Bankalar ve bayraklar: Uluslararasılaşma çağında milliyetçilik Sungur Savran

1992 yılı, tarihin en büyük yağma ve soykırımının başlayışının 500. yıldönümüydü. “Amerika’nın keşfi” olarak anılan bu tarihsel olay, “Fa-tihler”in ülkesi İspanya’da törenlerle kutlandı. On yıldır sosyal demokrat bir hükümetin yönettiği bu ülkenin başında bir kral var. Kralın karısı Kraliçe Sofıa’nın 500. yıl vesilesiyle Ekim ayında yaptığı bir konuşmayı İspanyol büyük basını pek beğeniyor ve bu konuşmadan alıntılar yapıyordu. Neydi “Majesteleri”nin pek önemsenen mesajı ? Kulak ve­relim:

Bugüne kadar insan toplumu hiçbir zaman topyekûn bir yokoluşun tehdidi altında yaşamamıştı; bugüne kadar hiçbir zaman yeryüzünde global (küresel) sorunlarla global ölçekte hesaplaşması gereken bütünleşmiş bir insan toplumu varolmamıştı. Bu olgu yadsınamaz bir kesinlik taşıyor, bu yüzden de her tür alarm sinyalinin neden güçlü biçimde çalmaya başladığı anlaşılabilir hale geliyor: ekolojik tehlikeler, kaynakların tükenişi, grevler, ekonomik resesyon, nükleer tehdit, dış borçlar vb. vb.

 

Büyük ölçüde bilimsel bilginin ürünü olan teknolojik ilerlemeden kaynaklanan günümüzün bu karmaşık ve dinamik dünyasında, bütün ülkeler ve bütün halklar kendimizi bir karşılıklı bağımlılık du­rumunda buluyoruz.1

 

“Majesteleri”nin grevleri nükleer tehdit ve ekolojik tehlikeler ile aynı solukta saymış olmasına takılmazsak, burada hiç kuşkusuz dünya bur­juvazisinin son dönemde yıldızı parlayan yeni ideolojik çerçevesinin en temiz ifadelerinden birini buluyoruz. Globali/m adını taşıyan bu yeni ideolojik akımın temelleri burada hayranlık verici derecede açık ve seçik biçimde ifadesini bulmuş: değişen teknoloji, bütünleşen dünya, so­runların ortaklığı, karşılıklı bağımlılık – iki kısa paragrafta bütün bun­lara yer verilmiş.

 

Uluslararası burjuvazinin bu yeni “enternasyonalizmi”nin hedefleri açık: emperyalizmin ekonomik ve politik hareketinde ulusal devletlerin yarattığı engelleri ortadan kaldırmak, böylece dünya çapındaki em­peryalist müdahalelere (dün Panama, Irak, bugün Kürdistan, Somali, yarın başka ülkeler) bir meşruiyet temeli yaratmak.2 Glohalizm bu yüzden ulusal devletlerin ve milliyetçiliğin çağının geçtiğini kanıtlama çabasında. Bu yüzden dünyanın global (küresel) düzeyde tümüyle bütünleştiği vurgulanıyor.

 

Ne var ki, bütünüyle ideolojik amaçlarla geliştirilmiş olan bu teorik çerçevenin boğazına takılan bir küçük kılçık var. Globalizmin ulusal dev­letlerin ve milliyetçiliğin çağının (ve modasının) geçtiğini bu kadar güçlü biçimde belirttiği dönem, her türden milliyetçi hareketin dünyayı kasıp kavurduğu, ulusların birbirinin boğazına sarıldığı bir dönem tam da. Bu sorun karşısında globalizmin cevabı, birazdan göreceğimiz gibi, mil­liyetçiliği geçmişin, 19. yüzyılın, hatta daha eski dönemlerin akıldışı bir kalıntısı gibi sunmak. Böylece, günümüz dünyasının iki temel eğilimi, sermayenin ve dünya sisteminin uluslararası bütünleşmesi ile uluslararası politik düzende yaşanan parçalanma ve bölünme, kısaca söyleyecek olur­sak uluslararasılaşma ile onun karşı kutbunda yer alan partikülarizm3 birbirinden bütünüyle bağımsız dinamikler haline geliyor, hatta bir­birlerine dışsal olarak karşıt (antinomik) olgular olarak sunuluyor.

 

Oysa günümüz dünyasının bu iki temel eğilimi, yani uluslararasılaşma ile partikülarizm arasında çok sıkı bir bağlantı var: bunlar birbirlerine dışsal olarak karşıt iki olgu olmak bir yana, kelimenin en arı anlamında diyalektik bir çelişkinin iki kanadı olarak birbirlerini karşılıklı olarak belirliyor, geliştiriyor, koşullandırıyorlar. Partikülarizm, geçmişin bir kalıntısı olmak bir yana, sermayenin hakimiyeti altında gelişmekte olan bir uluslararasılaşma sürecinin kaçınılmaz bir ürünü.

 

Bu yazıda, günümüzün açıklanması gereken yakıcı sorunlarından biri olan milliyetçiliğin yükselişine bu çerçeve içinde bir cevap getirmeye çalışacağım.

Milliyetçi dalga karşısında globalizm

“Los Angeles’ten İstanbul’a, Berlin’den Tokyo’ya… Globalleşen Dünyanın Dergisi.” Türkiye’nin kozmopolit aydınlan, üç emperyalist merkezin büyük kentlerinin sıralandığı bir dizi içinde Türkiye’nin en­telektüel başkentinin adının da geçmesinden kuşkusuz büyük mutluluk duyacaktır. Artık Türkiye’nin kozmopolit burjuva aydınlan da em­peryalist merkezlerde gelişen düşünce akımlarını popüler bir üslup içinde hızla kendilerine aktaran bir dergiye kavuşmuş durumdalar: ken­dini yukanda aktanlan kelimelerle tanımlayan New Perspectives Qu-arterly Türkiye, daha sentetik ve estetik adından başlayarak, ne kadar “global” bir perspektife sahip olduğunu ortaya koymuyor mu ? işte bu dergi, birkaç ay önce yayınlanan 3. sayısını “Milliyetçilik Rüzgarlan” ko­nusuna ayırmış. Burjuva bilim adamlarından (Isaiah Berlin, Robert Reich, Lester Thurow vb.) kapitalistlere (Walt Disney Şirketi’nin başkanı Michael Eisner), uluslararası kurluşlarda yöneticilik yapmış bürokratlardan (eski BM genel sekreter yardımcısı Brian Urquhart, UNESCO’nun genel müdürü Federico Mayor, Prens Sadreddin Ağa Han) çeşitli eğilimlerden devlet adamlanna (eski Almanya dışişleri bakanı Genscher, italya dışişleri bakanı de Michelis, ispanya’nın sosyal de­mokrat başbakanı Felipe Gonzalez vb.) kadar bir dizi “seçkin” insanın görüşlerine başvurmuş dergi. Globalizmin günümüzün milliyetçilik dal­gasına bakışını kavrayabilmek için eşi bulunmaz bir derleme.

Daha sayının ilk sayfalanndan, Türkiye yayıncısının düşüncelerini içeren “Geçmişe mi Geleceğe mi ?” başlıklı “Türkiye Perspektifi” yazısı ile derginin Amerikalı yayın yönetmeni Nathan Gardels’in yorum yazısı “Yeni Babil ve En Soylu Acı”, globalizmin güncel milliyetçilik dalgasına nasıl baktığını açıklıkla ortaya koyuyor. Şimdi bu görüşü ana hatlanyla özetleyelim.

1) Dünya hızla bütünleşmeye gitmekte, ulusal devletin anlamı ortadan kalkmaktadır. Sorunlar global ölçekte çözüm beklediğine göre, insan hak­ları, çevreyi koruma vb. nedenlerle Birleşmiş Milletler’in, ulusal ege­menliği kısıtlayan bir müdahale hakkı olmalı ve bu hak hukuki güvence altına alınmalıdır. Aynı zamanda BM yürütme yetkisiyle ve askeri yaptınm gücüyle donatılmalıdır.4

 

2)Ulusal devletlerin ve milliyetçiliğin çağının geçtiği iddiası ile “mil­liyetçilik rüzgarlan” arasındaki çelişki karşısında globalizmin ilk ref­leksi, dünyayı ikiye bölmektir. Günümüzde iki uygarlık, “toprağın uygarlığıyla uydunun uygarlığı” mevcuttur (Gardels): yani, Türkiye yayıncısının deyişiyle “dünyanın bir bölümü milliyetçi ve etnik ayak­lanmalarla ondokuzuncu yüzyılı yeniden yaşarken öbür bölümü de ulus-devletin çözülmesini, teknopollerin doğuşunu ve uydu uygarlığını yaşamaya başlıyor.”5 Böylece, dünya, ulusal devletin çözülmesiyle glo­balleşen bir alt bütün ile hâlâ milliyetçilikle iştigal eden bir başka alt bölüme bölünür. Burada globalizmin bir ilk çelişkisiyle karşılaşırız: adını yerküreden alan globalizm (küreselcilik) şimdi “kısmi globalizm” gibi kavramsal bir çelişkiyi içeren bir savunma hattına çekilmiş ol­maktadır !

3) Bu ikilik, beraberinde globalizmin milliyetçilik hakkındaki temel görüşünü de getirir. Milliyetçilik “uydu uygarlığı”nm gereklerine tümüyle ters düşer; geçmişin, 19. yüzyılın bir kalmasıdır. Bu yüzden de maddi temelleri yoktur, akıldışı “manevi” dürtülerin bir ürünüdür.6 Glo­balizm, bu “çağdışı” karakteri dolayısıyla, günümüz milliyetçiliklerine küçümseyici bir yaklaşımla “kabilecilik” (Frenkçe terimle “tribalism”) adını takar.? Bu yaklaşım, burjuva sosyal biliminde hakim metodoloji olan modernleşme teorisi ile birebir örtüşür. Bu teoriye göre, toplumsal değişim içinde ortaya çıkan yeni toplumsal ilişki ve biçimler, eskiyle tam bir karşıtlık içinde ağır ağır onun aleyhine gelişir. “Geleneksel” adı ve­rilen ilişkiler nerede varlığını sürdürüyorsa, “modern” olan orada yeteri kadar kök salamamış demektir. Tersine, “modern” olan ne kadar yayılırsa “geleneksel” olan o ölçüde ortadan kalkar. Bu metodolojik yaklaşımın doğrusal bir tarihsel gelişme anlayışı üzerinde yükseldiği açıktır.8 Bu anlayışın tartıştığımız konu çerçevesinde yarattığı çelişki çıplak biçimde ifade edilebilir: madem milliyetçilik modernleşmenin (yani bu durumda globalleşmenin) yeterince yayılmamış olmasının ürünüdür, o zaman neden son dönemde globalleşme sıçramah bir gelişme göstermişken milliyetçilik azalmak bir yana azmıştır ?

(4) Nihayet, globalizmin milliyetçiliği çağını doldurmuş bir ideoloji olarak sunması, ampirik gerçekliğin bir bölümüne gözünü kapatmasını gerekli hale getirir. Globalizme göre milliyetçilik bürokratik işçi dev­letlerinin ve azgelişmiş kapitalist ülkelerin (“Üçüncü Dünya”nın) toprağında hayat bulur, “uydu uygarlığı”nı yaşayan gelişmiş kapitalist ülkelerde milliyetçiliğe hayat yoktur. Bu tezi en açık biçimde NPQ’nun Türkiye yayıncısı dile getiriyor: “Milliyetçi ayaklanmalarla uğraşanlar kimlerdir? Bugüne kadar totaliter yönetimlerin baskısı altında yaşayan ve/veya ekonomik bakımdan geri kalmış bölgelerin halkları.9 Amerikalı yayın yönetmeni de milliyetçi hareketleri şöyle örnekliyor: “Sırplar, Lit-vanyalılar, Tacikler, Ruslar, Gürcüler ya da Eritreliler…”10 Görüldüğü gibi aynı kümeler sözkonusu. Milliyetçi hareketler arasında emperyalist ülkelere yer yok. Bunun gerçek dünyanın verileriyle uyuşmadığını aşağıda göreceğiz.

Globalizmin milliyetçilik konusundaki görüşlerini böylece özetlemiş oluyoruz. Artık esas konumuza, günümüzde milliyetçiliğin yükselişinin ardındaki dinamiklerin incelenmesine geçebiliriz. Ama önce sermayenin uluslararasılaşması sürecine kısaca bakmamız yararlı olacak.

 

Sermayenin Uluslararasılaşması

Her ideoloji gibi globalizm de gerçek dünyanın belirli veçhelerini bir sınıfın (ya da başka bir toplumsal grubun) çıkarları açısından yo­rumlayarak belirli bir kalıba döker ve sistemleşürir. Dolayısıyla, her ide­oloji gibi, globalizmin de bütünsel yapısı içinde çok önemli gerçekler kısmi, çarpık ve tek yanlı biçimde dile getirilir. Globalizm sözkonusu olduğunda, bu kısmi, tek yanlı gerçeklerin en önemlisi şudur: sermayenin uluslararasılaşma sürecinde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan dev boyutlu gelişmeler, tek bir dünya sistemini yaratarak tekil ulusların hayatını her geçen gün daha fazla içice sokmaktadır.

Sermayenin uluslararasılaşması ve dünya ekonomisinin bütünleşmesi, somut göstergeleriyle Türkiye insanının yaşamında bile o kadar açıklıkla görülebiliyor ki konu üzerinde uzun uzadıya durmanın bu yazının amaçları açısından gereği yok. Sadece, uluslararasılaşmanın boyutları hakkında bir fikir verebilmesi ve sermayenin tarihsel gelişiminin ya­rattığı çelişkilerin daha elle tutulur biçimde farkedilebilmesi için birkaç noktaya değinmek yararlı olacak.

 

Birincisi, sermaye daha yükselişinin şafağından başlayarak ye-nidenüretiminin koşullarını dünya çapında geliştirmeye yönelmiş olsa bile (Amerika’nın talanı, Hindistan’ın boyunduruk altına alınması, Af­rika’nın köleleştirilmesi, daha ilk birikimin bile dünya çapında me­kanizmalar yarattığını gösteriyor), emperyalizm çağında ulus­lararasılaşma daha önce ancak marjinal olarak görülmüş biçimler altında ortaya çıkar. Daha önce sermayenin Batı Avrupa’daki anavatanıyla dünyanın geri kalan yöreleri arasındaki ekonomik alışveriş esas olarak metaların dolaşmayla, yani ticaretle sınırlı kalırken, emperyalizm çağında sermaye ihracı, yani sermayenin dünya çapında dolaşımı ön plana geçer. Emperyalizm çağının başlangıcında, sermaye ihracının ağırlıklı biçimi, banka kredilerinin, yani para sermayenin ulus­lararasılaşması iken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, emperyalizmin eğilimleri olgunlaştıkça, üretim sermayesinin dünya çapında dolaşımı belirleyici biçim haline gelir. Günümüz kapitalizmine damgasını vuran ve bu dönemi 20. yüzyılın ilk yansından bile farklılaştıran olgu, üretimin uluslararasılaşması sürecidir. Bu konuda çarpıcı bir örnek için sözü Amerikalı bir iktisatçıya bırakalım:

 

Örneğin bir Amerikalı, General Motors’dan bir Pantiac Le Mans aldığı zaman uluslararası bir alışveriş yapmış oluyor. Otomobil için General Motors’a ödenen 20.000 doların yaklaşık 6.000 dolan el emeği ve montaj için Güney Kore’ye, 3.500 dolan motor ve elekt­ronik aygıtlar gibi gelişmiş parçalar için Japonya’ya, 1.500 doları model ve çizim mühendisliği için Batı Almanya’ya, 800 dolan küçük parçalar için Tayvan ve Singapur’a, 500 dolan pazarlama için İngiltere’ye, 100 dolan bilgi işlemleri için Barbados ya da irlanda’ya gidiyor. Kalan 7.600 dolar ise Detroit’teki strateji uzmanları, New York’taki banker ve avukatlar, Washington’da şirketin lobisini ya­panlar, ülke çapındaki sigorta elemanları ve General Motors hisse sa­hipleri arasında paylaşılıyor — bunlann çoğu ABD’de yaşamakla bir­likte, aralarında yabancı uyruklu olanlann sayısı giderek artıyor.

 

Üretim sermayesinin uluslararasılaşmasının yanısıra ve büyük ölçüde ona eşlik eden bir süreç olarak para-sermaye de uluslararasılaşmaktadır. Bu olgunun bankaların, kredinin, borsaların, finans araçlarının ulus­lararasılaşması gibi çok çeşitli veçheleri olmakla birlikte en çarpıcı yönlerinden biri (ve daha sonra ele alacağımız temel çelişkilerden birine ışık tutan bir etken) döviz borsalarında işleme giren para-sermayenin bo­yutlarıdır. Ernest Mandel’in verdiği rakamlara göre, her gün dünya döviz piyasalarına çıkan yüzer gezer paranın ortalama miktarı 3 trilyon dolar civarındadır. Bu günlük miktar, uluslararası ticaretin yıllık hacmine eşittir! Aslında uluslararası kuruluşlar açısından bile verilen rakamlar sa­dece birer tahmindir, kesin miktar hiç kimse tarafından bilinmemektedir. Dolayısıyla, Mandel’in de vurguladığı gibi, miktarı bilinmeyen birşeyin denetim altında tutulabilmesi sözkonusu bile değildir.13

Ticarette, para dolaşımında ve üretimde ortaya çıkan dev boyutlu ulus-lararasılaşma, dünya ekonomisini bütün ulusal ekonomilerin içinde eridiği bir kazan haline getirir. Tek bir dünya ekonomisi, bütün ülkelerin ekonomik hayatını belirleyen temel etken niteliğini her geçen gün daha fazla kazanmaktadır. Artık hiçbir ülkenin kapitalistlerinin ve devletinin başka ülkelerdeki gelişmeleri ikincil önem taşıyan gelişmeler olarak görmesi mümkün değildir. Örneğin ABD Kuzey Irlanda’daki ulusal mücadeleye yalnızca müttefiki İngiltere’nin bir sorunu olduğu için ilgi duymakla yetinemez; Kuzey İrlanda sorunu aynı zamanda ABD bur­juvazisini doğrudan doğruya ilgilendirir çünkü bugün bu politik birimin sınırları içindeki sınai işgücünün % 11’i Amerikan şirketleri tarafından istihdam edilmektedir.14

 

Ekonominin uluslararasılaşmasının bu gerçeklerinin dünya bur­juvazisini politik alanda yeni bir takım uluslararası yapılanmalara yöneltmesi, globalizmin en temel beklentilerinden biridir. Ben bu sorunu iki aşamada ele almak istiyorum. Önce, politik alanda bu tür bir eğilimin en olgun ifadesi olan Avrupa Topluluğu’nu bu açıdan tartışarak bu örnekte politik yapıların uluslararasılaşmasının sınır ve çelişkilerini or­taya koymaya çalışacağım. Bunun ardından, tartışmayı genelleştirerek bu yazının ana tezini geliştirecek, uluslararasılaşma ile milliyetçilik arasındaki diyalektik ilişkiyi açıklamaya çalışacağım.

Avrupa Topluluğu’nun önemi ve sınırları

Sermayenin uluslarasılaşması, politik alanda ulusal devletin ve mil­liyetçiliğin aşılması yönünde herhangi bir dinamik yaratıyorsa, bugün bunun en ileri, en olgun biçimi Avrupa Topluluğu’nda (AT) cisimleşir. Zaman içinde değişen adlarının da gösterdiği gibi, bugünkü AT başlangıçta sadece bir Ortak Pazar’dı. Sonra ekonomik bütünleşme başka alanlara yayılınca Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) adını aldı. Nihayet, politik ve kültürel kaynaşma da topluluğun hedefleri arasına gi­rince AT adı benimsendi. Böylece modern tarihte yepyeni bir deneyim or­taya çıkıyordu: ulusal devletler üstünde yer alan bir devlet birimi, henüz süreç tamamlanmaktan uzak olsa bile, ufukta bir ihtimal olarak gözüküyordu.

AT olgusu globalizmi büyüler. Çünkü bu yeni uluslarüstü devlet taslağı, globalizmin en azından gelişmiş kapitalist ülkelerde ulusal devletlerin artık gününü doldurmuş olduğu tezinin yaşayan bir örneği gibidir. Son dönemde, ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanan NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi) sözleşmesi bile, politik bir birleşme iradesini içermeyen bir ticaret anlaşması olduğu için bu tür bir vaadi henüz taşımamaktadır.

 

AT ulusal devletlerin ve milliyetçiliğin gelişmiş kapitalist alanda aşılmış olduğu yolunda kanıt olarak kullanılabilir mi? Buna kesin biçimde hayır cevabını vermek gerekir. Elbette, tarihi yüzlerce yıl geriye giden bir takım devletlerin üst bir devlet biriminde birleşmeleri ihtimali, sadece kapitalist gelişme açısından değil, ulus sorununun kapitalizmi aşan enlernasyonalist çözümünün ilk tohumlannı içermesi bakımından da dünya tarihsel bir öneme sahiptir. Bu anlamda AT olgusunu, ve daha da önemlisi bu olgunun ardında yatan uluslararasılaşma eğilimlerini küçümsemek, ulusların aşılacağı ve kaynaşacağı yeni bir dünya için mücadele eden enternasyonalistler açısından büyük bir körlük olur. Ama bu noktanın öneminin altını çizdikten sonra tekrarlamamız gerekiyor: AT olgusu, günümüzde ulusal devletlerin ve milliyetçiliğin önemini yitirmiş olduğu iddiasına destek olarak kullanılamaz.

 

Herşeyden önce şundan dolayı: AT’nun özellikle Tek Yasa ve Ma-astricht anlaşmalarıyla gündemine giren devletlerüstü devletin gerçekleşmesi hiçbir biçimde garanti altında değildir. Maastricht’in Da­nimarka halkınca reddedilmesi, Fransa’da ise kıl payı ile onaylanmış olması, gelecek açısından tehlike sinyalleri ise, 1992 sonbaharında yaşanan para bunalımında ortakların birbirine düşmesi, sermayenin farklı ulusal devletlerde örgütlenmiş dilimlerinin arasındaki çelişkilerin patlamalı biçimde ortaya çıkmasına yol açarak AT projesinin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne sermiştir. Gerek para bunalımında görüldüğü gibi ekonomik planda, gerekse Körfez Savaşı, Yugoslavya bunalımı ve benzeri uluslararası gelişmelerde gözlendiği gibi politik planda, AT’nu oluşturan emperyalist devletler ulusal temellerde sürekli olarak çelişki içine düşmektedir. Öyleyse AT olgusundan hareketle ulu­sal devletin ve milliyetçiliğin şimdiden aşılmış olduğunu ileri sürmek, en hafif deyimle aceleciliktir. Eğilimler sadece eğilimlerdir; tunçtan bir zorunlulukla gerçekleşecekleri gibi bir garanti yoktur, karşı eğilimler tarafından yenilgiye uğratılabilirler. Yarın ulusal devletin ve mil­liyetçiliğin aşılması anlamına gelebilecek bir olguyu bugün bu eğilimlerin gerçekleşmiş olduğu iddiasına kanıt göstermek soyut bir ev­rimciliğin temel sorunuyla karşı karşıyadır: somut gerçeği an­layamamak.

 

Ama esas önemli olan bu değil. Çünkü AT sadece bugün gerçekleşmesinin önünde varolan ulusal engeller dolayısıyla değil, aynı zamanda yarın gerçekleşse bile dünya sistemi içinde temsil edeceği konum bakımından da ulusal devletin ve milliyetçiliğin aşılması anlamını taşımaz. Birkaç nedenden. Herşeyden önce, AT bir proje ola­rak sermayenin dünya çapında ulusal bölümlenmelerini aşmayı değil, lam tersine bu ulusal bölümlenmenin yarattığı bir özgül sorunu, irili ufaklı birçok devlete bölünmüş olan Avrupa burjuvazisinin devasa ölçekte bir devlete (ve iç ekonomiye) sahip ABD burjuvazisi karşısında düştüğü rekabet zaafını çözmeyi hedefler. Yani burada burjuvazinin ulu­sal devletler düzeyinde bölünmüşlüğü veri olarak alınır; yalnızca bölünme çerçevesinde varolan güç dengelerinin değiştirilmesi hedeflenir. Eğer AT, bütün badireleri atlatarak devletlerüstü bir devlet olarak ku­rulabilse bile bu yeni devlet yeni bir ulusal devlet karakteri taşıyacak ve bu karakterini zaman içinde yönettiği topluma da aşılayacaktır.

 

Birçok ulusu bir araya getiren bir devletin bir “ulusal devlet” olarak anılması şaşırtıcı görünebilir. Ama böyle bir önermeye tepki göstermeden önce, şu soruyu sormakta yarar var: bugün herkesin birer “ulus-devlet” olarak andığı ispanya, Britanya ya da Fransa ne anlamda birer ulusal devlet oluyor ? Ayrıntıya girmeden hatırlayalım ki, İspanya’da ispanyolların yanısıra kendilerini birer ulus olarak kabul eden Katalan, Bask ve Galiçya halkları, Britanya’da ingilizlerin yanısıra ayrı uluslar olduklarını kimsenin tartışmayı bile aklına getirmediği iskoçlar, Galliler ve İrlandalılar, Fransa’da ise Bretonlardan Korsikalılara kadar bir halklar kuşağı yaşar. Örneğin Fransız ulusu diye bilinen ulus gerçekte Fransız devriminden sonra Fransız devleti tarafından yaratılmıştır.15 Eğer AT’nun devletlerüstü bir devlet olarak kuruluşu başarıyla ta­mamlanırsa, bu yeni devlet de, hiç kuşku yok, onyıllara yayılacak bir süreç içinde kendi “Avrupa” ulusunu yaratacaktır. Şu sonuca varıyoruz: “ulus-devlet” gibi uygunsuz bir adla anılan mevcut devletleri o devletten bağımsız olarak her zaman varolmuş bir ulusal özün temsilcisi olarak kabul etmek, milliyetçi ideolojinin “ulus” kavramını fetişleştiren tuzağına düşmektir. “Ulus-devlet”, özü itibarıyla, yalnızca burjuvazinin dünya çapındaki politik örgütlenmesinin parçalılığının bir ifadesidir, öyleyse, AT bu parçalılığı devam ettiren, üstelik emperyalistler arası re­kabeti ve mücadeleyi kızıştıran yapısıyla ulusal devletin ve (emperyalist) milliyetçiliğin mantığının tutsağıdır.

 

İkincisi, globalizmin gözbebeği AT, başka bir açıdan da, milliyetçiliği aşmak bir yana, tersine resmi ırkçılığı kurumlaştıran bir dinamiğe sa­hiptir. AT’nu oluşturan oniki ülke, kendi aralarındaki sınırları adım adım ilga ederken bir yandan da Topluluğun dışındaki dünyaya karşı bütünüyle ırkçı, yabancı düşmanı bir korunma konumunu be­nimsemektedir. İç sınırları kaldırmayı öngören Tek Yasa’nın kabulünün hemen ardından imzalanan Schengen Antlaşması, bütün azgelişmiş ulusların üyelerine Avrupa’nın kapılarını sıkı sıkı kapatır. Berlin Duvan’nın yıkılmasının ardından Avrupa, kuşatma altında bir kale gibi etrafına yeni bir duvar örüyor.1^ Bu duvarın malzemesi ırkçılıktır. Mil­is Modem bir olgu olan ulus olgusunun oluşum tarihi, özellikle de etnik grup, dil, din vb. tarihsel etkenlerle ilişkisi çok karmaşık ve derinlemesine tartışılması gereken bir sorun. Burada bu tartışmaya giremeyeceğimiz açık. Yine de, erbabının yanlış bir izlenim edin­mesini engellemek için belirteyim: Benedict Anderson’un Türkçe’de yakında yayınlanacak son derecede ilginç kitabında ileri sürdüğü tezle, yani ulusların “muhayyel” hayal edilmiş topluluklar olduğu teziyle benim burada söylediklerim arasında tek bir noktada ortaklık var. Ortaklık, ulusların oluşumunun, etnik, kültürel, “ırksal” vb. etkenlerle hiçbir zorunlu bağ taşımadığı konusunda. Zorunlu bir bağın olmaması, olumsal, yani tarihsel hareketin di­yalektiğinin somut olarak belirlediği bir bağ olmadığı anlamına gelmiyor elbette. An-derson’dan ayrıldığım yer, ulusların oluşumunda sosyo-ekonomik çıkarların belirleyici bir yer tuttuğunu düşünmem. Bu anlamda, ulus “tahayyül” edilen birşey olmaktan uzak, verili maddi çıkarların, başka coğrafyaların toplumları öteki uluslar karşısında geliştirilmesi için verilen bir mücadele içinde adım adım yaratılmış bir gerçeklik. Elbette ulusal ideoloji bir kolektif “tahayyül” üzerinde yükselir. Ama hangi ideoloji böyle değildir ? Anderson ulusun sosyo-politik gerçekliği ile ideolojisini birbirine indirgiyor. Bk. B.Anderson, Imagined Communities, Verso, Londra, 1983, tamamı.

 

Milliyetçilik gününü doldurduysa, neo-Nazi ırkçılığı tamamlayan bu resmi ırkçılık neden ?

 

AT’nun ulusal devletin ve milliyetçiliğin artık aşılmış olduğuna da­yanak olarak gösterilemeyeceğini kanıtlayan üçüncü bir olgu daha var: Avrupa Topluluğu içinde hemen hemen bütün ülkelerde gittikçe şiddetlenen milliyetçilik akımları. Kısa bir tarama, Britanya’da yüz yıldır süregiden İrlanda sorununa şimdi îskoçya ve Galler’de bağımsızlık ta­lebini bile gündeme getiren milliyetçi hareketlerin eklendiğini, İspanya’da sürekli kanayan bir yara olan Bask sorununun yanısıra özellikle son yıllarda Katalan ve Galiçya milliyetçiliklerinin yeniden canlandığını, Fransa’da Korsikalıların silaha sarılacak kadar tepki içinde olduklarını, Bretonlardan Oksitanlara kadar birçok halkın kültürel kimliklerini ye­niden keşfetmeye başladığını, Belçika’da ise Fransızca konuşan Va-lonlar ile Hollandalılarla akraba olan Flamanlar arasındaki mücadelenin her geçen yıl daha keskin bir nitelik kazandığını gösterecektir, işte mil­liyetçiliğin gününü doldurmuş olduğu bir dünya ! Gerçekte bu mil­liyetçiliklerin yükselişi ne raslantıdır, ne de AT’nun gelişmesinden bağımsızdır. Tam tersine, milliyetçi taleplerin yükselişi doğrudan doğruya AT’nun gelişmesinin, yani uluslararasılaşmanın bir ürünüdür.

 

Ama şimdilik burada duralım. Çünkü AT içindeki milliyetçilikler, te­melleri açısından günümüz milliyetçiliklerinin birçoğu ile ortak di­namiklere sahip. Dolayısıyla artık AT ile ilgili tartışmayı bağlayarak günümüzde genel olarak milliyetçi hareketlerin yükselişini açıklamaya geçmemiz gerekiyor. AT ile ilgili tartışmayı şöyle noktalayabiliriz. Marx, hisse senetli şirketlerin özel mülkiyetin özel mülkiyet sınırları içinde ilgası olduğunu söylemişti.17 Benzer bir söyleyişle şöyle di­yebiliriz: AT, ulusal devletin ulusal devletin belirlediği sınırlar içinde aşılmasıdır. Hisse senetli şirketler nasıl 20. yüzyılda sermayenin en uygun varoluş biçimi haline geldiyse, eğer kuruluşu başarıyla ta­mamlanabilirse (eğer!), AT da ulusal burjuva devletinin 21. yüzyıldaki en uygun biçimi olmaya adaydır.

 

Uluslararasılaşmanın ürünü olarak milliyetçilik

Globalizmin hayallerinin tersine, bir devletlerüstü devletin kurulması yo­lunda adımların atılmakta olduğu Avrupa’da bile, ulusal devletin ve mil­liyetçiliğin ölüm fermanını imzalamanın yersiz olduğunu görmüş bu­lunuyoruz. Ama henüz milliyetçilik globalizmin hareket noktasını oluşturan uluslararasılaşma sürecinin karşısında dışsal bir engel gibi görünüyor. Henüz bu yazının temel tezini oluşturan noktayı tartışmadık. Bu nokta şu: günümüzde, globalizmin en seçkin coğrafi alanı olan Av­rupa’da bile yükselmekte olan milliyetçiliğin temel dinamiği, ulus­lararasılaşma sürecinin kendisinde yatar. Globalizmin diliyle söyleyecek olursak, milliyetçiliğin mezarını kazdığı düşünülen küreselleşme,  kapitalist üretim tarzının hakim olduğu bir dünyada, tam aksine, milliyetçiliğin ürediği yataktır. Başka bir deyişle, emperyalist ka­pitalizm koşullarında, küreselleşme tam karşıtını, milliyetçi par-tikUlarizmi harekete geçirir. Öyleyse, uluslararasılaşma ve milliyetçilik kapitalizmde aynı diyalektik çelişkinin karşıt kutuplarını oluşturur.

 

Anlaşılabileceği gibi, bu söylenenlerin ışığında günümüz mil­liyetçilikleri, globalizm parspektifinde göründüğü gibi, 19.yüzyıldan kalıntı olarak devralınan, günün koşullarıyla ilişkisi olmayan, arkayik, akıldışı dürtülerin ürünü değildir. Tam tersine modern bir olgunun, ka­pitalizmin en son gelişme eğilimlerini ifade eden uluslararasılaşma sürecinin uyardığı, kendisi de modern bir olgudur. Elbette bunu milliyetçi ideolojinin geriliğinin ya da akıldışılığının karşısına koymamak gerekir. Milliyetçilik kendi mantığında içerdiği dışlayıcılık dolayısıyla, ideolojik yaklaşımı bakımından, tek bir sistem haline gelmiş modern dünyanın karşısında yer alır. Ama ideolojinin arkayikliği milliyetçi hareketlerin ardında son derecede iyi tanımlanmış güncel maddi çıkarlar olmadığı anlamına gelmez. İşte tam da bu maddi çıkarlardır ki, onyıllar boyunca birçok toplumun bağımda uyuyakalmış olan milliyetçi ideolojiyi yeniden ayaklandırmıştır. Sorun başka bir biçimde de ifade edilebilir: tanışma konusu olan, farklı ulusal gruplar arasında tarihten kaynaklanan sorunlar olup olmadığı değildir. Ulusal karşıtlıklar, hatta düşmanlıklar hemen hemen bütün toplumların bağrında sürekli olarak varlığını sürdürmüştür elbette. Ermenilerle Azeriler, Hırvatlarla Suplar, Valonlarla Flamanlar arasında öteki etnik, ulusal gruba yönelik korku, kuşku, nefret hatta kin duygulan hiçbir zaman tümüyle ortadan kalkmamıştır. Sorun şudur: geçmişten beri varlığını sürdüren bu ulusal önyargılar, neden bugün bir­denbire evrensel biçimde patlak vermiştir ? Neden dün değil de bugün ? Milliyetçiliği sadece ideoloji dünyasındaki ifadesiyle kavrayan glo-balizmin bu soruya doyurucu bir cevabı yoktur. Oysa milliyetçiliğin bugünkü yükselişini somut olarak açıklamak istiyorsak bu soruya cevap vermek zorundayız.

(1) Varolan ulusal devletlerin bunalımı

Uluslararasılaşma ile milliyetçiliğin karşıt kutuplar halinde oluşturduğu çelişkinin dinamiğini kavrayabilmek için, önce sermayenin ulus-lararasılaşmasının varolan ulusal devletler üzerindeki etkisini ele almamız gerekiyor. Her ülkenin, farklı derecelerde de olsa, dünya eko­nomisiyle ticaret, para-sermaye akımları ve üretim alanlarında artan ölçekte bütünleşmesi, varolan devletlerin, ekonomik yaşamın birer bi­rimi olarak önemine ciddi ölçüde tırpan vurur. Artan uluslararasılaşma sonucunda, geçmişte bir ölçüde kendi içinde bütünleşmiş olan iç pazar ilişkileri yerini ekonominin farklı kesimlerinin doğrudan dış dünyayla kurduğu ilişkilere terketmeye başlar. Uluslararasılaşmayı daha da üst düzeye çıkarmayı hedefleyen yeni-liberal ekonomi politikaları, devletin ekonomik hayatta kaynaklann yeniden dağılımı konusundaki işlevlerini daraltarak bu gelişmeye ek bir katkıda bulunur. Vaktiyle devletin düşük faiz politikası, gümrük duvarları ve benzeri yöntemlerle sağladığı ko­ruma ağından yararlanmakta olan çeşitli sermaye dilimlerinin devletten elde edebileceği çıkarlar sınırlanmaya başlar. Yine yeni-liberal po­litikaların ürünü olarak, emperyalist ülkelerde “refah devleti” olarak anılan18 politikalara son verilmesi ve sosyal harcamalarda kısıntıya gi­dilmesi, varolan ulusal devletin emekçilere verebileceği şeylerin de azal­masına yol açar. (“Refah devleti”nin bir karikatürününün varolduğu az­gelişmiş kapitalist ülkelerde ise bu, zaten gülünç düzeyde olan sosyal harcamaların iyice budanması sonucunu yaratır.)

 

Böylece farklı toplumsal sınıflar açısından farklı nedenlerden kay­naklansa da, toplumun büyük çoğunluğu açısından, varolan ulusal dev­letin bir yeniden bölüşüm mercii olarak çekim gücü azalır. Eğer sözkonusu ulusal devlet farklı “ırksal”, etnik, ulusal, dinsel grupların bi-rarada yaşamakta olduğu bir politik birimse, bu farklı grupları ortak bir devlete bağlayan bağlar da o ölçüde zayıflar. Bunun sonucunda o güne dek arka planda kalmış, özel hayat alanına ricat etmiş, hatta uyu­yakalmış olan etnik vb. kimlik yeni bir önem kazanmaya, kamu alanını ve politikayı işgal etmeye başlar. Kısacası: uluslararasılaşmanın aşındırdığı devlete bağlılığın azalması ölçüsünde, ulusal farklılıklar po­litik çatışmaların konusu haline gelir.

 

Bu süreci somut örnekler aracılığıyla canlandırmak olanaklıdır. Ele alınabilecek sayısız örnek arasından üçüne değinelim, ikinci savaş son­rası dönemde örnek Ulusal Sağlık Sistemi ile “refah devleti” uy­gulamaları arasında ön sıralarda yer almış olan Britanya’da, 1979’dan iti­baren Thatcherizm’in taarruzu altında emekçi sınıflar sağlık, eğitim, emeklilik, konut, işsizlik sigortası alanlarında her geçen yılla kazanılmış haklarını daha fazla yitirdiler. Devletin sosyal harcamaları toplumun yok­sul kesimleri açısından her zaman daha fazla önem taşıdığı için, Bri­tanya’nın göreli olarak daha fazla çöküntü içindeki bölgeleri olan Iskoçya ve Galler’de kısıntılar daha da büyük sorunlar yarattı. Zaten yüzyıllardır ingilizlerle huzursuz bir birlik içinde yaşamakta olan iskoçlar ve Galliler için, Britanya devletinin çekiciliği azaldıkça, milliyetçi bir çözüme kulak verenlerin safları kalabalıklaştı. (Bu örnekte AT’nun ek bir önemi var, buna döneceğiz.) Sonuç şu: 1992 yılı içinde kamuoyu yoklamaları İskoçların % 30’unun tam bağımsızlıktan, % 45’inin ise iskoç par­lamentosunu içeren bir özerklikten yana olduğunu gösteriyor.19

 

Aynı akıl yürütmeyi, Kanada’dan bağımsızlaşmak için mücadele ver­mekte olan Quebec ya da benzeri başka örnekler için öne sürmek mümkün. Ama çok daha ilginç bir örnek var: Hindistan. 800 milyon insanın yaşadığı, onlarca dilin konuşulduğu, Hindularm, Müslümanların, Sinlerin dinsel geleneklerini sürdürdüğü, birbirine kapalı kastlara bölünmüş bu özgün ulusal devlet, ülkede hüküm süren yoksulluk ve sefalete rağmen bir özelliğe sahipti: ekonomide çok büyük bir devlet kesimi aracılığıyla kaynakların dağılımı bilinçli biçimde denetleniyor ve farklı etnik, dinsel vb. topluluklar arasındaki ilişkileri dengede tutmak amacıyla kullanılıyordu. Ne var ki, 1970’li yılların ortalarından itibaren ilk adımlan atılan bir yeni yöneliş 80’li yıllarda hızlanarak sürecek, yeni-liberalizm Hindistan’da ekonomi politikasına hakim olacaktı. Bu, eski dengelerin sarsılmasına yol açü. 80’li yılların sonuna gelindiğinde, Pen-cap’ta Sinlerle Hindular, başka eyaletlerde ise Hindularla Müslümanlar, insanı şaşkına çeviren mezhep ve din kavgalarında (Ayodhya’daki Babür Şah camisinin yıkılmasında görüldüğü gibi) hiçbir kutsal değer tanımadan birbirlerinin boğazına sanldıysa, bunun ardında federal Hint devletinin birlik ve bütünlüğünün artık farklı gruplar açısından eski çekim gücünü yitirmesi yatar.

 

Bu yazı yazılırken Özgür Gündem gazetesinde yayınlanan bir haber-yorum, yukarıda söylenenlerin bir kent ölçeğinde canlı bir doğrulanmasını örneklemektedir. Burada anlatılan diyalektik, yani pi­yasanın ve kapitalizmin gelişmesinin etnik ve cemaatçi mücadeleleri körüklemesi olgusu, Özgür Gündemin İngiliz The Independent ga­zetesinden aktardığı haberin başlığına bile yansıyor: “Surat: Vahşi ka­pitalizmin, etnik kavgaları alevlendirdiği bir kent”.20 Hindistan’ın Gucerat eyaletinde orta boy bir kent olan Surat, The Independent muhabirinin anlatımıyla, farklı dinden insanların tümüyle kaynaşmış biçimde yaşadığı bir kent. Şöyle yazıyor yazar:

Gucerat eyaletinin ilginç bir özelliği değişik dinden insanların aynı soyadını taşıması…Yani öteki eyaletlerdeki gibi ad ya da soyadından bir insanın dinini çıkarmak burada mümkün değil. Burada kaynaşmış bir toplum sözkonusu. Komşu eyaletlerin tersine, burada Müslümanlar Hindistan’ın islam fatihlerinin dili olan Urduca konuşmuyor. Halk Guceratça konuşuyor. Hindular ve Müslümanlar birbirlerinin bayramlarını beraber kutladıkları gibi benzer biçimde gi­yiniyor ve aynı batıl inançlara sahipler.

Kardeşçe yaşamın sürdüğü bu şehre son yıllarda, doğal gaz olanakları dolayısıyla büyük çaplı bir sermaye akımı oluyor. Vahşi kapitalizmin gelişmesiyle birlikte Hintli bürokratlar, kastlar ve dinler arasında varolan gerilimlerin de ortadan kalkacağına inanıyorlar (tipik bir modernleşmeci beklenti). Ama tam tersi oluyor. Üstelik geleneksel sanayi dallan olan pırlanta işçiliği ve tekstil endüstrisi darboğaza girince Hindu politikacılar Müslüman aleyhtarlığını kışkırtmaya başlıyor. Sonuç: Ayodhya olayından sonra kentte iki taraftan tam 182 kişi katlediliyor. The In­dependent muhabirinin nihai yargısı aktarılmaya değecek kadar billurlaşmış:

Bugünlerde Surat Thatcher’in yarattığı bir kenti andırıyor. Geleneksel önyargıların sarmalına dolanmış vahşi bir kapitalizmin saltanatı sözkonusu. Bunun ölümcül bir karışım olduğunu söylemek gereksiz herhalde.

 

Emperyalist ülkelerden ve bağımlı azgelişmiş ülkelerden sonra, ka­pitalist restorasyon sürecini yaşayan bürokratik işçi devletlerinden de bir örnek vermek yararlı olabilir. 1918’den beri birlikte yaşayan Çek ve Slo­vak halkları, 1 Ocak 1993’ten itibaren birbirlerinden bütünüyle kop-tularsa, bunda herşeyden çok, zengin Çek ülkesinin ekonomiyi hızla özelleştirmeye yönelik tercihinin, devletin yeniden bölüşüm me­kanizmaları aracılığıyla göreli yoksulluğunu hafifletme olanağını yi­tirecek olan Slovak halkının çıkarlarıyla karşı karşıya gelmesi büyük rol oynamıştır. (AT etkenine aşağıda döneceğim.)21

(2) Ulusal bencilliğin şahlanışı

Sermayenin uluslararasılaşmasının yeni-liberalizmle güçlendirilmiş et­kisi altında ulusal devletin ekonomik hayattaki öneminin aşınması, pi­yasa süreçlerinin bölüşüm alanında gittikçe daha doğrudan biçimde be­lirleyici hale gelmesi, birincisiyle sıkı sıkıya bağlı ikinci bir etki daha yaratır. Birinci gelişme, genel olarak bütün etnik, ulusal vb. gruplar için geçerliyken, ikincisini ayıran “zengin” grupların bir tepkisi olmasıdır. Bu ikinci etki ulusal bencilliğin şahlanması olarak anılabilir. Aynı ulusal devletin sınırlan içinde onyıllar boyu birlikte yaşanan bir ekonomik gelişme sureci içinde öteki bölgeler, etnik gruplar, uluslar karşısında ayrıcalıklı bir konuma kavuşan bir (ya da birkaç) ulusal grubun, çekim gücü zayıflamış merkezi devletten kopma yoluyla kendinden daha yok­sul grupları kaderleriyle başbaşa bırakarak “köşeyi dönme” çabası sözkonusudur burada.

 

Ulusal bencilliğin şahlanışının sayısız örneğini vermek mümkün, örneğin Sovyetler Birliği’nden ayrılma konusunda en ısrarlı olan ve Birliği ilk fırsatta terkeden eski Sovyet cumhuriyetleri üç küçük Baltık ülkesi (Estonya, Letonya, Litvanya) olduysa, bunda bu ülkelerin 1940’ta Stalinist bürokrasi tarafından zorla ilhak edilmiş olmalarının yarattığı tepki ve bu halkların Slav dünyasından çok İskandinav kültürel dünyasına yakın olmaları gibi etkenlerin yanısıra, belki de ilk sırada, bu cumhuriyetlerin Sovyetler Birliği içindeki göreli ekonomik durumları rol oynamıştır. Bu cumhuriyetlerde kişi başına düşen ortalama ulusal gelir genel Sovyet ortalamasının birbuçuk, Orta Asya cumhuriyetlerinin or­talamasının ise üç katıydı. Sovyet sistemi gibi yoğun bir yeniden bölüşüm mekanizmasının mevcut olduğu bir sistemden kopmak bu cum­huriyetlerin vatandaşlarının Orta Asyalı yoksul Sovyet vatandaşlarının yükünden kurtulması anlamını taşıyordu. Aynı şey Yugoslavya’nın dağılması için sözkonusudur: bugün ikisi de bağımsızlığını elde etmiş olan eski Yugoslav cumhuriyetlerinden Slovenya’nın başkenti Llublijana, varlıklı bir Kuzey italya şehrinden farksızdır; Hırvatistan’ın başkenti Zagreb ise orta zenginlikte bir İtalyan kentinden aşağı kalmaz. Slo-venya’yı ve Hırvatistan’ı Yugoslav federasyonundan koparan temel etken, yaşanan derin bunalımın içinde yoksul Kosova ve Karadağ’ın sorunlarına ortak olma ihtimalidir. (Hem Baltık ülkeleri, hem de zengin Yugoslav cumhuriyetlerinde milliyetçi akımlar üzerinde ATnun rolüne döneceğiz.)

 

Ama ulusal bencillik konusunda en çarpıcı örnek, İtalya’dan verilebilir, tronik biçimde burada sözkonusu olan ulusal bencillik kendine bir ulusal kimlik bile atfetmekten acizdir, ama sorunun çıplak bir maddi çıkar so­runu olduğu, bir ulusun manevi yaşamıyla hiçbir ilişkisi olmadığı burada tam da bu nedenden dolayı çok daha açıldıkla görülebilmektedir. Sözkonusu olan, önce merkezinde Milano’nun yer aldığı Lombardiya bölgesinden başlayarak ardından bütün Kuzey İtalya’ya yayılan bir ayrılıkçı harekettir. Umberto Bossi adlı bir önderin yönetiminde önce Lombardiya Ligası, ardından Kuzey Ligası, seçimlerde yıldırım hızıyla yükselen bir destek sağlayarak yerleşik parti sistemini sarsmayı başarmıştır. En son Eylül ayında Mantova’da yapılan seçimlerde Kuzey Ligası oyların % 40’ına yakın bölümünü toplayarak bölgede birinci parti haline gelmiştir.22

Liga’nın görüşlerini kısaca özetlemek mümkün: Kuzey İtalya üretir, Roma bürokrasisi ve Güney’in (ünlü Mezzogiorno’nun) yoksul halkı tüketir. Güney’e onyıllardır kaynak aktarımı yapılmıştır, Güney Kuzey’in sırtından yaşamıştır. Buna son vermek için Kuzey İtalya Roma’dan uzaklaşmalıdır; ancak bir federasyon içinde bir arada kalmaya razı olunabilir. Görüldüğü gibi, burada bölgeciliğin ardında ekonomik hesabın soğuk yüzü (ulusal bir mitolojinin gizemli giysilerinden yoksun olduğu için) çıplak biçimde gözlenebilmektedir. Aslında, Kuzey Ligası’na hakim olan zihniyet bizim de kendi deneyimimizden tanıdığımız bir zihniyettir: Kürtlerin Türkleri sömürdüğünü, Kürt bölgeleri olmasaydı Türkiye’nin Batısının çok daha zengin olacağını öne sürenler, özellikle de daha ileri giderek “ver kurtul” şiarını bu nedenle be­nimseyenler tam da aynı bencil zihniyetin temsilcileridir.

(3) Avrupa Topluluğu’nun çekim gücü

Sermayenin uluslararasılaşmasının Avrasya kara parçası üzerinde mil­liyetçi hareketleri canlandıran bir özgül boyutu, yukarıdan beri geçerken değindiğimiz AT olgusudur. Bir ekonomik ve politik güç olarak ATnun yükselişi, biri AT dışında, öteki AT içinde olmak üzere, iki farklı biçimde milliyetçi hareketleri ve çatışmaları kışkırtan bir etki ya­ratmıştır.

ATnun Avrasya coğrafyasında yarattığı patlamalı etkiyi kavrayabilmek için, nasıl bir ekonomik, politik ve askeri dev obua vaadini taşıdığını hatırlamak gerekiyor. Bugünkü 12 üyesi ile sınırlı kalsa bile, 350 mil­yona yaklaşan nüfusu ile ABD’nin ve Japonya’nın da önünde dünyanın en büyük pazarı olacak olan, nükleer güce sahip, sömürgeci geçmişi
dolayısıyla dünyanın dört bir köşesiyle ayrıcalıklı bağlarını koruyan (Britanya’nın Commonwealth’i, Fransa’nın Müslüman ve kara Afrika ile ilişkileri, İspanya ve Portekiz’in Latin Amerika üzerindeki etkisi vb.) gerçek bir potansiyel süpergüç görünmüştür ufukta. İşte Avrasya kara
parçasında son yıllarda ortaya çıkan çalkantılar, altüst oluşlar,
parçalanmalar, başka şeylerin yanısıra, AT’nun bir çekim merkezi olarak ortaya çıkışına çok yakından bağlıdır. Burada, açıklık amacıyla bir nok­tanın altını çizmem gerekiyor: sözünü ettiğim şey, AT emperyalizminin politik taktik ve komplolarla altüst oluşları ve milliyetçi ayrılıkları
bilinçli biçimde körüklemesi değil. Elbette bu da sözkonusu; işin bu
yanına aşağıda değinme fırsatını bulacağız. Burada sözünü ettiğim şey, politikalarından çok, göz kamaştırıcı nesnel varlığının gücüyle ATnun
birçok ulus ve ülke üzerinde yarattığı, neredeyse kendiliğinden oluşan
çekim gücü.               .

 

ATnun çekim alanına girdiği için altüst oluşlar yaşayan, milliyetçi ha­reketler doğuran ülkeler iki temel kategoriye ayrılabilir, ilk kategoride eski “Sovyet bloku”nun parçası olan Doğu Avrupa ülkeleri yer alıyor. Başta Doğu Almanya olmak üzere Çekoslovakya, Macaristan ve Po­lonya’da (daha geriden ve umutsuzca Romanya ve Bulgaristan da), ayrıcalıklı toplumsal katmanlar, 21. yüzyılın eşiğinde AT’na katılau an takdirde ekonomik bakımdan geleceklerinin güvence altına alınmış olacağı düşüncesiyle hareket etmiş ve büyük halk kitlelerini de bir ölçüde ikna etmeyi başarmışlardır. 1989 depremi, başka şeylerin yanısıra, Doğu Avrupa’nın AT ile bütünleşmeye aday olabilmek için Sovyetler Birliği’nden kopuşunun bir ifadesi olmuştur. İkinci kategori ülke ya da ulus, federal karakterdeki bürokratik işçi dev­letlerinden ATnun bekleme odasına geçmek amacıyla kopan cum­huriyetlerdir. Gerek Baltık cumhuriyetleri Sovyetler Birliği’nin, gerekse Slovenya ve Hırvatistan Yugoslavya’nın birer bütün olarak ATna kabulünün mümkün olmadığını bildikleri için, göreli zenginlikleri sa­yesinde AT tarafından kabul edilmek umuduyla kendi birliklerinden kopmuşlardır. Sovyet cumhuriyetlerinin Asya’da yer alanlarının bir bölümünün bile (örneğin Gürcistan ve Ermenistan) AT’nu gelecekleri için bir alternatif olarak gördüklerine ilişkin belirtiler mevcuttur. Nihayet, Çek ülkesi ile Slovakya’nın birbirinden kopuşunda, zengin Çeklerin AT ile hızla bütünleşme projeleri önemli bir rol oynamıştır.

AT’nun varlığı yalnızca kendi dışındaki alanda değil, kendi bileşenlerinin sınırları içinde de milliyetçi çelişkileri ve hareketleri körükleyen bir etki yaratmıştır. Burada sermayenin ulus-lararasılaşmasının kendi karşıtı olan milliyetçiliği canlandırmasındaki paradoksun doruğuna varıyoruz. AT kendi alanı içinde bir yandan Alman, Fransız, italyan vb. ulusal kimlikleri tek bir pota içinde eritmeyi hedeflerken, öte yandan çarpıcı bir ironi ile İskoç, Katalan, Valon ve ben­zeri, eskisinden de dar ulusal kimlikleri canlandırıyor. Bu tuhaf etkinin ardında yukarıda sözüpü ettiğim dinamik yatıyor: AT’nun devletlerüstü bir’devlet niteliğiyle gelişme potansiyelinin, varolan ulusal devletlerin önemini aşındırması. Yetkiler başkentlerden Brüksel’e doğru kaydıkça, İskoç, Katalan ya da Valon burjuvazisi için Britanya, İspanya ya da Belçika devletinin önemi kaybolmaya başlıyor. Aslında bu, işin mantığında içkin: eğer Batı Avrupa burjuvazisinin yeni devleti AT ola­caksa, varolan devletlerin (belki federe birimler niteliğiyle saklayacakları bazı yetkiler dışında) birer devlet olarak kapasiteleri ortadan kalkacak demektir. İşte bu olasılık, AT’nu oluşturan devletler içinde ulusal mer­kezkaç güçlere bir hareket kazandırıyor.

 

Uluslararasılaşmanın milliyetçiliği körükleyen yeni bir veçhesine geçmeden önce, buraya kadar yapılmış olan tahlilin yanlış anlaşılmaya müsait özgül bir veçhesi konusunda açıklığa kavuşmak gerekir. Bu tahlil, uluslararasılaşmanın kendi nesnel mantığı gereği milliyetçilikleri körüklemekte olduğunu ortaya koymuş olmalı. Ama aynı şeyi otomatik olarak ulusal devletler için söylemek mümkün görünmüyor. Tam tersine, uluslararasüaşma, ulusal devletlerin işlevlerini zayıflatarak bunları gerçekten tarihin güçlü aktörleri olmaktan çıkarmaya başlıyor. Bu du­rumda, globalizm en azından ulusal devlet konusunda haklı görünmektedir.

 

Ne var ki, bu haklılık yalnızca görünüştedir. Görünüşün aldatıcı olmasının nedeni de, günümüze dek genellikle sorgusuz sualsiz “ulus-devlet” olarak anılmış olan devletlerin ulusallıkla ilişkilerinin tek bir ulusu örgütlemekten çok başka ulusları asimile etmeye yönelik olmasıdır. Başka bir deyişle, bugün temeli uluslararasılaşma tarafından kemirilen “ulusal” devletlerin pek azı, klasik anlamıyla (yani tek bir ulu­sun devleti olmak anlamında) ulusal devlettir.23 Tersine Doğu’da Sov­yetler Birliği ve Yugoslavya’dan, Batı’da Britanya ve İspanya’ya dek ulu­sal sorunlarla boğuşmak zorunda kalan bütün bu devletler, devleti denetleyen ulus tek bile olsa, devletin bir arada tuttuğu uluslar bakımından çokuluslu devletlerdir. Bu açıdan bakıldığında, etnik açıdan büyük ölçüde türdeş bir tarihsel oluşuma sahip olan Almanya’da (Yahudi sorununun Hitler sayesinde (!) nasıl çözüldüğü biliniyor), İskoç, Bask ya da Hırvat sorunlarına benzer bir ulusal sorunun varolmayışı, aynı önermeyi tersinden kanıtlar. Bütün bunlar, sermayenin ulus-lararasılaşmasının ulusal devletleri değil, tarihsel olarak oluşmuş biçimiyle varolan devletleri bunalıma soktuğunu, ulusal kimlikleri silmek bir yana daha da ayrıştırdığını gösterir.

 

(4) Göçmenler ve Naziler

 

Almanya’da etnik köken sorunundan kaynaklanan milliyetçiliklerin yaşanmadığım söylemek, Türkiyeli insanların gayet iyi bildiği gibi, Al­manya’da ulusal sorunlar yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Aslında Al­manya bugün yükselen ırkçı ve neo-Nazi hareketleriyle, ulusal sorunun ve milliyetçiliğin yükselişinde sermayenin uluslarasılaşmasının oynadığı rolün bir başka veçhesinin laboratuvan konumunda. Sermayenin ulus-lararasılaşmasının milliyetçi rüzgarları körükleyen bu veçhesi işçi göçü ile ilgili. Yukarıda sermayenin uluslararasılaşmasının farklı veçhelerini ele aldığımızda, metalann dolaşımının (ticaretin), para-sermayenin ve üretim sermayesinin uluslararasılaşmasına değinmiştik. Oysa üretimin uluslararasılaşmasının tek biçimi sermayenin uluslarârasılaşması değildir. Sermayenin devresinde karşı karşıya geldiği bir özgül meta vardır: emekgücü. Bu metanın dolaşımının uluslarârasılaşması, yani işçi göçü, öteki metalann dolaşımından farklı olarak dolaşım alanının değil üretim alanının uluslararasılaşması demektir. Sermaye, bir yandan üretimi, üretim sermayesinin yeryüzünün dört bir köşesine akması yo­luyla uluslararasılaştırırken, bir yandan da dünya çapındaki işleyiş tarzı sonucunda geçim araçlarından yoksun bırakarak proleterleştirdiği yoksul ülke emekçilerini gelişmiş kapitalist ülkelere savurarak emperyalist ülkelerin işçi sınıfını da çokuluslu bir sınıf haline getirmektedir. İşgücü göçü, kapitalizm yeryüzüne yayıldıkça daha da büyük önem kazanacak yapısal bir özelliktir.

 

Bu olgu, kapitalizmin dönemsel bunalımlarıyla birleşince patlamalı sonuçlar doğurur. Sermaye bunalıma girdiğinde işsizliğin yaygınlaşması (bugün OECD ülkelerinde yaklaşık 50 milyon işsiz vardır) ve yedek sa­nayi ordusunun büyümesi karşısında, göçmen işçileri işsizliğin so­rumlusu olarak gösteren ırkçı ideoloji, işçi sınıfını bu yoldan bölmeye çalışan burjuvazinin de bilinçli körüklemesiyle, yayılır. Irkçılık, mil­liyetçiliğin emperyalist temellerde patolojik biçimlere bürünmesinden başka birşey değildir.

 

Böylece bir kez daha, kapitalizm koşullan altında, ulus-lararasılaşmanm nasıl kendi karşıtını yarattığını görmüş oluyoruz. Dik­kat edilmesi gereken nokta şudur: burada “modernleşme”‘ ilerledikçe, yani dünya ekonomisi bütünleştikçe zayıflayacak değil güçlenecek bir eğilim olan işgücü göçünden söz ediyoruz. Emperyalist milliyetçilik geçmişte ırkçılığın hedefi olarak geçmiş çağların yarattığı etnik bileşimleri kullanıyordu. Hitler’in kurbanı Yahudiler, Orta Çağdan beri Orta Avrupa topraklarına yerleşmiş bir etnik topluluktu. O coğrafyadaki varlıklan, sermayenin gelişme dinamiği açısından bütünüyle ras-lantısaldı. Hitler’in bugünkü torunlarının ırkçı saldırılarına hedef olan Kürt, Türk, Sırp, Hırvat, Doğu Avrupalı göçmenler ise, sermayenin, ne­redeyse zorunlu bir yasanın işleyişi aracılığıyla, kendi topraklarından kopararak bu coğrafyaya taşıdığı insanlardır. Aynı şey ABD’de de gözlenebilir. Amerika yerlileri soykınma uğratıldıktan sonra, Amerika’da ırkçılığın esas hedefleri, köle ticaretiyle Amerika’ya zorla taşınmış olan Afrika kökenli siyahlarla Yahudilerdi. 8u iki grubun ABD’ye yerleşmesinden en azından modern finans kapital sorumlu değildi. Ama bugün ABD’de ırkçılığın kurbanlan arasına 27 milyon Afrika kökenli siyahın yanısıra, ezici çoğunluğu ikinci Savaş sonrası bu ülkeye göçmüş 24 milyon Latin Amerika kökenli insan da katılmıştır.

 

Bütün veriler aynı yöne işaret ediyor: globalizmin ve genel olarak mo-dernleşmeci burjuva düşüncesinin beklentilerinin aksine, modern ka­pitalizmin gelişmesi emperyalist milliyetçiliği (ve elbette onun karşı kut­bunda bir savunma ideolojisi olarak ezilen ulus milliyetçiliğini) geriletmek bir yana geliştirme dinamiğini taşımaktadır.

(5) Emperyalist strateji

Bu ana kadar kapitalizmin milliyetçilik üzerindeki etkisi bakımından ele aldığımız veçheleri, esas olarak maddi yapısındaki nesnel, neredeyse kendiliğinden gelişmelerdi. Şimdi emperyalist devletlerin dünya po­litikası arenasında sürdürdükleri bilinçli strateji alanına giriyoruz.

 

Bu alana girerken çok dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü solun azımsanmayacak bir bölümü, son dönemde yaşanmakta olan milliyetçi dalgayı neredeyse yalnızca emperyalizmin stratejisine bağlama eğiliminde: buna göre, ABD ve öteki emperyalist devletler, bilinçli bir politikayla, “Güney” halklarını bölme ve birbirine düşürme yoluyla ha­kimiyetlerini sağlamlaştırma amacını güdüyorlar. Böyle bir açıklama işçi devletlerindeki bürokratik rejimleri yıllar boyu gözü kapalı sa­vunmuş insanların vicdanını rahatlatma işlevini görebilir: eğer herşeyden emperyalizm sorumluysa, bürokratik rejimlerin farklı ulusların birbirini boğazlamasında fazla bir sorumluluğu yok demektir. Tabii, böyle bir rahatlamanın maliyeti de açıktır: sorunlar patlamalı biçimde or­taya çıktığında bile gerçekten kaçmak ve böylece gelecek için ders çıkarma olanağından yoksun kalmak.

 

Böyle bir açıklama, aynı zamanda, bazılarına ezen ulus şovenizmini gerekçelendirmek amacıyla, hoşlanmadığı bir milliyetçiliği, em­peryalizmin oyununa gelmekle suçlama fırsatını yaratır. Ama bunun ma­liyeti de açıktır: insanlığın kurtuluş mücadelesi açısından tümüyle karşıt etkiler yapabilecek farklı politik hareketleri, farklı nitelikte mil­liyetçilikleri aynı torbaya doldurarak üzerine toptan “made in America” damgasını vurmak!

 

Aslında günümüz dünyasında emperyalizm tarafından kışkırtılmak bu­yana, onun tam karşısında yer alan ve bütün planlarım bozan milliyetçi hareketlerin varolmasının yanısıra (bunlara aşağıda döneceğiz), doğrudan doğruya emperyalizmin desteğini alan hareketler bile yalnızca emperyalizmin politikasının bir ürünü değildir. Dolayısıyİa, em­peryalizmin desteklediği ulusal hareketlerin bile haklı talepleri varsa sol bu talepleri ciddiye almalıdır. Haklı taleplere kulak verilmemesi, bun­ların emperyalizmin kullanımına terkedilmesi anlamına gelir. Kabul edi­lemeyecek tek şey, bir ulusal hareketin, başka uluslar karşısında em­peryalizmin aracı rolünü oynamasıdır.

 

Bütün bunları söyledikten sonra, emperyalizmin genel bir eğilim olarak, hakimiyeti altındaki bölgelerde mümkün olduğunca küçük ve zayıf dev­letlerin oluşumunu hedeflediği ve bundan dolayı bölücü bir etken olarak zamana ve yere bağlı olarak milliyetçiliği desteklediği, hatta kışkırttığı belirtilmeli. Tarihsel olarak bunun en çarpıcı örneklerinden biri Bal­kanların Osmanlı hakimiyetinden kurtulduğu 20. yüzyıl başında, bölgenin birçok küçük devlete bölünmesi konusunda emperyalizmin çabalarıdır. Politika literatürüne de “Balkanlaşma” kavramıyla katkıda bulunan bu bölünme sürecini bakın, o dönemde bölgede gazetecilik yap­makta olan Trotskiy nasıl tasvir ediyor:

Balkan Yanmadası’nm cüce devletleri arasındaki sınırlar, ulusal koşullara ya da ulusal taleplere göre değil, savaşların, diplomatik hi­lelerin ve hanedan çıkarlarının sonucu olarak çizilmiştir. Büyük Dev­letler -en başta Rusya ve Avusturya- her zaman Balkan halklarını ve devletlerini birbirlerine karşı çıkarmakta ve bunlar birbirlerini zayıflattıktan sonra onları kendi ekonomik ve politik etkilerine tabi kılmakta bulmuşlardır çıkarlarını. Balkan Yarımadası’nın bu “kırık parçalan”nda hüküm süren ufacık hanedanlar, Avrupa’nın diplomatik hilelerinin aktarma kayışı rolünü üstlenmişlerdir ve üstlenmeye devam etmektedirler.24

Benzer biçimde, günümüzde de emperyalizm, dünyanın üç bölgesinde, gerçekten milliyetçi hareketlere destek vererek ulusal bölünmeleri hızlandıracak bir politik çizgi izliyor. Bu bölgelerden biri, yüzyıl başında olduğu gibi, yine Balkanlardır: özellikle Alman emperyalizmi Hırvatistan ve Slovenya’yı kendi nüfuz alanı içinde gördüğü için Yugoslavya’nın bölünmesinde baştan itibaren aktif bir rol üstlenmiştir. Öteki bölge ise Ortadoğu’dur. ABD, Körfez Savaşı’yla gün yüzüne çıkan ve ö günden beri derinleşen politik yönelişi ile Ortadoğu haritasını yeniden çizmeye kararlı olduğunu ortaya koymuştur. Şu anda adım adım parçalanmakta olan Irak muhtemelen üç ayrı devlete bölünecektir. Ardından sıra mol­lalar îranı’na gelecektir. Şimdiden Iran Azerileri, Kürtler ve Araplar üzerinde bu yönde bir ajitasyon başlatılmıştır. Bu yönelişte, Sovyetler’in dağılmasından sonra ABD’nin Ortadoğu’daki dengeleri kendi çıkarlarına uygun biçimde yoğurma isteğinin yanısıra, ABD’nin bölgedeki ana müttefiki israil’in stratejik çıkarları da rol oynamaktadır.25 Bu iki bölgenin dışında, ABD Orta Asya’da Türk milliyetçiliğini de seferber ederek Türk cumhuriyetlerinin BDT’den kopması için alttan alta faaliyet sürdürmeye başlamıştır.

(6) Ezilmiş ulusal grupların ayağa kalkışı

Son dönemde yükselen milliyetçilik dalgasının genellikle biri ötekini ezen ulusal grupları değil, az çok aynı kaderi paylaşan, dünya sistemi içinde olsun, yaşadığı ülke içinde olsun hiyerarşinin az çok aynı ba­samaklarında yer alan ulusları karşı karşıya getirmiş olduğu gerçeği, bize 20. yüzyıl boyunca milliyetçiliğin en yaygın görülen türü olan ezilen ulus milliyetçiliğini unutturmamak. Çünkü dünyanın ezen uluslar ve ezi­len uluslar olarak ikiye bölünmüş olması, tam da uluslararasılaşmanın kapitalist üretim tarzı çerçevesinde aldığı özgül biçimin, emperyalizmin yapısal bir özelliğidir.

 

Bu konuda ilk akla gelen örnek elbette bizim yaşadığımız coğrafyada bir devrimci yükselişi yaşayan Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi, ikinci önemli örnek onyıllardır artan bir güçle apartheid rejiminin kalelerini döven Güney Afrika siyahlarının mücadelesi. Latin Amerikalılar başta olmak üzere Amerika yerlilerinin kıta çapında geliştirmekte olduğu ha­reket Amerikan kıtasının geleceğindeki mücadelelerin ipuçlarını veriyor. Nihayet emperyalizmin yüreğinde, ABD’de Los Angeles siyahlarının 1992 yılı içinde “Adalet yoksa barış da yok” şiarıyla ayaklanması, 90’lı yılların siyahların mücadelesi bakımından canlı başlaması anlamını taşıyor. Bu örneklerin de gösterdiği gibi ulusal ve etnik baskı devam ettikçe ezilen ulusların mücadelesi öneminden hiçbir şey yitirmeyecektir.

Milliyetçiliğin yükselişinde özgül etkenler

Bu yazının esas konusu, sermayenin uluslarasılaşmasının doruğuna ulaştığı, dünyanın ekonomik, politik, kültürel açılardan ileri derecede bir bütünleşme yaşadığı bir dönemde milliyetçiliğin bu denli yükselmesinin yarattığı paradoksu açıklamak. Dolayısıyla, yazının ana bölümünde ser­mayenin uluslarasılaşması ile milliyetçiliğin yükselişi arasında varolan diyalektik nitelikteki nedensellik bağını inceledim. Bu etkeni böylesine ön plana çıkarmış olmam elbette milliyetçiliğin günümüzde yaşadığı canlanmanın ardında başka dinamiklerin de varolduğunu görmezlikten gelmek anlamını taşımıyor. Tahlili tek yanlı ve indirgemeci bir düzeyde bırakmamak için günümüz milliyetçiliğinin ardında yatan öteki di­namikler de değinmemiz gerekiyor. Yer sınırları dolayısıyla bu değinme satırbaşları biçiminde olmak zorunda

 

Bürokratik işçi devletlerinin bunalımı: Bugün yeryüzünde en yoğun ve kanlı ulusal mücadeleler, başta Sovyetler Birliği ve Yugoslavya olmak üzere, çözülmekte olan bürokratik işçi devletlerinde yaşanıyor. Bunun nedeni, bu toplumların, yukarıda ortaya koymaya çalıştığım gibi, genel eğilimlerden paylarını almalarının yanısıra, aynı zamanda kendi doğalarından ve tarihsel gelişmelerinden kaynaklanan dinamiklerin etkisi altında, farklı türden milliyetçiliklerin üreme alanı haline gelmeleri. Bu­radaki özgül etkenlerin başında, elbette, her ülkede bürokrasinin ka­pitalizmin ilgasından önceki devletten devraldığı ulusal ilişkileri sürdüren, böylece hakim uluslar ile ezilen uluslar arasındaki çelişkileri yenidenüreten politik çizgisi geliyor. Son derecede karmaşık olan ve kendi başına bir incelemeyi hak eden bu konuya burada girmek mümkün değil.   Ayrıca,   Sovyetler  Birliği   sözkonusu  olduğunda  bu  konuda yayınlanmış bir çalışmadan yararlanmak da olanaklı.%

 

Yalnız burada ters yönden bir uyarının yararlı olacağını düşünüyorum. Bürokratik sistemin büyük bunalımı, burjuvazinin sözcülerine işçi dev­letlerinin kazanımlannı yok sayma olanağını verdiği gibi, burjuva ide­olojisinin üstünlüğü geçici olarak ele geçirmiş olması emperyalist ülkelerin en kötü yanlarının bile yeni bir makyajla olumlu bir ışık altında sunulması için fırsat yaratıyor. Bunun bir ömeği de farklı etnik gruplar arasındaki ilişkiler bakımından ABD’nin eşsiz bir üstünlüğe sahip olduğu yolundaki iddiadır. UNESCO başkanı sıfatıyla ABD’yi gayet iyi tanıması gereken Federico Mayor, bu ülkede çeşitli etnik grupların “nispi bir dostluk ve refah ortamında” yaşadığını söyleyebilmektedir.27 83 yaşındaki düşünce tarihçisi Isaiah Berlin ise şöyle diyebilmektedir: “Kendi özgün kültürlerini koruyabilen etnik gruplar yalnızca Amerika’da var ve bundan kimse rahatsızlık duymuyor. Yahudiler ve Koreliler kendi gazetelerini ve kitaplarını yayınlayabiliyorlar, hatta duyduğuma göre kendi TV kanatlan bile var.”28 İnsan kulaklarına inanamıyor: sanki sözü edilen ülke Ku Klux Klan’ın, 30 yıldır süregiden zenci ayaklanmalarının, politik cinayetlere kurban giden Martin Luther King’in ve Malcolm X’in ülkesi değil ! Sanki sözü edilen ülkede siyahların ortalama geliri be-yazlannkinin yalnızca % 55-60’ı arasında değil, sanki siyahların % 30’u mutlak yoksulluk sınırı altında yaşamıyor!29 Sanki polis büyük kent­lerde siyah Amerikalıları ve Latin Amerika kökenli yoksul gençleri sürekli rahatsız etmiyor, dövmüyor, öldürmüyor.

 

Bir de işin öteki yanı var: Isaiah Berlin’in yukarıdaki alıntıda yer alan “yalnızca” kelimesinin ima ettiği yan. Sanki Amerika farklı etnik grup­ların kültürel cenneti, buna karşılık başka hiçbir ülke etnik grupların kendilerini kültürel olarak ifade etmelerine izin vermemiş ! Bir tek Yu­goslavya örneğini hatırlamak yeter: bugün Yugoslavya’da farklı uluslar birbirinin boğazına sanldıysa bu bize bu ülkede kırk yıl boyunca en küçük etnik grupların bile, kendi dillerinde yayın yapmak bir yana, ana dillerinde eğitim gördüklerini ve federal devletin dört tane resmi dili olduğunu unutturmamalıdır.

 

Bu nokta üzerinde hassasiyetle durmamın bir tek nedeni var: bürokrasinin yarattığı kargaşayı değerlendirirken, burjuvazinin ide­ologlarının yalan makinasının etkisinde kalarak işçi devletlerindeki kazanımları gözden kaçırmamak gerektiğini hatırlatmak. Geleceğin sos­yalizmi için geçmişin bilançosu büyük önem taşıyacaktır. Bu bilançoyu ise burjuva ideologları değil sosyalistler yapacaktır.

 

Ulussuz ulusal devletlerin bunalımı: Avrasya’da bunalıma giren “ulusal” devletlerin yaşadığı sorunların gerisinde bu devletlerin aslında tek bir ulusu değil çok sayıda ulusu bir arada örgütlemesi yatıyor. Af rika’da ise durum tam tersinedir: kara kıtadaki sözde “ulusal” devletlerin önemli bir bölümü hiçbir ulusu içermez. Afrika haritasını Avrupa ha-ritasıyla karşılaştıracak olan biri, ilkinde sınırların girintili çıkıntılı ni­teliğine karşılık Afrika devletlerinin sınırlarının cetvelden çıkmış gibi dümdüz olduğunu görecektir. Bunun nedeni açıktır: bu devletler bağımsızlığa kavuşurken sınırlan tümüyle emperyalistlerin karşılıklı çıkar pazarlıklanna (ya da tek bir emperyalist ülkenin böl ve yönet po­litikasına) bağlı olarak çizilmiştir.

 

Bu tarihsel oluşumun günümüze bıraktığı miras ikilidir. Birincisi, Af­rika toplumlan henüz bir uluslaşma süreci yaşamadan, toplum içinden kaynaklanan hiçbir organik gelişme bir ulusun oluşumuna işaret et­mezken, emperyalist devletlerin yönetsel birimleri temel alınarak sınırlan çizilen “ulusal” devletler, bazan birbirlerinin ezeli düşmanı olan ka­bileleri aynı devletin sınırlan içinde birleştirmiştir. Bunun sonucu günümüzde birçok Afrika ülkesinde merkezi devletin kabileler arası mücadele ve savaş dolayısıyla bunalım içine girmesidir. Birkaç yıl önce Çad’da patlak veren iç savaş gerçekte bir kabileler savaşı idi. Angola’da MPLA ile UNITA arasında hâlâ sona ermeyen savaş, MPLA’nın bir de­mokratik devrimin görevleri doğrultusunda verdiği mücadelenin yanısıra, kabileler arası mücadelelerin de ürünüdür: MPLA esas olarak başkent Luanda civarında yaşayan Kimbundular ile Zaire sınırında yaşayan Ba-kongolan temsil ederken, UNITA iç bölgelerde yaşayan Umbundulann temsilcisi niteliğini taşır.3° Bugün ABD yönetiminde, Türkiye’nin de katıldığı bir uluslarası gücün işgali altında olan Somali’de ise, merkezi devletin bir kabileler savaşı sonucunda bütün otoritesini yitirdiği bi­liniyor.

 

Sınırların emperyalist çıkarlara uygun çizilmiş olmasının bir ikinci so­nucu, düşman kabileler aynı devletin çatısı altında toplanırken aynı ka­bilenin iki ayn devletin sınırlan arasında bölünmesi olmuştur. Somali bu açıdan da tipik bir örnektir. Ülke 1960’da bağımsızlığına kavuştuğunda, yalnızca (Fransız Somalisi diye de anılan) Cibuti, stratejik önemi dolayısıyla Fransız sömürge yönetiminin elinde kalmamıştı. Aynı za­manda hem Etyopya’nın Ogaden bölgesinde, hem de Kenya’nın ku­zeyinde Somalili kabilelerin yaşadığı topraklar bulunuyordu.31 Ogaden, Somali ile Etyopya arasında onyıllarca sürecek bir anlaşmazlığın konusu olacak, değişen ittifaklar içinde ABD ve Sovyetler Birliği’nin bölgeye po­litik müdahalesi için ortam yaratacaktı.

 

Bu tartışmadan çıkan bir sonuca da işaret etmeden geçemeyeceğim. Globalizmin, son yıllarda parlayan milliyetçiliklere çağdaş bir açıklama bulamadığı için bunları geçmişin kalıntısı akıldışı mitolojilere at­fettiğini ve bu yüzden “kabilecilik” adını taktığını biliyoruz. Vardığımız noktada nihayet globalizmin haklı olduğu bir yön keşfetmiş oluyoruz. Afrika’da bazı ülkelerde gerçekten kabileci çatışmalar yaşanıyor. Dolayısıyla globalizmin teorik yaklaşımı değilse bile kullandığı ter minoloji Afrika için doğrudur. Doğu’yu ararken Batı’yı keşfeden Ko-lomb’dan 500 yıl sonra, Kolomb’un kendisi kadar sömürgeci ruhlu to­runları, uydu teknolojisinden hareketle Afrika’daki politik durumu açıklamayı başarmışlardır. Ne kadar global bir teori!

Konjonktürün önemi

Son dönemde milliyetçi hareketlerin yoğunluğu konusunda buraya kadar yapılan tahlil iki dizi etkene işaret ediyor. Birincisi, sermayenin ulus-lararasılaşması ve dünya sisteminin bütünleşmesi dünyanın bütün yöreleri üzerinde genel olarak milliyetçiliğin gündeme gelmesi yönünde bir etki yaratıyor. îkinci kümede yer alan etkenler ise belirli bölge ya da ülkelere özgü ve yerel etkiye sahip. Dikkatle bakıldığı zaman görülecektir ki, birinci, genel etken, sermayenin tarihsel hareketinin uzun dönemli, yapısal eğilimlerinden kaynaklanır, etkisi ancak onyıllar üzerinden ölçülebilir, ikinci kümede sözü edilen etkenlerden sadece biri, bürokratik işçi devletlerinin bunalımı konjonktürel bir eğilimdir. Bu kon-jonktürel etken, Yugoslavya’dan Orta Asya’ya kadar milliyetçi çatışmaların neden bu kadar yoğun ve şiddetli olduğu sorusuna bir açıklama getiriyor elbette. Ama bölgesel nitelik taşıyan bir etken olduğu ölçüde, başka bölgelerdeki hareketlere birer örnek olmanın ötesinde, mil­liyetçiliğin (ve başka biçimleri altında partikülarizmin) genel yükselişini açıklayamaz. Örneklemek gerekirse, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının îslcoç milliyetçiliğinin yükselişini, Valon-Flaman çatışmasını, Tamillerle Sinhâllerin birbirini doğramasını, Somali kabilelerinin birbirine girmesini ya da Hindistan’da cemaatçi çatışmaların barbarlık düzeyine varmasını toplu halde ve bütünsel olarak açıklamasını beklemek, nedensellik kav­ramını tanınmaz hale getirmek olur.

 

Öyleyse şöyle bir soruyla karşı karşıyayız: dünyanın dört bir köşesinde milliyetçiliklerin ve başka tür partikülarizmlerin son üç-beş yıl içinde hep birlikte fışkırması neye bağlıdır? Soruyu başka biçimde de sorabiliriz: bu yazıda sözü edilen bütün dinamikler neden tarihin bu anında aniden toplu halde su yüzüne çıkmıştır?

 

Bu sorunun cevabı, dünyanın içinde yaşamakta olduğu genel kon­jonktürün iki temel veçhesinde yatıyor.

 

Dünya sisteminde altüst oluş: 20. yüzyılın tarihi ortaya neredeyse bir yasa düzenliliğiyle tekrarlanan bir ilişkiyi çıkarıyor: milliyetçilik, dünya sisteminin bunalımlarının çatlaklarından fışkırır. 20.yüzyılda milliyetçiliğin bir salgın gibi yeryüzüne yayıldığı her üç dönem de dünya sisteminin büyük bunalımlarına rastlar. I. Dünya Savaşı dönemi, Avrasya kara parçasında üç büyük imparatorluğu devirmiş, bun­lardan ikisinin, Osmanlı ve Habsburg hanedanlarının topraklarında birçok ulusal devlet kurulmuştur. (Bu devletlerin ne ölçüde “ulusal” olduğu ayrı konudur. “Ulus-devlet” denen devletlerin aslında belirli bir ulusun hakimiyetindeki devlet anlamını taşıdığını yukarıda be­lirtmiştim.) Savaş’tan önce yaşanan Balkan savaşları ise tam da sistemin bunalımının ilk göstergeleriydi ve henüz yeni bir dünya savaşının kapının eşiğinde olmadığı günümüz dünyası için uyarıcı bir nitelik taşır. II. Dünya Savaşı da en azından iki emperyalist imparatorluğun (ingiltere ve Fransa) dağılmasıyla ve genel olarak sömürge sisteminin tasfiyesiyle sonuçlandı. Savaş sırasında Çin, Hindistan, Hindicini ve Afrika’da par­layan milliyetçilik akımları meyvesini savaş sonrasında emperyalistlerin kontrolü altında yaşanan bir bağımsızlaşma sürecinde verecekti.

 

Her iki durumda da milliyetçilik bir neden değil bir sonuçtu. Dünya savaşları ne bir Sırp milliyetçisinin Avusturya arşidükünü öldürmesinden, ne de Varşova gettosundaki direnişten doğdu. Her iki­sinde de dünya sistemine hakim olan ülkelerin arasındaki dengelerin altüst olması sonucunda dünyanın nüfuz bölgeleri açısından yeniden bölüşümü yönünde doğmakta olan dinamikler, politikanın alanının ötesine taşarak çözümlerini savaş alanında buldu. Ama sistem bir kez bir deprem yaşamaya, onyıllar boyu neredeyse kutsalmışçasına üzerine tit­renen ulusal sınırlar bir kez sorgulanmaya ve değişmeye başladığında, nihai hedefi kendi ulusuna bir devlet edinmek olan milliyetçilik32, gününün geldiğini hissederek ayağa kalkar. Devletler sisteminin bunalımı, milliyetçiliğin fışkirdığı verimli topraktır.

 

İşte günümüzde yaşanan da budur. Dünya sistemi, 1980’li yılların so­nundan itibaren II. Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş olan istikrarını yitirmiş ve küresel olarak bir altüst oluş dönemine girmiştir. Bu dönem değişimini belirleyen dinamikleri tartışmanın yeri burası değil. Yalnızca iki temel dinamiğe işaret etmekle yetinelim: Avrupa’daki bütün bürokratik işçi devletlerinin çözülüşü ve Avrupa (Alman) ve Japon em­peryalizmlerinin Amerikan hegemonyasının maddi temellerini ortadan kaldırmış olmaları. Görüldüğü gibi, dünya sisteminin altüst oluş bunalımını harekete geçiren etkenlerin milliyetçilikle doğrudan hiçbir ilişkisi yoktur. Bunalımı yaratan, yine, dünya sistemine hakim olan ülkelerin arasındaki (ekonomik, politik, askeri vb.) dengelerde ortaya çıkan radikal değişim olmuştur. Bu değişim ise başta Avrasya kara parçasında olmak üzere, bütün dünyada devletler sistemini bunalıma sokmuştur. Yalta sonrasında kutsal gibi görünen uluslararası sınırlar, bugün dünyanın her yanında sorgulanmakta ve tartışılmaktadır. Helsinki Nihai Senedi (1975), bu bakımdan Yalta düzeninin geç kalmış bir onayıydı. Büyük reklâmla imzalanan Paris Şartı (1992) ise, varolan sınırlan değişmez ilân edişiyle tam bir karikatürdür. İşte devletler sisteminin bu bunalımıdır ki, milliyetçiliğe 20. yüzyılın sonunda çoğu insanı şaşırtan bir rönesans yaşama olanağını yaratmıştır. Elbette, bunalım ve altüst oluş dinamiği bir kez harekete geçtiğinde, ker­vana her katılan milliyetçilik, depremi biraz daha sarsıntılı hale getirir. Belirli bir aşamadan sonra neden ile sonuç içice girer, ikisini ayırmak olanağı ortadan kalkar. Ama bu tarihsel gelişmenin genel bir özelliğidir.

 

Laboratuvardan farklı olarak gerçek dünyada, her sonuç, yığılır sürecin yaratılmasına katkıda bulunarak aynı zamanda bir neden gelir, önemli olan şu saptamadır: bunalımın temelinde dünyî gelelinin değişmesi yatıyor; bu yüzden de yeni bir denge kurulma yeni   bir   istikrar   yerleşmedikçe,   milliyetçi   mücadeleler   si: yarıklarında yaşamaya devam edecektir. Yakın gelecekte gerici ya rici, her türden ulusal çatışma, mücadele ve boğazlaşma oisi yayılacaktır.

Sınıf ve ulus: Dünya sisteminin bir altüst oluş dönemine j olması, kendi başına neden yalnızca ulusal mücadelelerin yükseliş girdiğini açıklayamaz. içinde yaşadığımız konjonktürün ikine veçhesi, milliyetçiliğin (ve genel olarak partikülarizmin) bu yüksel önkoşulu olmuştur: işçi sınıfı mücadelelerinin (bazı yerel isti: dışında) durgunluğu.

Sınıf mücadelesinin son dönemdeki gelişme eğrisi, kendi basma uzadıya tartışılması gereken, ekonomik, sosyolojik, hatta felsei yutlan olan bir konu. Burada ben yalnızca iki noktaya parmak basm tiyorum.  Birincisi,  işçi  sınıfının   (ya  da proletaryanın)   toplı varlığının ortadan kalkmakta olduğuna ilişkin teorilerin savur görüşün aksine, emperyalist ülkelerin işçileri bile 80’li yıllarda , mücadeleler vermişler, ama bu mücadeleler yerel kaldığı için zaman yenilgiyle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla, sınıf mücadelesi! durgunluğun konjonktürel ve geçici olduğunu ileri sürmek, hiç de matik bir tavır değildir, gerçek dünyanın birçok verisi bu yöne işar mektedir. İkincisi, bu konjonktürel ve geçici durum esas olarak33 sınıfının   politik   örgütlenmesinin   sorunlarıyla,   yani   bir   öne bunalımıyla belirlenmektedir. İşçi hareketinin başlıca akımları (k sosyal demokrasi, resmi komünizm, Maocu ya da Arnavutçu Stalin bugün dünya çapında bir bunalım içindedir. Bu geleneksel önderlik yerini henüz başka bir önderlik alamadığı içindir ki işçi mücadel yerel, kısmi ve yalıtılmış olarak kalmaktadır.

 

İşçi  sınıfı mücadelelerindeki bu bunalım, sınıf aidiyetinin, kimliğinin işçi ve emekçi kitleler arasında gerilemesine ve başka ai< ve kimliklerin (ulusal, dinsel, etnik, kabile) ön plana çıkmasına uygu ortam yaratır. Sımf kimliklerinin gerilemesi, bu yüzden her türlü tikülarizmin  canlanışının önkoşuludur.  Koşullar değiştiği  ve letaryanın sınıf mücadelesi yükseldiği takdirde, partikülarizm ve en t milliyetçilik bugünkü konumunu yitirecektir.  Bu bizi sonucumı eşiğine getiriyor.

Milliyetçi barbarlığın karşısında proleter enternasyonalizm

 

Bu yazının başında, uluslararasılaşma sürecinin kapitalist üretim I çerçevesinde sürekli olarak kendi karşıtını doğurduğunu ileri siireı bunun kapitalizmin günümüzde yaşadığı en temel çelişkilerden birinin ürünü olduğunu belirtmiştim. Bu aşamada artık bu temel çelişkiyi ele alabiliriz. Yukarıda gördüğümüz gibi, sermayenin uluslararasılaşmasımn yeni milliyetçilikleri kışkırtması, kapitalist üretimin bütün birey ve grup­ları uluslararası piyasa denen girdaba sürüklemesinden kaynaklanır. Bu yabancılaşmış, herkesin iradesinden bağımsız, kör ve bilinçsiz biçimde işleyen dünyada, her birey ve grup diğerleriyle karşı karşıya gelir, bir­birinin rakibi konumuna girer, bölüşümden daha büyük pay alma yolunda dişe diş bir mücadeleye sürüklenir. Dünya piyasası sadece “insanın insanın kurdu” olduğu bir ortam yaratmakla kalmaz; ulusu da ulusun kurdu haline getirir. Üstelik, kapitalist üretim tarzının hakimiyeti altında, bu bölüşümün sınırlarını ihtiyaçlar değil, sermayenin artı-değer açlığı belirler. Sermayenin iştahı hiçbir fiziksel ya da hayali ihtiyaçla sınırlı değildir. Hep daha çok artı-değer arayışı içinde olduğundan ihtiyaçları sonsuzdur. İşte bütün bunlar, her geçen yıl bütünleşen dünya eko­nomisinin, sınıflararası mücadelenin yanısıra, uluslar arasında bir bölüşüm mücadelesinin de kızgınlaşan arenası haline gelmesine yol açar.

 

Burada, önce, sermayenin yeryüzünü tek bir toplum haline getirmekle birlikte bu tek toplumun üzerinde tek bir devlet yaratmaktaki güçlüğünün doğurduğu çelişkiyi görüyoruz. Para-sermaye, yukarıda anlatıldığı gibi, devasa ölçekte bir uluslararasılaşma yaşamaktadır ama, uluslararası bur­juvazi tek bir dünya parası yaratamamaktadır. Sermaye akımlarının ve üretimin uluslararasılaşması, en büyüğü de dahil tek tek ülkelerde eko­nomik konjonktürün denetim altına alınmasını olanaksız kılmıştır ama, uluslararası burjuvazi bir dünya merkez bankası yaratamamaktadır. Dünya burjuvazisinin çıkarları şu ya da bu ülkede ortaya çıkan gelişmelerin, gerekirse askeri yöntemlerle denetim altına alınmasını da­yatmaktadır ama, uluslararası burjuvazi bir dünya ordusu ya­ratamamıştır. İşte bu çelişki, yani dünyanın ekonomik olarak bütünleşirken politik parçalanmışlığının süregitmesi, kapitalizmin 20. yüzyıl sonunda yaşadığı temel çelişkilerden biridir.

 

Bu çelişkinin kendisi ise daha derinde yatan bir başka çelişkinin üzerinde yükseliyor. Sermaye, kendi tarihsel hareketi içinde üretime ve üretici güçlere uluslararası bir karakter kazandırır. Buna karşılık çok sayıda sermaye olarak var olmak sermayenin doğasından ileri gelen bir zorunluluktur. Bu yüzden sermayenin hakimiyetindeki bir dünyada çok sayıda devletin varlığına son verilemez. Çünkü varolan “ulusal” devletler sermayenin farklı dilimleri için en güçlü mücadele araçlarından biridir, öyleyse sermaye insanlığı, uluslararasılaşmış bir ekonomi üzerinde yükselen parçalanmış (sözde ulusal) bir devletler sistemi ile yaşamaya mahkûm eder. Ama bu tam da 20. yüzyılda yaşanan ve (kapitalizm sürerse) 21. yüzyılda çok daha yoğunlukla yaşanacağına hiç kuşku ol­mayan büyük bunalım ve savaşların anahtarını verir. Kapitalizm, üretimin ve üretici güçlerin uluslararasilaşmasıyla ulusal devletlerin varlığı arasında temel bir çelişkiden muzdariptir.

 

İşte bu çelişkiden dolayıdır ki, insanlık birbirine yaklaştıkça uzaklaşıyor, kültürler içice girdikçe birbirine düşman oluyor, farklı ulus­lardan insanlar birlikte yaşadıkça ayn dünyaların insanları haline geliyor, îşte bu çelişkiden dolayıdır ki uluslar birbirlerinin boğazına sarılıyor, kitleler halinde birbirlerini doğruyorlar. ister Halepçe’de olsun, ister Ayodhya’da, ister Johannesburg’da olsun, ister Baku’da, vatan, ulus ve din adına işlenen cinayetler, milliyetçiliğin barbarlığı nasıl kışkırttığını bel­geliyor.

 

Ama daha en kötüsü başlamadı. Bugün tanık olduğumuz barbarlık sah­neleri, farklı uluslardan emperyalist burjuvazinin dünya üzerinde ha­kimiyet için vereceği savaşın yaratacağı trajedinin yanında bir basit prova, prova ne demek, bir ilkokul müsameresi kadar masum kalır. Mil­liyetçiliklerin en sinsisi, en kibirlisi, en saldırganı olan emperyalist mil­liyetçilik, aynı zamanda teknolojinin gücüyle donanmış olduğu için en barbandır da. Eğer emperyalistler arasında iyice yoğunlaşmış olan çıkar çelişkileri bir takım önkoşulların gerçekleşmesiyle insanlığın gündemine bir Üçüncü Dünya Savaşı’nı getirecek olursa, burjuva uy­garlığının son ürünü, dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir bar­barlık olacaktır.

 

Kapitalist üretim tarzının hakim olduğu bir dünya önümüze iki al­ternatif koyuyor: ya milliyetçi boğazlaşma, ya da güçlü ulusların ötekileri kölece boyunduruk altında tuttuğu bir emperyalist “barış”, hangi em­peryalist güçlerin hakimiyeti altında olursa olsun bir “Yeni Dünya Düzeni”. Bugünün konjonktürü yerini bir istikrar dönemine bırakana kadar bunlardan birincisi neredeyse kaçınılmaz biçimde insanlığın yaşamına damgasını vuracaktır. İstikrara ve emperyalist “barış”a geçişin yolunda muhtemeldir ki milyonlarca insanın vatan ve ulus uğruna kanı akacaktır. O durumda bile “banş”a geçişin garantisi yoktur: “Ma­jesteleri” Kraliçe Sofia’nm haklı olarak belirttiği gibi, insanlık bir üçüncü dünya savaşında yok olma tehdidiyle karşı karşıyadır.

 

Emperyalist ya da değil, insanlığın milliyetçi boğazlaşmalardan kur­tuluşunun tek yolu işçi sınıfının öncülüğünde uluslararası bir devrimci mücadelenin başarıya ulaşmasıdır. İçinde yaşadığımız günlerde, em­peryalizmin sinir merkezlerinde sınıf mücadelesi zayıfken, işçi sınıfının politik hareketi bir çöküntü içindeyken bu tür bir devrimci canlanma el­bette çok düşük bir olasılık gibi görünecektir. Ama bir an durup düşünelim. 1917 yılında, bütün “uygar dünya” birbirini doğramakla meşgulken Rus işçileri ve askerleri dünya tarihinin görmüş olduğu en baskıcı devletlerden birini yıkmadılar mı ? Uluslararası işçi sınıfı ha­reketi sosyal şovenler tarafından her ülkede emperyalist katliamın emrine koşulmuştu. Ama Rusya’daki devrim, sınıflar arasındaki ilişkiyi bir anda altüst etti. Savaş, Macaristan’dan İtalya’ya, Berlin’den Finlandiya’ya kadar uzanan bir dizi başarılı ve başarısız devrimci ayaklanma tarafından uğurlandı.

 

Bugün belki tek bir ülkede, belki bir bölgede ortaya çıkacak bir dev­rimci ayaklanma uluslararası işçi hareketinin fizyonomisini baştan aşağı değiştirecektir. Güney Afrika’da ya da Brezilya’da başarılı bir devrim, Avrupa’da ciddi bir kitlesel hareketlenme, Doğu Avrupa’da bir kitlesel patlama — senaryoları çoğaltmak, olasılıklar üzerine spekülasyon yapmak mümkün; söylenemeyecek tek şey bu olasılıklar gerçekleştiğinde ulus­lararası işçi hareketinde bir rönesans yaşanmasının mümkün olmadığı.

 

İşçi sınıfının öncülüğünde bir uluslararası devrim hareketinin mil­liyetçiliğin panzehiri olarak sunulmasına bir itiraz daha yapılabilir: bugün birbirinin boğazına sarılmış uluslar, yarın birbiriyle çatışmaya girecek yeni uluslar, devrimci bir proleter hareketinin saflarında bir araya ge­lebilecekler midir ? Hele bu uluslar aynı politik birimin coğrafyası içinde bir arada yaşıyorlarsa: Türk ile Kürt’ün, Boşnak ile Sırp’ın, beyaz Ame­rikalı ile siyahın, Amerika yerlisi ile criollo’nun34, Hindu ile Müslüman’ın, onca horlama ve aşağılanmadan, onca katliamdan sonra aynı saflarda yoldaşça mücadele etmesi mümkün müdür?

 

Tarih mümkün olduğunu gösteriyor. I. Dünya Savaşı’nda dört yıl bo­yunca Rus işçi ve köylülerini, öldürülmemek için öldüren, onlara karşı en şoven duygularla şartlandırılan Alman işçileri, Ekim devriminden sonra onlarla cephelerde kardeşçe sanlışmadılar mı, daha da ileri gi­derek onları taklit edip 1918’de Alman Ekimi için ayaklanmadılar mı ? Aynı devletin sınırlan içinde yaşayanlara da birçok örnek var. II. Dünya Savaşı döneminde Naziler Sırpları doğrarken Hırvatları kollayarak Yu­goslavya halklarını birbirine düşürmeye çalışmış, iki halkın eli kanlı milliyetçileri de (her ikisi de bir aşamada Hitler’le işbirliğine giren Hırvat Ustaşiler ve Sırp Çetnikler) birbirlerine karşı en gaddar kat­liamları düzenlemekte tereddüt etmemişlerdi. Ama kendisi bir Hırvat olan Tito’nun bütün Yugoslavya halklarından seferber edilmiş olan par­tizanları, işgalci Nazi güçlerine ve işbirlikçi burjuva yönetimlerine karşı verdikleri mücadele sonucunda öteki halkları olduğu gibi, kanlı bıçaklı olmuş Sırp ve Hırvat emekçilerini de Yugoslav devrimi etrafında birleştirmeyi başardılar. Bugün Hırvat, Sırp ve Boşnakların bir daha bir­likte mücadele edemeyeceklerini düşünenlere o dönemdeki boğazlaşmanın bugünkünden daha az kanlı olmadığını hatırlatmak ge­rekiyor. Doğu Avrupa’nın bir İngiliz tarihçisi (üstelik komünizme hiç sempati duymayan bir tarihçi) durumun trajikliğini mükemmel biçimde özetliyor:

 

Yugoslavya’da, bir ulusal kurtuluş savaşı olmanın yanısıra, etnik gruplar arası bir iç savaş ve ideolojik bir sosyal devrimci savaş ni­teliği de taşıyan savaş, insanı tiksindirecek derecede yıkıcı oldu. Yaklaşık bir milyon yedi yüz elli bin –nüfusun onda birinden fazla— insan öldü. Hayvan sürüsünün yarısı telef oldu. Demiryolu va­gonlarının ve teçhizatının yarısı, saban stokunun ve demiryolu köprülerinin dörtte üçü, karayollarının beşte üçü, sanayi üretim ka­pasitesinin üçte biri, .konut stokunun beşte biri imha oldu. Ama bütün bu şiddet ve katliamdan, bu nefret ve bölünmüşlükten, direnç, kah­ramanlık, yeni bir ulusal birlik ve bir ortak hedef duygusu doğacaktı.35

 

İşçi hareketi elbette ne tek tek ülkelerde, ne de dünya çapında kendi başına hareket etmeyecek. Gerek tekil ülkelerin her birinde, gerek dünya çapında, ileri gitmeye hazır, burjuvaziyle nesnel olarak çıkarları çelişen bütün toplumsal grup ve katmanları genel bir kurtuluş bayrağının altında toplamak zorunda, işte bu müttefiklerin arasında en önemli yerlerden biri ezilen ulus, ırk ve etnik grupların kurtuluş mücadelesine ayrılacak. 21. yüzyılın devrimi, Amerika kıtasının yerlilerinin, ABD’nin siyahlarının ve Latin Amerikalı göçmenlerinin, Avrupa’nın yabancı işçilerinin ve mültecilerinin, Kara Afrika’nın ezilen uluslarının, Ortadoğu’nun Kürtlerinin ve Filistinlilerinin ve başkalarının, ve başkalarının içinde yer alacağı bir büyük kültürel şenlik olacak. Devrim, bayrağına sadece dev­rimci Marksist önderlerin değil, ezilen ulusların kahramanlarının, bir Malcolm X’in, bir Steve Biko’nun, bir Josğ Mani’nin, bir Tupac Amaru’nun, bir Sultan Galiev’in, bir Franz Fanon’un, bir Amilcar Cab-ral’in adlarını da yazacak. Lenin’in deyişiyle, “her kim ‘an’ bir toplumsal devrim bekliyorsa, böyle bir devrimi görmek ona kısmet olmayacak.”36

 

Bu doğruysa, ulusal mücadeleler arasında köklü ayırımlar yapmak zo­rundayız, insanlığın nihai kurtuluşunun amaçlan açısından bakıldığında, bugün yaşanan milliyetçi dalga içinde yer alan farklı türden mücadeleleri aynı yere yerleştirenleyiz, öncelikle, emperyalist ırkçılık ve mil­liyetçilik, hangi bahanelerle hareket ederse etsin, insanlığın geleceğinin ve insan yaşamının düşmanıdır, ikincisi, dünya hiyerarşisi içinde ko­numlan birbirine eşit olan ulusların karşılıklı milliyetçi çekişmeleri, burjuvazi ne gerekçe gösterirse göstersin, gericidir. Bu milliyetçiliklerin talepleri arasında yalnızca tarihsel bakımdan düzeltilmesi gereken haksızlıklara kulak verilebilir. (Türkiye’de Ermeni soykmmının ya da Amerika’da Amerika yerlilerinin soykırımının kabul edilmesi ve buna uygun adımlar atılması bu tür taleplere en iyi örneklerdir.) Milliyetçi bir ton taşısa bile mutlaka desteklenmesi gereken ulusal mücadeleler, ezilen ulus ve ırkların kurtuluş mücadelesidir. Çünkü ezilen uluslar kur­tulmadan insanlık banşamaz. Enternasyonalizmin yolu ezilen uluslann kurtuluşundan geçer. Dolayısıyla, ezilen ulusların kurtuluş hareketi, nesnel etkileri bakımından, milliyetçiliğin gerici kampında değil, en­ternasyonalizmin kampındadır.37

 

Burjuvazi ise ne ezilen uluslann, ne de enternasyonalizmin yanındadır. Çünkü globalizm enternasyonalizm değildir, bu yeni-liberalizm çağında emperyalist sermayenin dünya turunun önündeki engelleri kaldırmaya yönelik bir ideolojidir. Yani tebdili kıyafet etmiş bir emperyalist mil­liyetçiliktir. Üstelik globalizmin yaşamı liberalizminki kadar kırılgandır. Yann kapitalist dünyanın ekonomik bunalımı derinleştiğinde, bu son­baharda ilk örneğini gördüğümüz ticaret savaşları kızıştığında38, döviz piyasaları bunalıma düştüğünde, emperyalist dünyada bugün de gizliden gizliye verilmekte olan ekonomik savaş açık hale geldiğinde ve dünyayı ekonomik bloklara böldüğünde, burjuva ideologları, dün Keynesçiliği nasıl kolayca terkettilerse, bugün de üzerinde onca mürekkep ve nefes harcadıkları globalist görüşlerini terkederek yeniden kaba milliyetçiler haline gelmekte sakınca görmeyeceklerdir.

 

İnsanlığın kardeşçe kaynaşmasının mücadelesini ancak proleter en­ternasyonalizmi verebilir. Ama globalizmden farklı olarak proleter en­ternasyonalizmi milliyetçiliğin ve ulusal devletlerin gününü dol­durduğunu, yüzyıllardır bütün dünyayı ezen beyaz insanın küstah kibrinin fermanıyla ilân edemez. Enternasyonalizm, ulusal düşmanlıkların ve eşitsizliklerin koşullarını ortadan kaldırmanın mücadelesini vermek demektir.3» Ancak bu koşullar devrimci bir altüst oluş sürecinde adım adım sağlanabilirse, ezilen uluslar ezenlerle, kendi devletlerinin verdiği güvenceye de yaslanarak, her an genişleyen bir zin­cirin halkaları halinde, federalizmin yolundan bir dünya birliğine doğru yürüyebilirler. Eğer bu gerçekleşirse, hiçbir ulus ötekinin yoksulluğundan zengin olmadığı, hiçbir ulus bugünün beyaz insanının kibrini taşımadığı gün, “bu şiddet ve katliamdan, bu nefret ve bölünmüşlükten” yeni bir bir­lik ruhu doğacak, ancak o zaman ulus gerçekten gününü doldurmuş ola­cak ve nice toplumsal simge gibi bayraklar da antropoloji müzelerinde yerlerini alacaktır.

 

1Madrid’de yayınlanan ABC gazetesi, 27 Ekim 1992, s. 3.

2Globalizmin çok daha ayrıntılı bir incelemesine Onbirinci Tez’in son sayısında yer alan
bir yazımda yer vermiştim: “Globalizm, Milliyetçilik, Enternasyonalizm. Bir Uluslararası
Demokrasi Programı İçin Öneriler”, sayı 12, Şubat 1993. Elinizdeki yazı, son dönemin mil­
liyetçi hareketlerinin dinamiğini araştırmaya yönelik olduğu için, globalizmin ayrıntılı bir
eleştirisini    hedeflemiyor.     Burada     globalizm    yalnızca    çağda;     milliyetçiliklerin
açıklanmasında alternatif bir teorik ve ideolojik çerçeve kimliğiyle ele alınıyor. Bu yazı ile
Onbirind Tez yazısı birbirini tamamlar niteliktedir.

 

3Partikülarizm terimini evrensel olanın karşısında bir topluluğa ait her türden özgüllüğü
kendine bayrak yapan bütün hareketler için kullanıyorum. Bu kullanım, ulusal, ırksal, etnik
vb. özgüllüklerle birlikte dini temelde hareketleri de kapsama avantajına sahip.

4 Bu öneriyi yapan Brian Unjuhart’ın (“Toprak Bütünlüğü Kutsal Değildir”, NPQ Türkiye, cilt 1, sayı 3, s.28-30) eski BM genel sekreter yardımcısı olduğu göz önüne alınırsa önerinin taşıdığı ağırlık kavranabilir. Urquhart’a haksızlık etmemek için önerisini BM’in işleyişini demokratikleştirme önerisine bağladığını ekleyeyim.

5N.Gardels, a.g.m., s. 4 ve NPQ Türkiye, a.g.m., s. 3.

 

6NPQ’nun Amerikalı yayıncısı S.K.Sheinbaum “Sadakat”, a.g.y., s. 80 bunu açıklıkla dile
getiriyor.

 

 

7Globalizmin milliyetçiliğe yaklaşımını sergileyen en popüler kitaplardan biri Harold Isa-
acs tarafından yazılmıştır. Isaacs’ın kitabı, anlamlı biçimde, Idols of the Tribe Kabilenin
Putları başlığını taşır.

 

8Modernleşme teorisinin farklı eleştirileri için bk. Sungur Savran, “Azgelişmişlik: Eşitsiz
ve Bileşik Gelişme”, Onbirinci Tez, 3, Mayıs 1986.

9Robert Reich, “Gelecek, Beyin Gücü ile Altyapıda”, NPQ Türkiye, cilt 1, sayı 3, Kış
1992, s. 69. Reich, Clinton yönetiminde Çalışma Bakanı olarak görev yapmaktadır.

 

10A.y.

 

 

11E.MandelA.Shaikh, “International Capitalism in Crisis — What Next ?”, Bulletin in De-
fense of Mandsm,
100, Ekim-Kasım 1992, s. 27 ve E.Mandel, “Chaos as Capital Runs out
of Control”, Sodalist Outlook, 32, 21 Kasım 1992, s. 8.

 

14 R.Reich, a.g.m., s. 70.

16 Bu benzetmeyi sadece Marksistler yapmıyor. Gerçek o kadar çıplak ki, emperyalist ülkelerin devlet adamlan aynı benzetmeyi kendileri de yapıyorlar, işte Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği yapmış, şimdi Norveç Dışişleri Bakanı olan Thorvald Stol-tenberg: “Soğuk savaş koşullarında yıllarca sınırların açılmasını ve insanların bir yerden bir yere serbestçe gitmesini savunan zengin Batı ülkeleri, şimdi yoksul mültecileri sınırlarından içeri sokmamak için vize kısıtlamaları koyarak yeni bir Berlin duvarı inşa etmemelidir.” “Yeni Küresel Mülteci Türü”, NPQ Türkiye, a.g.y., s. 58, vurgu sonradan. Ya da daha özürcü bir tavnn sahibi, ATnun ABD büyükelçisi, Hollanda’nın eski başbakanı Andries van Agt: “Berlin Duvan’nın yıkılmasının üzerinden sadece iki yıl geçtikten sonra, AT üyesi ülkelerin kendi aralarındaki tüm sınır denetimlerini kaldırmaktan çekinmemeleri için Avrupa’ya yeni ve daha yüksek dış duvarlar örmek gibi, pek haksız sayılamayacak bir eğilim oluştu.” “Göçmen ve Mülteci Sorunu”, NPQ Türkiye, a.g.y., s. 58, vurgu son­radan. Haksız ya da değil, ama gerçek !

17 K.Marx, Kapital, c.DI-1, çev. Mehmet Selik, Odak Yayınlan, 1975, s. 674.

 

18Bu terim gerçekte bir kamusal sigorta sistemine çekicilik kazandıran ideolojik bir
gereçtir. Bu konuda ayrıntı için bk. Sungur Savran, “Bunalım, Sermayenin Yeniden-
Yapüanması,    Yeni-Liberalizm”,    N.Satlıgan/S.Savran    der.,    Dünya    Kapitalizminin
Bunalımı, Alan Yayıncılık, istanbul, 1988, s. 51-53.

19        L’Express, 3.4.1992, s. 40.

 

20 Özgür Gündem, 27.12.1992, s. 7.

 

21Slovakya  halkının  Çeklere  göre  yoksulluğunu  ortaya  koyan  birkaç  rakam:   1991
GSMH’sı Çek ülkesinde kişi başına 7200 dolara ulaşırken, Slovakya’da 5960 dolar
düzeyindeydi. Daha da önemlisi, 1989 sonrasında güçlenen kapitalist restorasyon eğilimi,
Slovakya’da çok daha ağır sonuçlar yaratmıştı:  1991 sonunda, ekonomisi güçlü Çek
ülkesinde işsizlik oranı hala çok düşükken % 2,5), sözkonusu oran Slovakya’da % 10’u
aşmıştı. Bk. The Economist, 26.12.1992-8.1.1993, s.31

22 La Reptıbblica, 29.9.1992. Aslında Bossi’nin Kuzey Ligası oyların sadece % 34’ünü almıştır, ama % 7 oranında oy da, Bossi’den koparak Alp Ligası’m kuran kızkardeşinin partisine gitmiştir. Yine de % 34 Kuzey Ligası’m bölgenin birinci partisi haline getirmeye yetmiştir. Bossi’nin Ligası, daha önce S Nisan genel seçimlerinde bütün İtalya çapında % 8,2 oy alarak büyük bir anlım yapmıştı. Parti propagandasının esas hedefi olan Kuzey İtalya’da ise oyların % 16’sı Kuzey Ligası’na akmıştı. La Stampa, 7.4.1992.

23 Ulusal sorun tartışmasında genel düzeyde yanlış tezler savunmuş olan Rosa Luxemburg (bu konuya Onbirinci Tez yazımda ayrıntısıyla değindim), bir konuda çok haklıdır: Rosa’ya göre, kapitalist dönemin koşullarına en uygun devletin “ulusal devlet” olduğu var­sayımı (Kautsky) doğru değildir, birçok ulusu asimile eden “büyük devlet” tipi kapitalizmin esas gerçekliğidir. Rosa, bu soruna 1908’de “Ulusal Sorun ve Özerklik” başlığıyla Lehçe olarak yayınlanmış bir dizi makalesinde değinir. Bu makalelerden seçmeler şu kaynakta yer alıyor G.Haupt-M.Lowy-C.Weül (der.), Les marxistes et la question nationale 1848-1914, Maspero, Paris, 1974, s. 189-194.

24.L.Trotsky, The Balkan Wars 1912-1913, Monad Press, New York, 1980, s. 39.

 

25israil’in Irak’ı ve iran’ı bölme konusunda en azından 80’li yılların başına kadar geri
giden planlan konusunda bilgi için bk. Ralph Shoenman, Siyonizmin Gizli Tarihi, çev.
Aydın Pesen, Kardelen Yayınlan, istanbul, 1992, s.103-109.

26Azerbaycan: Türklük Davası mı ? Bir Ulusun Kendi Kaderini Tayin Hakkı mı ?,Sosyalizm Broşür Dizisi 1, İstanbul, 1990.

 

27“Berlin’den Babü’e”, NPQ Türkiye, a.g.y., s. 21.

28“Volksgcist’ın Dönüşü”, a.y., s. 9. Vurgu sonradan.

29Claire Cohen, “The Economic State of Black America”, Bulletin in Defense of Mar-
rism, 101, Aralık 1992,1.3.

30Christine Messiant ile görüşme, “The never-ending agony of Angola”, International VI-
ewpoint, 240,7 Aralık 1992, s. 24.

 

31Colin Legum der., Africa Handbook, Penguin, Harmondsworth, 1969, s. 119-123.

 

32 Ernest Gellner, milliyetçilik üzerine ünlü kitabına şu cümleyle başlıyor: “Ulusçuluk te­melde siyasal birim ile ulusal birimin çakışmalarını öngören bir siyasal ilkedir.” Uluslar ve Ulusçuluk, çev. Büşra Ersanlı Behar/Günay Göksu Özdoğan, insan yayınlan, İstanbul, 1992, s. 19.

 

33        Esas olarak diyorum çünkü sorunun, büyüyen yedek sanayi ordusunun proletaı
zayıflatmasından, 801i yularda üstünlüğü ele geçiren yeni sağın (yeni-liberalizmin
arruzuna kadar bir dizi faktörle doğrudan bağlantısı var.

 

34“Criollo”,   metropolden   gelerek   sömürgeye   yerleşmiş,   ama   sömürge   halkıyla
karışmamış olanlara Latin Amerika’da verilen ad.

 

35        Joseph Rotschild, Return to Diversity. A Political History of East Central Europe
since VVorld War
II, Oxford University Press, Oxford, 1989, s. 57-58.

 

36        V.l.Lenin, “Sosyalist Devrim ve Uluslann Kaderlerini Tayin Hakkı Tezler”, Ulusların
Kaderlerini   Tayin   Hakkı   içinde,   Sol   Yayınlan,   Ankara,   1989,   s.   153.   Çeviri
değiştirilmiştir.

 

37u   iddiayı   Onbirind   Tez’in   son   sayısında   yayınlanan   yazımda   derinlemesine
gerekçelendirdiğim için burada temellendirmeye girişmiyorum.  Bk.  “Globalizm, Mil­
liyetçilik, Enternasyonalizm. Bir
Uluslararası Demokrasi Programı için Öneriler”, On­
birind Tez, 12, Şubat 1993, özellikle II. ve m. bölümler.

 

38ABD, bir ilk tehdit olarak, AT kökenli bazı mallara ek vergi koyduğunda, İngiliz The
Guardian gazetesi şöyle bir başlık atıyordu: “Dünya Ticareti Kaosun Eşiğinde” 7.11.1992.

 

 

39Entemasyonalist sosyalizmin dünya çapında ulusal soruna ilişkin ne tür somut taleplerle
ortaya çıkması gerektiğini, programatik bir yaklaşımla Onbirinci Tez yazısında ayrıntılı
olarak incelediğim için burada bu soruna girmiyorum. Bu konuda, 37 NoJu dipnotta verilen
kaynağın
III. ve IV. bölümlerine bakılabilir.