— Şadi Ozansü
20 binin üstünde üyesi bulunan Özgürlük ve Dayanışma Partisi ilk Büyük Kongresini yaklaşık 2000 dolayında seçilmiş delegesiyle tamamladı. Türkiye sosyalist hareketinin birbirine son derece uzak birçok geleneğinin içinde yer aldığı bu topluluğun iki yıl gibi oldukça kısa bir zamanda dışarıdan bakanların anlamakta zorluk çektikleri bir biçimde bu süreci başarıyla tamamlamış olması fazlasıyla sevindiricidir. Partimizin bütün bileşenleri bu başarıdan kıvanç duyma hakkına sahiptirler. Bu satırların yazarı olarak, ben de, başarının altında imzası olan herkesi yürekten kutlamayı devrimci bir görev sayarak başlayacağım yazıya.
Konferans akışı
ÖDP 1. Büyük Kongresine değinmeden önce kongre öncesi Parti Meclisi ve özellikle de Kararlar Komisyonunun çalışmalarına bakmakta yarar olduğu kanısındayım. Şöyle ki; ÖDP’nin ilk atanmış Parti Meclisi, belki de bu atanmışlık duygusunun etkisiyle iki yıllık çalışma dönemi boyunca olması gereken etkinliği gösterememiş, buna karşılık aynı atanmışlığın bir parçası olan MYK ve Başkanlık Divanıysa tam tersi bir tutum sergilemiş, gerektiğinden fazla dayatıcı olmuştur. Önümüzdeki dönemde her iki organ için de gerçek işlevlerine bürüneceklerine olan inancın korunması için fazlasıyla karine mevcuttur. Geçmiş Parti Meclisi gerçek bir Parti Meclisi haline dönüşmeye Parti Meclisi kararlar komisyonunun çalışmalarıyla başlamış, bu komisyonun faaliyete geçtiği son dönemde ilk kez somut politik konularda tartışmalar yürütme imkanına kavuşmuştur. Nitekim gerek komisyon gerekse meclis tartışma süreci boyunca karar tasarılarının taslaklarının karar önergeleri haline getirilmelerinde anlamlı bir titizlik göstermiş ve sonuçta gerekçeli karar taslakları parti bileşenlerinin çoğunluğunu kapsayan bir biçim alabilmiştir. Gerekçeli karar tasarılarıyla nihai karar önergelerini karşılaştırma şansına sahip olan her dikkatli okuyucu bu durumu kolaylıkla görebilecektir.
Bu sürecin tek tehlikeli yanı PM kararlar komisyonunu kapsayarak konusunda gösterdiği aynı ölçülülüğün kongrede ciddi bir tartışma ortamından çekinme kaygısı olduğudur. Gerçekten de eğer Sosyalist Emek İnisiyatifi’nin bazı kararlara ilişkin karşı önergeleri ve yine bazılarıyla da ilgili değişiklik önergeleri kongrede gündeme getirmemiş olsaydı ÖDP 1. Büyük Kongresi sanki istisnasız bu konuda kendi içinde anlaşmış bir topluluğun temel bir toplantısı haline geliverecekti.
SEİ’ nin Konferansa sunduğu alternatif karar önergelerin ve değişiklik önergeleri ÖDP 1. Büyük Kongresini gerçek bir parti kongresi havasına sokmuştu. Ancak bu sayede parti içinde iki ana çizginin ve diğer çizgilerin ortaya çıkmasına fırsat verilmiştir. SEİ’ nin varlığı kongrenin politikleşmesi sonucunu doğurmuştur. Her ne kadar bu politikleşme bazı durumlarda ÖDP’ de olmaması gereken bazı ufak tefek tatsızlık ve gerginliklere yol açmışsa da bunu bile parti içi düşünsel bir canlılığın sonucu olarak görmek yerinde olmalıdır.Konferans başında başlıca iki ana konuda sürdürülen tartışmalar -Özelleştirme (başta eğitim ve sağlık) ile Kürt sorunu- parti içinde sol liberalizmin etkisinde kalan kesimin kendisini net bir biçimde ortaya koymasına imkan sunmuştur. Ve bugüne kadar tahmin edilenin tersine bu kesimde sol liberalizmin etkisine en açık delegasyonun aslında İstanbul delegasyonu olduğu anlaşılmıştır. Kuşkusuz burada da eşitsiz ve bileşik bir durum vardır. Şöyle ki: Her tür liberal düşünceye en açık ve en kapalı delegasyon da aslında gene İstanbul delegasyonudur. Ama burada önemli olan İstanbul delegasyonunun ezici çoğunluğunun taşra delegasyonuyla karşılaştırıldığında gözle görülen “geriliği”dir. Gerçekte geriye dönüp bakıldığında bunun böyle olmasının anlaşılan yönleri oldukça fazladır. Nitekim 12 Eylül’den bu yana sol liberalizmin etkisine en açık kent İstanbul olmuş, başta Özal dönemi olmak. üzere sosyalist aydınların önemli bir bölümü pusulalarını şaşırmışlardır. Esas olarak yenilgisinin -sadece 12 Eylül yenilgisinin değil 1991 SSCB yenilgisinin de- etkisiyle yıllardır sürmekte olan neo-liberal saldırı karşısında geçmiş sosyalist ve işçi hareketinin tüm kazanımları sorgulanmaya başlanmış, özelleştirme, KİT’ler, işçi sendikaları ve örgütlenme kısımlarında geri adımlar, savulmalar, savunmaya geçişler yaşanmıştır. Kuşkusuz metropol sosyalistlerinin başlıca ideolojik gıdasını aldıkları çeşitli televizyon kanalları ve son zamanlarda sol liberalizmin arsız saldırı odağı “‘Yeni Yüzyıl” türü yayın organlarının etkisi de buna eklendiğinde İstanbul delegasyonunun konumu ortaya çıkmış olmaktadır. Paradoksal bir biçimde ÖDP’nin taşra delegasyonu bu etkilere daha kapalı kaldığı için, söz gelimi hala “Yeni Yüzyıl”dansa “Cumhuriyet” okumayı tercih ettiğinden liberalizmin bu arsız saldırısından daha az etkilenmiştir. Özelleştirme karşısında klasik Kemalist devletçi çizgiyi (Uğur Mumcu -Mümtaz Soysal) içine daha rahat sindiren bu delegasyonun bir bölümü de özellikle sınır bölgelerinde yaşayanlar- günlük yaşamlarını sürekli HADEP’ lilerle paylaştıklarından Kürt meselesinde Uğur Mumcu-Mümtaz Soysal çizgisinden uzak düşmüşlerdir. Bu durum ÖDP’nin üzerine yaslanacağı alanda faaliyet göstermesini kolaylaştırmaktadır. Konferansta gerek özelleştirme gerekse Kürt meselesinde yapılan oylamalar özellikle taşra delegasyonunun bu niteliğini göstermiş olması bakımından çok önemlidir. Sosyalist. Emek İnisiyatif bültenlerinde sürekli olarak önümüzdeki süreçle ÖDP içindeki grup ve platformların başta emekçi ekseni hattı nedeniyle yeniden biçimleneceği tespitini yapmıştık. Bu öngörümüz sandığımızdan daha hızlı doğrulanmaya başlandı. Gerçekten eğitim ve sağlık konularında yapılan oylamalar grupların ötesinde konferans delegasyonunu tam da ortasından böldü. 0 kadar ki, divan başkanı eğitim konusundaki oylamayı dört kez oylatmak zorunda kaldı! Parti delegasyonunun yukarıda andığım olumlu sol refleksi bu oylamaları bu noktaya getirdi. Oylamanın PM kararlar komisyonunun isteği doğrultusunda sonuçlanması için delegasyona grupsal aidiyet tazyiki yapılmak zorunda kalındı. Tek başına bu örnek bile geleceğe ilişkin yaklaşımımızın ne derece sağlıklı olduğunu vurgulamak için yeterli olsa gerek.
Sosyalist Emek İnisiyatifinin Önemi
Her şeyden önce şunu belirtmekte yarar var: SEİ bir ÖDP platformudur. Parti içi grupların gelenekleri üzerine inşa ettikleri gibi bir platform değildir. Olsa olsa 1989-90 yıllarında sürdürülmüş olan ve Kuruçeşme toplantıları adıyla anılan BTDK sürecinin iki bileşeninden biri olan Devrimci Sosyalist Blok’un programatik yönelişlerini temel alan ve o süreçte ilk kez bir araya gelmiş çevrelerin bir kısmının ÖDP içinde yeniden buluşmasıyla ve bunlara yeni sosyalist çevre ve bireylerin katımıyla oluşmuştur. SEİ’nin hedefi ÖDP’ yi orta vadede bir kitlesel işçi-emekçi partisi haline dönüştürmektir.
SEİ konferans boyunca ÖDP içinde sol liberalizmin etkisi altında kalmış görüşlere karşı tutarlı bir mücadele yürütmüştür. Topu topu 4-5 aylık bir geçmişi olan bu platformun dile getirdiği görüşler konferansın politikleşmesine katkıda bulunduğu gibi umulanın üzerinde bir etki yapmıştır. Özellikle SEİ’nin varlığıyla ilk kez karşılaşan kimi taşra delegasyonu kendileriyle konferans öncesinde gerekli temaslar kurulabilmiş olsaydı konferansta SEİ’den yana daha net tutum takınabileceklerini açıkça ifade etmişlerdir. Nitekim 100’ün az üzerinde blok delege oyu bulunan SEİ’nin listesinin ilk 5 sırasının oy ortalamasının 400 civarında olması zaten bunun açık kanıtıdır. Konferansta hiçbir grup ya da platform listesi kendi potansiyelinin bu kadar üzerinde bir sayıya ulaşamamıştır (tabii büyük delegasyonların destek oyunu almayanlardan söz ediyorum).
Ancak SEİ’nin önemi elde etmiş olduğu sayısal skorla.ölçülmemelidir. SEİ’nin kendisi içinde barındırdığı grup, çevre ve bireyler toplamının ötesinde bir etki yapmaktadır. Bu, SEİ’nin olduğu kadar ÖDP’nin de bir kazancı olarak görülmelidir. Çünkü ÖDP içinde ilk kez bir platform kendini net olarak tanımlamakta ve geleceğin ÖDP’sinin zaten olması gereken asli iki kanadından birini oluşturmaya başlamaktadır. Üstelik SEİ platformu Türkiye sosyalist hareketinin 12 Eylül öncesi döneminin birbirine taban tabana zıt kutuplarda yer alan birçok geleneğini bünyesinde barındırmıştır.
Benzer bir durum Geniş Açı Platformu için de söz konusu olmakla birlikle, bu platform, kendi içinde homojenlik taşımamaktadır. Bu da zaten konferans sürecinde beklenen sonuçları vermiş ve Geniş Açı Platformu beklediğinin ya da umduğunun çok altında destek alabilmiştir. SEİ geçmiş grupsal aidiyetler üzerine yükselen bir platform olmadığından parti içi grupsal platformlardan farklı algılanmak durumundadır. SEİ kendini gruplaştırmak amacında değildir. Misyonunu ÖDP’nin kitleselliğini iççi sınıfı ve emekçilere dayanarak gerçekleştirecek partinin bütününe açık bir kanat haline geldiğinde tamamlayacaktır. Böyle bir durumda bu kanadın ne biçime bürüneceğini bugünden kestirmek mümkün değildir. Ama kısa vadede görünen o ki, ÖDP içinde sırf geçmiş aidiyetleri nedeniyle varlıklarını sürdürmeye devam eden gruplar çifte kimliklerini sürdürmeye devam ettikçe SEİ’ de şu ya da bu biçimde şu ya da bu isim altında varlığını bir ÖDP platformu olarak koruyacaktır.
SEİ’ yi meydana getiren grup, çevre ve bireyler sadece sınıf temelli bir parti örgütlenmesinde anlaşıp bir araya gelmiş değiller. Dünya sosyalist ve işçi hareketinin yaşadığı en devrimci dönem olan 19Î7 – 1923 arasında da anlaşmış durumdadırlar. Şimdi bazıları buna “siz hala oralarda mısınız?” itirazını yükselteceklerdir. Bu itirazın 1997 dünyasında hiçbir geçerli yanı yoktur. Günümüzde 1917 – 1923 arası tarihsel dönem konusunda anlaşmış olmak sanıldığının ötesinde bir ortaklık anlamına gelir. Çünkü bu, ulusal ve uluslararası örgütlenme konusunda anlaşmış olmak demektir. Devrim anlayışı konusunda anlaşmış olmak demektir. Ulusal sorunun devrimci çözümü konusunda anlaşmış olmak demektir. Sovyetlerin, konseylerin, şuraların ya da meclislerin işlevleri konusunda anlaşmış olmak demektir. İktidarın hangi araçlarla fethedileceği konusunda anlaşmış olmak demektir. Burjuvaziye ve onun baskı aygıtına karşı nasıl tutum alınacağı konusunda anlaşmış olmak demektir. İttifaklar konusunda nasıl davranılacağı konusunda anlaşmış olmak demektir. Ve hepsinden önemlisi devrim programında anlaşmış olmak demektir. Şimdi “siz hala oralarda mısınız?” itirazını yükseltecek olanlara “siz bu anlaşmışlıkların ne kadarında anlaşmış durumdasınız?” sorusunu sormak gerekir. Kuşkusuz aradan 80 yıl geçmiştir, kuşkusuz önümüzde o güne göre çözülmesi gereken sayısız yeni sorun vardır, kuşkusuz geçmişin basit tekrarcıları olmayacağız. Ama en azından bu anlaşmışlıkların temeli üzerinde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Evet SBKP yöneticilerinin yaptıklarını yapmayacağız, ama Sandinist yöneticilerin yaptığını da hiç yapmayacağız!
Açıkçası SEİ kendisine dayanak oluşturacak zemini seçmiştir. Bu Bolşevizm zeminidir. Devrimci Marksizm zeminidir. Bu zeminin yetersizliğini ileri sürenler kendi “yeni” zeminlerini oluştursunlar. Ama yeni zemin diye bize Alaattin’in ülkesinin uçan halılarını yutturmaya kalkmasınlar!
Konferansın sonucu
ÖDP konferansının sonucunda önümüzdeki dönemle ilgili ortaya şöyle bir tablo çıkmış bulunuyor:
a) ÖDP içinde Geniş Açı platformunun miadı dolmuştur. Önümüzdeki konferansta muhtemelen böyle bir platform olmayacaktır. Daha önce ifade ettiğimiz gibi bu platform kendi içinde parçalanmıştır. Ve bu platformun sınıf mücadeleci diri kalmış unsurları ÖDP’ nin devrimci Marksist kanadıyla birlikte yürüyeceklerdir. Geri kalanları da tercihlerini büyük bir ihtimalle oluşacak sivil toplumcu, yurttaşçı kanattan yana yapacaklardır.
b) Kurtuluş platformu parçalanmıştır. Ancak bu Parçalanma büyük ölçüde yapaydır. Bu gerçek bir “sağ” – “sol” parçalanması değildir. Her ne kadar kendi içinde bir sağ-sol kutuplaşması olarak görülse de hala her iki kanatta da gerçek bir “sağ-sol” ayrışmasına farklı konumlarda yerleşecek insanlar vardır. Dileğimiz bu platformun yeniden birleşmesi ve eğer ayrışacaksa sahici bir tartışma sürecini yaşadıktan sonra bunu gerçekleştirmesidir. Ancak Kurtuluşla ilgili saptanması gereken en önemli husus Kürt meselesine bakış açısının yapıştırıcı bir unsur olarak kullanılmış olmasının yarattığı tahribattır. Evet Kürt meselesine yaklaşım bir devrimci örgütün inşası için de bölge devrimi için de vazgeçilmez bir önem taşır ama bunu sınıf mücadelesinin sonuçlarını arka plana iterek yaşayamazsınız. Kaldı ki hepimizin bildiği gibi bizzat ulusal mücadelenin kendi içinde de ıskalanması mümkün olmayan bir sınıfsal boyut vardır.
c) Özgürlükçü Sol platformuna gelince. İleride nelerin olabileceğini hep birlikte göreceğiz. Ama bugün için bu gruplaşma ÖDP’nin ana gövdesini oluşturuyor. ÖDP’nin amorfluğu bu yönüyle aslında Özgürlükçü Sol’un amorfluğunun bir sonucudur. Özgürlükçü Sol Platformu da diğer bütün parti bileşenleri gibi kendi içinde bir ayrışma yaşamak zorundadır. SEİ platformu önümüzdeki süreçte Özgürlükçü Sol Platformun sol liberalizmin etkisi dışında kalan kesimleriyle günlük pratikte bir sınıf hattı tutturma yolunda elinden gelen çabayı gösterecektir.
Kaldı ki SEİ önümüzdeki süreçte parti içinde sol liberalizmin etkisine karşı duran tüm grup ve çevrelerde, parti dışına yönelik faaliyette ise istisnasız tüm ÖDP bileşenleriyle omuz omuza mücadele etme kararlılığında olacaktır.



