Syriza’nın Zaferi Ne Anlama Geliyor?

— Şadi Ozansü

Yunanistan’da 25 Ocak tarihinde gerçekleşen seçimlerde Syriza’nın 300 üzerinden 149 milletvekili elde ederek neredeyse tek başına iktidara gelmesi Avrupa’daki işçi sınıfı mücadelesi açısından tarihsel bir anlam taşıyor.  Son yıllarda ilk kez bir ülkenin seçim sisteminin adaletsizliği (yüzde 3’lük seçim barajına ek olarak birinci gelen partiye hediye edilen 50 milletvekili) Avrupa Birliği Komisyonu, IMF ve Avrupa Merkez Bankası üçlüsünün, yani Troyka’nın niyetlerinin tam tersi sonuç verdi. Bilindiği gibi AB çevrelerinin hiçbir itirazının olmadığı Fransa, İngiltere ve Almanya’daki gibi adaletsiz seçim sistemlerine sahip ülkelerde her koşul altında (ister sağcı ister “solcu”) AB Komisyonu’nun büyük patronlar yanlısı direktiflerini kölece uygulayan partiler iktidara geldiğinden emperyalist burjuvazilerin istekleri yıllardır “halkın” oylarıyla yerine getiriliyordu. Bakalım önümüzde açılan yeni dönemle birlikte Avrupa Birliği’nin demokrasi düşmanı emperyalist burjuvazileri bu ülkelerde seçim sistemlerinin daha da gericileştirilmesi için ne tür tedbirler alacaklar, hep birlikte göreceğiz. Ancak şu noktayı hemen belirtmekte yarar var ki daha şimdiden, demokrasinin bir numaralı kriteri olan çalışanların grev ve özgürce sendika seçme hakkı konularında ILO sözleşmelerinde yer alan 87 ve 98 nolu maddeler emperyalist burjuvazilerin hedef tahtası haline gelmiş bulunuyor (Bültenimizin bir sonraki sayısında, içinde yer aldığımız parti olan İKP’nin de üyesi olduğu İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi’nin – ILC bu konuyla ilişkin çalışma ve çağrısını yayınlayacağız).

Syriza’nın seçim zaferi Troyka’ya ve emperyalist burjuvaziye Yunan halkının şamarıdır

Yunan işçi sınıfının ve halkının yıllardır Troyka’nın kemer sıkma politikalarına karşı yürüttüğü amansız mücadelenin ilk olumlu sonucu Syriza’nın elde ettiği seçim başarısı olmuştur. Syriza’yı neredeyse tek başına hükümet olmaya sürükleyen gelişme, her biri birer geçiş karakteri taşıyan Kemer Sıkma Politikalarına Hayır! AB’nin Dayattığı Memorandumlara Hayır! NATO’ya Hayır! şeklindeki geçiş talepleridir. Syriza’nın zaferinin arkasında aranması gereken bu taleplerin gücüdür. Çünkü bunlar afaki talepler değil, canı yanan halk için yakıcı taleplerdir. Ne Yaşasın Sosyalizm! türü haklı ama mevcut durumda propaganda sloganı olmanın ötesinde bir karşılığı olmayan sloganlardır, ne de Kahrolsun Kapitalizm! diyen ve gene haklı olan ama kitleleri harekete geçirici olmayan uç sloganlardır. Tam tersine, kitlelerin hem sosyalizm için hem de kapitalizme karşı mücadele etmesine yol açacak sloganlardır. Şu anda Yunanistan’da devrimci bir önderliğin yakalaması gereken ana halka, başta işçi sınıfı olmak üzere bütün ezilen halkı Avrupa Birliği karşıtı bir çizgiye çekmek için Syriza önderliğine, memorandumlara karşı politikalarını hayata geçirmenin yolunun Yunanistan’ın AB’den ve Avro Bölgesinden çıkması gerektiği doğrultusunda basınç uygulamaktır. Çünkü AB, emperyalizm demektir ve emperyalizmden mutlak kopuş gündeme getirilmeden Yunan işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi mümkün değildir.

Devrimci Parti devrim sürecinde inşa edilir

Devrimci bir partinin çekirdeği devrimden önce mutlaka oluşmuş olmalıdır. Bu çekirdek, devrim öncesinde ne kadar gelişmiş olursa iktidar mücadelesindeki sınıfa yardımcı olma imkânı o kadar artar. Ama gene de devrimci parti esas olarak devrim sırasında inşa olur. Bir başka ifadeyle devrim öncesinde ne olursanız olun, devrim sırasında doğru politikalar izleyemiyorsanız, işçi sınıfının öncüsünü doğru politikalar çerçevesinde hareket ettiremiyorsanız sınıfın iktidarı yakalama şansı hemen hemen sıfırdır. Devrim sırasında inşa edilemeyen parti aslında yok demektir. İşçi sınıfının öncüsü ancak devrim sırasında geniş işçi kitleleriyle kucaklaşabilir ve bu fırsatı kaçırmamak zorundadır. Dünya işçi hareketi tarihi bu türden kaçırılmış olan fırsatlar tarihidir.

Syriza devrimci bir parti değildir, ama…

Syriza hükümet olabilecek, ama işçi sınıfının kapitalizmi yıkarak, yani üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son vererek kendi iktidarını kurmasına yardımcı olabilecek bir parti değildir. Ama Syriza Yunanistan sosyalist solu içinde işçi sınıfının mücadelesinde geçici olarak dahi olsa en doğru halkayı yakalamış olan partidir. Kullandığı geçiş taleplerinin gücü Syriza’yı bu noktaya getirmiştir. Bu talepleri bir başka parti de kullansaydı, söz gelimi KKE (Yunan Komünist Partisi) ya da PASOK, onlar da Syriza’nın aldığı kitlesel desteği alabilirlerdi. Bunu yapamamış olmaları, KKE için iktidar istememesinden, PASOK içinse AB’nin köklü bir parçası olmasındandır. Yunanistan bir devrimci süreç yaşıyor, devrimci bir parti inşa etmeye soyunanlar sınıfa müdahalelerini – bu süreçlerde zaman faktörünün ne kadar önemli olduğu bilinmesi gerektiğine göre- Syriza’nın ulaştığı kitleye içerden ve dışardan seslenerek yapmak zorundadırlar. Syriza’nın elinde sistematik bir Geçiş Talepleri Programı yoktur. Bu durum onu devrimci bir parti yapmaktan uzaklaştırır. Ama Syriza’ya bütün bunları bilerek sekterce yaklaştığınızda da onunla rezonansa girmiş kitlelere yaklaşma imkânını yitirirsiniz. Devrimci bir parti sürekli olarak kitlelere dışardan nutuk çekilerek inşa edilemez.

Şimdi Syriza nasıl ve neden eleştirilmeli?

Syriza yüzde 36 oyla seçimleri kazandı. Çıkarttığı milletvekili sayısı 149. Bu, tek başına iktidar olmak için fazlasıyla yeterli bir sayı. Bu sayının karşısında 151’lik bir muhalefet bloku oluşturmak kesinlikle mümkün değil. Hele de birbirleriyle can düşmanı olan onca muhalefet partisi arasından. Dolayısıyla Syriza’nın  Bağımsız Yunanlılar Partisi (EN.AL) ile koalisyon hükümeti oluşturmasına hiç ihtiyacı yoktu. Bilindiği gibi bu parti Yunanistan’ın Le Pen’ci partisidir, göçmenlere, Yahudilere ve Türklere düşmandır. Ayrıca Yunan büyük burjuvazisinin – özellikle Avrupa’nın en güçlü deniz taşımacılığı sektörünün – bir partisidir. Zaten lideri Panayiotis Kammenos geçen Samaras Hükümetinde Deniz Ticaret Bakanlığı yapmış, şimdiyse Savunma Bakanlığına getirilmiştir. Çipras’ın bu konudaki oportünist taktiği şudur: AB’den kopmadan AB ile pazarlık yapacağından koalisyon ortağını bir Le Pen’vari  AB düşmanından seçerek bu pazarlıkta kendini avantajlı kılmak.  AB ile ilerde uzlaştığında kendisini kolayca koalisyondan dışlayabilir. Kaldı ki yukarıda da belirttiğim gibi zaten sayısal olarak EN.AL’e ihtiyacı yoktur. Ama Yunan Komünist Partisi’nin  (KKE) de daha seçimler bile sonuçlanmadan Syriza ile koalisyon kurmayacağını, çünkü Syriza’nın AB’den kopmayacağı şeklindeki açıklaması tam bir ikiyüzlülüktür. KKE yakın tarihinde bırakın Syriza’yı Yunanistan’ın sağcı partisi olan Yeni Demokrasi ile bile koalisyon yapmış bir parti olduğunu kimsenin unutmadığını bilmiyor mu? Tabii bu eleştiri tek başına KKE’ye yapılamaz, Syriza da en az KKE kadar onunla koalisyon kurmayı istememiştir.

Yunanistan’da sınıf mücadelesinin bölünmesi işçi sınıfının her iki geleneksel partisinden de gelmektedir. Bilindiği gibi yıllardır yapılan genel grev ve kitle gösterilerinde KKE açıkça birleştirici değil “bölücü” bir tutum sergilemekte, kontrolü altında tuttuğu işçi sendikalarını sınıfın ortak eylemine katmamakta, ayrı sokak gösterileri düzenlemekte. Bu bölücülük konusunda KKE’nin PASOK’tan bir farkı yoktur, çünkü o da kontrolü altında tuttuğu işçi örgütlerini genel sınıf mücadelesinin kenarında durmaya zorlamaktadır.

Yunanistan’ın önündeki tehlike

Yunanistan seçimleri sanıldığının tersine büyük bir coşku ve kutuplaşma içinde cereyan etmemiştir. Seçimlere katılma oranı yüzde 64’tür. Üstelik bu katılım, oy kullanma zorunluluğunun bulunduğu bir ülkede gerçekleşmiştir. Oy kullanma zorunluluğu, bizde Kenan Evren döneminde olduğundan daha serttir. Yani devletçe tahsil edilip edilmeyeceği belli olmayan küçük bir para cezası değildir. Yunanistan’da herhangi bir devlet dairesinde işinizi yaptırmak istediğinizde sizden seçimlere katıldığınıza dair belge istenmektedir. İşte buna rağmen Yunanistan’da seçimlere halkın yüzde 36’sı katılmamıştır. Bu, Yunan halkının kendi geleceğiyle ilgili ne kadar umutsuz olduğunun bir göstergesidir aynı zamanda.  Yani bir anlamda Syriza’ya verilen oylar da kerhen verilmiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi bu koşullar altında devrimci partinin inşası vazgeçilmez bir zorunluluktur ve ne yazık ki buna fazla zaman da yoktur. Bununla birlikte, işçi sınıfının iktidar mücadelesini hiçbir sekterliğe yer vermeden birleştirebilecek olan bir devrimci partinin inşası süreci günümüzün devrimci koşullarında her yol denenerek bulunmak zorundadır.

Son söz Türkiye Soluna

Türkiye sosyalist hareketinde oldukça geniş bir kesim Syriza’nın seçim galibiyetinden kendine pay çıkartıp, işi neredeyse zaten “Biz Syrizayız!” demeye getiriyor. Syriza ağırlıklı olarak bir sınıf ve halk örgütlenmesidir ki bizde bu kesinlikle yok. Üstelik sınıfın ve halkın anti-emperyalist mücadele geleneğinin yüksek olduğu bir toplumsal formasyonun ürünüdür. Bu konularda Syriza’yı sürükleyen bir halk söz konusu. İşin bu yanı maalesef bizde olmadığı gibi Kürdistan’da da pek yok!

Umarız sonu benzemez ama bir Fransız atasözü şöyle diyor: “La victoire a beaucoup de parents, mais la défaite est orpheline!”[1]

 

 

[1] “Zaferin ebeveyni çok olur, ama yenilgi öksüzdür!”

 

Bir Eksik Yok mu?

— Daniel Gluckstein1

Yunan halkının kendi geleceğini özgürce tayin etmeye hakkı vardır. Yunan işçileri son iki yılda Troyka’nın ölümcül memorandumlarına karşı her defasında kendi yöneticilerinin kilitlemelerine toslayan 10’dan fazla genel grev gerçekleştirdiler. Eğer bugün Syriza yöneticilerinin taahhütlerini dikkate alıp seçim sandığını kullanarak memorandumun iptali için oy vermek istiyorlarsa, onların bu hakkına kim karşı çıkabilir?

Moskovici’lerin, Juncker’lerin, Merkel’lerin onlara savurdukları tehditlere kesinlikle tahammül edilemez. Bu çerçevede, bazı seçilmiş ve sorumlu Fransız politikacı ve sendikacılar “Avrupa Birliği’ne, Avrupalı yöneticilere, İMF’ye ve notasyon ajanslarına” çağrı yaparak, onlardan, “şantaj” yaparak “Yunan seçim kampanyasına müdahale etmemeleri” talebinde bulunuyorlar.2 Bundan daha meşru ne olabilir? Ama ortada bir eksiklik var ve bu insanı hayrete düşürüyor. Bu metinde, yani Avrupalı yöneticileri Yunan halkının gırtlağına bıçak dayamakla suçlayan bu metinde bir isim eksik: François Hollande. Ama zaten Hollande daha önce Yunan halkına tehdidini açıkça savurmuştu: “Yunanlılar kendi hükümetlerini özgürce seçme hakkına sahiptirler” ama “hükümet yöneticileri alınmış olan kararları uygulamak zorundadırlar”. Bir başka ifadeyle Troyka’nın planlarını uygulamak zorundadırlar! Aynı Hollande 11 Ocak tarihinde Merkel’le bir araya gelerek bu düzenlemelerini herkese ilan etti. Le Monde, büyük bir memnuniyet içinde başlığını attı: “Yunanistan: Merkel ile Hollande Oyunun Kurallarını Belirlediler”

Şimdi bu sessizliği nasıl yorumlamalıyız? Her kim ki Fransa’da Yunan halkına yardım etmek istiyor, onun görevi ilk elde Yunanistan’da memorandumların sürmesini dayatan Hollande-Valls Hükümetinin bu tavrıyla mücadele etmek değil midir?

Kaldı ki, Fransa’daki “Sorumluluk Sözleşmesi” ile Macron yasasının Yunanistan’daki İMF ile Troyka’nın ölümcül memorandumlarıyla aynı kaynaktan beslendiklerini kim inkâr edebilir?

İnsan gene bir konuda daha şaşırmadan edemiyor: Yüzlerce Fransız militan ve sorumlu tarafından imzalanmış bu metinde Portekiz, İspanya, İtalya ve Belçika’daki grevler ve gösterilerden söz ediliyor, ama Fransa’daki sınıf mücadeleleri konusunda tek kelime yok. Metin bu konuda dilsizi oynuyor. Peki, şimdi bunu nasıl anlayacağız? Yunan halkıyla yapılacak etkin bir dayanışma, nasıl olur da Fransa’da Hollande-Valls Hükümetinin (bu konuda Samaras Hükümetinden ne farkı varsa?) gerici politikasını başarısızlığa uğratmak için “Sorumluluk Sözleşmesi”ni süpürecek işçi sınıfı güçlerinin bir araya gelmesine yardımcı olacak mücadeleden koparılabilir?

Bu ilişki kurulmak istenmediğinde, gerçek sorumlulukların üstü örtüldüğü gibi gerçek çözümler ileri sürmek de imkânsızlaşır.

Açık konuşalım: Yunanistan’da olduğu gibi Fransa’da da demokrasinin ve işçi sınıfının öncelikli düşmanı kendi hükümetimizdir.

İşte bu zeminde POI, Yunan işçilerine olduğu kadar Avrupa kıtasının bütün ülkelerindeki işçilere, Troyka’nın ve sermayenin planları karşısında, birliklerini gerçekleştirmeleri için yardımcı olmaya çalışıyor. POI’nin 17 Ocak’ta Paris’te gerçekleştirilecek birlik ve direniş konferansına sunacağı destek de bu anlamdadır.

  1. Fransa Bağımsız İşçi Partisi (POI) Genel Sekreterlerinden []
  2. İmzacılar arasında Fransız Komünist Partisi (FKP) Ulusal Sekreteri Pierre Laurent, Jean-Luc Mélenchon ve Eric Coquerel gibi Sol Parti yöneticileri, FKP Stains veya Ile-Saint-Denis (Yeşil) Belediye Başkanları, bir dizi Yeşil, Sol Cephe ve sendikalist sorumlular vardır. []