmenlerin Demokrat merkezlerde sandığa gitmemesi, son birkaç seçim döneminde bir düzineden fazla eyalette kabul edilmiş olmasına rağmen eyalet çapında başarısız olan hapishane köleliğinin sona erdirilmesi (Önerge 6) de dahil olmak üzere bir dizi düzenlemenin yasalaşma olanağı bulamamasına yol açtı.

Bu rakamlar tüm seçim bölgeleri için geçerlidir, ancak daha sonra sayılan oy pusulalarının göreceli hacmiyle biraz değişebilir. Ancak yukarıda yazılmış olanlardan çok da farklı olmayacaklardır.
Demokratların bu çöküşü, katılımın %70’lerde olduğu Sierra Nevada ilçelerinde olduğu gibi Cumhuriyetçi merkezlerdeki yüksek katılımla tezat oluşturmaktadır.

Demokratların en tehlikeli aday karşısında daha az kötüyü seçmek yönünde seçmeni ikna etme konusundaki bu önemli başarısızlığı daha önce görülmemiş bir durumdur ve gerçek bir İşçi Sınıfı Siyasi Partisi alternatifi sunma çabasının ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

Trump’ın Provokasyonu: Filistin Halkı Tehlikede!

IV. Enternasyonal’in Yeniden Oluşumu için Örgütlenme Komitesi’nin (OCRFI) Deklarasyonu

ABD Başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığı ve ABD Büyükelçiliği’ni bu şehre taşıyacağı yönündeki provokatif açıklaması Filistin halkının ve Filistin halkının kendi geleceklerini kendileri belirleme hakkını koşulsuz destekleyen tüm dünyadan insanların haklı öfkesine sebep oldu. Filistin halkı bir kere daha tehdit altında!

Trump’ın provokasyonunun ardından kimi devlet başkanları ve siyasal liderler açıklamayı “esefle karşıladılar”, kimileri de bunu ABD yönetiminin politikasının gerçekliğini yansıtmayan “sorumsuz” bir açıklama olarak tanımladılar.

Elbette dünyanın en güçlü burjuvazisinin hükümetinde en üst düzeyde bir kriz mevcuttur. Ancak Trump’ın provokasyonu ABD emperyalizminin ve onun müttefiklerinin öncülüğünü yaptığı, halklara karşı yürütülmekte olan yaygın savaşın bir parçasını oluşturmaktadır. Bu adım; onun Kuzey Kore’yi haritadan silme tehdidinden, Suudi Arabistan’ın Yemen’de yürüttüğü soykırımsal savaşta ABD’nin dahlinden, Afganistan’daki güçlendirilmiş işgalden, Venezüella’nın istikrarsızlaştırılmasında ABD’nin doğrudan müdahalesinden ve Lübnan ve İran’a yönelik ABD-İsrail-Suudi tehditlerinden sonra gelmiştir. Bu, Cumhuriyetçi olsun Demokrat olsun, Trump’tan önce de Beyaz Saray’da olanların izlediği politikanın bir devamı ve hızlandırılmasıdır. Trump’ın Ortadoğu’da yeni kıyımların zeminini hazırlayan provokasyonu aslında üretim araçlarının özel mülkiyeti sisteminin varmış olduğu çıkmaz sokağın bir ifadesidir. Bu sistem bugün ancak üretici güçlerin kitlesel imhası pahasına, özellikle de silah ve savaş ekonomisinin büyümesi aracılığıyla yaşamını sürdürmektedir.

Uluslararası basının yansıttığı gibi Trump’ın provokasyonu Beyaz Saray temsilcilerinin Ortadoğu’da aylar süren müzakerelerinin sonucu olmuştur: “Ocak ayından bu yana ABD Başkanının damadı Jared Kushner sürekli Kudüs ile Riyad arasında mekik dokumuştur. Aslında eski bir İsrail rüyası üzerinde çalışmıştır: Arapları – en azından Körfez monarşilerini- İsrail’e yakınlaştırmak.” Bu pazarlıklar gerici Arap rejimleri ile İsrail devleti arasındaki açıkça ilan edilen işbirliğini beraberinde getirmiş, İsrail Genelkurmay Başkanı’nın bir Suudi gazetesine “İsrail ve Suudi Arabistan, İran’ın niyetleri hakkında tam bir görüş birliği içerisindedir” şeklinde demeç vermesi sonucunu doğurmuştur. Aynı bu müzakereler gibi ABD Başkanı’nın -Ortadoğu’da kontrolü elinde tuttuğunu iddia eden- açıklamaları bir kere daha Filistin sorununun öne sürüldüğü gibi bir tarafta “Yahudiler”, diğer tarafta “Müslümanlar”ın olduğu dini bir çatışma olmanın çok uzağında olduğunu göstermektedir. ABD emperyalizminin himayesinde Vahabi İslam’ın Suudi temsilcileri ile “Yahudiler adına” konuştuğunu iddia eden Siyonist devletin temsilcileri el ele vererek Filistin halkına karşı bu yeni darbeyi hazırlamışlardır. Bu, acısını Yahudi nüfus da dahil olmak üzere bölgenin tüm halklarının çekeceği bir darbedir.

Trump’ın provokasyonu 70 yıl önce, Kasım 1947’de BM’de Amerikan, İngiliz ve Fransız emperyalist liderlikleri ile SSCB Stalinist bürokrasisi arasında ulaşılan üst düzey bir anlaşmaya dayanarak dayatılmış olan Filistin’in taksimi planı ile başlamış mantığın devamıdır. Filistin’in bölüşümü, teokratik Siyonist Devletin kurulmasıyla sonuçlanmış ve bu devletin hedefi her geçen gün daha fazla Filistinlinin topraklarından atılması, sürekli katliamlara uğraması olurken, Yahudi nüfus da sömürgeci bir idare mantığına sıkıştırılmış ve hapsedilmiştir. Bu bölünmenin kabulüne ve İsrail devletinin tanınmasına dayanan tüm anlaşmalar, özellikle de Oslo Görüşmeleri (1993) Filistin halkının üzerindeki boyunduruğu ve topraklarından kovulmuşluklarını sadece pekiştirmiş ve milyonlarca Filistinli mültecinin en basit demokratik hakları olan 70 yıl önce çıkartıldıkları köylerine ve şehirlerine dönme haklarını kullanmalarını daha da imkansız hale getirmiştir.

Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden Oluşumu için Örgütlenme Komitesi (OCRFI), ABD Yönetiminin başı tarafından yapılan provokasyonu şiddetle kınamakta ve Filistin halkının toprak, barış ve özgürlük hakları için mücadelesine, bir başka ifade ile Filistin halkının bir ulus olma hakkı ve tüm mültecilerin geri dönme hakkına koşulsuz desteğini tekrarlamaktadır.

OCRFI; Filistin halkının savunulması için, ABD emperyalizminin ve onun Ortadoğu’daki hizmetkarlarının, yani İsrail devletinin ve gerici Arap devletlerinin politikalarına karşı çıkılması için işçi örgütlerine ve demokratik örgütlere birliktelik çağrısı yapmaktadır. OCRFI’ya bağlı örgütler Filistin halkını savunan her türlü eyleme -kendi bayrakları ile- katılacaklardır.

OCRFI; işçi hareketi içerisinde 1947’de BM’in taksim planına karşı çıkan tek akım olan Dördüncü Enternasyonal’in mücadelesinin devamının bir parçasıdır. Bu akım, o gün bu planı doğru bir şekilde “aynı anda hem Arap kitlelerin mücadelesini, hem de Yahudi işçi kitlelerin hoşnutsuzluğunu anti-emperyalist bir patlamadan saptırarak bir kardeş katli kavgasına yönlendirmenin en etkili yolu” olarak tanımlamıştı (Quatrième Internationale, Aralık 1947).

Bu süreklilik içerisinde OCRFI Filistin halkının kendi geleceğine özgürce karar verme hakkını ve Kudüs başkenti olacak şekilde tüm tarihi Filistin bölgesini kapsayacak, dini ve etnik kökenlerinden bağımsız olarak tüm vatandaşları için eşit hakları güvenceye alacak demokratik ve laik bir Filistin Cumhuriyetinin yolunu açacak bir Filistin Kurucu Meclisini savunduğunu duyurmaktadır.

8 Aralık 2017
OCRFI Uluslararası Komitesi

 

Haritalar sırasıyla 1946 yılındaki Filistin topraklarını ve Yahudi yerleşimlerini, 1947’deki BM bölünme planı sonrası durumu, 1949-1967 yılları arasında Filistin ve İsrail topraklarını ve 2000 yılındaki durumu gösteriyor.

14 Temmuz, Trump ve Macron Paris’te; Savaş Çığırtkanlarının ve Sömürücülerin Kutsal İttifakı

— The Organizer (ABD) ile La Tribune des Travailleurs (Fransa) Ortak Açıklaması

Donald Trump ve Emmanuel Macron 14 Temmuz’da yapılan geleneksel askeri geçit törenine birlikte başkanlık ettiler. Fransa’da bu ulusal bayram, 14 Temmuz 1789’da – monarşinin keyfi idaresini ve baskısını temsil eden- Bastille zindanının devrimde halk tarafından basılmasını anmak için kutlanıyor. İşte böyle bir anmaya, bir yanda Meksika sınırına “utanç duvarı”nı inşa etmeye kararlı olan adam ile diğer yanda Beşinci Cumhuriyetin “taçsız monarkı”, olağanüstü hali –yani keyfi idareyi- daimi bir hükümet etme biçimine çevirecek Collomb Yasası’nı çıkarmaya uğraşan diğer adam başkanlık ettiler. Şüphesiz ki Élysées Sarayı’ndaki askeri geçide başkanlık etmiş bu baylar gerici güçlerin, savaş çığırtkanlarının ve sömürücülerin kutsal bir ittifakıdır.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron’un birlikleri Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Mali’de, Haiti’de ve başka ülkelerde ezilen uluslara ve halklara karşı müdahalelerin, savaşların ve kanlı işgallerin içerisindedir.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron’un savaş donanmaları Kore denizlerinde dolanmakta, Kore ve Çin’e karşı tehlikeli bir askeri tırmanışı yükseltmektedir.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron sürekli olarak İran’a karşı saldırgan açıklamalarda bulunmakta ve 2003’te Irak’a karşı girişilen savaşı meşrulaştırmak için kullanılmış olanlara benzer düzmece “argümanlara” başvurmaktadırlar.

Savaş çığırtkanıdırlar! Trump ve Macron hükümetleri de kendilerinden önce gelen hükümetler gibi, Gazze’ye karşı 10 yıldan fazla süredir uygulanan hukuksuz ambargoyu desteklemektedir.  Dahası bir iki gün içerisinde Macron, Trump’ın sadık dostu Benjamin Netanyahu’yu kabul edecektir.

Élysées Sarayı’ndaki askeri geçitte Macron ile Trump Irak ve Afganistan’da savaşa katılan birlikleri coşkuyla alkışladılar.  Aynı esnada ABD Savunma Bakanı James Mattis Afganistan’a 5.000 ABD askerinin daha gönderileceğini açıklıyor, Irak Birleşik Ortak Görev Gücü komutanı Korgeneral Stephen Townsend ise ABD birliklerinin daimi olarak konuşlandırılmak üzere Irak’a döneceğini duyuruyordu. Aynı anlarda Macron da Sahra çölünün kuzeyindeki bölgede daha fazla Fransız askerinin konuşlandırılacağını duyuruyordu.

Daha fazla savaşı ve askeri müdahaleyi gerçekleştirebilmek için Macron’u ve Avrupa’daki tüm diğer NATO üyesi ülkeleri, askeri bütçelerini milli gelirlerinin yüzde 2’si oranında artırmaya ikna ettiği için Trump artık istediği kadar kasıla kasıla yürüyebilir. Bu olay, tam da ABD’de 9 Eylül saldırılarından bugüne Bush, Obama ve Trump yönetimlerinin tüm dünyada halklara karşı yürüttüğü savaşlarda 2 trilyon Dolar harcandığının açıklandığı esnada oluyor! Bu toplam paranın 841 milyar Doları Afganistan’ın kanlı işgali için kullanılmış.

Bu paralar Trump ve Macron tarafından Devletten ve kamu hizmetleri bütçelerinden yağmalanmış milyarlarca Dolar ve Euro’dur. Tüm bunların sebebi ise, aynen Savaşa, Sömürüye ve Güvencesiz Çalışmaya karşı Mumbay Manifestosu‘nda (20 Kasım 2016) ifade edildiği gibi, kriz içindeki çürüyen kapitalist sistemde, savaş ile sömürünün tümüyle iç içe geçmiş olmasıdır: “Her kıtada savaş sürekli olarak yayılıyor, sömürü ağırlaşıyor ve güvencesiz çalışma sürekli olarak yaygınlaşıyor.

Trump ile Macron, finans kapitalin bu iki temsilcisi, sadece Amerika’daki işçi militanlarının terimiyle “yurtdışındaki savaş”ta birbirlerine angaje değildirler. Bundan başka kendi işçi sınıflarına karşı her boyutta yürüttükleri “yurtiçindeki savaşta” da birbirlerine angajedirler. Bir yanda Trump, ülke çapında bir federal “Çalışma Hakkı” (daha ucuza) yasası çıkarmayı ve böylelikle tüm sendikaları işyerlerinden çıkartarak Meksika’da en kötü serbest ticaret bölgelerinde geçerli olan “emek maliyetlerini” dayatmayı hedeflerken; Macron da mecliste hızlı müzakerelerle çıkarmaya çalıştığı yasalarla İş Kanununu etkisizleştirecek bir saldırıyı başlatmış bulunuyor ve bununla işyeri anlaşmalarını genelleştirerek sendikalardan kurtulmayı hedefliyor.

Bir yanda Trump ve milyarderlerden oluşan –aralarında özel sigorta şirketlerinin temsilcileri de olan- hükümeti, yoksullar için sağlık yardımını yürürlükten kaldırmak ve 23 milyon kişiyi sağlık sigortası kapsamı dışında bırakmakta kararlı iken; Macron da Fransa’daki tek kişi ödemeli sağlık sistemini, işçilerce 1945’te zorlu mücadelelerle kazanılmış olan Sosyal Güvenliği yürürlükten kaldıracağını açıklıyor. Trump ve Macron, sağlık sisteminin yanı sıra kamusal eğitimden başlayarak kamu hizmetlerini de imha etmek ve özelleştirmek konusunda kararlılar.

Bir yanda Trump bir göçmen karşıtı yasadan sonra diğerini zorlarken, Obama yönetimi tarafından da ciddi şekilde uygulanmış olan operasyonları ve belgesiz insanların Meksika’ya ve Orta Amerika’ya deport edilmelerini daha da yaygınlaştırırken; diğer yanda da Macron, Avrupa Birliği ile mutabık şekilde emperyalist savaşlardan ve yoksulluktan kaçmak için hayatlarını tehlikeye atmış insanları Fransa sınırlarından dışarıya atıyor. Her iki adam da, bir yandan baskı ile diğer yandan sendikaları ele geçirerek devlete tabi kılma çabalarını birleştiren politikaları ile siyasal demokrasinin tüm biçimlerini dinamitliyorlar.

Ancak Trump’ın Macron ile bir ortak noktası daha var: Her ikisi de kayıtlı seçmenlerin yarısından azının oyu ile seçildiler; her ikisi de kriz içindeki kurumlarının başındalar ve her ikisi de eylemleriyle milyonlarca sömürülen ve baskı gören insanın öfkesini üzerlerine çekiyorlar.

Bu “büyük adamların” 14 Temmuz 2017’de Élysées Sarayında uzun uzun gösterime sokulan kibirleri elbet son bulacaktır. Atlantik’in her iki yakasındaki işçilerin direnişi – işçi hareketlerinin içerisindeki tüm zorluklara karşın – er ya da geç bu savaş çığırtkanlarının ve sömürücülerin hükümdarlığına son verecektir.

Bizler – ABD’deki ve Fransa’daki bağımsız işçi gazeteleri olarak- Uluslararası İşçi Komitesi (IWC) ile ve Afganistan’da ve diğer ülkelerde askeri müdahalelerin saldırısı altında olan diğer yoldaşlarımızla birlikte şu amaçlarla mücadele etmekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz:

  • Tüm ABD ve Fransız birliklerinin işgal ettikleri ve müdahalede bulundukları ülkelerden derhal geri çekilmeleri için;
  • Sınırlarımız dışında yapılan her türlü tehdit, ambargo, içişlerine müdahale ve askeri müdahalelerin derhal sonlandırılması için;
  • Savaşa ayrılan milyarlara el konulması ve bu meblağların toplumsal olarak faydalı amaçlar için kullanılması için;
  • Finans kapitalin, tüm “serbest ticaret” anlaşmalarının ve ulusötesi kurumların (diğerlerinin yanı sıra NAFTA, Avrupa Birliği) talep ettiği tüm karşı-reformların geri çekilmesi için;
  • İşçi sınıfı hareketinin ve özellikle sendikaların bağımsızlığını savunmak için;
  • İşçi sınıfının ve ezilenlerin gerçek bir siyasal temsili için, bir İşçi Enternasyonali için!

(14 Temmuz, 2017)