Başbuğluk Sistemine Hayır!

–Şadi Ozansü

Artık herkes tarafından çok açık bir şekilde görülüyor ki 7 Haziran 2015 Milletvekili Genel Seçimlerinin “Parlamenter sistem”den  “Başkanlık Sistemi”ne geçiş dışında hiçbir önemi kalmamıştır. Ama bu olası geçişin kendisi bile, bu seçimleri 12 Eylül 1980’den bu yana gerçekleşen bütün seçimlerden farklı, önemli ve “tehlikeli” kılmaya yetiyor. Kuşkusuz Türkiye’nin son dönem tarihine damgasını vurup bugünlere gelmemize neden olan 2010 Referandumudur. Bu referandumun solda Tayyip Erdoğan’ın teşekkürüne mazhar olmuş kesimleri “Yetmez ama Evet!” diyenlerdir. Boykot savunucuları da maalesef onların bu haince tavrına açık kapı bırakmışlardır. Bir sözde CHP/MHP hükümetini önleme adına referandumda “Hayır” diyemeyenler Tayyip Erdoğan’ın ülkeyi kaos ortamına sürüklemesinin suç ortakları olmuşlardır. Kaldı ki bu referandumun sonuçları Türkiye’de “her düzeyde gericileşme”nin de yolunu alabildiğine açmış; kaldığı kadarıyla cumhuriyetin, laikliğin, demokrasinin çanına ot tıkamış ve tabii bütün bunların sonucu olarak da işçi sınıfının mücadelesinin yaslanabileceği neredeyse en geri zemine çekilmesine sebep olmuştur.  Bütün bunlar, emperyalizmin uluslararası politikalarıyla olduğu kadar bölgesel politikalarıyla da son derece uyumlu gelişmeler olduğundan şaşırtıcı hiçbir yanları bulunmamaktadır. Zaten Avrupa’nın göbeğinde (Ukrayna) ABD destekli AB emperyalizminin yerel faşist güçleri tepeden tırnağa silahlandırarak gerçekleştirdiği ve daha şimdiden 6 bin kişinin ölümüne neden olan savaş, gene ABD destekli AKP hükümetinin Suriye’de 200 bin kişinin hayatını kaybedip milyonlarcasının yurtlarını terk edip komşu ülkelere göç etmesine neden olan iç kaostan ne kadar ayrı düşünülebilir ki?

Dünyadaki bütün Başkanlık Sistemleri gericidir!

Dünyada gerek emperyalist ülkelerdeki gerekse bağımlı ülkelerdeki bütün Başkanlık ya da yarı Başkanlık sistemleri gerici sistemlerdir ve çürüyen kapitalizmin halk egemenliğine ambargo koymaya çalışmasının ürünüdürler. Bir burjuva düzeninde başkanların diktatoryal eğilimlerini sınırlayacak her türlü emniyet supabının varlığı bile bu sistemlerin anti-demokratikliğini ortadan kaldırmaya yetmez. Zaten bu yüzdendir ki Türkiye’de, bırakalım Başkanlık Sistemini, Cumhurbaşkanlığı müessesesini dahi fuzuli ve pahalı gördüğümüzden Meclis Başkanının devleti temsil etmesinin yeterli olacağı görüşündeyiz ve bunu daha önce de açıkça belirttik.

Emperyalizm Türkiye’de Başkanlık Sistemine karşı değil!

Türkiye’de “sol” hareketin azımsanmayacak bir kesiminin söz gelimi Avrupa “demokrasisi”nin aslında işçi sınıfının yüzyıllarca burjuvaziye karşı sürdürdüğü ve halen de sürdürmekte olduğu mücadelenin bir ürünü olduğunu görmeyip, aslında bir yanıyla emperyalist burjuvazinin de her zaman arzuladığı bir rejim olduğunu sandıklarını ve bu yüzden de “emperyalizm”in eleştirilmesinden bile vebadan kaçar gibi kaçtıklarını biliyoruz. Oysa kapitalistler için burjuva demokrasisi diğer burjuva rejimi türlerine göre (faşizm, Bonapartizm, askeri diktatörlük vb.) çok daha ucuz olduğu için (yani kitleler kapitalizmi oylarıyla onayladıkları sürece) tercih edilen bir rejimdir ve kesinlikle kriz dönemlerinde tercih edilmez. Günümüz Türkiye’sinde de 12 Eylül yüzünden hadım edilmiş şekliyle bile varlığını sürdüren parlamenter rejimin yerini Başkanlık rejiminin, Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle “Başbuğluk sistemi”nin alması, emperyalizm açısından hiç de endişe verici bir durum değildir. Kaldı ki Türkiye’de eğer burjuvazi bugün Başkanlık Sistemine karşı gibi duruyorsa, bunun nedenini doğrudan Tayyip Erdoğan’ın şahsında aramak gerekir. Bir başka ifadeyle emperyalizmin hizmetindeki Türkiye burjuvazisi Abdullah Gül ya da Bülent Arınç’ın başında olacakları bir Başkanlık Sistemine karşı olmayacakları gibi, muhalefet partileri de buna itiraz etmeyeceklerdir.

Oysa ki Başkanlık Sistemi siyasi partilere son vermek içindir!

Eğer 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra AKP mevcut anayasayı Başkanlık Sistemi doğrultusunda değiştirecek sayısal çoğunluğu elde ederse, bu demektir ki seçilmiş olan meclis “boş”a düşecektir. Şu ya da bu partiden seçilmiş olan vekillerin –ki buna AKP’liler de dahildir- hiçbir anlamları kalmayacaktır. İşte bu yüzden seçilecek milletvekillerinin öneminin yeni anayasaya onay verip vermemek konusundaki tutumlarına göre anlam kazanacağını söyleyegeldik. Tayyip Erdoğan’ın arzuladığı yeni anayasaya oy vermeyecek milletvekilleri işçi sınıfının mücadelesi ve halk egemenliği açısından önem taşıyacak, diğerleri ülkenin kaosa sürüklenmesinin araçları olacaklardır. Erdoğan’ın hesabı, hep söylüyoruz; bu meclisin yüzde 10 barajıyla seçilmiş bütün vekillerini Saray’ının 1000 odasına yerleştirmekten ibarettir.

Erdoğan’ın 2013 Haziran İsyanından duyduğu korku

Evet, Tayyip Erdoğan; Haziran İsyanından duyduğu korku yüzünden çevik kuvvet polisini geçmişe göre olağanüstü silahlarla teçhizatlandırmış, elindeki nispeten küçük TOMA’ları çok daha büyükleriyle yenilemiş, nereden geldikleri belli olmayan sivil polislerin sayısını neredeyse kitlesel vurucu güç örgütlenmesi yaparcasına arttırmış ve bu arada TSK’yı da olabildiğince denetim altına almıştır. Anlaşılan o ki, Erdoğan sadece 2013 Haziran İsyanından korkmamış ama aynı zamanda Mısır’da kardeşi Mursi yönetiminin 35 milyon insanın sokağa dökülmesi sonucu devrilmesinden dolayı da paniğe kapılmıştır. Çünkü aldığı tedbirler, Türkiye’deki olası gelişmeler kadar Ortadoğu’daki gelişmelere karşı da alınmış tedbirlerdir. Hükümetin IŞİD’e, El Nusra’ya ve El Kaide benzeri taşeron örgütlere verdiği destek onun Türkiye içi kaosa verdiği önemden kaynaklanıyor.

Örgütlü işçi sınıfının katılmadığı Haziran İsyanı yenilmiştir!

Kimi siyasal eleştirmenler Haziran İsyanının başarısızlıkla sonuçlanmasının nedenini bu hareketin Kürt hareketiyle rezonansa girememesine dayandırıyorlar. Bu yüzeysel bir gözlemdir ve gerçeğin sadece bir yanını vurguluyor. Yenilginin esas sebebi işçi hareketinin başsız oluşu ve edilgenliğiyle AKP’ye destek olmuş olmasıdır. Türkiye’de çok değil 90’lı yılların başlarındaki işçi sınıfı örgütlülüğü söz konusu olsaydı Erdoğan Hükümetinin olayın seyri içinde bir hafta bile dayanması mümkün olamazdı. Yani böyle bir durumda Kürt hareketinin olduğu mevzide durması bile AKP Hükümetinin yıkılmasına neden olurdu. Çünkü eğer örgütlü işçi sınıfı bir kenara bırakılırsa zaten gençler, örgütleri olmaksızın işçiler ve kent yoksulları yapabileceklerinin azamisini yapmışlar ve bununla bile AKP Hükümetini titretmişlerdi.

 Şimdi güçler dengesi sınıf güçlerinin aleyhine gibi… Ama

8 ila 10 milyon genç, işçi ve kent yoksulunun sokaklara döküldüğü Haziran İsyanının bir benzerini beklemek yanlıştır. Artık Türkiye’yi bundan çok daha büyük bir isyan bekliyor. Ama bu isyanın da gerçekleşebilmesi için Türkiye işçi sınıfının geniş kesimlerinin devreye sokulması bir zorunluluktur. Aksi takdirde Irak’ta, Suriye’de ve Libya’da emperyalizm ve hempaları tarafından hayata geçirilen kaos ortamı başını alıp gidecek ve sonu belirsiz ufuklara yelken açılacaktır. Türkiye’nin her şeyden önce çok uzun olmayan bir zamanda nispeten kitleselleşecek bir işçi sınıfı örgütlenmesine ihtiyacı vardır. İşçi sınıfının bağımsız siyasal ve ekonomik örgütlenmesinin yolunun açılmasının önündeki bütün engellerin yıkılması irili ufaklı işçi örgütlerinin temel görevidir. Bu yüzden Tayyip Erdoğan’ın Başbuğluk Sistemi olarak adlandırdığı Başkanlık Sistemine karşı mücadele bütün işçi sınıfı yapılarının ve yandaşlarının acil görevidir.

60’lı yılların TİP’inin daha gelişkinini yaratmak mümkün

Başkanlık Sistemine karşı mücadelede birlikte hareket edecek bir dizi irili ufaklı sınıf örgütlenmesi ve az sayıda da olsa sınıf sendikası kendi varlıklarını çok aşan bir bağımsız sınıf partisi inşasının yolunu pekâlâ açabilirler. Koşullar bunun için fazlasıyla müsaittir. Yeter ki bu yolda atılacak adımlar için birleşik bir irade olsun!

Emperyalizme karşı, laiklik, cumhuriyet, demokrasi ve eşit yurttaşlık yolunu açacak egemen bir Kurucu Mecliste üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son vermek için mücadele edecek bir devrimci işçi partisini yaratacak kitlesel ve bağımsız bir işçi partisinin inşası için ileri!   

CHP ile Seçim İttifakı Niye Olmazmış?

–Şadi Ozansü

Aralarında bizim de yer aldığımız bazı sosyalist parti, grup ve çevrenin 7 Haziran seçimlerinde “CHP-HDP-BHH-Sosyalistler” ittifakı önerisi,  gene bazı sosyalist çevreler tarafından eleştirilerek, esas yapılması gereken seçim ittifakının HDP-BHH ve sosyalistlerle sınırlı kalması gerektiği şeklinde “düzeltildi”. Bizim dışımızdaki sosyalist parti, grup ya da kolektiflerin hangi gerekçeyle CHP ile de ittifak yapılması gerektiğini ileri sürdüklerini izah etmek kuşkusuz onların kendi işidir, biz kimsenin adına konuşmak durumunda değiliz. Ama kendi pozisyonumuzu da alabildiğine berrak bir biçimde (her ne kadar daha önce 7. sayı ve 8. sayı bültenlerimizde bunu yeterince yapmış olduğumuzu düşünsek de, demek ki anlaşılamayabiliyormuş) dillendirmeyi gerekli gördüğümüzden bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı doğdu.

 “Solculuk” yaparken işçi sınıfının çıkarlarını ıskalamak

CHP ile hiçbir koşul altında seçim ittifakı yapılamayacağını ileri süren “solculuk”tan muzdariplerin, bu görüşlerini gerekçelendirirken dayandıkları temel argümanlar şunlar: a) CHP bir burjuva partisidir, bizim bir burjuva partisi ile ittifak yapmamız “prensiplerimize” aykırıymış. b) Zaten her koşul altında 1+1= 2 yapmazmış.  c) CHP ile ittifak yapmak geçmişte görüldüğü üzere proletaryayı burjuvazinin peşine takarak en azından İspanya İç Savaşında görüldüğü gibi bir “Halk Cephesi” ihaneti anlayışına götürürmüş ki zaten “Biz”, “Devrimci Marksizm” olarak bu anlayışı hep reddetmişiz. d) CHP ile AKP arasında, her ikisi de burjuvaziye ve emperyalizme dayandıkları için temel bir fark yokmuş.

İşte zamanı, mekânı, koşulları Tarihüstü  “sabitler” olarak ele aldığınızda bu kitabî sonuçlara kolaylıkla varırsınız ve bunun adı da devrimci Marksizm değil “solculuk” olur. Şimdi bütün bu argümanları tek tek cevaplayalım:

  1. CHP bir burjuva partisidir. Evet CHP; Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi ve AKP kadar “soy” olmasa da bir burjuva partisidir. Tarihinin hiçbir döneminde sosyolojik anlamda (yani üye bileşimi anlamında işçi sınıfına dayanan) bir emekçi partisi olmamıştır. Kuruluşundan itibaren üzerinde taşıdığı küçük burjuva milliyetçiliğini de neredeyse tümüyle terk etmek üzeredir. Sanıldığının tersine mevcut yönetimiyle, liberalizme “açılarak” ilericileşmemekte, bilakis daha da gericileşmektedir. Şu anda bütün zamanların en gerici CHP’siyle karşı karşıyayız. Buna rağmen AKP’nin Başkanlık Sistemine karşı duracak bir seçim başarısını maceraya atmayan bir CHP-HDP ittifakı çağrısı yapmak işçi sınıfının çıkarları açısından en doğru politikadır. Şu vereceğimiz biri varsayımsal diğeri gerçek iki örnek bile solculuk yapanların bu argümanını devre dışı bırakmak için yeterlidir: Diyelim ki, bir ülkede bir burjuva partisi cumhuriyet rejimi diğer bir burjuva partisiyse monarşi istiyor. Ve bu konuyla ilgili seçime gidiliyor. Siz, prensipleriniz adına hareket ederek cumhuriyet savunan burjuva partisiyle, o bir burjuva partisi olduğu için, seçim ittifakı yapmayacak mısınız? Ya da 1987 yılında Evren-Özal iktidarının referanduma götürdüğü “eski siyasilerin hakları” konusunda, söz konusu olan partiler CHP, AP, MSP ve MHP gibi burjuva partiler olduğu için kayıtsız mı kalacaksınız? Bu durumda prensipleriniz adına halk egemenliğini ve proletaryanın örgütlenme haklarını yok saymış olmayacak mısınız?
  2. Her koşul altında “1+1= 2 yapmaz” şeklindeki eleştirinin ikili açılımı var. Birincisi, CHP ile HDP bir araya geldiğinde aslında her iki partinin tek başlarına alacağı oylarda bir düşme olur şeklindeki değerlendirmedir. Bu kısmen doğru olsa da birlikteliğin yaratacağı dinamik bunu fazlasıyla telafi eder. Ama esas önemli olan ikinci eleştiridir: HDP+BHH+Sosyalistler “Devrimci” ittifakının burjuva bir CHP ile “kirletilmesi”! Bu doğru değildir. Birincisi seçim ittifakı bir cephe değildir. Çok spesifik, ama burada çok tayin edici bir konuda yapılan anlık bir ittifaktır. Başkanlık Sistemine karşı bir ittifak (Bu konuyla ilgili olarak PGBSosyalizm Bülteni, Sayı 8). İşçi sınıfının genel çıkarlarıyla son derece uyumludur.  Çünkü mesele demokrasi meselesidir ve işçi sınıfının buna her sınıftan daha fazla ihtiyacı vardır (en az Kürt halkının olduğu kadar). Dolayısıyla bu ittifak salt CHP ile yapıldığı için sınıf mücadelesini geriletmez, tam tersine bu mücadeleye güç kazandırır. Aksi durumda, yani Başkanlık Sistemine yol verildiğindeyse sınıf mücadelesi daha da geriler.
  3. CHP ile yapılacak bir seçim ittifakının 1936 İspanya’sında olduğu gibi bir Halk Cephesi karakteri yoktur. İlkin, Türkiye o yılların İspanyası gibi emperyalist bir ülke değildir ve cumhuriyetçi burjuvazinin başını çektiği bir işçi sınıfı örgütleri hükümeti de yoktur. Ortada ne Sosyalist Parti ne Komünist Parti, ne FAI (anarşist örgüt), ne POUM (ortayolcu yarı-Troçkist örgüt) ne CNT (anarşist sendikal konfederasyon) ve ne de UGT gibi Sosyalist Parti’nin kontrolünde işçi konfederasyonları vardır. O yıllar İspanya’da söz konusu olan ciddi ciddi işçi sınıfı örgütlerinin önderliğinde patlak veren bir emperyalist ülke proleter devrimidir. İşçi devriminin bütün yakıcılığıyla gündemde olduğu bir yerde bu devrimi burjuvazinin önderliğine teslim etmek anlamına gelen Halk Cephesi politikası elbette işçi sınıfının iktidar mücadelesine ölümcül bir darbe indirmiştir. Ve tabii orada “1+1= 2 etmez” ya da “birbirlerini zıt yönlere çeken vektörlerin varlığı tek ve daha güçlü bir vektör çıkarmaz”, yani burjuvazinin proletaryaya önderlik etmesi proleter devriminin bütün gücünü kırar.  Ama bugün Türkiye’deki durum bu mudur? Bırakalım yukarıdaki türden işçi örgütlerinin eksikliğini, bugün 1990’lı yılların ortalarında hükümet düşüren bir Emek Platformu’ndan dahi söz etmek artık mümkün değildir. Cumhuriyet tarihinin tanık olduğu en görkemli ayaklanmalardan biri olan 2013 Haziran İsyanına işçi sınıfının neredeyse hiçbir örgütlü kesiminin katılmadığı da bilindiğine göre. Emperyalizme bağımlı bir ülkede bonapartist karakterli bir diktatörlüğe karşı burjuva demokrasisi için mücadelenin sürekli devrimin sac ayaklarından birini oluşturduğunu görememek, kendine “devrimci Marksist” etiketini yakıştırsa da, ancak “solculuk”un bir alamet-i farikası olmak anlamına gelir. Kaldı ki, CHP ile yapılan bir seçim ittifakının sınıf mücadelesine engel teşkil etmesi söz konusuysa HDP ile yapılacak olanın engel teşkil etmeyeceğinin güvencesi nedir? Birini Halk Cephesi olarak görüyorsanız diğeri de öyle değil midir? Bize göre ikisi de değildir ve sosyalistler her iki partiyi de seçim ittifakına davet etmeye devam etmelidirler.
  4. CHP ile AKP arasında her ikisinin de dayandıkları sınıfsal zemin burjuvazi olduğu için herhangi bir fark yoktur yaklaşımı 2010 Referandumundan da, ondan önceki ve sonraki gelişmelerden de hiçbir şey anlamamış olmayı gerektirir. Üstelik Türkiye’deki rejimin karakterinin şimdiye kadarki “Vesayet rejimine son veriyoruz!” anlayışıyla nerelere geldiğini hiç görememek demektir. Solculuk yapanların bu yaklaşımı politikayı bir “sanat” olmaktan çıkartıp içi boş şablonlara çevirmekten öteye geçemez.

Uçuk Solculuğun, solculuğunu tescil etmek için CHP karşıtlığına ihtiyaç duyanların, kendi CHP alerjilerinin işçi sınıfının çıkarlarının önüne geçmesine izin verenlerin ilk elde anlaması gereken husus, bütün bu tür ittifakların panzehrinin işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesinden geçtiğidir. İşçi sınıfının burjuvaziden, onun devletinden ve hükümetlerinden örgütsel, politik ve tabii mali bağımsızlığının sağlanması Türkiye işçi hareketinin temel problemidir. Politik ve sendikal düzlemde bağımsızlığın gerçekleşmesi ölçüsünde işçi sınıfının kitleselleşecek devrimci partisinin inşası da kolaylaşacaktır. Başkanlık Sistemi zaten zor olan bu sürecin daha da zorlaştırılması anlamına geleceğinden, “solculuk” bir kenara bırakılarak bütün işçi sınıfı yandaşı güçlerce topyekûn bir bombardımana uğratılmalıdır.

Başkanlık Sistemine Karşı Meclis Egemenliği

–Şadi Ozansü

Bir bileşeni olduğumuz İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) olarak 2007 yılından bu yana, yani yaklaşık sekiz yıldır bıkıp usanmadan aynı uyarı ve çağrıyı yapageldik. Neydi bu uyarı ve neydi bununla bağlantılı olarak yaptığımız çağrı? Özcesi, diyorduk ki yerel sınıf mücadelesinin dinamikleri değişmedikçe, bir başka ifadeyle işçi sınıfı örgütlerinin parçalanması ve AKP aracılığıyla emperyalist burjuvaziye bağımlı kılınması (bir Emek Platformu’nun dahi ortadan kalkması ve işçi sendikalarının hızla korporatizme sürüklenmesi) devam ettikçe, Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri diktatörlük rejiminin gayr-ı meşru çocuğu olarak “seçilecek” her yeni meclis bir öncekine göre emperyalizme daha bağımlı olmak zorundadır. Söz gelimi, 2007 yılında bir AKP hükümetini doğuran TBMM, gene bir AKP hükümeti doğurmuş olan 2002 yılı TBMM’sine göre daha gericidir ve gene barındırdığı milletvekillerinin niteliğinden bağımsız olarak 2011 Meclisi de hepsinden daha gerici bir meclistir. Bu koşullar altında 2015 Meclisi’nin nasıl olacağını görebilmek için kâhin olmaya hiç gerek yok. Unutmayalım, 2002 Meclisi ABD ordusunun Türkiye üzerinden Irak’a girmesine, AKP Hükümetinin 1 Mart tezkeresini geri çevirerek izin vermemiş bir Meclis’tir. 2007 yılında hükümet gene AKP’dir ama yeni Meclis’te emperyalizm açısından çıbanbaşı olarak gözükebilecek bütün “çürük yumurtalar” temizlenmiş (hem AKP’nin, hem CHP’nin ve hatta MHP’nin içindekiler bile!) ve bunun sonucunda Türkiye’nin emperyalizm saflarında Libya’ya müdahalesine kimse ses çıkarmamıştır. 2011 Meclisi, Türkiye’nin Suriye’ye Esad rejimini devirmek üzere müdahalesine en azından başlarda iktidarı ve muhalefetiyle (BDP hariç) açık çek vermiştir.

Emperyalizmin ne halk egemenliğine ne demokrasiye tahammülü var

Emperyalist ülkelerde bile halk egemenliğine ve demokrasiye tahammülü olmayan emperyalizmin kendine bağımlı ülkelerde bunlara izin vereceğini sanmak için oldukça saf olmak gerekir. Evet, günümüzde mevcut seçim sistemleriyle ne ABD’de, ne Büyük Britanya’da, ne Fransa’da ve ne de Almanya’da halk egemenliği ve demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Hepsinde halkın egemenliğini sınırlayan devasa seçim barajları ve başka barajlar mevcuttur. Ama Türkiye’deki yüzde 10’luk seçim barajı ve inanılmaz sınırlı siyasal mücadele imkânları daha başından halkın egemenliğini ortadan kaldırdığı gibi ortaya çıkan meclisleri de alabildiğine işlevsiz kılmaktadır. İşte bu yüzden de yıllardır ısrarla yüzde 10’luk seçim barajının sıfırlanacağı, mevcut bütün siyasal partilere eşit propaganda imkânının tanınacağı, aldığı oya göre devlet kasasından çeşitli siyasal partilere para dağıtmanın yasak olacağı, nispi temsil usulüne bağlı olarak her partinin aldığı oy oranında oluşacak olan mecliste yer bulacağı bir egemen kurucu meclis seçimine gidilmesi çağrısı yapıyoruz. Ancak böyle oluşacak emperyalizmden bağımsız egemen bir meclis içinde işçi sınıfı örgütlerinin de kendi programları doğrultusunda mücadele etmeleri mümkün olabilecektir. Burjuva demokrasisinin en ileri biçimi olan böyle bir meclis siyasal demokrasinin gelişmesinin kanallarını açacaktır. Ülkenin bir kaosla parçalanmasının yolunu ancak böyle bir kurucu meclis engelleyebilir. İşçi sınıfına sınırsız politik örgütlenme hakkı, dilediği sendikayı engelsiz seçebilme özgürlüğü, grev ve toplu sözleşme, izinsiz toplantı ve gösteri yapma hakkı, Kürt halkına eşit yurttaşlık, yoksul köylülere toprak, gençlere parasız eğitim, kadınlara hayatlarını kendi başlarına da sürdürebilecekleri çalışma koşulları, emeklilere hayatlarının geri kalan kısmını onurluca yaşayabilecekleri bir ücret, insanlara din ve vicdan özgürlüğünün yanı sıra tam bir ifade özgürlüğü. Bütün bunların yanı sıra ülke içinde olduğu kadar bölgede de barışı sağlayacak bir meclis, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yabancı ülkelere maceracı girişimlerde bulunmayı yasaklayacak bir meclis. İKP’nin yıllardır Türkiye toplumunun önüne koyduğu çözüm budur. Evet, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu bir burjuva demokratik çözümdür, ama tarafımızdan da savunulmaktadır. Çünkü ne burjuvazi ne de emperyalizm artık herhangi bir demokratik açılımın taraftarı olamayacağı gibi 1945-75 yılları arası “Altın Çağ”ın reformlarını da yapabilecek durumda değiller. Tam tersine her yerde karşı-reformlar yapmak zorundalar. Söz gelimi İç Güvenlik Yasa Tasarısı olarak gündeme getirdikleri karşı-devrim yasalarına bile “reform” adını veriyorlar. Ama Fransa’da da reform adı altında getirdikleri, sosyal haklara saldıran Macron yasasıyla aynı karşı-devrimciliği örgütlüyorlar. Dolayısıyla günümüzde reform ile kapitalizm mutlak bir uzlaşmazlık içinde olduklarından her tür reform çözümü de süratle bir geçiş talebi olarak kitleleri harekete geçirir hale gelmiştir. İşte kurucu meclis de tam böyle bir geçiş talebidir. Siyasal demokrasi alanını genişleterek kitlelerin emperyalizmden kopuşunu hızlandırma yolunda bir geçiş talebi. Türkiye gibi bir ülkede bir geçiş talebi olarak kurucu meclis şiarını toplumun gündemine sokamazsanız somut politika yapmayı reddediyorsunuz demektir.

Tayyip Erdoğan’ın hedefi neydi?

Gene yıllardır Tayyip Erdoğan’ın hedefinin başkanlık sistemine mümkün olan en kısa dönemde sıçramak olduğunu söyleyip durduk. Hatta başkanlık sistemine geçildiğinde mevcut yüzde 10’luk barajı da kaldıracağını (ve böylece kendini çok “demokrat” gösterme imkânına sahip olacağını), çünkü artık parlamentonun bir hükmünün kalmayacağını bildiğini belirttik. İşte 2015 Genel Seçimlerine bu koşullar altında giriyoruz. Daha önce de söyledik, Tayyip Erdoğan Ak Sarayı TBMM’nin yerini almak üzere inşa ettirtti. Sorun 2023 yılına kadar, adım adım sadece cumhuriyeti ve laikliği ortadan kaldırmak değildi, aynı zamanda “demokrasi”nin her türlü kırıntısını da un ufak etmekti. Tayyip Erdoğan’ın emperyalizmin genel politikalarıyla da gayet uyumlu bir tarzda Başkanlık Sistemine geçmek istemesi, son tahlilde kendisine bugüne kadar oy vermekte olan seçmene dahi fazlaca güvenmemesinden kaynaklanıyor.

Başkanlık Sistemine karşı Meclis Başkanlığıyla cevap

Seçimlere katılacak muhalefet partileri, Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık Sistemini yerleştirmek istemesine karşı salt bir direniş zemininde mücadele etmekle yetinmemeliler. Tayyip Erdoğan aslında hem parlamento içi hem de dışı muhalefete çok ciddi bir koz veriyor. Mesele sadece Başkanlık Sistemine karşı çıkmak olmamalı, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı müessesinin kendisine de aşırı pahalılığı ve gereksizliği yüzünden bir karşı çıkışı beraberinde getirmelidir. Muhalefet partileri “seçimleri kazanıp AKP’yi iktidardan düşürdüğümüzde, Cumhurbaşkanlığı müessesesine de son vereceğiz, Meclis Başkanı devleti temsil etmede niye yeterli olmuyormuş?” sorusunu toplumun önüne koymalıdırlar. Kurucu Meclis kendi başkanına bu yetkiyi vereceğinden zaten Başkanlık Sisteminin de panzehiri anlamına gelir.

Çözüm

Türkiye Tayyip Erdoğan’ın arzusu doğrultusunda Başkanlık Sistemine geçtiği takdirde, artık ne parlamentonun ne de tek tek milletvekillerinin hiçbir öneminin kalmayacağı herkesin malumudur. Ancak Erdoğan Başkanlık Sistemini geçiremezse hem kendisi hem partisi çökecek, bu da kuşkusuz bütün halk ve işçi sınıfı için bir zafer olur. Bu olay, Avrupa işçi sınıfının Avrupa Anayasası’nı reddetmesi gibi görülmelidir. Avrupa Birliği bu anayasayı geçirebilseydi, Avrupa işçi sınıfı emperyalizme karşı çok önemli bir mevzi kaybetmiş olacaktı, emperyalizm anayasayı geçiremeyince bu sefer AB krize girdi. Dolayısıyla Türkiye’de de bu “son seçimlerin” önemi belki de sanıldığından daha fazla olacaktır. 7 Haziran seçimlerinde oluşacak olan parlamentonun niteliği değil, niceliği önemli olacaktır. Yani kimin donanımlı bir milletvekili olacağı değil, kimin Başkanlık Sistemine “Hayır” oyu vereceği önemlidir. Hesaplar bunun üzerine yapılmalı, ittifaklar da bunun üzerine kurulmalıdır.