Çin nereye gidiyor?

Tartışmanın açılışı

Bu metin, 6, 7 ve 8 Kasım 2026 tarihlerinde Paris’te düzenlenecek Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden Teşkili için Örgütlenme Komitesi’nin (OCRFI) uluslararası konferansına yönelik bir hazırlık katkısıdır.

Metin, Dördüncü Enternasyonal’in gelişimini ve faaliyetlerini yönlendiren Marksist ilkelere dayalı bir tartışma başlatmaktadır.

Fransız seksiyonundan dört yoldaştan oluşan bir komisyon tarafından kaleme alınan bu metin, devam eden bir sürecin tam bir tanımını ortaya koyma ya da tüm sorulara kesin cevaplar verme iddiasında değildir.

Uluslararası ölçekte geniş bir fikir alışverişini kolaylaştırırsa amacına ulaşmış olacaktır. Bu katkının Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’sunun ilkelerine sadık kalarak, özgürlükçü sosyalizm için harekete geçmeyi amaçlayanların birleşmesine doğru ilerlememizi sağlayacağına inanıyoruz.

Çin Devriminin Gücü

Çin, küresel durumun merkezinde yer almaktadır. Sadece dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü olduğu için değil. Sadece son seksen yıl içinde üretici güçlerin en büyük gelişimini gösteren ülke olduğu için de değil. Üretici güçlerdeki bu patlamanın, Çin’de 1949’dan beri üretim araçlarının özel mülkiyetinin hakim olmadığı bir ekonomik sistemle bağlantılı olması nedeniyle de değil.

Çin, tüm bu nedenlerin yanı sıra, diğer üçünü bir araya getirip aşan bir başka nedenden ötürü de küresel durumun merkezinde yer almaktadır. Yani: SSCB’nin çöküşünden bu yana gezegenin büyük bir kısmında hüküm süren üretim araçlarının özel mülkiyeti sistemi ile, (bugün bile) Çin ekonomisini domine eden – başından itibaren parazitik ve karşı-devrimci bir bürokrasi tarafından ele geçirilmiş bir işçi devriminin çarpıtılmış ürünü olan – devlet mülkiyeti sistemi arasındaki çelişki.

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen devrimci dalganın bir parçası olan Çin Devrimi, üretim araçlarının özel mülkiyet sistemine meydan okuduğu için doğası gereği proleterdi. Dolayısıyla küresel kapitalist düzene karşı duruyordu. Stalin’in politikalarından kopan Çin Komünist Partisi (ÇKP), istisnai koşullar nedeniyle emperyalizmle kopuş konusunda istediğinden daha ileri gitmek zorunda kaldı.

Ancak, her ne kadar bu bir proleter devrim olsa da, ÇKP iktidarı ele geçirir geçirmez işçi sınıfı, bir sınıf olarak siyasi iktidardan mahrum bırakıldı.

Gerçek şu ki, Çin devrimi emperyalist düzenle ve Yalta ile Potsdam anlaşmalarıyla çelişiyordu.

Devrimin gücü o günden bu yana kendini göstermeye devam etmiştir. Hem uluslararası ölçekte, özellikle Asya’da yarattığı şok dalgasında, hem de Çin işçi sınıfı hareketinin kendisinin kalıcı doğasında.

Çin proletaryasının yoğunlaşmış gücü, birbiriyle bağdaşmayan iki mülkiyet sistemi arasındaki çelişkide belirleyici bir faktördür. Bu çelişki, kapitalist sistemin büyük krizi bağlamında özellikle keskin bir nitelik kazanmaktadır; bu krizde, “sürekli genişleyen sermaye” (Marx’ın Kapital’in birinci cildindeki ifadesini kullanırsak), uluslararası ölçekte yaygınlaşan savaşa başvurmak da dahil olmak üzere, gerekli her türlü yolla, elinden kaçan pazarları fethetmeye koyulmak zorundadır. Savaşa doğru bu yürüyüş, yarın Çin’i doğrudan etkileyebilir; burada söz konusu olan, kapitalizmin yeniden kurulması ve üretim araçlarının özel olmayan mülkiyet biçimlerinin yok edilmesidir.

Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden Teşkili için Organizasyon Komitesi, yukarıdaki gözlemle yetinemez. Bugün Çin’in ne olduğunu tanımlamalıdır. Her şeyden önce, Çin toplumu içinde işleyen çelişkili dinamikleri ve bu dinamiklerin sonucunun hangi yöne doğru ilerleme eğiliminde olduğunu tanımlamaya çalışmalıdır. Bu soruların cevabı, dünya devrimi, “sosyalizm ya da barbarlık” ikileminin sonucu, Çinli militanlarla diyalog içinde sloganlar ve siyasi öneriler ortaya koymak ve daha genel bir perspektiften Dördüncü Enternasyonal’in yeniden teşkili açısından açıkça belirleyicidir. Bu nedenle bu katkı, uluslararası konferansla birlikte eylem ve örgütlenme konusunda pratik sonuçlara yol açması beklenen bir tartışma başlatmayı amaçlamaktadır.

Bürokrasi iktidar tekelini ele geçiriyor

Bürokrasi, on milyonlarca üyeden oluşan önemli bir toplumsal tabakadır: 2024 yılı sonu itibarıyla ÇKP’nin resmi olarak 5,2 milyon üyesi vardı; 7,6 milyon kişi parti ve hükümet organlarında çalışmaktadır. Buna, topluluk ağlarındaki 3 veya 4 milyon kişi; “resmi sendika” olan Çin İşçi Federasyonu’nun (ACFTU) sendikalarının 1,8 milyondan fazla bürokratları ve çeşitli devlet kurumları, idareleri ve şubelerinin üst düzey siyasi kadroları da eklenmelidir. Bu sosyal tabaka devleti yönetmektedir. Orduyu yönetir, polisi yönetir ve —her ne kadar çelişkili bir şekilde de olsa— devlet mülkiyeti ve planın hakim olduğu ölçüde ekonomiyi de yönetir. Ancak —ve çelişkilerin kaynağı da budur— Çin’deki üretici güçlerin gelişimi bağlamında, ülke sermayenin hakim olduğu küresel pazara giderek daha fazla entegre olmaktadır. Gerçekte, Çin toplumundaki iki örgütlenme kaynağı, plan (bürokrasinin toplumun ihtiyaçları olarak gördüğü şeye verdiği yanıt; bu, bir dereceye kadar işçi sınıfının taleplerini dizginlemek için gerekli önlemleri de içerir) ve küresel pazardır. Bu ikisinden hangisi galip gelecektir? İşte, uluslararası ölçekte, toplumun temel sınıfları (işçi sınıfı ve burjuvazi) arasındaki mücadelenin bam teli tam da burada yer almaktadır.

Sermayenin küresel pazar üzerindeki egemenliğinin sürdürülmesi, karşı-devrimci aygıtların ihanetiyle ilgisiz değildir, ki bunlar kaderlerini uluslararası ölçekte burjuva toplumun kaderine bağlamışlardır. ÇKP aygıtına gelince, Stalin’in “tek ülkede sosyalizm”inin bir başka versiyonu olan “Çin özellikli sosyalizm”, dünya devriminin gelişmesine karşı çıkan bir politikaya yol açmıştır. 1949–1952 yıllarında Dördüncü Enternasyonal’in Çin seksiyonunun fiziksel olarak imhası, Mao için başından itibaren, işçi sınıfının her türlü özerk örgütlenmesine ve bağımsız işçi akımlarına karşı ÇKP’nin siyasi iktidar tekelini kurmak açısından hayati önem taşıyordu.

Uluslararası sahnede Çin bürokrasisi, iktidarını korumak amacıyla emperyalizmle anlaşmalar yapmaya çalıştı. “Dünya düzeni”ne verdiği desteğin ilk tezahürleri, Moskova’daki Stalinist bürokrasi ile birlikte, 1953’te Berlin’de ve 1956’da Polonya ile Macaristan’da yaşanan işçi ayaklanmalarını kınamasıydı. Ardından, 1965’te Endonezya’da Pekin bürokrasisinin izlediği politika, başta güçlü Endonezya Komünist Partisi mensupları olmak üzere yüz binlerce işçi militanın katledilmesine yol açtı. Aynı tutum, 1967’de Hindistan’da kitlesel ayaklanmaya karşı Gandhi hükümetine verilen destekle, ardından da 1971’de Bangladeş halkının devrimci seferberliğine karşı Pakistan diktatörlüğüne verilen destekle tekrar ortaya çıktı.

Avrupa Komisyonu, Çin’e yönelik şikayetlerini sıralıyor

Sermayenin dünya pazarı üzerindeki hakimiyetinden dolayı, bugün Çin’de üretim kriterleri —devlet sektöründe bile— giderek sermayenin genel yasalarının baskısına maruz kalmaktadır. Marx’ın Kapital’de açıkladığı gibi, tüm sanayi dalları genelinde oluşan ve tüm kapitalistlerin uymak zorunda olduğu bir ortalama kâr oranı vardır. Bugün bu durum uluslararası ölçekte de belirgindir. Bu oran, en azından kısmen, devlet kontrolündeki ekonomiye de dayatılmaktadır.

Ancak, ÇKP ekonomiyi kontrol ettiği müddetçe bu eğilime, doğrudan kâr peşinde koşmak ile yönlendirilmeyen ve kârlılığın anlık kurallarını dikkate almayan müdahalelerle, devlet kaynaklarını kullanarak karşı koyabilir.

Yabancı kapitalistler bu konuda herhangi bir yanılgıya kapılmamakta değiller. Avrupa Komisyonu, 10 Nisan 2024 tarihli ve “ticaret savunma soruşturmaları kapsamında Çin Halk Cumhuriyeti ekonomisindeki önemli çarpıklıklar” başlıklı uzun bir raporda, Çin’e yönelik şikayetlerini ortaya koymaktadır. Büyük ölçüde devlet işletmelerinin hakim olduğu çelik sektöründe, “hükümet, piyasa yapısı ve yeniden yapılandırma, hammadde, yatırım, kapasite azaltma, ürün yelpazesi, yer değiştirme, modernizasyon vb. konuları da kapsayan çok çeşitli politika araçları ve yönergeler kullanarak sektörün gelişimini yönlendirmektedir. Bu ve diğer araçlar aracılığıyla hükümet, sektörün gelişimi ve işleyişinin neredeyse her yönünü yönlendirmekte ve kontrol etmektedir. […] Bu faktörler bir arada değerlendirildiğinde, sektörün hükümet tarafından büyük ölçüde etkilendiği bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, çeşitli yargı bölgelerinde yürütülen çok sayıda ticaret savunma soruşturması, Çinli çelik üreticilerinin çok çeşitli kamu destek önlemlerinden ve hammaddeler ile girdileri etkileyen ihracat kısıtlamaları gibi diğer piyasa bozucu uygulamalardan yararlandığını teyit etmiştir.”

Ekonominin tüm önemli sektörleri için ortaya çıkan tablo aynıdır. Alüminyum sektöründe rapor, rakiplerine kıyasla otuz beş kat daha yüksek olan krediler şeklindeki sübvansiyonları (diğer yardım biçimlerinin yanı sıra) vurgulamaktadır. Son on yıllarda önemli bir gelişme kaydeden demiryolları konusunda ise, “Çin’in iç pazara yönelik genel müdahaleleri, Çin devlet demiryolu şirketlerini kendi topraklarında yabancı rekabetten korumuş ve bu şirketlerin yurtdışındaki Avrupalı, Japon ve Amerikalı rakiplerinden önemli ölçüde daha düşük fiyatlar sunmalarını sağlamıştır. Aynı zamanda, Çin’in Kuşak Yol Girişimi (BRI) ve diğer girişimler kapsamında yürüttüğü projeler, Çin’in kapasite fazlasını yurtdışına ihraç etmesine yardımcı olmuştur.”

Üretim esas olarak planlamaya dayanmaktadır

Yabancı kapitalistler için sorun, üretimin her şeyden önce plana dayanmasıdır. Dolayısıyla, kimya sektöründe, ‘kimya sektöründeki sanayi politikaları son derece müdahaleci olmaya devam etmekte olup, devlet mali, finansal, yatırım ve fiyatlandırma önlemleri dahil olmak üzere çok çeşitli düzenleyici araçları kullanmaya hazırdır. Düzenleyici metinler, yetkili makamların ve bankalar veya sanayi dernekleri gibi diğer paydaşların, özellikle artan mali destek yoluyla ulusal, bölgesel ve diğer sanayi politikalarına gerekli desteği sağlamalarını açıkça şart koşmaktadır. Bu bağlamda, son yıllarda ticaret savunma otoritelerinin yürüttüğü soruşturmalar, Çinli yetkililer tarafından çeşitli düzeylerde genel olarak kimya sektörü ya da münferit şirketler için uygulanan ve piyasanın serbest işleyişini önemli ölçüde engelleyen, dolayısıyla şirket kararlarının gerçek anlamda piyasa odaklı olmamasını sağlayan çok çeşitli destek tedbirlerinin varlığını ortaya koymuştur.”

Avrupa Komisyonu’nun raporu, yenilenebilir enerjiye yönelik devlet müdahalesi konusunda da aynı “eleştirileri” dile getirmektedir

“Bazı yardım biçimleri […] Çinli şirketlere uluslararası rakiplerine kıyasla piyasayı bozan avantajlar sağlamaya devam etmektedir. Sonuç olarak, bu çevresel mallara yönelik küresel piyasalar, Çin’in sektöre özgü sübvansiyonlarının kalıcı etkileri, yatay sübvansiyonların Çin ekonomisi genelindeki etkisi ve belirli devlet yardımı biçimlerinin devam eden kullanımı nedeniyle bozulmaktadır.”

Yüksek teknoloji sektörlerinde planlamanın önceliği hâlâ geçerlidir: “14.Ulusal Beş Yıllık Plan, teknolojik bağımsızlığı bir hedef olarak belirlemekte ve yarı iletken endüstrisini, bu tür bir özerkliğin son derece önemli olduğu stratejik bir sektör olarak açıkça tanımlamaktadır. Bu hedefe ulaşmak için Çin, yararlanıcılarına yapay bir avantaj sağlayan devlet sanayi politikalarını sistematik olarak uygulamış, böylece piyasaları bozmuş ve özel ile kamu aktörleri ve çıkarları arasındaki sınırları bulanıklaştırmıştır.” Yarı iletken endüstrisini kurmak için, her düzeyde devasa kamu yatırım fonlarının ve devlet işletmelerinin katılımıyla muazzam kaynaklar seferber edilmiştir.

Elektrikli araç üretiminin genişlemesi, bir kez daha Çin hükümetinin aldığı ve Avrupa Birliği tarafından kınanan bir politika kararının sonucudur: “Temel hammaddelerden bataryalara ve elektrikli araçlara kadar tüm değer zinciri boyunca merkezi hükümet ve yerel yetkililer tarafından sağlanan kapsamlı bir destek çerçevesinin desteğiyle Çin, ulusal çıkarların bir parçası olarak dünyanın önde gelen elektrikli araç üreticisi ve ihracatçısı haline gelmiştir. Böylece, bu sektörü yaratmış olan hükümet, bir bütün olarak ele alındığında sektörün büyümesi üzerinde kontrol kurmasını ve gelişimini yönlendirmesini sağlayan bir dizi önlemi uygulamaya koymuştur.”

Özel şirketlerin sayısının fazla olduğu sektörlerde bile devlet mülkiyeti temel bir unsur olmaya devam etmektedir (bu durum kapitalistler için kabul edilemez): “Çok sayıda yerel yönetim ve devlet bankalarının yerel şubeleri, elektrikli araç sektöründeki start-up’ların faaliyetlerini genişletmeleri için gerekli yatırımı sağlamıştır; bunun sonucunda elektrikli araç üreticilerinin sermaye ve borçlarının önemli bir kısmı artık devletin elindedir. Bu bağlamda, hem merkezi hem de yerel düzeylerdeki devlet müdahalesi, muhtemelen piyasa bozulmalarına yol açacaktır.”

Troçki, 1936’da yazdığı İhanete Uğrayan Devrim adlı eserinde şöyle yazmıştı: “Artık burjuva iktisatçılarla tartışmaya gerek kalmadı: Sosyalizm, zafer hakkını Kapital’in sayfalarında değil, dünya yüzeyinin altıda birini kaplayan bir ekonomik arenada; diyalektik dilinde değil, demir, çimento ve elektriğin dilinde kanıtladı. SSCB, dışarıdan gelen darbeler ve liderlerinin hataları yüzünden çökse bile – ki bunun başımıza gelmeyeceğini yürekten umuyoruz – gelecek için bir teminat olarak, geri kalmış bir ülkenin yirmi yıldan daha kısa bir sürede tarihte eşi benzeri görülmemiş sonuçlara ulaşmasını ancak proleter devrimin mümkün kıldığı gerçeği yok edilemez bir gerçek olarak kalacaktır.”

Aynı mantık, 1949 devriminden sonraki Çin için de geçerlidir.

İşleyen çelişkili bir sürecin dinamikleri

Aynı zamanda, daha önce de belirttiğimiz gibi, küresel emek verimliliği kriterleri, dünyanın her ülkesindeki üretim koşullarının, sürekli artması gereken ortalama bir verimlilik oranına uyum sağlamasını zorunlu kılıyor. Dolayısıyla Çin’deki mal üretimi giderek artan bir şekilde rekabete, yani kapitalist rekabete maruz kalmaktadır. Bürokrasi –ve işte burada çelişkili bir rol oynar– buna boyun eğmektedir, çünkü başka seçeneği olmadığını hissetmektedir. Kapitalist rekabetin yasalarına boyun eğmektedir. Bu da kaçınılmaz olarak, Çin işçi sınıfına kapitalist rekabet kriterlerine uyum sağlamaya yönelik sömürü koşullarını dayatmasına yol açmaktadır. Sonuç olarak, mülkiyet devletin elinde olsa da, piyasa küresel olduğu için artan baskı, sömürü taleplerini yoğunlaştırma eğilimindedir. Ancak bu eğilim, Çin devriminin kalıcı gücü nedeniyle sınıf mücadelesinin yasalarıyla karşı karşıya kalmaktadır; bu güç – tekrar edelim – belirleyici bir faktördür.

Bugün bile Çin’de, ÇKP ve onun planı tarafından belirlenen üretim hedefi kâr değildir. Prensipte, sermaye yasası c + v’dir; bu, c + v + s haline gelir. Küresel piyasa koşullarına giderek daha fazla tabi olan devlet mülkiyeti çerçevesinde, artı değer (s) üretimi de söz konusudur. Ancak burada önemli bir fark vardır: kapitalist bir ekonomide s, kısmen sermayenin genişletilmiş yeniden üretimine, kısmen de kapitalistlerin ve çokuluslu şirket sahiplerinin zenginleşmesini, hissedarlara temettü ödemesini vb. mümkün kılan gerçek kâra yöneltilen s kesimlerine bölünür; devlet kontrolündeki ekonomide ise artı değer, sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi için gerekli olan bir kesim ile devasa bürokratik aygıtın asalak vergileri için ayrılan bir kesim arasında bölünür.

Ancak bu ekonomi, devlet işletmelerinin sermayesinin bir kısmı özel yatırımcılar tarafından tutulmadığı sürece, doğrudan kâr (veya özel yatırımcılar tarafından elde edilen temettüler) yaratma hedefi ile yönlendirilmez. Önemli sektörlerdeki üretim koşullarını yönlendirecek kâr ve temettü yaratma zorunluluğunun olmaması, Çin’deki üretim koşulları ile dünyanın geri kalanı arasındaki üretim koşulları arasında belirleyici bir fark yaratan faktördür.

Çin ekonomisi küresel pazara giderek daha fazla entegre oluyor.

Emperyalist kurumlar, Çin ekonomisi küresel pazara giderek daha fazla entegre olurken bile, Çin devletinin müdahalelerini kınayarak onu uluslararası ölçekte “rekabet kurallarını” bozmakla suçluyorlar. 2000’li yılların başında Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) katılım anlaşması bu çelişkiyi çözmeyi amaçlasa da, hem Avrupa Birliği hem de ABD emperyalist kurumlarından gelen raporlar, ticaret anlaşmalarından daha derin kökleri olan bu sorunun yasal anlaşma yoluyla çözülemediğini belirtmekte ve Çin ekonomisinin işleyişinde devletin hakim rolünü eleştirmeye devam etmektedir. Bu durumun uzun süre devam edemeyeceğini ısrarla vurgulamaktadırlar.

Bu çelişkili durumu ve devreye giren dinamikleri anlamak için, 1949 devrimini izleyen gelişmelere bakmamız gerekir. Emperyalizm başlangıçta – Stalin’in suç ortaklığıyla – Kore ve ardından Vietnam savaşları yoluyla Çin üzerindeki doğrudan kontrolünü yeniden ele geçirmeyi planlamıştı. Bu da devrimi savunmak ve özel mülkiyet sistemine son vermek için devrimi daha da ileriye taşımak amacıyla kitlesel bir seferberliği tetikledi. Bu, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşuna ilişkin Geçiş Programı’ndaki ifadeye göre “olağanüstü koşullara maruz kalan” ÇKP aygıtıyla birlikte gerçekleşti; aygıt, (yine de korumak istediği) kapitalistlere karşı önlemler almak zorunda kaldı. Bürokrasi içindeki fraksiyon temelli iktidar mücadeleleri, daha sonra bazı fraksiyonların kitleleri kontrollü bir şekilde seferber etmesine yol açtı.

Ancak gençlik ve işçi sınıfının devrimci hareketleri (1956’daki Yüz Çiçek Hareketi, 1967’deki Şanghay Komünü), kendini tehdit altında hisseden ve iktidarını kaybetmekten korkan bürokrasiyi, barış içinde bir arada yaşama politikası çerçevesinde emperyalizmle giderek daha açık bir uzlaşma arayışına itti.

Kararı kim verir: “Serbest piyasa” mı, yoksa devlet mi?

ÇKP liderliğinin 1978’in sonlarında benimsediği “açık kapı politikası”nın her aşaması, mülkiyet sistemi, kararları kimin verdiği – “serbest piyasa” mı yoksa devlet mi – ve küresel piyasa ile ilişkiler üzerine soruları gündeme getirmiştir. ÇKP, bu politika ile Çin işçi sınıfının bir kesimini önce Hong Kong, Kore ve Japonya’daki özel şirketlerin, ardından da Amerikan ve Avrupalı çokuluslu şirketlerin sömürüsüne teslim etmiş ve böylece uluslararası ölçekte genel bir ücret düşüşüne katkıda bulunmuştur.

Bunu 2001’de DTÖ’ye katılım, ABD Hazine tahvillerinin büyük çapta satın alınması ve nihayetinde 2008 krizi sırasında Çin ekonomisi için 450 milyar avroluk bir canlandırma paketi ve çeşitli Avrupa ülkelerine (İspanya, Portekiz, Yunanistan vb.) mali veya endüstriyel yardım sağlanarak küresel durumun istikrar kazanmasına katkıda bulunması izledi.

Özel sektörün durumu nedir?

Bugün nerede duruyoruz? İster merkezi hükümet, ister eyaletler, isterse de belediyelerin kontrolü altında olsun, devlet işletmeleri Çin ekonomisinin belkemiğini oluşturuyor ve ekonomiye hakim durumdalar. Kuşkusuz, resmi olarak işlerin çoğu özel sektörde yer alıyor, ancak bunun neyi kapsadığını netleştirmek gerekiyor. Devlet Piyasa Düzenleme İdaresi’ne göre, 2024 yılında kayıtlı 124 milyon tek kişilik işletme, yaklaşık 300 milyon kişiyi istihdam ediyordu. Diğer bir deyişle, özel sektördeki bu “işletmeler”, ortalama iki ya da üç kişiyi istihdam eden (teslimat şoförleri, küçük dükkanlar, hizmet noktaları vb.) KOBİ’ler ve hatta mikro işletmelerdir.

Buna karşılık, yine 2024 yılında, devlet işletmeleri enerji sektörünün %96’sını, geniş anlamıyla kamu hizmetleri sektörünün (su, gaz, elektrik tedariki vb. dahil) %85’ini,

finans sektörünün %73’ünü, tüketim malları sektörünün %64’ünü, malzeme sektörünün %59’unu ve gayrimenkul ile sanayi sektörlerinin %56’sını oluşturuyordu.

Dikkate alınması gereken bir başka husus daha vardır. Son yirmi beş yıl içinde Çin’i dönüştüren büyük altyapı ve gayrimenkul projeleri ile yüzlerce sanayi parkının kurulması, devlet mülkiyeti ile arazi mülkiyetinin kamusal ya da kolektif niteliğinin birleşik sonucudur. Ekonomistler buna “arazi finansmanı” adını vermiştir.

Yüzbinlerce üst ve alt düzey bürokrat tarafından sayısız kalkınma girişimi hayata geçirildi. Bu süreçte yerel yönetimler, ödeme karşılığında arazi kullanım hakları vermiş ve yerel devlet işletmeleri aracılığıyla bu altyapı ve sanayi parkı projelerinin finansmanını sağlamıştır. Elbette bu durum, bürokratlara sık sık rüşvet almaları için fırsat sunmuştur.

Bu “sistem” çelişkilerden ve risklerden yoksun değildir. Ayrıca, yerel yönetimlerin ağır borçlanmasına ve emlak fiyatlarında ani artışa yol açmıştır ve bu iki faktör şu anda Çin ekonomisi ve işçiler üzerinde baskı oluşturmaktadır.

Gerçek sonuçlar, genellikle ilk duyurularda ifade edilenden daha sınırlı kalmaktadır

Merkezi hükümet, özel sektörü bu süreçlerde daha fazla rol oynamaya teşvik etse bile, gerçek sonuç genellikle ilk duyuruların ima ettiğinden daha sınırlıdır. Kamu fonlarının özel sermayenin gelişimini desteklemek için daha doğrudan kullanıldığı kamu-özel sektör ortaklıkları (KÖO) geliştirme çabası da bu durumun bir örneğidir.

Fudan Üniversitesi’nden Profesör Lan Xiaohuan şöyle belirtiyor: “Mayıs 2020 itibarıyla Çin genelinde toplam 9.575 KÖO projesi vardı ve bunların toplam değeri yaklaşık 15 trilyon yuan’dı (yaklaşık 1,9 trilyon avro – Ed.). Ancak bu projelerin yalnızca %40’ında inşaat çalışmalarına başlanmıştı. İkinci özellik ise, ‘özel ortakların’ çoğunun aslında devlet işletmeleri olmasıdır; bunlara, yukarıda bahsedilen CDCT veya Zhaorun Grubu gibi yerel yönetim finansman araçları (LGFV’ler) de dahildir. 2019 sonu itibarıyla, inşaat aşamasında veya faaliyette olan KÖO projelerinin yalnızca %30’unda özel şirketler yer alıyordu ve bunların çoğu, kanalizasyon arıtma tesisleri veya atık arıtma tesisleri gibi küçük, bağımsız projelerdi. China Fortune’un liderlik ettiği Gu’an Yüksek Teknoloji Parkı gibi büyük ölçekli projelerde yer alan özel şirket sayısı azdır. Üstelik bu proje, merkezi hükümet tarafından ihale edilen bir ‘ulusal örnek KÖO projesi’dir” (How China Works, s. 131).

Özel şirketlerin varlığının en belirgin olduğu yeni teknoloji sektörlerinde bile devlet mülkiyetinin önemi temel niteliktedir. Örneğin, yarı iletken endüstrisini geliştirmeyi amaçlayan bir yatırım fonu olan Çin Entegre Devre Endüstrisi Yatırım Fonu’nun ana hissedarları (%60’ın üzerinde hisseye sahip olanlar), Maliye Bakanlığı, Çin kalkınma bankaları ve devlet işletmelerinden (China Tobacco, China Mobile ve diğerleri) başkası değildir. Fonun yatırımcıları genellikle kamu kurumlarıdır (Şanghay şehri veya devlet işletmeleri gibi). Fon, çok sayıda özel şirkete yatırım yapmaktadır… Ancak aynı zamanda, bir devlet işletmesi olan, Çin’in en büyük ve dünyanın üçüncü büyük yonga üreticisi Semiconductor Manufacturing International Corporation (SMIC)’ın gelişiminde de hayati bir rol oynamıştır.

Devlet işletmeleri ile devlet fonları arasındaki çok sayıda karşılıklı hisse sahipliği, görünüşün ötesinde birçok özel şirketin fiili önceliğinin devlet mülkiyetinde yattığı anlamına gelmektedir.

Bankalara gelince, 2025 yılında varlık bakımından dünyanın en büyük dört bankası Çinliydi: Çin Sanayi ve Ticaret Bankası, Çin Ziraat Bankası, Çin İnşaat Bankası ve Çin Bankası. Bu dört banka toplamda 23,17 trilyon dolardan fazla varlığa sahipti (bu rakam ABD’nin GSYİH’sinin biraz altında). 2022 yılında, bu bankalar toplu olarak 160 milyar doların üzerinde net kâr elde ettiler (bu rakam Fas veya Kuveyt’in GSYİH’sine eşdeğerdir).

Özel sektör, son on yılda yeni teknoloji alanında hızla büyümüştür. Özel sermaye, devlet işletmelerinde azınlık hissesine sahiptir, ancak bu oran artmaktadır. Birçok devlet işletmesinin borsaya kote edilmesi ve kapitalist yönetim uygulamalarıyla giderek daha belirgin bir uyum içinde olması, sigorta şirketi Allianz gibi uluslararası yatırımcıların şu açıklamayı yapmasına yol açmıştır: “Bu şirketler yatırımcılara cazip fırsatlar sunabilir” çünkü “borç yükü hafiflemiştir, yöneticiler ve çalışanlar için hisse sahipliği programları yaygınlaşmıştır, nakit akışları iyileşmektedir ve daha yüksek temettüler ve hisse geri alımları yoluyla hissedar getirilerine giderek daha fazla odaklanılmaktadır” (Allianz Global Investors web sitesi).

Bu olgu, devlet mülkiyetini zayıflatan giderek artan bir tehdit oluşturmaktadır. Ancak şu aşamada hâlâ devlet mülkiyeti baskındır.

Şunu da belirtmek gerekir ki neyin özel sektöre, neyin kamu sektörüne ait olduğunu belirlemek için net sınırlar çizmek zor olsa da, bir devlet kurumunun özel bir şirketin %10 ile %50’si arasında hissesine sahip olduğu durumlarda, söz konusu şirketin devlet kararlarıyla şekillenen bir ekonomik ortamda faaliyet gösterdiği göz önüne alındığında, sermayenin tamamen serbest olmadığı açıktır.

Benzer şekilde, asalakça arazi gaspı politikasına rağmen, kentlerde arazi devletin, kırsal kesimde ise köy komitelerinin mülkiyetinde kalmaktadır. Basın sık sık arazi satışı haberleri yapmaktadır; oysa aslında satılan şey, çeşitli sürelerdeki (genellikle otuz ya da altmış yıllık) kira sözleşmeleri şeklinde yapı haklarıdır. Bu hakların ihlali, köylüler ile yerel bürokrasi arasında sayısız çatışmanın kaynağıdır.

Son olarak, para politikası ve dış ticaretin kontrolü devletin sorumluluğunda kalmaya devam etse de, bunların ne ölçüde sorgulanmakta olduğunu belirlemek gerekir. Tartışma boyunca daha net bir şekilde anlamaya çalışmamız gereken, işte tüm bu çelişkili süreçlerdir.

İşçi sınıfının sınıf mücadelesi hâlâ baskın faktördür.

Bürokrasinin emperyalizmle uzlaşma arayışının giderek yoğunlaşması, emperyalizmin kendi politikasındaki zikzaklarla, “dünya düzeni”nin istikrarsızlığıyla ve Trump’ın politikalarının öngörülemezliğiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bununla birlikte, bürokrasi için bu uzlaşmanın peşinde koşmak, iktidar tekelini ve iktidarını tehdit eden işçi sınıfı hareketlerinden duyduğu korku nedeniyle zorunludur. İşçi sınıfının sayısız ayaklanmaları, aynı zamanda Çin toplumu içinde kazandığı sosyal konumun da bir ifadesidir.

1989’da ülkenin birçok kentinde işçi sınıfının geniş kesimlerinin gerçekleştirdiği devrimci hareket “açılım” politikasının geçici olarak durdurulması sonucunu doğurdu. Ardından 1990’larda güneyde özel ekonomik bölgelerin (SEZ) kurulmasının ardından, kuzeyde ise devlet işletmelerin tasfiyesinin ardından sınıf mücadelesinde bir patlama yaşandı. Bunu, 2015 yılına kadar bağımsız örgütlerin kurulmasıyla işçi hareketinin yeniden doğuşu izledi.

Sonraki on yılda, grevcileri ve temsilcilerini, ayrıca işçi haklarını savunan tüm STK’ları hedef alan amansız baskıya rağmen, Çin işçi sınıfı sesini güçlü bir şekilde duyurdu: 2017’den itibaren elektronik ve ayakkabı sektörlerindeki işçiler, Walmart çalışanları ve yemek dağıtım işçileri tarafından gerçekleştirilen güçlü grevler; “eşit iş için eşit ücret” talebiyle FAW-VW’deki otomobil işçileri tarafından düzenlenen grevler; ve 1 Mayıs 2017’de daha iyi ücretler için vinç operatörleri tarafından gerçekleştirilen ulusal grev.

Kovid-19 salgını patlak verdiğinde, Wuhan gibi bazı şehirlerde halk arasında kendi kendini örgütleme eğilimi belirginleşti. İnsanlar hayatta kalabilmek için blok blok, mahalle mahalle işleri kendi ellerine aldılar. Böylece işçiler, bürokrasinin sert denetimi olmadan da toplumun işleyişini düzenleme yeteneklerini bir kez daha ortaya koydular.

Aynı güç, sokağa çıkma yasağı süresince de belirgindi; bu dönemde, başta platformlarda çalışan ve halkı beslerken sokaklarda uyuyan yemek dağıtım işçileri olmak üzere, ödenmemiş ücretler nedeniyle grevler ve protestolar düzenlendi. “Sıfır Covid” sokağa çıkma yasağı politikasına son veren yine sınıf mücadelesiydi; bu politika, Zhengzhou’daki Foxconn’un “iPhone City”

fabrikasında çalışan 200.000 işçinin adeta bir esir kampında olduğu gibi fabrikanın içinde kilitli kalmasına neden olmuştu. 2022 yılının Kasım ayı sonlarında, binlerce işçi, virüsle birlikte hapsedildikleri bu fabrikanın kapılarını zorla açtı ve ardından ücretlerini talep etmek için iki gün süren kitlesel bir greve gitti. İşçiler, çevik kuvvet polisiyle çatıştı. Bu olay, ülke çapında bir dayanışma dalgası başlattı.

Birkaç gün sonra, Sincan’ın Urumçi kentinde “Enternasyonal” marşının söylenmesiyle renklenen protestolar, bir yangında on kişinin ölümünden sorumlu tutulan bürokratlara karşı işçileri –etnik kökenlerine bakılmaksızın– birleştirdi. Bu, Çin’in yaklaşık on büyük kentinde kitlesel gösterilere yol açtı ve yetkilileri, “Sıfır Kovid” politikasından vazgeçildiğini duyurarak geri adım atmaya zorladı.

Pandeminin damgasını vurduğu bu ayların ardından, 2023’te grevler yeniden artmaya başladı. Kaçınılmaz olarak eksik olan bu grevlerin sayımına göre, 2023’te imalat tesislerinde 434 grev kaydedildi (2022’de 37, 2021’de ise 66 grev gerçekleşmişti). 2024’te ise yaklaşık 1.500 “kitlesel olay” yaşandı.

2025 yılında, Trump’ın ticaret savaşı ve gümrük vergisi engellerinin özellikle ihracatla ilgili sektörlerde üretimde ciddi bir yavaşlamaya yol açtığı bir dönemde, gecikmiş ücretlerin ve sosyal güvenlik primlerinin ödenmesi talebi ile ve işten çıkarmalara karşı grevler çoğaldı. 2025 yılı, Shenzhen’deki Yilisheng fabrikasında 3.000 işçi ve temsilcilerinin greviyle sona erdi. Bunu Dongguan’daki Changrong fabrikasında on gün süren ve başarıyla sonuçlanan grev izledi. 2026 yılı, Markor işçilerinin tazminatsız işten çıkarılmalarına karşı düzenledikleri kitlesel grevle başladı.

Küresel işçi sınıfının bir bileşeni olan ve sayısal olarak en büyük kesimini oluşturan Çin işçi sınıfı, sermaye ile emek arasındaki küresel çatışmada önemli bir faktördür. İşçi sınıfının bu gücü, hem ÇKP liderliğini hem de dünya çapındaki kapitalistleri dehşete düşürmektedir.

Bu durum, 1949’dan bu yana önemli ölçüde büyüyen işçi sınıfının bileşimini değerlendirmeye çalışmamıza yol açıyor.

Ulusal Halk Kongresi Başkan Yardımcısı Li Peng’in 2021 sonunda sunduğu bir raporda şu rakamlar yer aldı: “Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu sırada, ülkedeki toplam ücretli işçi sayısı yaklaşık 8,09 milyondu. Sosyalist dönüşümün tamamlanmasının ardından 1956 yılı sonunda sanayi işçilerinin sayısı hızla artarak 46,51 milyona ulaştı. 1978’de reform ve açılım sürecinin başlamasıyla birlikte, ikincil ve üçüncül sektörlerdeki çalışan sayısı 180 milyona ulaşmıştı. 1978 ile 2019 yılları arasında işçi sınıfının büyüklüğü 180 milyondan 580 milyona çıktı ve Çin’in toplam işgücü nüfusu içindeki oranı %29,5’ten %74,9’a yükseldi. Göçmen işçi sayısı 1980’lerdeki 120 milyondan 2019’da 298 milyona yükseldi ve işçi sınıfının %60’ını oluşturdu.” Bu gelişme, 1980 öncesi dönemin sanayileşme politikasının, devletin ve toplumun toprak mülkiyetinin bir sonucudur. 1978’den bu yana özel sektörün büyümesi, yüz milyonlarca iç göçmen işçinin yerinden edilmesi ve “serbest meslek sahipleri”nin yükselişi ne gibi sonuçlar doğurdu? Bu belgeyi tartışırken bu konuya tekrar döneceğiz.

Çinli kapitalistler üzerine

Bu aşamada kapitalistler, Çin Komünist Partisi’nin liderlik ettiği ve kontrol ettiği bir hükümetin denetimi altında olmayı kabul ediyorlar. Bu kapitalist kesim, şu anda devlet mülkiyetinin hakim olduğu bir ekonominin getirdiği kısıtlamalara ve iktidar partisinin uyguladığı sınırlamalara uyum sağlayarak gelişme imkânı buluyor. Bu durum onların, Çin ekonomisinin bütününden yararlanarak, özellikle yüksek teknoloji, mikroişlemciler, yongalar, elektrikli araçlar, “yeşil” enerji vb. gibi çok çeşitli sektörlerde küresel pazarda son derece önemli bir rol oynamasını mümkün kılıyor. Peki bu denge ne kadar süreyle korunabilir?

Son yıllardaki deneyimler, bürokrasi tarafından kendilerine biçilen yoldan sapmaya çalışan herhangi bir kapitalistin, en lüks zirvelerden devlet hapishanelerine kadar sosyal merdivenin basamaklarını aniden yuvarlanma riskiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Bu ilişkiyi, ünlü Jack Ma’nın kaderi kadar iyi gösteren başka bir örnek yoktur. Ma’nın Alibaba grubuna ait finansal iştiraki Ant, çevrimiçi ticaretin bir devi idi (ve hâlâ da öyle) ve grubun Alipay uygulaması, nüfusun büyük çoğunluğu tarafından (nakitin yerini alacak kadar) bir ödeme çözümü olarak günlük olarak kullanılmaktadır.

2003 yılında, gruba fon sağlamak amacıyla Ant Financial kuruldu.

2013 yılında platform ivmesini sürdürerek, düzenleyici kurumların denetimi dışında faaliyet gösteren bir mikro kredi iştiraki olan Yu’E Bao’yu kurdu. Krediler, teminat olmaksızın ve çok düşük faiz oranlarıyla dakikalar içinde veriliyordu. 2017 yılına gelindiğinde, bu bağlı şirket, bankacılık düzenlemelerine tabi olmaksızın 1,7 trilyon yuan (yaklaşık 250 milyar avro) tutarında devasa bir kredi portföyünü yönetiyordu.

Kendine güveni artan Jack Ma, sektör üzerindeki devlet kontrolüne karşı giderek daha eleştirel bir tutum sergilemeye başladı.

Ekim 2020’de, iktidardaki finansal düzenleyicilerden oluşan “eski dostlar kulübü”nün “rehincilik zihniyetini” kınayacak kadar ileri gitti. Çarpıcı ifadelerle, devletin finansal kanallar üzerindeki kontrolüne karşı çıkma niyetini açıkladı ve 31 milyar dolarlık kaynak yaratmak üzere Wall Street’te halka arz hazırlıklarına başladı.

Ancak bu girişim, Pekin’deki yetkililer tarafından engellendi. Hükümet, Jack Ma’yı gruptaki hisselerini satmaya zorladı (böylece hisse oranı %50’den %6,2’ye düştü). Yetkililere yakın bir finans kurumu grubun kontrolünü ele geçirdi; grup, rekor düzeyde bir para cezasının ardından yeniden yapılandırılmaya zorlandı ve tüketici kredisi faaliyetlerinden elini çekmek zorunda kaldı. Jack Ma, birkaç yıl boyunca kamuoyunun gözünden “kayboldu”. Kademeli dönüşü ve ardından 2025’teki resmi geri dönüşü, ancak tam bir boyun eğme bedeli karşılığında mümkün oldu.

Dolayısıyla, özel grubun çıkarlarının devletin ve bürokrasinin genel çıkarlarıyla çeliştiği ortaya çıkar çıkmaz, bürokrasi diktatörlüğünü uyguladı. O zamandan beri, Tencent, JD.com gibi büyük teknoloji holdinglerinin üst düzey yöneticileri, eylemlerinin yetkililer tarafından belirlenen sınırlar içinde kalmasına büyük özen gösteriyorlar… Ancak yine de bu, onların aksiliklerle karşılaşmalarını engellemedi.

Aynı durum, bürokratik aygıtın, parti aygıtı eliyle uygulanan merkezileştirmeden, en ufak bir ölçüde bile olsa, kopmaya çalışan kesimleri için de geçerlidir.

Üretim araçlarının mülkiyetine ilişkin iki sistem arasındaki çelişki

Bu koşullar altında:

a) Ortaya çıkan soru şudur: Bu kapitalist sektör, fiilen Çin Komünist Partisi’nin kontrolü altında kalmayı ne kadar süreyle daha avantajlı bulacaktır? Ve hangi noktada bundan kurtulmayı zorunlu görecektir? Ya da hangi noktada dış koşullar, bürokrasinin iradesinden bağımsız olarak olayları hızlandıracaktır?

b) Dahası, bürokrasi ve devlet aygıtından ayrılan ve artı değerin bir kısmını kendine mal eden ya da en azından bunu yapmaya eğilimli olan sektörlerin sayısı giderek artmaktadır. Bu durum, yolsuzluk vakalarının yaygınlaşmasını açıklamaktadır. Çünkü – Troçki’nin İhanete Uğrayan Devrim adlı eserinde ele aldığı gibi – meta üretimini kontrol eden devlet aygıtı ve bürokrasi kesimlerinin, artı değeri doğrudan ele geçirmeye ve yarın da üretim araçlarının mülkiyetini kendileri ele geçirmeye yönelmesi, mantıksal bir sonuçtur.

c) Mantık, er ya da geç tüm bunların patlak vereceğini söylüyor. Çin ekonomisi, üretim araçlarının mülkiyeti konusunda iki rejim arasındaki çelişkinin unsurlarını kendi içinde barındırıyor: devlet mülkiyeti ve özel mülkiyet. Birinin mantığı, diğerinin mantığıyla çelişiyor.

d) Yine de proaktif bir yaklaşım benimsemeliyiz. Bu yazının yazıldığı sırada –ve bu durum hızla değişebilir– genel olarak bakıldığında, bürokrasinin bir toplumsal güç olarak varlığını yalnızca devlet mülkiyetinden beslenerek ve konumunu özel sektörü kurutmak için kullanarak sürdürdüğünü söylemek doğru olur. Yarın devlet mülkiyeti özel mülkiyete yol açarsa oynayabileceği rol hakkında ise en ufak bir fikri yoktur (daha doğrusu: bireysel bürokratların en ufak bir fikri yoktur; gerçi 2008 finans krizi ve Trump’ın politikaları onları pek de iyimser hale getirecek gibi görünmemektedir). Hele ki çürüyen emperyalizm aşamasında kapitalist sistemin tam ölçekte yeniden getirilmesi, ülkenin korkunç çürümesi ve mafya tarzı parazitizmi lehine üretimde önemli bir düşüşün ortasında gerçekleşecek ve on milyonlarca insandan oluşan tüm bu toplumsal tabakaya yer kalmayacaktır. Sonuç olarak bürokrasi devlet mülkiyeti konusunda genel olarak muhafazakârdır ve gücünün devlet mülkiyetine bağlı olması nedeniyle bunu “kendi tarzında” savunur; ancak bunu, kapitalizmin yeniden kurulmasının önünü sürekli açan yöntemlerle yapar. Bununla birlikte, üretim araçlarının özel mülkiyetinden gelen baskı söz konusu olduğu için, daha doğrudan ve kararlı bir şekilde liberalleşme ve sermayeye doğru yönelmeye çalışan kesimleri olduğu söylenebilir. ABD emperyalizminin – askeri müdahale olasılığı da dahil olmak üzere – doğrudan bir saldırısının, o noktada egemen çevrelerin en üst

kademeleri de dahil olmak üzere iç müttefikler bulabileceği olasılığını göz ardı edemeyiz.

e) Peki, Mart 2026 itibarı ile nerede duruyoruz? Marksizm, Bonapartizmi, toplumsal sınıfların üzerinde dengesiz bir denge içinde bulunan bir iktidar olarak tanımlar. Marx, burjuvazi ile işçi sınıfı arasında manevralar yapan III. Napolyon’un Bonapartizmini ele alır. Troçki, Stalinist bürokrasiden bahsederken “bürokratik Bonapartizm”den söz eder. Çin’de de Bonapartizmin özel bir biçimiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünmek mümkündür. Proleter devrimden doğan devleti sömüren bürokrasinin üst kademeleri, çeşitli güçler arasında dengesiz bir denge içinde bulunmaktadır.

Toplumsal ağırlığı hatırı sayılır olan ve devlet aygıtının baskıcı denetimine rağmen gücünü ortaya koyan işçi sınıfı ile, henüz iktidarı talep eden bir sınıf olarak somutlaşmamış (ancak bunu yapmak zorunda kalacak ve bunu ancak emperyalizme tabi bir komprador burjuvazi olarak yapabilecek olan) Çin burjuvazisi ve emperyalizmin kendisi. Ayrıca, örgütün birliğini korumaya çalışan bürokrasinin üst kademeleri ile aygıt içindeki çeşitli fraksiyonlar, bileşenler ve merkezkaç güçler arasında da dengesiz bir denge söz konusudur.

Bürokrasinin üst kademeleri, Marx’ın Bonapartizm açıklamasıyla oldukça tutarlı bir şekilde davranmaktadır (üretim ilişkileri Napolyon III’ün Bonapar-tizmi’ndekilerle aynı olmasa da): zaman zaman emperyalizmin ve/veya Çin burjuvazisinin taleplerini karşılar; diğer zamanlarda ise bu talepleri dizginler çünkü —onu susturmaya çalışsa da— işçi sınıfının gücünü hesaba katmak zorundadır.

Bu durum nereye doğru gidiyor? Xi Jinping, Çin Komünist Partisi’nin en tepesinde, orduda en üst düzeyde bir tasfiye yapmaya karar verdiğinde, kapitalist nüfuzun en kolay sızabileceği kesimlere saldırıyor gibi görünüyor. ÇKP içindeki mevcut iktidar merkezi, devam edip sonuna kadar giderse bürokrasinin çöküşüne yol açacak süreçlere karşı bürokratik rejimin savunucusu olarak kendini gösteriyor (Tayvan meselesi gibi başka faktörler de devreye girebilir). Ancak aynı zamanda, işçi sınıfı çok fazla talepte bulunduğunda susturulması gerekiyor.

Xi Jinping –bu aşamada– bürokrasiyi ve devlet aygıtını hâlâ ortak bir amaç etrafında birleştirebilen kişi gibi görünüyor; bu amaç şudur: devlet mülkiyeti çökerse, parazit bir tabaka olan bürokrasi de çökecek ya da parçalanacaktır.

Bürokrasi, kendisi tarafından başlatılan ve beslenen kapitalist restorasyon süreçlerini, her denge gibi sonsuza dek süremeyecek olan Bonapartist davranışlarla kontrol altına almaya çalışmaktadır.

f) Çin bürokrasisi, ülkeyi kapitalist nüfuzuna açmıştır. Giderek artan ekonomik güce sahip bir Çin burjuvazisinin ortaya çıkması ve ardından gelişmesi için yolu büyük ölçüde açmıştır. Bu burjuvazi, ABD emperyalizminin teşvikiyle kaçınılmaz olarak sadece ekonomik iktidardan pay talep etmekle kalmayacak, aynı zamanda bürokrasinin devlet yönetiminden kaynaklanan kısıtlamalardan ve sonuçlardan kurtulmayı, başka bir deyişle siyasi iktidarı talep etmeye yönlendirilecektir. Bu, işçi sınıfı ve köylülükle büyük bir çatışmaya, gerçek bir iç savaşa yol açacak bir karşı devrim olacaktır.

g) Mevcut durumu netleştirelim: Yeni ortaya çıkan Çin burjuvazisi, siyasi iktidarı talep etme konusunda fazla ileri gitmekten çekiniyor ve şimdilik, siyasi iktidarı talep etmeden, yetkililerin kendisine tanıdığı hareket özgürlüklerinden yararlanmayı en iyi seçenek olarak görüyor.

Bu arada, ABD emperyalizmi, sermayenin yasalarında içkin nedenlerden ötürü, (Çin’de-Ed.) özel mülkiyet rejimini tam olarak yeniden kurabilmek için bürokrasinin iktidarının çöküşünü talep etmeye itmekte –ya da itecek- olan bir dinamik içerisinde sıkışıp kalmıştır. Emperyalizm, kendi kışkırttığı savaşlardan (İran, Ukrayna…) kaynaklanan çelişkilerle karşı karşıya olsa bile, bu rotaya tam olarak bağlı kalabilmeli ve bunu sonuna kadar götürebilmelidir.

Ancak emperyalizm içindeki bazı egemen çevreler, bunun yol açabileceği şok dalgasından ve bunun tüm dünya düzeninde belirgin bir istikrarsızlığa yol açmasından korkmaktadır.

h) Bölgelerdeki bürokratik aygıtın bazı kesimlerinin merkezi otoriteye meydan okuma eğilimini de göz önünde bulundurmalıyız. Bu kesimler, emperyalizm ve yeni ortaya çıkan Çin burjuvazisinin bazı kesimleriyle işbirliği içinde kendi oyunlarını oynamaktadır. Bununla birlikte, Şanghay fraksiyonunun ya da Bo Xilai’nin dizginlenmesi, bu aşamada ÇKP aygıtının genel çıkarlarını savunmak için polis ve devletin baskı aygıtı aracılığıyla kontrolünü dayatabileceğini göstermektedir.

i) Bürokrasinin egemen kesimi tarafından, ordunun en yozlaşmış kesimleri olarak gösterilen kesimlere uygulanan baskı, aygıtın devlet mülkiyeti üzerindeki kontrolünü sürekli olarak yeniden tesis etme ve bu mülkiyeti başka yönlere sürükleme riski taşıyan dalları kesme ihtiyacına karşılık gelmektedir. Aynı zamanda, ordunun kendi içindeki ve bürokrasi ile olan ilişkilerindeki çatışmalar, ABD’nin askeri tehditleri karşısında farklılaşabilecek tutumlarla da kesişmektedir.

j) Emperyalizm Çin’i dizginlemelidir: Çin’i gümrük vergileriyle, askeri, ekonomik ve diplomatik baskıyı birleştiren Trump’ın yöntemleriyle dizginlemelidir. Bu çeşitli biçimlerin yoğunluğu dalgalanabilir. Ancak, kendi başlarına önemli olan bu iniş çıkışların ötesinde asıl mesele şudur: Emperyalizm, uzun vadede – bunun ne zaman olacağını söylemek mümkün olmasa da – Çin’i sadece Trump’ın (ve onunla birlikte diğer kapitalist güçlerin) bugün yapmaya çalıştığı gibi zorlamakla kalmayacağını, onunla yüzleşmek zorunda kalacağını bilmektedir (ya da en azından olayların mantığı budur). Dolayısıyla savaş hazırlıkları sürmektedir. 1 Mart’tan bu yana emperyalizm Tahran’ı bombalamaktadır ve mantıken, ara aşamalarla bu durum onu Çin Seddi’nin eteklerine kadar götürecektir. Her ne kadar bu aşamada bu öngörüye bir tarih biçmenin imkânsız olduğunu dikkate almamız gerekse de. Hele ki bu yazının yazıldığı sırada, Trump’ın İran’a yönelik askeri saldırısı beklenen başarıyı elde etmemiştir.

k) Oyunda olan tüm güçleri frenleyen bir faktör var: işçi sınıfının gücünden duyulan korku. İster bürokrasi ister emperyalizm olsun, herkes mevcut toplumsal düzeni değiştirme riskini almadan önce iki kez düşünür. Doğrudan bir çatışma, yüz milyonlarca Çinli işçinin (geniş köylü kitlesiyle birlikte) sahneye çıkmasına yol açabilir; bu işçiler, kendi yöntemlerini kullanarak Çin’in savunmasını ve Çin devriminin kazanımlarını kendi ellerine alabilirler. Bu da iktidar meselesini gündeme getirecektir.

l) Elbette küresel durumdaki çalkantılar nedeniyle her şey değişebilir, ancak pek çok alanda savaşı kışkırtan Trump’ın henüz Çin’le yüzleşecek durumda olmadığı varsayılabilir. Bunun nedeni sadece askeri nedenlerle sınırlı değil, aynı zamanda kapitalist sınıfın geniş kesimlerinin şu aşamada doğrudan bir çatışmaya doğru ilerlemektense Çin bürokrasisiyle bir anlaşma aramanın daha iyi olduğunu düşünmesidir. Ancak uzun vadede ABD emperyalizmi bunu yapmak zorunda kalacaktır. Ve bürokratik aygıtın bazı kesimlerinin – ki bunlar önemli olabilir – onun iç ajanları olarak hareket ettiği olasılığını kimse göz ardı edemez.

Durumun çelişkili dinamikleri şu şekilde özetlenebilir: Bir yandan, mevcut Çin burjuvazisinin güçlenmesi; bu burjuvazi, ne egemen bir güç, ne toplumu egemenliği altında tutan bir sınıf, ne de bu aşamada iktidarı talep eden bir sınıf olarak var; öte yandan, bu embriyonik burjuva sınıfının –Troçki’den ünlü bir alıntıya yapılan benzetmenin tüm sınırlamalarıyla birlikte– hâlâ ÇKP tarafından yönetilen ve devlet mülkiyeti ile planlamanın hakim olduğu ekonominin boşluklarına, gözeneklerine sızmaya çalıştığı gerçeği söz konusu. Bu sınıf, kendini oraya küresel emperyalizmle ilişkili olarak yerleştiriyor. Şu an için bürokrasinin egemenliği ile bir arada var olan bu sektörler, kendi mantıkları gereği kaçınılmaz olarak kendilerini bir toplumsal sınıf olarak oluşturmaya ve emperyalizm adına iktidarı talep etmeye itileceklerdir. Ancak paradoksal bir şekilde, işçi sınıfı hareketi önce Çin’de, ardından da uluslararası ölçekte, kapitalist restorasyon yönünde ilerlemenin önünde bir engel teşkil etmektedir. Belirgin bir tarihsel toplumsal rolü olmayan bürokrasi, on milyonlarca bireyden oluşan bu devasa asalak aygıtı korumak adına temel toplumsal güçler arasında gidip gelmek zorunda kalmaktadır. Her bir bireyin geleceği, tamamen bu kesimin bütünlüğüne bağlıdır. Şimdilik, bu analizi, Troçki’nin SSCB ile ilgili sözlerini yineleyerek sonlandırabiliriz: “Sorun, nihaye-tinde ulusal ve uluslararası sahnedeki iki canlı gücün mücadelesiyle karara bağlana-caktır” (İhanete Uğrayan Devrim).

600 milyonu aşan işçi sınıfı

Çin, sermaye, mal, işçi ve öğrencilerle “taşmaktadır”… Bunlar, doymuş bir küresel pazarın koşulları altında – ki bu koşulların bir kısmı bürokrasi tarafından Çin’e ithal edilmiştir – kendilerine bir çıkış yolu bulamamaktadır. Çin bir çelişkinin içinde sıkışmış durumdadır: Çin devletinin doğrudan veya dolaylı mülkiyetinde biriken, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş devasa kaynaklar, gerçek bir işçi hükümeti tarafından halkın hizmetine sunulabilir. Oysa bu kaynaklar, bürokrasi tarafından işçi sınıfı üzerindeki kontrolü sürdürmek amacıyla, ancak ihmal edilebilir bir ölçüde kullanılıyor. Hatta bürokrasinin, işçilerin kazanımlarını baltalayan önlemleri (asgari ücreti yıllık değil iki yılda bir artırmak, “esnek” işçiler için yeni bir statü getirmek vb.) bile bununla çelişmektedir. Üretim normları, devlet mülkiyeti üzerinde ağır bir yük oluşturmaktadır. Çin’deki toplumsal sorunların çözümü, emperyalizmle kopuşu gerektirir; ancak bürokrasi böyle bir kopuşa hazır değildir.

Tüm bu değerlendirmelerden, işçi sınıfının özgür örgütlenme hakkını savunmak, Çin devriminin kazanımlarını (ne kadar aşınmış olursa olsun) korumak, yeni ortaya çıkan burjuvaziye karşı mücadele etmek ve Çin’i emperyalizme karşı savunmak amacıyla harekete geçmeyi amaçlayanları bir araya getirmeye yardımcı olmanın gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

İşte bu, siyasi devrim mücadelesidir. Bu mücadele bir bütün oluşturur. Bu, siyasi devrim mücadelesidir; zira işçi sınıfının siyasi iktidarı kullanabilmesi için bürokrasiyi devirmesi gerekse de, yaklaşan devrim mülkiyet rejimini yıkmak zorunda kalmayacağı için sosyal bir devrim olmayacaktır. Aksine, iktidardaki asalak tabakanın bürokratik yönetiminden kurtararak toplumsal mülkiyeti yeniden canlandıracaktır.

İşçilerin gerçekten “ülkenin efendileri” olabilmeleri, toplumsal mülkiyeti kontrol edebilmeleri için, gelecekte siyasi iktidarın tekelini kendine gasp eden yozlaşmış bürokrasiye son vermeliyiz.

Komün’ün, Konseyler Cumhuriyeti’nin yolunda ilerleyebilmek için Çinli işçiler, kendi seçtikleri örgütler içinde özgürce örgütlenebilmelidir.

Herhangi bir devlet denetimine tabi olmaksızın sendikalarını kurabilmeli, bunları özgürce yönetebilmeli ve kısıtlama olmaksızın temsilcilerini seçebilmelidirler.

Şehirlerdeki ve kırsal kesimdeki işçiler ile gençler, kurmayı seçtikleri örgütler içinde siyasi olarak örgütlenebilmelidir. Özgürce bir araya gelerek, kendilerinin ve Çin’in kazanımlarını savunmak (ve geri kazanmak) için en uygun gördükleri tutumları ortaya koyabileceklerdir.

Bir Çinli işçi aktivisti birkaç yıl önce şöyle yazmıştı: “Uluslararası bir bakış açısına sahip güçlü bir Çin işçi hareketi inşa ederek, ACFTU’nun 1925’te gerçekleştirdiği çalışmaları devam ettirebilir ve yeni bir işçi hareketi inşa edebiliriz.”

Bu şekilde “güçlü bir işçi hareketi”nin inşası, uluslararası ölçekte proleter devrimin gerçekten de kilit bir bileşeni olacaktır.

9 Mayıs 2026

Chen Du Xiu kuruluş yılı olan 1921’den 1927’ye kadar Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri olarak görev yaptı

Stalin’in politikaları yüzünden 1927’de yenilgiyle sonuçlanan İkinci Çin Devrimi’nin derslerinden yola çıkarak, Troçki’nin ve Uluslararası Sol Muhalefet’in görüşlerini benimsedi.

Ardından, Dördüncü Enternasyonal’in Çin seksiyonunun kurulmasında ve yönetilmesinde rol oynadı.

Bürokrasi, Çin halkının özgürleşme uğrundaki uzun mücadelesiyle özdeşleşmiş olan Çen Duşiu’nun (Chen Duxiu) adını silmeyi başaramadı. Portresi bugün Çin genelindeki müzelerde görülebilir.

Buradaki fotoğrafta Çen Duşiu, 23 Ağustos 1937’de Nanking’de hapishaneden tahliye edildikten hemen sonra görülmektedir.

İran’da Emperyalist Savaşa Karşı Nasıl Mücadele Edilir?

Başını ABD emperyalizminin çektiği emperyalist savaş dünyanın dört bir yanında patladı. Bu bir başlangıç olsa da her şeye rağmen bir 3. Dünya Savaşı başlangıcı! 60 yıllık ara dönem bitti. Çürüyüşünün zirvesine ulaşmış emperyalist/kapitalizm hayatta kalabilmek için yeni savaşlara ihtiyaç duyuyor ve bunun için de geçen yüzyıl Rosa Luxemburg’un haklı olarak tespit ettiği gibi korkunç bir militarizasyona ve esas olarak Çin gibi çok büyük pazarlara ihtiyaç duyuyor. Trump gibi palyaço liderlerin ortaya çıkması bir tesadüf değil, sistemin varlığını sürdürmek istemesinin mantıki sonucu.
Emperyalizm, Çin’in sahip olduğu dünyanın en büyük pazarını ele geçirmek istemesinin yanı sıra, klasik emperyalist sömürü mekanizmalarını dünyanın çeşitli bölgelerinde zorlamasından da rahatsız olduğu için Çin’i önüne hedef olarak koymuş durumda. Ama bunun için zemin temizliği yapması gerekiyor ki, bunun için de Latin Amerika (Venezuela, sonra Küba vs.) ve şimdi de İran. Dünyanın en büyük petrol yataklarına sahip olan Venezuela şimdi Çin yerine İsrail’e petrol sevkiyatı yapıyor. İran savaş nedeniyle Hürmüz Boğazını kapatmak zorunda kaldı, savaşı kaybederse bu petrol de ABD şirketlerinin kontrolüne geçecek.
Emperyalist Savaş dedik. Şöyle ki: İlk olarak Ukrayna’da başlatılan da üstü örtülü de olsa bir AB emperyalizmiyle Rus emperyalizmi savaşı. Daha sonra Filistin’de derhal soykırıma varan bir emperyalist savaş ve şimdi İran’a karşı bir emperyalist savaş.
Bunların hepsi dünya emperyalist savaşının parçaları. Aynı savaşın parçaları ama hiçbiri birbirinin benzeri değil. Devrimci Marksizm bu savaşların hepsine yanıt olarak bir “Evrensel İşçi Konseyleri Cumhuriyeti” stratejik hedefini koysa da, herbirine farklı taktiklerle müdahale etmeyi zorunlu kılıyor.

Ukrayna/Rusya Cephesi

Nitekim bugün Ukrayna’da dört yıldır süren savaş bir emperyalistlerarası savaştır. Rus emperyalizmiyle AB emperyalizmi tarafından desteklenen Ukrayna arasında süren bir savaştır bu. Devrimci Marksistlerin ve dolayısıyla işçi sınıfının öncüsünün bu savaşta izlemesi gereken taktik/politika her iki ülkede de bozgunculuk/ kendi tarafının yenilmesi politikası olmalıdır. Yani her iki ülkenin işçi sınıfları da kendi ülkelerinin hükümetlerinin yenilgisini ehven-i şer (kötünün iyisi) kabul ederler. Sadece bu politika her iki ülkede de iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesine imkan sağlar.

Filistin Cephesi

Filistin’de izlenmesi gereken politika çok net olmakla birlikte- soykırım ve kolonizasyona karşı- zafer için daha da ayrıntılandırılmalı ve dünya devriminin bir parçası haline getirilmelidir.
Filistin halkının mücadelesi şu anda dünya devrimi sürecinin zirvesidir. Dünyanın bütün emperyalist ülkelerinin soykırımcı politikaları karşısında teslim olmayı reddederek Gazze’de yıkılıp yokedilmiş olan kendi topraklarına dönmeyi bütün bombalamalara rağmen ısrarla gerçekleştiren bir halk bu şerefi fazlasıyla hak ediyor.
Ama Filistin’in kurtuluşu mücadelesinde- ki bu 1948’den bu yana İsrail devletinin işgal ettiği toprakların kurtarılması ve dolayısıyla İsrail devletinin varlığına son verilmesi anlamına gelir- izlenecek politika çok önemlidir. Bu politikaya göre, Arap, Yahudi, Müslüman, Hıristiyan, Ate ve seküler bütün Filistinliler’den oluşan bir devrimci önderliğin inşası vazgeçilmez bir zorunluluktur. Batı Şeria’da FKÖ, Gazze’de Hamas ve İsrail’de İsrail Komünist Partisi önderlikleri – ki bu sonuncusu zaten Filistin Komünist Partisi adını bile İsrail Komünist Partisi’ne çevirme utancını üzerinde taşıyor- iflas etmiş önderliklerdir. Hepsi işin bugünlere varmasına yol açan Oslo ürünü “iki devletli çözümü” kabullenmiş önderliklerdir. Filistin’in Arap, Yahudi, Müslüman, Hıristiyan, ate ve seküler emekçileriyle gençlerinin yürüttükleri mücadele yeni bir önderliğin “Bağımsız, Birleşik, Laik ve Demokratik” tek bir Filistin devleti hedefiyle inşa edilmesinin yolunu açıp dünya devrimine bütün bölgede ivme kazandıracaktır.

İran meselesi

ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi öncülüğünde Avrupa’nın belli başlı bütün emperyalist devletlerini arkasına alan orantısız bir emperyalist savaş İran’a karşı başlatılmış durumda. İran’ın 47 yıllık İslamcı önderliği bugüne kadar ülke içinde uyguladığı işçi örgütlenmelerine, başta Kürtler olmak üzere bütün ezilen ulus örgütlenmelerine, kadınların ve gençlerin özgürlük taleplerine düşmanca yaklaşmış ve bunları büyük bir zulümle bastırmış olduğundan kitle desteğini büyük ölçüde yitirmiş bulunmaktadır. Bütün bunların üstüne ekonomik sistem olarak da tamamiyle yolsuzluğa batmış bir hükümet olarak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti baş tacı eden bir kapitalizmi ayakta tutmaya çalıştığından kendi geleneksel tabanında bile desteğini yitirmeye başlamıştır. Şu anda hala ayakta durmasının nedeni bu rejime muhalif kitleler nezdinde bile ABD emperyalizmiyle İsrail siyonizmine duyulan haklı nefrettir.
İşçi sınıfının öncüsü, Büyük Şeytanla onun çocuklarının vahşi saldırıları karşısında şu an İran’da bozgunculuk/yenilgicilik politikası önermez. Hatta tam tersine, olası bir işgal durumunda İran devletinden emperyalizme karşı savaşmak üzere en sofistikeleri de dahil olmak üzere silah talebinde bulunmalı, bu silahları kendi eğitimcileri aracılığıyla kullanmalı ve kendi bağımsız silahlı örgütlenmelerini yaratmalıdırlar. İran rejiminin bazı sektörleri eğer emperyalizme karşı savaşacaksa, kimse onlara “sen gericisin, emperyalizme karşı savaşma hakkın yok” deme lüksüne sahip değildir. Rejim işçi sınıfının öncü örgütlerine bu silahları vermeyi reddettiğinde kitleler nezdinde İslamcı önderliği teşhir etme imkanını elde ederler. Bu teşhirde rejimin emperyalizme ve siyonizme karşı mücadelede yetersiz kaldığı ve böyle giderse yenilgiye uğrayacağı söylenmelidir. Emperyalizme karşı mücadelede anti-emperyalist bir cepheyi reddettikleri propagandası yürütülme imkanı yakalanmış olur. Bu durumda İran’ın işçi, gençlik ve kadın örgütlenmeleri bu yoldan kendi bağımsız partilerini de inşa etme imkanını elde ederler. Bugüne kadar zulme uğramış Kürt örgütlerine böyle bir savaşta en azından emperyalistlerin yanında yer almamalarını önerebilmeleri imkanı doğar. Ancak bu yolda hareket eden işçi örgütlenmeleri emperyalizme ve siyonizme karşı mücadelede İslami önderlikten daha cesur, daha bilinçli ve kararlı olmak zorundadırlar.
İşte böyle bir mücadele hattı İran’da öncü işçilerin geniş kitleleri kazanarak iktidar mücadelesi yoluna girmelerine imkan sağlayabilir. Gene ancak böyle bir mücadele hattı, onları, İrak işgalinde olduğu gibi karşı-devrimci sürecin basit izleyicileri olmaktan çıkarır.

Şimdi, Ukrayna/Rusya, Filistin ve İran savaşlarında ileri sürdüğümüz bu politikaları hayata geçirmenin hayal olduğu, real politiker’in buna izin vermeyeceği, böyle yapılırsa kıyıma uğranılacağı şeklindeki itirazla mutlaka karşılaşacağız. Böyle itirazlar yapanlar tarihte devrimci politikaların nasıl bir cesaret ve fedakarlık gerektiği konusunda geçmişte bildiklerini de unutmuş olanlardır. Ne de olsa aradan 60 küsur yıl geçti! Ama şu unutulmasın: Eğer ortada bir 3. Dünya Savaşı, yani bir uluslararası karşı-devrim tehdidi varsa, uluslararası devrim imkanı da var demektir. İran’ın uğradığı saldırı karşısında başta ABD olmak üzere bütün emperyalist metropollerde işçi sınıfının öncüsünün yapması gereken kitlesel emperyalist savaş karşıtı eylemler ve mümkün olduğu koşullarda kendi ülkelerinin savaş makinasını sabote etmeye çalışmaktır. Bu politikaları savaşın yaratacağı ortamdan daha kolay devreye sokabilme şansı hiçbir zaman yakalanamaz.
Tabii savaş aynı zamanda 1. ve 2. Dünya savaşlarında uygulanan sosyal-şoven (sosyal demokrat yurtsever) ve kom-şoven (komünist yurtsever) politikalarla hesaplaşarak işçi sınıfının dünya partisini yeniden inşa etmenin de yolunu sonuna kadar açacaktır.

Kahrolsun Trump’ın Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırganlığı!

Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden İnşası için Örgütlenme Komitesi’nin (OCRFI) açıklaması

3 Ocak 2026

2–3 Ocak gecesi ABD Hava Kuvvetleri Venezuela’yı bombaladı. Trump, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşini kaçırdığını açıkladı.

Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden İnşası için Örgütlenme Komitesi (OCRFI), egemen bir ülkeye yönelik bu emperyalist saldırganlığı kınamaktadır. Bu saldırı, Eylül 2025’ten bu yana Venezuela kıyıları açıklarında konuşlandırılan ABD donanmasının, Karayip Denizi’nde Venezuela ve Kolombiya teknelerinin bombalanmasının ve Trump yönetiminin CIA’ye Venezuela topraklarında “gizli operasyonlar” yürütme talimatı vermesinin bir devamından başka bir şey değildir.

OCRFI, bombardımanların derhal durdurulmasını ve Nicolas Maduro ile destekçilerinin serbest bırakılmasını talep etmektedir. Trump’ın bu saldırıları meşrulaştırmak için ileri sürdüğü gerekçeleri en sert biçimde reddetmektedir. Trump yönetimini harekete geçiren şey ne “uyuşturucuyla savaş”tır ne de “demokrasi mücadelesi”.

Trump yönetiminin asıl motivasyonu—Ukrayna’daki savaşın, Gazze’deki soykırımın, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki yağma savaşının, başta Çin olmak üzere tüm ülkelere karşı yürütülen ticaret savaşının ve ABD’de işçilerin demokratik ve sosyal haklarına karşı açılan savaşın ardındaki motivasyonla aynıdır—Wall Street finans kapitalinin diktatörlüğünü her ne pahasına olursa olsun dayatmaktır.

Venezuela söz konusu olduğunda bu temel motivasyon, 5 Kasım’da Trump yönetiminin himayesindeki Venezuela’lı “Nobel Barış Ödülü sahibi” Maria Machado’nun Florida/Miami’de düzenlenen Amerikan İş Forumu’nda yaptığı konuşmada açıkça ortaya konmuştur:

“Venezuela’yı yabancı yatırımlara açacağız. (…) Sadece petrol ve gazda değil, madencilikte, altında, altyapıda, enerjide de (…) yabancı yatırım için güvenlik sağlanacak ve sizi bekleyen şeffaf, kapsamlı bir özelleştirme programı uygulanacak!”

Gazze’deki soykırım dünya halkları için bir uyarıydı. Maduro’nun kaçırılması ise ABD emperyalizminin çizgisine uymayan her politikacıya yönelik bir uyarıdır.

İşçiler yapılanın ardından yatan bir başka gerekçenin daha ayırdında olmalılardır. Bir yandan Avrupa’daki NATO hükümetleri aylardır militarizasyon için geniş bir mutabakat oluşturmak amacıyla “dış tehdit” hayaletini dolaşıma sokmaktalarken, diğer yandan Trump’ın da savaşa ihtiyacı vardır.

Epstein skandalına batmış durumda olan ve politikaları işçilerin yaşam standartlarında çöküşe yol açan Trump, kendi etrafında “ulusal birlik” yaratmaya ihtiyaç duymaktadır. Aylar boyunca, liderleri—sözde “sol kanadının” büyük kısmı dahil—savaşın tırmandırılıyor oluşunun üzerini örten Demokrat Parti’nin desteğini zaten arkasına almıştır.

Ancak ne ABD’de ne de dünyanın başka bir yerinde işçilerin ve örgütlerinin Venezuela’ya karşı bu emperyalist yağma savaşını desteklemekte hiçbir çıkarı yoktur. Bu savaş, yalnızca kapitalist hükümetlerin işçi sınıfına ve demokratik özgürlüklere karşı yürüttüğü “içerdeki savaşı” güçlendirecektir.

Çözüm ne kapitalist hükümetlerden ne de bir ay önce Gazze’de Trump’ın utanç verici “barış planını” meşrulaştıran BM’den gelecektir. Çözüm, Venezuela halkıyla dayanışma içinde dünya çapında işçilerin ve halkların seferberliğinden gelecektir.

Maduro hükümetine ilişkin görüşler ne olursa olsun, emperyalist müdahaleye son verilmesi, ABD birliklerinin geri çekilmesi, Maduro ve eşinin serbest bırakılması, herhangi bir kara müdahalesinin reddedilmesi ve Venezuela halkına ait kaynakların yağmalanmasına karşı çıkılması için en geniş birlik gereklidir.

Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşasını savunanlar açısından, genelleşmiş bir emperyalist savaşa doğru atılan bu yeni adım, Lenin’in şu sözlerinin güncelliğini bir kez daha doğrulamaktadır:
“Eğer sosyalizm zafer kazanmazsa, kapitalist devletler arasındaki barış yalnızca bir mütareke, bir ateşkes, halklar arasında yeni bir boğazlaşmanın hazırlığı olacaktır. Barış ve ekmek—işçilerin ve sömürülenlerin başlıca talepleridir… Barış ve ekmek, burjuvazinin devrilmesi, savaşın açtığı yaraları iyileştirmek için devrimci araçlar, sosyalizmin tam zaferi—mücadelenin hedefleri bunlardır.” (14 Aralık 1917).

OCRFI’ye bağlı örgütler, işçi ve demokratik örgütler tarafından şu sloganlar etrafında düzenlenecek her türlü ortak eyleme katılacaktır:

  • Trump’ın Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırganlığına derhal son!
  • ABD birlikleri geri çekilsin, bombardıman dursun!
  • Nicolas Maduro ve eşi serbest bırakılsın!
  • Gazze’den Venezuela’ya, Ukrayna’dan Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ne: savaşa hayır, sömürüye hayır, emperyalizme hayır!

Venezuela’dan elinizi çekin!

Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden Teşkili için Örgütlenme Komitesi (OCRFI) herkesi uyarıyor: Önümüzdeki günlerde, hatta saatler içinde Trump, Venezuela halkına yönelik emperyalist saldırganlıkta bir adım daha atarak kara müdahalesini başlatma tehdidini savuruyor.

Trump’ın Venezuela kıyılarına 4.500 Deniz Piyadesi ve tüm bir donanmayı sevk etmesinin üzerinden üç ay geçti. Bu süre boyunca ABD Hava Kuvvetleri her hafta Venezuela ve Kolombiya teknelerine saldırılar düzenledi; bu saldırılarda yaklaşık yüz kişi hayatını kaybetti.

Şimdi ise Trump, CNN’e yaptığı açıklamada kara saldırısının yakın olduğunu duyurdu.

OCRFI’ye göre, dünya çapında işçilerin ve halkların, emperyalist saldırganlığa karşı Venezuela halkının yanında saf tutması acil bir zorunluluktur. Bu amaçla tüm işçi ve anti-emperyalist örgütler güçlerini birleştirmelidir.

Bu birlik, herkesin Maduro rejimiyle ilgili kendi görüşüne sahip olma hakkından bağımsız olarak kurulmalıdır.

OCRFI, ABD emperyalizminin müdahaleyi meşrulaştırmak için ileri sürdüğü gerekçeleri en güçlü biçimde reddeder.

“Uyuşturucuya karşı savaş” mı? Oysa on yıllardır kartelleri, uyuşturucu ekonomisini ve uyuşturucunun kendisini kendi çıkarları için kullanan ABD emperyalizmidir: Kendi çıkarları için, yani ABD’de Siyah özgürlük hareketini ezmek için; yüz binlerce genç Amerikalıyı Vietnam Savaşı’nda ölüme göndermek için; Nikaragua’daki karşıdevrimci savaşı finanse etmek için; 2008 finans krizinde “bankaları kurtarmak” için…

“Demokrasi mücadelesi” mi? Her gün ABD’de ve dünyada totaliter bir düzen dayatmaya çalışan Trump kimi kandırıyor?

El Salvador’da Bukele, Arjantin’de Milei, Şili’de Kast rejimlerini ve Haiti halkını ezen kukla hükümeti destekleyen; Filistin halkına karşı Netanyahu’nun soykırım suçlarını finanse eden ve teşvik eden Trump mı “demokrasi”den söz ediyor?

“Barış için mücadele” mi? Trump, Demokrat Parti’nin de desteğiyle, askerî-endüstriyel kompleksi daha da beslemek ve halklara karşı yeni savaşlara hazırlanmak için 900 milyar dolarlık bir savaş bütçesini yeni kabul ettirdi. Ve bu savaşlar, ABD’de işçilere karşı yürüttüğü savaştan ayrı düşünülemez.

Karayip Denizi’ndeki tırmanışı yorumlayan uluslararası basın, tüm Amerika kıtasını ABD’nin “arka bahçesi” ilan eden ve burada her türlü hakkı kendinde gören “Monroe Doktrini”ne sıkça atıfta bulunuyor. Mesele tam olarak budur. Sırada kim var? Meksika mı? Brezilya mı? Venezuela’ya yönelik saldırganlıkla, kıtanın tüm halkları ve ötesinde dünya halkları tehdit altındadır.

Emperyalist saldırganlığın gerçek nedeni, Trump’ın gözdesi, Venezuela’nın “Nobel Barış Ödüllü” ismi Maria Machado tarafından 5 Kasım’da Florida, Miami’de düzenlenen Amerikan İş Forumu’nda açıkça dile getirildi:
“Venezuela’yı yabancı yatırımlara açacağız. (…) Sadece petrol ve gazda değil; madencilikte, altında, altyapıda, enerjide de… Yabancı yatırımlar için güvenlik sağlanacak ve sizi bekleyen şeffaf, kapsamlı bir özelleştirme programı hayata geçirilecek!”

OCRFI, Venezuela’ya karşı Trump yönetiminin öncülüğünde ve çoğu Batılı hükümetin suç ortaklığıyla yürütülen emperyalist saldırganlığı kınar.

Bağlı ve aynı çizgideki örgütlere, her ülkede—özellikle ABD’de ve Batı ülkelerinde—aşağıdaki sloganlar etrafında en geniş birleşik cepheyi oluşturmak üzere acilen inisiyatif almaları çağrısında bulunur:

Trump: Venezuela’dan elini çek!
Venezuela petrolü Venezuela halkınındır!
Emperyalist müdahaleye son!

19 Aralık 2025

Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden Kuruluşu için Örgütlenme Komitesi (OCRFI)

Gazze: Dakikalar bile önemli!

Bu 17 Eylül günü, İsrail Ordusu bundan 82 yıl önce Varşova Gettosunun ezilmesini hatırlatan sahnelerle Gazze’nin kent merkezine saldırıya geçti. Bu yeni Nekbe’de onbinlerce çocuk ve yaşlı, İsrail ordusu tarafından henüz katledilmedilerse, 2023 yılı Ekim ayından bu yana 15. ya da 20. defa yine geçmişte olduğu gibi kaçış yollarına koyulmuş bulunuyorlar.
Trump’ın Dışişleri Bakanı Rubio’nun Tel Aviv’i ziyareti sırasında yeniden dile getirdiği saldırı onayıyla birlikte düşünüldüğünde, Siyonist devlet tarafından gerçekleştirilen bu barbarlık ABD emperyalizminin desteği olmaksızın gerçekleştirilemezdi. Filistin halkına karşı uygulanan bu barbarlık çökmekte olan kapitalist sistemin barbarlığıdır. Bu barbarlık dünyanın bütün kıtalarından halkların, işçilerin ve gençlerin nefretini ve öfkesini üzerine çekiyor.
Katillerin eline teslim edilmiş açlıktan kırılan Gazze halkı perişan haldeyken dünyanın büyük güçleriyle uluslararası kurumların yöneticileri ikiyüzlü ve sefil açıklamalar yapmakla yetiniyorlar. BM Genel Sekreteri “çaresiz” kaldığını söylerken Fransız hükümeti “yıkıcı bir girişim”den, Britanya hükümeti “korkunç” bir hareketten bahsediyor; ABD’den sonra İsrail’e en fazla silah sağlayan Alman hükümeti ise İsrail’i “mahkum” ettiğini ifade ediyor. Katar’daki “Arap ve İslam” ülkeleri zirvesi “İsrail ile ilişkileri yeniden gözden geçirme” kararı alıyor! Ama istisnasız hepsi, Gazze halkını yok etmeye çalışan soykırımcı devletin ellerini serbest bırakacak şekilde onunla diplomatik, askeri ve ticari ilişkilerini sürdürmeye devam ediyorlar.
IV. Enternasyonal’in Yeniden Teşkili İçin Örgütlenme Komitesine (OCRFI) bağlı örgütler ve gruplar aylardır 29 Haziran’da bir araya gelen 40 ülkeden işçi örgütleriyle birlikte her bir ülkede hükümetlerden soykırımcı devletle her türlü diplomatik, askeri, ekonomik, ticari, kültürel ve sportif ilişkiyi derhal kesmelerini talep ediyor.
Gazze’deki bir milyon çocuğun hayatını kurtarmanın biricik yolu budur. Soykırımcı devleti zayıflatmanın, durdurmanın ve yalıtmanın tek yolu da budur. Avrupa’daki “sol” partilerin yöneticilerinin büyük bir bölümü bu talebi dile getirmekten ısrarla kaçıyorlar. Oysa ki bu talep bütün gençlik ve işçi örgütlerinin dayanışma eylemlerinde en öne çıkmış durumda.
OCRFI, geçtiğimiz 14 Eylül pazar günü İspanya Devletindeki 100 bin işçinin ve gencin Madrid’den başlayan geleneksel İspanya Bisiklet Yarışı Turuna soykırımcı devletin takımının katılımını engellemelerini coşkuyla selamlar.
Aynı şekilde Fas, Fransa, İtalya ve başka ülke limanlarından İsrail’e malzeme götüren gemilerin sevkiyatını engelleyen dok işçilerini de selamlıyoruz.
Gene Güney Afrika’daki 10 bin emekçi ve militanın ANC hükümetinden ülkelerindeki İsrail elçisini sınır dışı etmesini talep etmelerini, bu konuda bastırmalarını da selamlıyoruz.
Kaybedilecek tek bir dakika bile yoktur! Ülkelerimizin hükümetlerinden soykırımcı devletle her türlü ilişkiyi kesmeleri için, ona silah göndermeyi durdurmaları için, bütün gıda sevkiyatını kesmeleri için, soykırımcı devletin ekonomisini nefes alamaz kılmak için eylemlerimizi her zamankinden daha üst seviyelere taşıyalım.

17 Eylül 2025

IV. Enternasyonal’in Yeniden Teşkili İçin Örgütlenme Komitesi (OCRFI)