Referandumda “HAYIR”! Ya sonra?

Seçeneksiz değiliz!

Alaturka faşizme geçişi durdurmak için “HAYIR”ın kazanması sonrasında net bir önerimiz olmalı:

Laik bir Cumhuriyet için “HAYIR”ı, Egemen bir “Kurucu Meclise EVET”e Çevirmek 

Alaturka faşizme geçişin yolunu kesmek için Erdoğan-Bahçeli ikilisinin düzenlettiği referandumda öncelikle “HAYIR” oyu kullanmak bir zorunluluk.  Geçişi önlemek için yeterli mi? Kesinlikle değil, ama şu evrede atılması gereken ilk adım bu. Kuşkusuz Türkiye siyasi tarihinde bir ilk olan genel seçimleri üç ay içinde yenileme (7 Haziran – 1 Kasım 2015 seçimleri) dayatması artık kolaylıkla tekrarlanabilir: “Hayır” ile sonuçlanacak bir Başkanlık sistemi referandumu kolaylıkla kısa bir süre sonra bir yarı Başkanlık referandumuna çevrilebilir, “Evet”i elde edene kadar, yani bıktırana kadar referandum… Bunu önlemenin yolu, “Hayır”ın kazanması durumunda kitlelere ne önerileceğinin öncesinden berrak bir biçimde belirlenmesinden geçiyor. Ancak bu yapılabilirse,  “Hayır” sonucunun karşı kampta yaratacağı moral bozukluğu alaturka faşizme geçişin yeni adımlarının atılmasını geciktirebilir. Bunun ötesinde, zaten “Hayır”ın kazanabilmesinin önkoşullarından en önemlisi de kaos, terör ve ekonomik krizle korkutulan kitlelerin “Hayır” kazandığında bir seçenekleri olduğunu bilmeleri, yani “Hayır” sonrası için net bir öneri duymalarıdır.

2013 İsyanı döneminde değiliz, bunu unutmamalıyız!

2013 yılının Mayıs-Haziran aylarında ülkeyi bir uçtan bir uca saran isyan dalgası günlerinde değiliz. Tam tersine kitle hareketinde ciddi bir gerileme var. Bugün 2013 yılının son derece zayıflamış işçi sendikalarını bile arar durumdayız (O günlerdeki Hava-İş ve Petrol-İş bugün yoklar), işçi sınıfının mücadelesini destekleyen siyasal yapılar o güne göre bile ya yerlerinde sayıyorlar ya da politik olarak daha gerilemiş durumdalar. Dolayısıyla aynı 2010 referandumunda olduğu gibi “Hayır” oylarının kazanması için mücadele mutlak bir gereklilik. Toplumsal mücadelelerde öyle anlar vardır ki bunlar, basit gibi gözüken bir oy kullanma eylemini olası bir kitle hareketinin taşıyıcıları haline getirebilir.  İşte şimdi böyle bir durumla yüz yüzeyiz. Yıllar içinde gerçekleştirilen çok sayıda düzeltmeye rağmen en çok gerici kimi Batı Avrupa anayasaları kadar “demokratik” olan ama gene de parlamenter rejime dayalı mevcut anayasayı, Başkanlık anayasasına karşı savunmak, alaturka faşizme geçişin yolunu bir miktar tıkamak anlamına geliyor.

Başkanlık sisteminin hedefi ne?

Kimilerine göre referanduma sunulacak yeni anayasal rejimin hedefi iki partili bir sistem, yani Kenan Evren’in arzuladığı ve hayata geçmesini istediği ABD’deki gibi bir oyun. İşte bazılarının anlamadıkları da bu: Burası ABD değil Türkiye! Dünya kapitalist sisteminin en tepesindeki emperyalist ülke değil, o emperyalist sistemin emrindeki bağımlı bir ülke. Burada gerçekleştirilmek istenen iki partili sistem değil, partisiz bir sistem. Mevcut Başkanlık anayasası partileri tümden ortadan kaldıran bir sistem dayatıyor. Aslında Erdoğan ve Bahçeli kendi partilerine dahi güvenmedikleri için, onların dahi Cemaat (emperyalizmin dünya çapında faaliyet gösteren ve Türkiye’de de bu ülkenin toplumsal formasyonuna uyarlanmış seksiyonu) tarafından ele geçirilebildiğini ya da geçirileceğini gördüklerinden böyle bir sistemde anlaştılar.

Erdoğan-Bahçeli rejiminin alternatifi kim?

Bu ikilinin iktidarının alternatifi bugünkü Mecliste temsil edilen siyasal partiler değil. Maalesef parlamento dışında yer alan sol siyasal partiler ve yapılar hiç değil. En güçlü alternatif, ABD yönetiminin bir kanadı ve AB siyasal zirvelerinin hemen tümü tarafından (unutmayalım 15 Temmuz darbe girişimini Avrupa’da Norveç Hükümeti dışındakiler darbenin başarısız olduğundan emin olduklarında ve günler sonra kınadı!) açıkça desteklenmiş olan Cemaat örgütlenmesidir. TSK, Emniyet, Yargı ve Eğitimde örgütlü olan, bütün tasfiyelere rağmen gene de sadece odur. Çünkü emperyalizmin doğrudan uzantısıdır ve emperyalizmle dalaşmak istemeyen iktidar odakları da onun örgütlülüklerine karşı yeterli mücadeleyi sürdüremeyip, onunla uzlaşma arayışlarına girişmiş bulunuyorlar.  Şu ana kadar çok sayıda Cemaat mensubu, sempatizanı ya da uzak sempatizanı hapse atılmış olsa da, örgütlenmenin gerçek liderleri yurt dışına kaçırıldılar. Emperyalizmle işbirliği içinde siyasal hayatına başlayarak hükümet edilmiş olan AKP’nin emperyalizme, dolayısıyla Cemaate karşı tutarlı bir mücadele yürütmesini beklemek hayaldir. O zaman da Erdoğan-Bahçeli rejiminin alternatifi hâlâ Cemaat örgütlenmesidir.

Gerçek halk alternatifi nasıl ortaya çıkar?

Gene kimilerinin iddia ettiği gibi referandumda “Hayır” seçeneğinin başarılı olabilmesi için laikliğin savunulmasının arka plana atılması doğru değildir. Laikliği, demokrasiyi ve cumhuriyeti savunmak “Hayır” kanadının kazanması için olmazsa olmaz koşullardır. Laikliği, cumhuriyeti ve demokrasiyi savunmayanların oylarını alabilmek için taktikler üretmeye gerek yok. Onlara söylenecek tek söz şudur: “Başkanlık sisteminin yerleşmesiyle birlikte kendi partinizin siyaset sahnesinden silinmesini mi istiyorsunuz?”  Onlar bunu çok daha iyi anlarlar. “Hayır” savunucuları laik diye, kendi partilerinin kapatılmasına göz yumamazlar. Kaldı ki, onlar için dahi ulusal egemenlik meselesi gene de her şeyden önemli olmalı. Egemen bir meclise sahip laik bir cumhuriyette ibadetini yerine getirmek, şeriatla idare edilen Suudi Arabistan gibi emperyalizm uşağı bir memlekette ibadetini yerine getirmekten evladır.

İşte önü kesilmezse alaturka faşizme giden bu süreçte, emperyalizmin alternatif diye “sunacağı” (aslında dayatacağı) seçeneğin tehlikesinin farkında olarak, bu koşullar altında gerçek halk alternatifinin yaratılması için referandumdan “Hayır” çıkmasının hemen ardından egemen bir Kurucu Meclis seçimi çağrısı yapılmalıdır. Bu seçimlerde gerçek bir nispi temsil usulüne dönülmeli, seçim barajı kaldırılmalı, herkese eşit propaganda hakkı tanınmalı, iktidar partisinin herkesten fazla propaganda yapma hakkı elinden alınmalı, bu yasağa uymayan TV kanalları derhal kapatılmalı, var olan bütün siyasi partilerin seçimlere katılması sağlanmalı, dilerlerse dernekler ve sendikalar da kendi adaylarıyla seçimlere katılabilmeli, herkes aldığı oy oranında bu Mecliste temsil edilmeli, anayasaya göre hâlâ tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı propaganda konuşmaları yapamamalı, halen tutuklu bulunan bütün milletvekilleri derhal serbest bırakılmalı ve Kurucu Meclis seçimlerine özgürce katılabilmelidirler. Siyasal demokrasi tam anlamıyla yerine gelmelidir. Türkiye’yi içine girdiğimiz bu kaos ortamından çıkaracak tek yol budur.

Dolayısıyla referandumda “Hayır”ın kazanması için İKP olarak gücümüz oranında elimizden gelen bütün çabayı göstereceğimizi herkesin bilmesi gerekir. Yukarıda sıraladığımız egemen Kurucu Meclis önerilerinin kimilerine afaki gibi gelebileceğini düşünmekle birlikte, hem toplumsal hem de sınıfsal mücadelelerin dinamiklerinin “Hayır” oyunun kazanması durumunda nasıl olumlu yönde harekete geçebileceğini ve Gezi İsyanı’ndan sonra üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi yaşayan bu ülkenin insanlarının silkeleneceğini görmek için dünya sosyal ve siyasal mücadeleler tarihine kısaca göz atmak bile yeterli olacaktır. Bu yüzden de yaptığımız önerilerin hepsi emperyalizm ve onun işbirlikçilerine karşı yürütülecek ulusal egemenlik mücadelesinin kolaylıkla savunulacak demokratik talepleri haline geleceklerdir. Bu taleplerin referandum sonrasında savunulabilmesi için ülkenin dört bir yanında “Kurucu Meclis Komiteleri”nin kurulması yolunda harekete geçilmesi bir zorunluluktur ve Gezi İsyanı’nda yurdun dört bir yanında yaşanan toplaşmalar hatırlandığında bu çok mümkündür. Kurucu Meclis önerisi toplumsal gerçekliğe uzak bir öneri değildir, aksine kitleleri harekete geçirebilme potansiyeli taşıyan, bugün herkesin dile getirdiği en temel siyasal demokrasi taleplerine sahip çıkan ve uçuk olmayan tek öneridir.   

Asıl işimiz “Hayır” oyunun kazanmasından sonra başlıyor

Son kez yinelersek, önümüzdeki sorun sadece “Hayır” oyunun kazanması değildir, asıl işimiz ondan sonra başlıyor. Asıl sorun “Hayır”ın kazanmasının ardından bu kitlesel karşı çıkışın örgütlenmesi ve bu örgütlenmeye imkan sağlayacak uygun taleplerin yukarıda sıraladığımız şekilde formüle edilmesidir. Bu çağrı, İKP olarak egemen bir Kurucu Meclis mücadelesinin örgütlenmesi için bütün sınıf güçlerine yaptığımız bir çağrıdır. (2 Şubat 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)

Merkez Yürütme Kurulu

 

Brexit’in Britanya’da kazanmasına sevinmeyen Marksist niye Marksist?

— Şadi Ozansü
ABD emperyalizminin başı Obama, referandum kampanyasında Britanya hükümetine destek vermek için Britanya’yı ziyaret etti. Avrupa’nın bütün emperyalist ülkelerinin hükümetleri Britanya’nın AB’de kalması için canla başla çalıştılar. Taa uzaktan Japon hükümeti bile Britanya’nın Avrupa’da kalması için yoğun çaba harcadı. NATO Genel Sekreteri, “Britanya mutlaka AB’de kalmalı” dedi. Avrupa Merkez Bankası Başkanı “Britanya’nın AB’de kalması hayati önem taşıyor” dedi. Fransa Devlet Başkanı ve Başbakanı Cameron’a tam destek verdiler. Yetmedi, hepsinden daha beteri Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ETUC), yani Türkiye’deki bütün konfederasyonların bağlı oldukları üst örgüt Britanya’nın AB’de kalması için bildiri üstüne bildiri yayınladı.
Peki yıllardır AB ne yapıyordu? Avrupa’nın bütün TÜSİAD’larının ve MÜSİAD’larının birliği olan AB ise her fırsatta işçi düşmanı politikalarını sergiledi. Avrupa Komisyonu aracılığıyla AB’nin bütün hükümetlerine kamu harcamalarını kısıtlamaları, özelleştirmeleri hızlandırmaları, sendikaları ezmeleri, yılların ürünü işçi yasalarını imha etmeleri direktiflerini verdi. Birliği bir “Halklar Hapishanesi”e çevirmenin yanı sıra ABD emperyalizminin hizmetinde dünyanın birçok bölgesine askeri müdahalelerde bulundu: Libya, Mali, Irak, Suriye ve tabii eski Yugoslavya ile Ukrayna vs. ABD’den sonra dünyanın en önemli savaş tacirleri arasına girdi. Bu müdahaleleri, çeşitli ezilen halklara “demokrasi terbiyesi” verme adına gerçekleştirdi. Yunan işçi sınıfının mücadelesini, o ülkenin halkının onurunu ayaklarının altına alarak çiğnedi. Yunanistan halkının kendi kaderini tayin hakkını kullanmasına izin vermedi. İşte Avrupa Birliği budur. Kimse kimseyi kandırmasın AB aynen IMF, AMB, Dünya Bankası ve NATO gibi bir kurumdur. Ele geçirilip dönüştürülmesi düşünülemez. Ama Avrupa Birliği, Avrupa değildir! Bunun öyle olmadığını başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın bütün işçi sınıfları görmeye başladı.

Peki şimdi Türkiye’nin sosyalistlerine ne oluyor?

İşte Türkiye sosyalistleri bu AB’den Britanya’nın kopması üzerine yas tutuyorlar. Neymiş efendim? “Avrupa’da sağ yükselişe geçmişmiş!” Neymiş efendim? “Avrupa’da faşizm tırmanıyormuş!” Yahu gözlerinize perde mi indi yoksa mil mi çekildi? Görmüyor musunuz ki, Avrupa’daki bütün ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının kaynağı bizzat AB’nin uygulayageldiği politikalardır. Esas bu işçi ve halk düşmanı politikalar, yani ekonomik kriz nedeniyle halktan alınan vergilerle ve ücret kısıtlamalarıyla ve işsizleştirmelerle büyük finans şirketlerini, bankerleri, spekülatörleri, savaş tacirlerini paraya boğan politikalardır. Kaldı ki, hiç merak etmeyin, Britanya’nın AB’den çıkmasıyla faşizm gelişmez, tam tersine işçi sınıflarına ve ezilen halklara mücadelelerinde gün doğar. Fransa’da AB’nin dayattığı yeni İş Yasasına direnen Fransa işçi sınıfının mücadelesine güç katar. AB’nin işçi düşmanı politikalarının kurbanı olan İspanyol, İtalyan, Portekiz işçilerinin mücadelesine güç katar. Bugün genel grev kararı alan Belçika işçi sendikalarının mücadelesine ivme kazandırır. Görmüyor musunuz Fransa’da popülist sağcı parti FN’nin yürümekte olan işçi mücadelesine illişkin söyleyebileceği tek kelime yok. Bu şiddetli sınıf mücadelesi koşullarında adı bile geçmiyor. Çünkü işçi sınıfı içinde hiçbir örgütlenmesi yok. FN’in Fransa’nın geleceği üzerinde hiçbir etkisi yok. Yeter ki Fransa’nın işçi örgütleri bu hükümetle birlikte mevcut kapitalist sistemi de mezara gönderebilsinler. Britanya halkının Brexit kararının şu anda en büyük desteği sunduğu işçi sınıfı Fransa işçi sınıfıdır. Fransa işçi sınıfı bunu görüyor, Türkiye sosyalistleri siz niye görmüyorsunuz? Britanya işçi sınıfının AB’yi zayıflatan ve belki de yarın yıkılmasına neden olacak ayrılma kararı, Türkiye işçi sınıfı ve bütün Orta Doğu’nun ezilen halkları için de bir umuttur. Bunu nasıl görmezlikten gelebilirsiniz? Esas kör milliyetçilik AB’yi parçalama yoluna sokan Britanya işçi sınıfının “milliyetçiliği” değil, Türkiye sosyalistlerinin bu durumdan yararlanmayı bile göremeyen dar bölge milliyetçiliğidir.
Lenin’in yıllar önce söylediği şu sözler kendini Marksist sananların kulağına küpe olmalı: “Avrupa’nın gerçek birliği ancak sosyalist temellerde mümkündür. Kapitalist temellerde bir Avrupa birliği ancak gericiliğin kooordinasyon merkezi olur!” Dolayısıyla bunun yıkılması için sistematik bir mücadele – yani “yıkılırsa yıkılsın bize ne?” anlayışıyla değil- yürütmek ve Britanya’daki işçi sınıfının yoksul kesimlerinin isyanını bir büyük zaferin ilk adımı olarak selamlamak Marksistlerin temel görevidir. Yoksa sadece adınız Marksist kalır.

Brexit zaferi, işçi sınıfının zaferi olur!

23 Haziran perşembe günü Büyük Britanya’da Brexit oylaması yapılıyor, yani Britanya’nın Avrupa Birliği’nde kalıp kalmamasına ilişkin oylama. Bu konuya bizde pek fazla ilgi gösterilmiyor, ama dünyada durum farklı. ABD Başkanı Obama Britanya’ya sırf bu konuyla ilgili ziyaret yapıyor, NATO Genel Sekreteri “Britanya’nın AB’de kalması şart” diyor, Türkiye’deki bütün işçi sendikaları konfederasyonlarının bağlı olduğu ETUC yöneticileri “aman Britanya AB’de kalsın” diyor. Avrupa’nın ve dünyanın bütün emperyalist hükümetleri Britanya’nın AB’de kalmasından yanalar. Çokuluslu şirketler, dünyanın büyük finans kapitalistleri Britanya’nın AB’de kalması için çırpınıyorlar. Bu, soyguncular düzeninin savunucularıyla işçi sınıfı arasında uzlaşmaz bir mücadele. Britanya’daki kavga tam da bir sınıf hattında ilerliyor. Bu konuda ikircikli ya da tarafsız kalmaya çalışmanın ne büyük bir saçmalık olduğu, Paris’te 28 Mayıs günü yapılan enternasyonalist toplantıyı izleyince anlaşılıyor. Bu toplantıda konuşulanlar Avrupa işçi sınıfının devrimci önderlerinin bilinç düzeyini göstermesi açısından son derece ilginç. “Avrupa işçi sınıfından bir hayır gelmez, onlar burjuvalaşmışlar ve kendi emperyalistlerini destekliyorlar” anlayışının nasıl büyük bir palavra olduğunu gösteriyor.

Videoda yer alan konuşmacılar:

  • HEİNZ-WERNER SCHUSTER – Ver.di sendikacısı, SPD Düsseldorf İşçi Komisyonu üyesi, Almanya
  • STEVE HEDLEY – Britanya Deniz ve Demiryolu İşçileri Federasyonu (RMT) Genel Sekreter Yardımcısı
  • CLAUDE CHARMONT – 17 Mayıs tarihinden bu yana FO ve CGT sendikaları işçilerinin birlik halinde grevde oldukları RP rafinerisindeki Büyük Kuyular mevkiindeki Seine et Marne Bölgesi sendika militanı, Fransa
  • PANAGİOTİS TASSOPOULOS – Öğrenci, LAE (Halk Birliği) partisi militanı, Yunanistan
  • KLAUS SCHÜLLER – SPD’nin Thüringen Eyaleti İşçi Komisyonu üyesi, demiryolu işçisi, sendikacı, Almanya
  • PAULİNE GEORGES – SNCF sendikası militanı, Fransa
  • DARİO GRANAGLİA – FIOM -CGIL sendikası (metalurji) delegesi, Turin-İtalya
  • MARİE-LUCE MOULY – Ocak 2016’ya kadar Sol Parti’nin Eure-et-Loir Eş-sekreteri, Fransa
  • ROBERTO GİORROCCO – Flaman-Valon birlik komitesi üyesi, Belçika
  • ALEX GORDON – Demiryolu işçisi, Lexit (Left+exit) Kampanyası ile sendikacılar arasındaki bağı kurmakla görevli eski sorumlu, Britanya
  • DANİEL GLUCKSTEİN – Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POİD) Genel Sekreteri, Fransa

Britanya’nın AB’den çıkışı için Enternasyonal Toplantı

Videoda yer alan konuşmacılar:

HEİNZ-WERNER SCHUSTER – Ver.di sendikacısı, SPD Düsseldorf İşçi Komisyonu üyesi, Almanya
STEVE HEDLEY – Britanya Deniz ve Demiryolu İşçileri Federasyonu (RMT) Genel Sekreter Yardımcısı
CLAUDE CHARMONT – 17 Mayıs tarihinden bu yana FO ve CGT sendikaları işçilerinin birlik halinde grevde oldukları RP rafinerisindeki Büyük Kuyular mevkiindeki Seine et Marne Bölgesi sendika militanı, Fransa
PANAGİOTİS TASSOPOULOS – Öğrenci, LAE (Halk Birliği) partisi militanı, Yunanistan
KLAUS SCHÜLLER – SPD’nin Thüringen Eyaleti İşçi Komisyonu üyesi, demiryolu işçisi, sendikacı, Almanya
PAULİNE GEORGES – SNCF sendikası militanı, Fransa
DARİO GRANAGLİA – FIOM -CGIL sendikası (metalurji) delegesi, Turin-İtalya
MARİE-LUCE MOULY – Ocak 2016’ya kadar Sol Parti’nin Eure-et-Loir Eş-sekreteri, Fransa
ROBERTO GİORROCCO – Flaman-Valon birlik komitesi üyesi, Belçika
ALEX GORDON – Demiryolu işçisi, Lexit (Left+exit) Kampanyası ile sendikacılar arasındaki bağı kurmakla görevli eski sorumlu, Britanya
DANİEL GLUCKSTEİN – Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POİD) Genel Sekreteri, Fransa

” ‘Amerikan malı’ alın!”

[Fransa Bağımsız Demokratik  İşçi Partisi’nin (POID) haftalık yayınlanan Workers’ Tribune (İşçi Kürsüsü) gazetesinin, 36. sayısının başyazısı]

— Daniel Gluckstein

Yeniden düzenlenmiş bir Avrupa Birliği’ne üyeliğin kendisi için elzem olduğu” Londra City1 ve “Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği projesine katılımının devam etmesinin gerekli olduğunu” deklare eden MEDEF’ten2 sonra, sıra Obama’da.

Avrupa’ya resmi ziyareti sırasında ABD Başkanı, halkı Bretix’i3 reddetmeye çağırıyor, “çünkü odaklandığımız şey büyük bir blokla, Avrupa Birliği’yle, müzakeredir” diyor.

Obama neyi müzakere etmek istiyor?

Bu müzakerenin konusu; Soir 3’de4 verdiği röportajda bir ekonomi profesörünün ifade ettiği gibi amacı “uluslararası şirketlerin kendi standartlarını empoze etmesi”  olan o meşhur Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı5.

Açıkça söylemek gerekirse: müzakere konusu, ürünlerin ve özellikle “işgücü maliyetleri”nin, dolayısıyla işçi haklarının toptan bir kuralsızlaştırılmasıdır. Bir Amerikan üniversitesi eğer bu anlaşma uygulamaya konulursa Avrupa’da 600.000 işin yok edileceğini hesaplıyor.

İşte, Avrupa Birliği bunun için var; en güçlü emperyalizmin uysal “birleşik” ortağı olmak için!

Obama, Hanover’da (Almanya) açık sözlü sloganı “’Amerikan malı’ alın”ı dile getirip turuna devam ederken, Fransa’daki demiryolu işçileri Avrupa Birliği direktiflerinin uygulanmasının gereği olan “rekabete tamamen açık olma”nın getirdiği sonuçlara karşı greve gitti. Demiryolu işçileri özellikle mesai saatlerinin uzatılmasına ve dinlenme sürelerinin azaltılmasına itiraz ediyorlardı.

Kim halâ Britanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkmasının sınıfsal bir sorun olmadığını söylemeye cesaret edebilir?

Bir yanda; sermaye sınıfı, Obama, hükümet başkanları ve tüm kapitalist ülkelerin yöneticlierinin hepsinin oluşturduğu, Avrupa Birliği’yle gerçekleştirilenlerin devamını ve hatta “transatlantik ortaklık” ile yoğunlaştırılmasını talep eden bir blok var. Başta İş Kanunu’nu (Avrupa Birliği’nin taleplerine cevaben) yok etmeyi hedefleyen El Khomri Bill olmak üzere işçi haklarının tamamen kuralsızlaştırılmasını talep eden birleşik bir blok.

Diğer yanda; Britanya’da olduğu gibi Fransa’da da işçi sınıfı grevler, gösteriler vb. şekillerde kendi örgütleriyle ve aynı zamanda fırsat doğduğunda referandumlarla karşı koyuyor.

Bu koşullarda, işçilerin, işçi sınıfını temsil ettiğini iddia eden örgütlerin –Avrupa Birliği düzeyinde Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) ve ayrıca Britanya ve diğer ülkelerdeki belirli işçi örgütlerinin- liderlerinin, Britanya’nın AB içinde kalması için ısrarlı bir kampanya yürüttükleri gerçeğini nasıl yorumlamaları gerekiyor?

Sınıfsal bir bakış açısıyla, Britanya’nın AB’den ayrılması bu halklar hapishanesinde bir gedik açacaktır. Ve tüm Avrupa işçileri ve halkları kendilerinde bu açılan gedikten sırayla geçme ve baskı ve sömürü kurumlarını paramparça etme cesaretini bulacaktır.

Ve bu gedik sayesinde, kendilerinde işçilerin, halkların ve Avrupa’nın özgür uluslarının özgür birliğinin yolunu açma cesaretini bulacaklardır.

  1. çev.- Londra Borsası’nın da bulunduğu dünya finans merkezi []
  2. Fransa işverenler örgüt; çev.- Türkiye’nin TÜSİAD’ı []
  3. Britanya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılması. Bununla ilgili olarak 23 Haziran’da referandum gerçekleştirilecek []
  4. bir TV kanalı []
  5. TTIP: Transatlantic Trade and Investment Partnership []