Enternasyonal bir sömürgede enternasyonalist bir devrimin dinamikleri Mehmet Şadi

Her ne kadar eleştiri silahı,

silahların eleştirisinin

yerini tutamayacak olsa da…

 

Devrimci bir hareket, politikasını, doğru bir devrim stratejisi ve ona uygun taktik yönelişlerle yürütür. Stratejinin doğru saptanmış olması, doğru taktiklere kendiliğinden varılabileceğinin garantisi olamayacağı için, kimi hatalı taktikler sağlam bir stratejik hattı bile uçuruma sürükleyebilir, öte yandan, stratejiden bağımsız izlenecek bazı “doğru” taktiklerin başarıya götürmesiyse, son derece istisnai koşullara, daha doğrusu tesadüflere bağlı kalır. Stratejiye birincil önem yükleyen Mark­sist politika kuramı, incelikle işlenmiş taktiklerin stratejiyle uyumunun kurulmasının da kuramıdır aynı zamanda.

 

Bu yazı, KUKH önderliğinin stratejisinin eksikliğinin, yetersizliğinin ya da yarım kalmışlığının eleştirisi olarak kurgulandı. Doğal olarak bu yarım kalmışlık kendini taktiklerde de belli ediyor. Onlara yazının son bölümlerinde değineceğim. Ancak daha başından bir noktanın altını çizmekte yarar var: Bu, KUKH önderliğinin genel strateji ve taktiklerinin eleştirisiyle sınırlı bir yazı olacak.  Çok önem verdiğim gerilla mücadelesi ve örgüt içi işleyiş konularına girmeyeceğim. Bu konularda yeterli bilgiye sahip olmadığımdan afaki değerlendirmelere ve yargılara varma hakkını kendimde görmüyorum.

 

Gene yazı boyunca akılda tutulması gereken bir başka nokta da şu: Yazı, ezen ulus Marksisti/ezilen ulus Marksisti ayrımını atlayarak kaleme alındı. KUKH önderliği kendini Marksist olarak nitelendirdiğine göre yazının bu varsayımı temel alması gerektiği açık. Marksistler arası te­orik/politik tartışmada ise sözünü ettiğim ayrımın, enternasyonalizmin gerekleri açısından yapılmaması gerektiğini düşünüyorum; çünkü böyle bir tartışma ancak eşitler arasında sürdürülebilir. Bu ayrımın sadece Marksistlerin kendi uluslarının proletaryalarına, emekçi kitlelerine, yok­sul köylülerine ilettikleri mesajlarda önem taşıdığı kanısındayım.

Hareket noktası

Kürdistan, 1. emperyalist savaşın hemen ardından emperyalizm ile Ke­malizm arasında bir mücadele ve pazarlık süreci sonunda parçalanmıştır ve toprakları halen dört devletin işgali altındadır. Savaştan önce Os­manlı Devletinin bir eyaleti olan Kürdistan günümüzde enternasyonal bir sömürge1 durumundadır. Aslında tek bir ülkedir. Topraklan üzerinde otuz milyonluk bir Kürt nüfusu yaşamaktadır ve bu nüfus sömürgeci ülkelerden Irak’ın ve Suriye’nin Arap nüfuslarını çok aştığı gibi, kendi devlet sınırlan içinde bile bir azınlığı temsil eden İran’ın hâkim ulusu Farslardan (İran’da Azeriler, Kürtler, Beluciler ve diğer ezilen uluslar bu devletin toplam nüfusunun yüzde altmışını oluşturur) daha çoktur. Kaldı ki bu otuz milyonluk kitleye Türkiye’nin metropollerinde yaşayan Kürtleri de eklersek, neredeyse Türkiye’nin Türk nüfusuna yakın bir sayıya ulaşırız. Kuzey ve Güney Kürdistan’da artık azımsanmayacak bir proletarya vardır ve bu proletaryaya muazzam bir yoksul köylü kitlesi eşlik etmektedir.

Ulusal birlik sorunu

Emperyalizmin de müdahalesiyle dört   sömürgeci   devlet   arasında paylaştırılmış bulunan Kürdistan ulusal birliğini kurma sorunuyla karşı karşıyadır. Ulusal birliği oluşturacak olan ulusal kimlik sadece parçalanma nedeniyle değil, aynı zamanda sömürgeci devletlerin uyguladıkları zora dayalı asimilasyon politikaları, devlet terörü ve soykırım uygulamalarıyla da sindirilmiş ve yok edilmek istenmiştir. Uzun süre hiçbir önderlik tarafından sahiplenilmemiş bir ulusun kendi başına doğal bir içgüdüyle hareket ederek ulusal kimliğini bugüne kadar korumuş olması önemli bir olaydır. Ve bu sayededir ki, günümüzde, KUKH önderliğinin de ulusal birliğe yönelmesi mümkün olabilmektedir2 Günümüzde mücadelenin hızlı yükselişi bu bastırılmış kimliğin canlanışını sağlıyor. Eğer bu ulusal kim­lik canlanışı Kürdistan’ın dört parçasını bir araya getirecek bir ulusal birliğe evrilemezse, başlamış bir devrimci süreç giderek gerileyecektir. Peki parçalanmış Kürdistan’ın ulusal birliği nasıl mümkündür? Tek bir cümleyle ifade edilmek gerekirse: Bağımsız ve birleşik bir ülkeyle.

 

Marksist yazında bu teze -yani parçalanmış bir ulusun ulusal birliğinin sağlanmasının devrimci niteliğine dayanak yapabileceğimiz bir bakış açısı, bilindiği gibi bizzat Marx tarafından Polonya meselesiyle ilgili ola­rak sergilenmiş. Marx bu konuyla ilgili değerlendirmesini 3-8 Eylül 1866’da Cenevre’de toplanan Uluslararası Emekçiler Birliği (Enternasyonal) birinci kongresinde şöyle dile getiriyor:

“a)Avrupalı işçiler neden bu soruna merkezi bir önem atfetmeliler? Herşeyden önce burjuva yazar ve ajitatörlerin bu konuda yarattıkları suskunluk komplosunu bozmak için; çünkü onlar böyle yaparak başta İrlanda olmak üzere Avrupa’daki birçok milliyet üzerindeki ege­menliklerini sürdürmek istiyorlar. Tabii bu sessizliklerinin bir başka nedeni daha var: Bunlar, yani burjuvalar ve aristokratlar, hep birlikte, işçi sınıfının devrimci yükselişi patlak verdiğinde tarih sahnesinden silinecek olan arka plandaki bu uğursuz asyai iktidara dayanıyorlar. Bu uğursuz asyai iktidar ancak demokratik temellerde yeniden inşa edilebilecek olan bir Polonya sayesinde gerçek anlamda yıkılabilecektir, (abç)

b)Yakın dönemde Orta Avrupa’da ve özellikle Almanya’da meydana gelebi lecek değişiklikler için demokratik ve bağımsız bir Polonya (abç) her zamankinden daha fazla gereklidir; çünkü böyle bir Po­lonya’nın varlığıdır ki gerici “Kutsal İttifak”ın öncüsü haline gelmiş olan Almanya’nın ve onun işbirlikçisi Cumhuriyetçi Fransa’nın ka­derini belirleyecektir. Avrupa’nın bu büyük sorunu çözümlenmedikçe, işçi hareketinin gelişmesi sürekli olarak kesintiye uğrayacak, en­gellenecek ve gecikecektir.

c) Bu sorunla ilgili olarak Alman işçi sınıflarının inisiyatifi ele al­maları, üzerlerine düşen temel bir görevdir, çünkü Polonya’nın parçalanmasına Almanya bizzat katılmıştır.”3

 

Marx’ın I. Entemasyonal’in onayına sunduğu bu karar tasarısı daha sonra Entemasyonal’in haftalık yayın organı Le Courrier International dergisinin 9 ve 16 Mart 1867 tarihli 10. ve 11. sayılarında şu başlık altında yayınlandı: “Halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri hakkına bağlı olarak demokratik ve toplumsal temeller üzerinde bir Po­lonya’nın yeniden inşası aracılığıyla Rusya’nın Avrupa’daki despotizm ve mutlakiyetçiliğinin etkisinin kırılmasının gerekliliği üzerine.” Bu sözler, sanki parçalanmış Kürdistan ve onu Kuzey-Güney-Doğu-Batı uçlarından çarmıha germiş sömürgeci devletlerin ancak şimdilerde ta­rihten silinmeye yüz tutan gerici “Kutsal İttifakları için söylenmiş gibi.

 

KUKH devrimci önderliğinin ulusal birlik meselesine yaklaşımının oldukça tutarlı olduğunu tespit etmek gerekiyor. Bu aynı zamanda yazımın başında sözünü ettiğim strateji sorunuyla da yakından ilişkili. Gerçekten de ulusal birlik meselesine verdiği önem KUKH’nin stra­tejisinin en sağlam ayağını oluşturuyor; çünkü bu önderlik ulusal birliği doğru bir tarzda, bağımsızlık ve birleşiklik temelinde ele alıyor. Nitekim Körfez Savaşı ve son olarak TC’nin Güney’e girişiyle bağlantılı değerlendirmelerinden birinde Ali Fırat şöyle yazıyor:”(…) Belki bu tam bir bağımsızlık şeklinde hemen gerçekleşmeyebilir, ama önemli oranda bağımsızlığa ulaşmayı, hele toplumsal denetimi tam sağlamayı ne­redeyse kesinleştirir. Böylece devrim bütün Kürdistan’a ve bölgeye yayılır.(abç.) Kısa sürede belki tam bir devlet haline gelinemez ama, devletleşmenin birçok fonksiyonuna ulaşılabilir.”4 Gene, bu kez M. Can Yüce aynı konuda şu önemli saptamayı yapıyor: “(…) Beş: Bütün bunlar, Kuzey-Güney eksenini daha öne çıkardı; gelişmelerin bu temelde olacağını gösterdi. Birleşik devrim (abç.) düşüncesi ve pratiği daha çok bilinçlerde ve uygulamada derinleşiyor. Peşmerge saldırıları karşısında Güneybatı ve Doğu halkının tepkisi ve bunun ambargoyla somutluk ka­zanması, ulusal birlik ve bunun hangi eksen etrafında geliştiğini net olarak ortaya koydu” (abç.)5 Bu değerlendirmelerden de kolayca anlaşılacağı gibi KUKH önderliğinin stratejisinin ulusal birlik ayağı onun güçlü yanı. Bu yönüyle de Kürdistan tarihinde ortaya çıkmış çeşitli burjuva/feodal önderliklerden üstün bir stratejiye sahip oluyor. Bilindiği gibi bu tip önderlikler tarih boyunca ülkenin belli bir parçasında faaliyet yürütüp, sadece o parçada ve o parçanın çıkarlarını ön planda tutan bir mücadele tablosu çizmişlerdir. Dolayısıyla hem ulusal hem ülkesel parçalanmayı kırmaya yönelik ciddi bir çaba sarf etmedikleri gibi, sınıfsal çıkarları nedeniyle, bağımsız ve birleşik bir ülke hedefinin önünde de aşılması güç bir duvar oluşturmuşlardır. Ama hatırlanacağı gibi yazımın başında KUKH önderliğinin bu stratejisinin eksik ya da yarım olduğunu söylemiştim. Bunu gösterebilmek için Marksizm’in 1848 Av­rupa devrimlerinden günümüze -yani emperyalizm çağma-devrim te­orisini teorik ve pratik katkılarla nasıl geliştirdiğini kısaca izlemek ge­rekiyor.  

 

Marx-Engels ve 1848 devrimleri: sürekli devrim teorisi

Avrupa’da 1848 devrimleri, egemenlikleri Viyana Antlaşmasınca garanti altına alınmış olan monarşileri sarsü. Başta Fransa, Prusya, Avusturya-Macaristan ve Alman prenslikleri olmak üzere birçoğu yıkılmanın eşiğine kadar geldiler. Ama devrimin tehdidi karşısında paniğe kapılan burjuvaziler bu kez kendi monarşileriyle “Kutsal lttifak”a girince bu dev­rimlerin tümü yenilgiyle sonuçlandı. Bununla birlikte 1848 devrimleri ilk kez “ulusal bağımsızlık” şiarıyla ortaya çıkan ulusal kurtuluş ha­reketlerini de gündeme getirdiği gibi, çok önemli bir diğer sonuca da varmış oldu: Yeni tipte bir devrim, yani proleter devrimi sonucuna:

“1848 Devrimleri, Marx ve Engels’in Manifesto’da öngördüğü yeni türden bir devrimin, burjuva devrimlerinin yanı sıra ayrışmaya başladığına tanık oldu. Eski türden devrimler, egemen olan bir azınlığın başka bir azınlık tarafından çoğunluğun desteği ile dev­rilmesi, bir mülk sahibi sınıfın yerini bir başka mülk sahibi sınıfın alması biçiminde gerçekleşiyordu. Modern sanayi işçileri sınıfının içinde yer aldıkları bu ilk büyük devrim dalgası içinde, ikinci bir dev­rimin daha oluşmaya başladığı görüldü. Proleter devrimleri, özellikle Fransa’daki 28 Haziran 1848 ayaklanmasıyla tarih sahnesine çıktı. Es­kiden devrime önderlik eden mülk sahibi azınlığın radikal ke­simlerinin devrimleri ileri götürmek için sözcülüğünü üstlendikleri alt sınıflar 1848 Devrimleri içinde egemen sınıfın hiçbir fraksiyonu tarafından üstlenilemeyecek taleplerle ortaya çıktılar. Yeni varoluş koşullarından doğan bu taleplerle proleterler, mülk sahibi sınıfların tümüne karşı sınıfların ve sınıf egemenliğinin sona erdirilmesi için tarihsel bir adım attılar. Proleter devrimleri burjuva devrimlerinin eksik bıraktıkları görevleri tamamlamayla yetinmeyen, siyasal kur­tuluşu, toplumsal kurtuluşa kadar sürdürmeyi, sermaye egemenliğini ortadan kaldırmayı hedefleyen özellikleriyle ilk kez 1848 Devrimleri sürecinde kendilerini gösterdiler.”6

1848 Devrimlerinin bu özelliğinden hareket eden Marx ve Engels’in ge­cikmiş burjuva devrimlerinin yenilgisinden çıkarttıkları ders şu oldu:

 

“(Marx ve Engels) proleter devrimlerinin daha sonraki gelişme yol­larının perspektif ve taktiğini Manifesto’nun nihai genel sonuçlarına eklediler. Bu teorik faaliyetin ilk ürünü, -sürekli devrim ve proletarya diktatörlüğü- proleter devrimin politik cephaneliğinin başlıca iki kav­ramı olarak teorinin ve sosyalist hareketin gelişimi bakımından büyük önem taşıdılar. Sosyalist hareketin tarihinde uğradığı her bölünme, bu iki kavramın çevresinde bir teorik tartışma külliyatının birikmesine yol açtı.(…) Sürekli devrim taktiği, önceki taktik çizgiden, burjuvaziye hiçbir devrimci rol atfetmemesiyle, öte yandan, eski rejim karşısında anlık olarak devrimci roller oynayabilecekleri varsayılan sınıflarla kesin bir örgütsel ayrım öngörmesiyle ve ‘bütün az ya da çok mülk sahibi olan sınıfların egemenlik mevkiin uzaklaştırılmalarına, proletaryanın devlet iktidarını fethetmesine kadar devrimi sürekli kılmak’ görevini gündeme getirmiş olmasıyla ayırdedilir.”7

Trotskiy, Marx ve Engels’ten çok sonra 1906 yılında kaleme aldığı Sonuçlar ve Olasılıklar8 adlı yapıtında Marx ve Engels’in bu görüşlerini kendine dayanak yaparak, geri bir kapitalist ülke olan Rusya’da bir proleter devriminin gelişmiş kapitalist ülkelerden daha önce gerçekleşebileceğini ileri sürdü. Tarih bu iddiayı Ekim proleter dev­rimiyle haklı çıkardı. Gene Trotskiy, burada konumuz açısından çok daha fazla önem taşıyan bir genellemeye gitti 1928 yılında kaleme aldığı Sürekli Devrim9 adlı eserinde. Bu kitapta -ve özellikle onun “Sürekli Devrim Nedir?” başlığını taşıyan son bölümünde- sürekli devrimi, yani proleter devrimini ve diktatörlüğünü, proletaryanın genel bir devrim stra­tejisi haline dönüştürdü. Üstelik sömürge ülkeleri de kapsayan bir biçimde. Yaşamı, teorisinin Rusya’da berrak bir biçimde kanıtlanmasını görmeye yetti, ama sömürge Çin’de 1949’da veya Vietnam’da 1954’te gerçekleşen proletarya diktatörlüklerini görmeye yetmedi. Oysa sömürge ülkelerde de proletarya diktatörlüklerinin kurulabileceği varsayımı onun daha sonra geliştirdiği sürekli devrim teorisinin can damarıydı.10

Türkiye ve Kürdistan devrimleri ayrı devrimlerdir

 

M. Can Yüce, “Ulusal Mücadele ve Sınıfsal Mücadele Üzerine Düşünceler” başlığını taşıyan yazısında, “her devrim bir ülke temeli/ulusal zeminin üzerinde vücut bulur ve gelişir”11 diyor. Ve gene aynı yazıda, Türkiye ve Kürdistan devrimleri olmak üzere iki ayni2 dev­rimden söz ediyor. Aynı şekilde Ali Fırat da, “Körfez Krizi ve Ortadoğu Bölgesinde Yeni Bir Ekim Devrimi-2″ adlı makalesinde “Botan’a dayalı bir Ekim Devrimi”nden13 söz ediyor ve bunun bir Kürdistan devrimi ola­rak başlayacağını söylüyor. Her iki yazar da makalelerinde, Türk solunun Kürdistan’da ayrı bir devrimin geliştiğine gözlerini kapadığını, haklı ola­rak ileri sürüyorlar öte yandan, devrimler hem ulusal bir zeminde başlarlar ve hem de ulu­sal zeminde başlayan devrimlerin her biri bir diğerine göre eşitsiz bir gelişim izler. Geleceğe yönelik bir kestirimde bulunmak gerekirse, bir Kürdistan devriminin olası bir Türkiye devrimini otomatik olarak ha­rekete geçireceğini ileri sürmek doğru değildir. Kuşkusuz bu ülkelerden herhangi birinde başlayabilecek olan bir devrim diğeriyle, başka ülkelere oranla çok daha yakın bir etkileşim içinde olabilir. Ama etkileşim esas olarak, devrimci sürecin daha sonra başlayacağı ülkedeki proletaryanın önderlik sorununa, ilk devrimin seyir ve temposuna ve tabii uluslararası konjonktüre bağlıdır.

 

Nitekim Kuzey’de meydana gelen gelişmelerin, ilk elde Türkiye’nin metropollerindense, Güney’i ne kadar daha kolay etkilediği ve içine aldığı gözlemlenmesi gereken bir durumdur. Yani Botan’dan başlayacak bir devrimci yükseliş, ister istemez, önce İstanbul’a, hatta tüm entemasyonalist niteliğiyle birlikte “Zonguldak-Botan el ele” sloganlarına rağmen Zonguldak işçi sınıfına değil, Güney Kürdistan işçi sınıfına ve özellikle yoksul köylülüğüne uzanma dinamiği taşıyacaktır, taşıyor da. Bence bu gerçeklik tam da iki ayrı ülke devriminin nesnelliğinin bir yansımasıdır.

Kürdistan’da sınıf mücadelesi yaşanıyor

 

“Ulusal mücadele; sınıf mücadelesinin en karmaşık, ucu kolay görülemeyen, ama aynı zamanda en önemli biçimlerinden biridir.”14 Her ulusal mücadelenin içinde ciddi bir sınıf mücadelesi dinamiği yaşanır. Bu mücadelenin güçlenmesi ulusal hareket içindeki proleter eğilimin güç kazanmasıyla doğru orantılıdır. KÛKH önderliği, bugüne kadar Kuzey Kürdistan’da faaliyet göstermiş bulunan tüm geleneksel önderliklerden farklı olarak, yoksul köylülüğe dayanan bir hareket inşa ediyor, aşiret yapılarını parçalıyor. Hollandalı araştırmacı Martin van Bruinessen Kürdistan Üzerine Yazılar15 adlı kitabında 1978 yılına ait verilere da­yanarak KUKH ile ilgili şöyle bir değerlendirmede bulunuyor:” PKK’nın bazı siyasi etkinlikleri hırslı bir aşiret reisinin otoritesini daha geniş bölgelere yaymakta uyguladığı yöntemleri andırmaktadır.” Ama hemen ardından bu değerlendirmeyi, (aşiret geleneğinden kalma bu yöntemlere rağmen) toplumsal bileşim açısından şöyle tamamlıyor: “PKK’nın Kürt aşiretlerini temsil ettiği sanılmamalıdır. Tersine, başka partilerde görülen aşiret seçkinlerine PKK’da rastlanmaz. PKK daha çok Kürt toplumunun en marjinal kesimini, kendilerini ülkenin ekonomik ve toplumsal kalkınmasının dışına itilmiş hisseden, kırsal kesimdeki değişimin umut­suz kurbanlarını temsil eder.”Ulusal bir mücadelenin sınıfsal boyutunu neredeyse tümüyle gözden uzak tutan ve sadece aşiret yapılarıyla il­gilenmekle yetinen bir sosyologun bile bu gözlemde bulunmak zorunda kalması KUKH’nin mevcut konumuyla ilgili anlamlı bir saptama olsa gerek. Yoksul köylülük, geçmişte olduğu gibi aşiret reisinin peşine takılıp giden bir sürü olmaktan çıkıp, kendi ulusal kurtuluşunun simgesi haline gelen çok daha modern bir önderliğin bayrağı altına giriyor. Öte yandan M. Can Yüce haklı olarak şunları yazıyor: “Şunu da belirtelim, milyonlar salt ulusal bayrak ve ulusal marş için ayaklanmıyorlar; baskısız, sömürüşüz, ayrıcalıksız bir dünya özlemleri, toplumsal talepleri çok önemlidir. Bütün bu özlem ve çıkarlar ulusal özgürlük, bağımsızlık ve eşitlik özleminde somutlanıyor, ete kemiğe bürünüyor. Yani ulusal mücadele ile sınıfsal mücadele iç içe geçmiştir.”16 Türkiye sosyalist ha­reketi Kürdistan’daki gelişmelere artık at gözlükleriyle bakmaktan vazgeçmelidir. Özellikle Güney’de yaşanan gelişmeler, yani KDP (Barzani Prensliği) ile YNK (Talabani “Sosyal Demokrasisi”) yönetimlerinin KUKH önderliğine karşı yürüttükleri savaş, Kürdistan koşullarında üstü örtülü bir sınıf mücadelesi, bir sınıf savaşıdır.17 Kürdistan’daki sınıf mücadelesi tam da prekapitalist aşiret yapılarıyla yoksul köylülüğün karşı karşıya gelişinin bir ifadesidir. KUKH Önderleri uzun süredir mev­cut durumun nasıl bir sınıf mücadelesi olduğunu anlatıp duruyorlar. Türkiye sosyalist hareketinin ağırlıklı kesimleri -üstelik sadece re­formistleri değil, “radikalleri” de- sınıf mücadelesinin Türkiye’ye has bir olgu olduğunu, Kürdistan devrimcilerininse ulusal mücadeleyle ye­tinmeleri gerektiğini neredeyse ulusal bir kibirle dillendirmeye devam ediyorlar.         *

 

Kürdistan’da iç savaş

 

Bugün Kürdistan’da sadece bir sınıf mücadelesi değil, aynı zamanda sınıf mücadelesinin en keskin biçimlerinden biri olan iç savaş da yaşanıyor. Türk-Kürt olası çatışması nedeniyle Türkiye’nin bir iç savaş yaşayabileceği görüşü en azından şimdilik yanıltıcı bir tez olarak kal­maya mahkûmdur. İç savaş aynı ulusun sınıfları ve onların taraftarları arasında cereyan eder. Bu tüm dünyada böyle olmuştur ve Türkiye de bunun bir istisnası değildir. Söz gelimi bugün eski Yugoslavya’da yaşanan bir iç savaş sayılamaz, bir uluslar çatışması, boğazlaşmasıdır. Oysa Kuzey’de ‘kirli savaş’ın bir boyutu vardır ki, bu ancak iç savaş ola­rak tanımlanabilir. Özel Tim ve Kontrgerilla tarafından desteklense de, korucular ve Hizbullah’la PKK arasındaki çatışma bir iç savaştır; çünkü taraflardan biri TC tarafından maşa olarak kullanılsa dahi aslında aynı ulusun bir parçasıdır. Bunun böyle olduğu zaman zaman korucuların saf değiştirmesiyle de kendini belli ediyor. Öte yandan Kuzey’deki bu iç savaş daha sonra Güney’de Barzani-Talabani ile gerilla arasındaki çatışmayla daha da genişlemiş oldu. Kürdistan’da gelişen bu iç savaşta yoksul köylülük tavrını artan bir hızla koruculara karşı KUKH önderliğinden yana koyarken, Türkiye’de küçük burjuva ahlakçılığı et­kisindeki bazı sosyalistler burjuva kamuoyunun da baskısıyla sözde ta­rafsızlık yolunu seçiyorlar. Çatışmada tarafsız kalmayı erdem haline ge­tiriyorlar. Bu, Türk şovenizmine sunulmuş bir destekten başka anlam taşımaz.

Kürdistan’da sınıfsal yapılanma

 

KUKH’nin görüşlerini dile getiren birçok yazar, Kürdistan’ın sınıfsal yapısıyla ilgili oldukça ilginç tahlillerde bulunuyorlar. Bunlardan biri M. Can Yüce. Bakın Kürdistan’ın sınıf doğasını nasıl tahlil ediyor: “(…) Kürdistan proletaryası Kürt kapitalizmiyle, Kürt burjuvazisiyle çelişki içinde doğmadı; doğumu sömürgeci devlet kapitalizmiyle çelişki içinde oluyor. Bu altı çizilmesi gereken bir özelliktir.(…) Kürdistan proletaryası da ülkemizde ağırlıklı olarak devlet işletmelerinde istihdam ediliyor. Ulusal baskı ekonomik sömürü ve talanı gerçekleştiren temel aygıttır.(…) Bu durumda işçi sınıfının mücadelesi, ulus mücadelesi olarak kendini or­taya koymaktadır. Proletarya ulusal kurtuluş devrimine öncü güç olarak katılım yapmak zorundadır(…) Feodal-kompradorlar sınıf olarak ajan-işbirlikçi bir konumdadırlar. Dolayısıyla bir ulus ve vatan davaları yok­tur. Tersine varlıklarını sömürge egemenliğine bağlamışlardır.(…) Kent küçük burjuvazisi,(…) ancak proletarya öncülüğünde geliştirilebilecek bir ulusal hareket dalgası kabardığında belli bir katılım sağlayabilir.(…) Ulu­sal kurtuluşçuluğun temel dayanağı köylülük olmasına rağmen, onun kendi adına bağımsız bir akım ve önderlik geliştirmesi mümkün değildir. Bizde köylülüğün ezici çoğunluğunu yoksul köylülük oluşturmaktadır. Bu olgu, ulusal mücadelede ezilen sınıf temelinin güçlülüğünü vur­guladığı gibi, emekçi iktidara ve sosyalizme yönelim için görece elverişli bir zemin anlamına geliyor. Bu sınıfsal yapı da gösteriyor ki, ülkemizde proleter önderlikli çözüm, herhangi bir çözüm değil, biricik çözümdür. (…) Proletaryanın… bu durumunun bir özel boyutu daha var: Ulusal inkâr ve her yönüyle yabancılaşma temelinde bir sosyalleşme yaşanıyor. Yani proleterleşmek bile Türkleşmekten geçiyor.”18

 

Herşeyden önce bu orijinal tahlilin tüm olumluluğuna rağmen bir ek­siklik taşıdığını belirtmek gerekiyor. Bu genel bir Kürdistan tahlili değil, Kuzey tahlilidir! Yüce, “ülkemiz” dediği zaman Kuzey’i kastediyor. Tartıştığı ya da ele aldığı tüm sınıfsal yapılar Kuzey’le sınırlı. Pro­letaryadan sanki sadece Kuzey proletaryasını anlıyor. O zaman da Kürdistan’da burjuva olmak için de, proleter olmak için de bir anlamda “Türkleşmek” gerektiği yanlış sonucuna varıyor. Üstelik proleterleşmek için bunun daha da gerekli olduğu izlenimini yaratıyor. Söz konusu tah­lilde hiçbir biçimde Güney proletaryasından söz edilmiyor, hatta Güney’in petrol işçileri bile yok!1‘ Oysa Kürdistan proletaryası sadece Kuzey proletaryası olmadığı gibi, proleter öncülük de sadece Kuzey’le sınırlı olamaz. Bu tahlille Kürdistan çapında bir proleterya önderliğinin inşası perspektifi ister istemez geri plana atılmış oluyor. Kaldı ki, ilk elde salt Kuzey’le sınırlı kalınsa bile, ortada bir yanlışlık olduğu açık. Kuşkusuz “Türkleşmek” tahlilinin altında yatan niyet şiddetli bir asi­milasyon düzeyini göstermektir. Ama bu kadar uç noktalara varmaya gerek yok ki. Tabii ki, Botan’ın yoksul köylüleri Amed’in işçi ve emekçilerine göre asimilasyondan daha az etkilenmişlerdir. Ama hemen her devrimde (özellikle sömürge devrimlerinde) proletarya mücadeleye sonradan katılmakla birlikte tayin edici rol oynar. Yeter ki, kendisine ulu­sal (asimilasyona karşı) ve sınıfsal (işçi mücadeleleri talepleriyle) bilinç aşılayan bir proleter önderliğe sahip olsun. Eğer bu orijinal tahlil gerçek bir dayanak noktası haline getirilirse, hızlı kapitalistleşmeye koşut ola­rak gelişecek kapitalist sömürgeleştirme süreci sonunda yapılabilecek çok az şey kalır. Oysa durum bunun tam tersidir. Söz gelimi gelişmiş bir işçi sınıfına sahip olan Bask ülkesinde ulusal mücadelenin başını Bask işçi sınıfı çekmektedir. Ancak bu tahlilin esas tehlikeli yanı, proletaryayı bir sınıf olarak değil, sadece ideolojik önderlik olarak görmekle yetinmesidir. Çünkü bunun sonucunda, maddi olanakları nedeniyle yoksul köylülük dışında kalan bazı burjuva kesimler asimilasyondan daha çabuk kurtuldukları için kolaylıkla “yurtsever” kategorisine dahil edilip, öncünün inşasında daha aktif rol oynama şansına sahip olacaklardır. Ne var ki, Ali Fırat’ın da belirttiği gibi, “böylesi kişilerin egemenliği altındaki bir örgüt ya burjuvalaşır, ya bir kabile örgütüne dönüşür ya da bu tür kişilere hizmet eder.(…) Bu tipler bir gücün temsilcisi durumunda oldukları için, temsil ettikleri güçler adına katılımlarını partiye ödettirmek isterler.(…) Bu nedenle kadroların ve emekçilerin örgütlenmesine çalışmadıkları gibi, hatta bunlara ilgi bile göstermemektedirler.”20 Kuşkusuz bu kaygıların hepsinde bir haklılık payt, hatta daha fazlası var. Ama o zaman şu sorular hemen akla geliyor: Öncülük iddiası taşıyan bir parti neden saflarını bu kesimlere kolaylıkla açıyor? Bir işçi partisi, asimilasyona uğramış olduğu gerekçesiyle kent proletaryasına sırtını dönme hakkına sahip midir? Unutulmamalıdır ki, asimilasyonun etkisinden kurtulan bir işçi, bu kesimlerden gelen in­sanlardan çok daha kararlı bir mücadelecilik içine girer. Nitekim işçilerin asimilasyondan kurtularak mücadeleye katılabileceği, son iki yıl içinde Kuzey’de sendikalarda yaşanan altüst oluşla da ortaya çıkmaktadır. Bütün bu söylenenler partilileştirmede yanlış kriterlerin kullanıldığı anlamına geliyor. Çözüm; parti kanallarını yoksul köylülerle birlikte işçilere daha açık tutma, burjuva kesimlerin önüne ise çok uzun süreli sınama/deneme engelleri koyma olmalıdır. Bu bir devrimci işçi partisi için yaşamsal bir gerekliliktir, ileride HEP meselesiyle ilgili olarak bu konuya yeniden döneceğim. Tabii bu arada, şimdiye kadar üzerinde hiç durmadığımız Kürt ticaret burjuvazisi sorunu da gündeme gelecek.

Bir ara sonuç: Enternasyonal sömürgede gerçek kurtuluş ancak bir proleter devrimiyle mümkündür

Yazımın ilk bölümünde Enternasyonal Sömürgede ulusal birlik me­selesini işlerken, bunun tek yolunun bağımsız ve birleşik bir ülkeden geçtiğini ifade etmiştim. Bunu daha sonra ileri sürdüğüm görüşlerle bütünleştirdiğimde görülüyor ki, bu bağımsız ve birleşik ülke ancak bir işçi-köylü cumhuriyeti olabilir. Buysa, yoksul köylülüğü peşinden sürükleyen proletaryanın ve onun politik öncüsünün önderliğinde gerçekleşecek bir proleter devriminden başka bir şey değildir.

Çağımız proleter devrimleri çağıdır (bu hep söylenir). Ama bu proleter devrimleri gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler için geçerli olduğu gibi sömürge ülkeler için de geçerlidir. Üstelik devrimlerin eşitsiz gelişme di­namikleri nedeniyle, nasıl sömürgeleştirilmek istenen Çin veya sömürge Vietnam, gelişmiş birer kapitalist ülke olan Japonya ve Fransa’dan önce proletarya diktatörlüğüne vardılarsa, Enternasyonal Sömürge de, ken­disine göre kapitalizmin daha fazla gelişmiş olduğu sömürgeci ülkelerden önce proletarya iktidarına varabilir. Görüldüğü kadarıyla şu anki süreç de zaten böyle ilerliyor.

Sömürgeci ülkeler proleter devrimiyle sömürge ülkeler proleter devrimi arasındaki esas fark, sömürge ülkelerdeki proleter devriminin prog­ramının demokratik taleplerinin -“Kurucu Meclis”, “büyük toprak sa­hiplerinin topraklarına yoksul ve topraksız köylülerce el konulması”, ve tabii en başta “ulusal bağımsızlık”- daha farklı ve fazla oluşudur.21

Ağırlıklı olarak bu taleplere yer veren bir proleter devrimi gerçek kur­tuluş yolunu gösteriyor. Barzani, Talabani, sömürgeci devletler ve em­peryalizm karşısında ancak böyle bir devrim programı başarı şansına sa­hiptir. Kürdistani Cephe’nin (KDP.YNK ve bunların peşine takılan irili ufaklı grupların oluşturduğu cephe) KUKH”inden duyduğu korkunun esas nedeni, bu hareketin Enternasyonal Sömürgede ya da onun bir parçasında bir proleter devrimini başlatma dinamiklerine sahip olmasıdır. Kürdistani Cephe’nin sömürgecilerle ve emperyalizmle işbirliği yapmasının gerekçelerini de başka bir yerde aramamak gerekir.22

Öte yandan KUKH önderliği Enternasyonal Sömürge için ayrı bir dev­rim öngörmekle birlikte, bu devrimin sınıf doğası konusunda kararsızdır. İşte bu, yazının başından beri anlatmaya çalıştığım sorun: KUKH önderliğinin stratejisinin eksikliği ya da yarım oluşu. Tabii bu stratejik eksiklik, ileride anlatacağım gibi, mücadelenin taktiklerini de zaman zaman olumsuz yönde etkiliyor.

Ali Fırat23 da, M.Can Yüce24 de “Ulusal Kurtuluş Devrimi”, daha doğrusu “Ulusal Demokratik Devrim” evresini mutlaklaştırıp, proleter devrimini geleceğe erteliyorlar. Oysa sömürge ülkeler proletaryası, gençliğine, görece zayıf gelişimine rağmen ulusal demokratik devrim zeminine yaslanarak iktidara gelebilir. Dolayısıyla ulusal demokratik devrimi de ancak proleter devrimi gerçekleştirebilir. Nitekim Ali Fırat, “Botan’dan başlayan bir Ekim Devrimi” saptamasıyla ulusal demokratik devrimi mutlaklaştıran çerçeveyi zaman zaman kırıyor. Çünkü bu sap­tama açıkça, peşinden geniş yoksul köylü yığınlarını sürükleyen bir pro­leter devrimi anlamına gelir. Ama ikircikli yaklaşımlar gene de sürüyor ve proleter devrimi anlayışı diğer ülkelerin devrimlerine terk ediliyor.

 

Böylece başka yerlerde Kürdistan’da sınıf mücadelesini vurgulayan KUKH önderliği, iş devrim sorununa gelince Türk soluyla aynı çizgiye geliyor.

 

KUKH önderliği Kürdistan devriminin “bağımsız’ niteliği konusunda tam ve sağlıklı bir adım atarken, aynı devrimin karakteri ya da sınıf doğası konusunda atacağı ikinci adımda tereddütlü davranıyor. KUKH gelişen mücadele süreci içinde geçmişin şablonlarından arınma ko­nusunda Türkiye sosyalist hareketinden çok daha cesur davrandı, dav­ranıyor. Emperyalizm çağında demokratik devrimle sosyalist devrim arasında kalın bir duvar olmadığı gibi, ulusal kurtuluşla proleter devrimi arasında da duvar yoktur. Tam tersine ulusal bağımsızlığı programının başına koyan proleter devrimidir ki ulusal kurtuluşu elde eder. Öte yan­dan, tabii ki proleter devrimi aynı zamanda bir köylü devrimidir; ama proleter devriminin dışında bir köylü devrimi mümkün değildir. Dev­rimci süreçlerde “önce”ler ve “sonra”lar kalmamıştır. Leninizm, dev­rimlerin iç içe geçmişliğinin teorisidir. KUKM nasıl olur da bu ke­sintisizliğin dışında kalabilir?25

Kürdistan devriminin orijinalitesi

Kürdistan devrimi, ezen ulus/ezilen ulus ayrımına ve Ulusların Kendi Ka­derlerini Tayin Hakkı (UKKTH) ilkesine farklı bir perspektiften bak­mamızı gerekli kılıyor.

Konuya gene Marx’tan bir alıntıyla gireceğim, ama bu kez Polonya so­runuyla değil, İrlanda ile ilgili olarak:26

 

(…) Sermayenin metropolü ve bugüne kadar dünya pazarının egemen gücü olmaya devam eden İngiltere, hâlihazırda bir işçi devrimi için en önemli ülkedir. Üstelik bu devrimin maddi koşullarının belirli bir olgunluk düzeyine ulaştığı tek ülkedir. Zaten bu yüzden de, Uluslararası Emekçiler Birliği, İngiltere’de bir toplumsal devrimi önüne hedef olarak koymuş bulunuyor. Bunu sağlamanın tek yolu ise İrlanda’yı bağımsız kılmaktır, işte bundan dolayı da, Enternasyonal her zaman İngiltere ile İrlanda arasındaki anlaşmazlığı ön plana çıkartmalı ve açıkça İrlanda’dan yana saf tutmalıdır. Londra’daki [En­ternasyonal] Merkez Konseyi’nin özel görevi, İngiliz işçi sınıfı içinde, İrlanda’nın ulusal kurtuluşunun kendisi için soyut bir adalet ve insaniyet sorunu değil, bizzat kendi toplumsal kurtuluşunun birinci koşulu olduğu bilincini uyandırmalıdır.27

 

Yaptığım bu aktarmanın Marx’ın ulusal sorun konusunda ne kadar gelişkin düşüncelere sahip bir komünist olduğuyla uzak yakın hiçbir bağı yok. Kuşkusuz Mani’m bu görüşleri kendisinden sonraki komünistlerin -tabii özellikle Lenin’in- UKKTH konusundaki görüşlerini derinleştirmelerinde etkili olmuştur, ama işte o kadar. Zaten alıntıdan da kolaylıkla anlaşılacağı gibi Marx’ın amacı İrlandalıların ulusal haklarını savunmak değildir. Daha önce Polonyalılarla olduğu gibi İrlandalılarla il­gilenmesinin de nedeni, bu ulusların birleşmesinin ve bağımsızlaşmasının onları ezen ulusların ülkesinde bir proleter dev­rimine imkân sunacağındandır. Benim burada üzerinde durmak istediğim esas sorun, Polonya ve İrlanda örneğinde ileri sürülen bağımsız devlet kurma düşüncesinin UKKTH ile nasıl bağdaştırılabileceğidir. Bilindiği gibi, UKKTH, ulusların kendi geleceklerini özgür iradeleriyle ken­dilerinin belirlemesi hakkıdır. Bu hak; birlikte kalmaktan başlayıp, kısmi bir otonomiye varan, ama aynı zamanda ayrı devlet kurmaya kadar uzanabilen çok sayıda varyantı içerir. Söz gelimi, parçalanmış Polonya’nın her üç kesimi de veya bunlardan bir ya da ikisi ayrılma hakkına karşı çıksaydılar, Mant’ın önerisi UKKTH’nı çiğnemiş mi olacaktı? Veya aynı şekilde, İngiliz ordusunun işgali altında yaşayan İrlandalılar ayrılma ta­lebinde bulunmasaydılar, Manc’ın ayrılmaları konusundaki ısrarı UKKTH’nı dikkate almadığı anlamına mı gelecekti? Bence Manc’ın önerisi hangi kaygıdan hareket ederse etsin, hangi hedefe bağlı olarak formüle edilmiş olursa olsun doğru bir öneriydi. Aynı durum En­ternasyonal Sömürge için de geçerlidir. Kürdistan devriminin ori­jinalitesinin kaynağı işte burada yatıyor. Ali Cizreli’nin “Kapitalizm ve Sömürgecilik” başlıklı yazısı bu açıdan çok ilginç; benim birazdan va­racağım sonuçlara varmıyor ama, en azından bir tartışmanın öncüllerini sunuyor.

 

Bu tip ülkelerin ulusları için ulusal sorunun çözümünün tek bir yolu vardır: Proletaryasının ve onun partisinin öncülüğünde ulusal birliğini sağlayarak bağımsız ve birleşik devletini proleter devrimi aracılığıyla kurmak. Eğer bu ulusun farklı bölgeleri ulusal birliğe karşı çıkarlarsa, bu, öncelikle o bölgenin ulusal bilincinin geriliği anlamına gelir. KUKH’nin devrimci önderliğinin misyonu bu geri bilinci, köle bilinci yıkmaktır. Böyle bir önderliğin olmadığı durumlarda bile, bu görevi ye­rine getirmek üzere bu kez sömürgeci ülkelerin Marksistleri davranmak zorundadırlar.29

 

Şimdi bu orijinalitenin yarattığı sonuçlara gelelim. Bugün için Kürdistan’da ve Türkiye’de ulusal sorunun çözümü farklıdır. Kürdistan devrimi açısından ulusal sorunun çözümü, parçalan birleştirip bağımsız ve özgür bir ülke yaratmaktır. Türkiye devrimi açısındansa (alan Misak-ı Milli olmadığına göre) o çok sözü edilen Kürtler, Lâzlar, Çerkesler, Gürcüler, Abhazlar, Türkmenler meselesidir. Türkiye’de yaşayan bu ulus­ların veya etnik azınlıkların tümü ezilen konumundadır ve çeşitli düzeylerde ezen ulusun baskısı altındadırlar. Türkiye devrimi bu sorunu UKKTH ve Lenin’in ezilen ulus lehine pozitif ayrımcılık anlayışıyla çözmelidir. Aynı coğrafi mekânda büyük bir ulusla birlikte yaşamak zo­runda kalacak küçük uluslar veya etnik azınlıklar lehine ve büyük uluslar aleyhine işleyen bu ilke yaşama geçirilmelidir. Proletarya böylelikle sa­dece sınıfları değil, ulusları da ortadan kaldırmanın yolunu açmış ola­caktır. Kürdistan’ın bağımsızlığı durumunda, Kürt ulusu, bir büyük ulus olarak kendi mekânında yaşamak zorunda olan küçük uluslara veya azınlıklara bu ilkeyi uygulamak zorundadır. Yani söz gelimi Kerkük’te yaşayan Türkmenler o zaman bu pozitif ayrımcılıktan yararlanmalıdırlar.

Taktikler ve politik değerlendirmeler üzerine

Stratejideki eksiklik ya da tamamlanmamışlığın doğal olarak taktiklere de yansımak zorunda olduğunu daha önce belirtmiştim. KUKH önderliği bu stratejik açmazı nedeniyle zaman zaman başarılı zaman zaman başarısız kalan taktik yönelişler içine giriyor. Başarısız taktik adımlarını çeşitli zikzaklarla kapatmanın yollarını arıyor. Bu zikzakların belli başlılarını, önce erken genel seçimlerle ilgili olarak aldığı tavırda, daha sonra DYP-SHP hükümetine yaklaşımında, HEP meselesinde, Ulu­sal Meclis seçimleri konusunda, referandum meselesinde izlemek mümkün. Şimdi bunları sırasıyla inceleyelim.

* Erken genel seçimler

Özgür Halk dergisinin Eylül 1991 tarihli sayısında çeşitli seçim tak­tikleri ileri sürülürken şöyle deniyordu: “(…) Taktiklerden birincisi: Temel bazı koşullan benimseme koşuluyla, burjuva muhalefet par­tilerinden biri ya da birkaçıyla seçim ittifakına girmektir. Böyle bir politik tutumun benimsenmesinin gerekliliği, Sabancıların, Koç’ların, Genelkurmay’ın, Özel Harp Dairesi’nin yoğun istem ve çabalan temelinde özel savaş rejiminin kendisini yenileme çabalanna engel olma veya en azından bu konuda çeşitli ciddi pürüzler yaratma, yeni bir gerici sağ iktidara yol vermeme, burjuva” güçler arasındaki dengeyi sarsma ve devimin bazı mevziler elde etme ihtiyacından kaynaklanmaktadır.(…) Ve hatta Türkiye ve ülkemiz şartlan göz önüne getirildiğinde şayet olanaklıysa bu seçeneğe öncelik vermek en doğru, yararlı ve ihtiyaca cevap verenidir. Kuşkusuz bu seçeneğin gerçekleşmesi durumunda tüm sol güçlerin bu seçim taktiğine ortak edilmesi gerekiyor.”30 Artık diğer taktikleri (!) say­maya bile gerek olmadığı kanısındayım. Çünkü bu taktiğin belirli bir var­yantı şöyle gelişiyordu: “(…) O halde ne yapılmalı? Son dönemde SHP-HEP ittifakı gelişti. Her iki parti, genel seçim konusunda anlaşarak ortak listede buluştular. Bizce bu önemli bir gelişmedir. Her şeyden önce, bur­juva ‘sol kanat’ partilerin ittifakı şeklinde de gelişse, bu oluşuma de­mokratik bir platform olarak bakılıp ‘sol blok’ şeklinde bir dayanışma ile yanıt verilebilir mi? Tartışmak gerekir. Bu platformun bugüne kadar halk­larımız üzerinde özel savaş politikası güdüp ortalığı kan gölüne çeviren re­jimin birçok uygulamalarına karşı çıkıp bazı demokratik tepki ve çözümlerle soruna yaklaştıkları gözleniyor. Yine mevcut koşullar, sağ bir iktidarın yeniden iş başına gelip bugüne kadar sürdürülen politikaların değişmesini; köklü bir çözüm getirmeyeceği belli olsa da bazı önemli de­mokratik açılımlar açısından (ki bunun önemi yadsınamaz) yeni bir sol ik­tidarın yeğlenmesini gerekli kılıyor. Bu ve diğer bazı nedenlerden dolayı, ‘sol’ cephede kurulan SHP-HEP ittifakının mümkün olan en geniş katılımla desteklenmesi sorunu ciddiyetle ele alınmalıdır.”31 Nitekim ciddiye de alındı! Bu taktiğin ne denli yanlış olduğunu kuşkusuz yaşanan süreç faz­lasıyla doğruladı. Kitleler seçim zaferinin sarhoşluğuyla kendilerini ziyarete gelen Demirel ile İnönü’yü büyük bir coşkuyla kucakladılar. Bu büyük bir yanılsamaydı. Ama bu yanılsamaya, bunun yaşanmasına prim veren bir tak­tikti söz konusu olan. Bir burjuva partisine, hele hele yıllardır resmi ide­olojinin bayraktarlığını yapmış bir partiye verilen bu destek nasıl oluyor da bugün bile hâlâ doğru bir taktik olarak savunulabiliyor? Bu taktiğin genel stratejinin bir türevi olduğunu söylemek mümkün mü? Bir yönüyle hayır, bir yönüyle evet. Hayır; çünkü stratejinin sınıf mücadelesini ve devrimi öngören ayağına, yani sağlam ayağına ters düşüyor. Evet; çünkü gene aynı stratejinin devrimin karakterini göz ardı eden zayıf ayağına denk düşüyor.

 

O halde doğru bir stratejiye bağlı kalınarak ileri sürülebilecek doğru bir taktik ne olabilirdi? Ya bağımsız adaylarla seçime girilecek ve büyük oy­larla seçimi kazanan az sayıda milletvekili Meclisten geri döneceklerdi ya da, belki de daha doğrusu, zaten varolan büyük kitle seferberliğine yas­lanılarak seçimler aktif olarak boykot edilecekti. Bu tür bir boykot kam­panyası Türkiye solunun bugüne kadar yürüttüğü anlamsız boykot kam­panyalarından daha etkili olacak, çünkü bölgede seçimlere katılma yüzdesi son derece komik oranlarda kalacaktı. Ve işte bu kampanya, daha ileride tartışacağımız Kurucu Meclis ya da Ulusal Meclis talebiyle birleştirildiğinde, gerek kitlesel özgüven gerekse daha büyük bir kitlesel yükseliş için basamak olacaktı. Bu ciddi fırsat hovardaca harcanmış oldu.

HEP meselesi

KUKH önderliğinin, TC’nin reformist ve uzlaşmacı Kürt grupları aracılığıyla HEP’i ele geçirme manevrasını boşa çıkartmış olması önemli bir basandır, önümüzdeki dönemde benzer manevralar, üstelik bu kez TC tarafından değil, emperyalizm tarafından da gündeme getirilebilir. Güney Kürdistan’daki ‘devletleşme’ süreci devam ettikçe TC bu taktiğe artık kolay kolay başvurmaya cesaret edemeyecektir. Ancak HEP meselesi aslında burada bitmiyor. Kürdistan’da -özellikle Kuzey’de-sınıfsal yapıların üzerinde dururken bir Kürt ticaret burjuvazisinin varlığından söz etmiş ve bu konuya daha sonra değineceğimi be­lirtmiştim. Gerçekten de gerek Kuzey Kürdistan’da gerekse Türkiye’nin metropollerinde bir Kürt ticaret burjuvazisi vardır. Bu kesim atlanarak Kürdistan’ın sınıfsal yapısı üzerinde konuşulamaz. TC’nin HEP ma­nevrası her ne kadar boşa çıkartılmışsa da, izleri tamamen silinememiştir. Şu anda HEP içinde bu ticaret burjuvazisinin başını çektiği ciddi bir akım vardır. Üstelik bu akımın içinden bazıları KUKH önderliği tarafından “yurtsever” olarak nitelendirilmektedirler. Bunların sınıf çıkarları yoksul Kürt köylüleri ve emekçilerininkinden olduğu kadar, Türkiye’nin metropollerinde, kimi tam da bu “yurtsever”lerin hesabına boğaz tokluğuna çalışmak zorunda kalan ve bu metropollerin “kent yoksulları”nın bir kesimini oluşturan genç Kürt işçilerininkinden de farklıdır. HEP’in seçimlerde hep bu “yurtsever” adayları öne çıkarması kendi seçmenleri tarafından da kaygıyla karşılanmış ve mevcut seçmen potansiyelinin çok altında bir oy alabilmiştir (kuşkusuz bu düşük oy me­selesinin burada değinemeyeceğim başka nedenleri de olmakla birlikte). KUKH önderliği gücünü arttırmak istiyorsa her yerde Kürt emekçilerine ve yoksul köylülerine yaslanmak zorundadır, bu ticaret burjuvazisine değil. Çünkü sınıf partisi olmak da, devrimci bir politika yürütmek de ancak buradan geçiyor. Salt ulusal bir mücadele verildiği gerekçesiyle ha­reket edilmeye devam edilirse, sonuçta eleştiriye tabi tutulan burjuva önderliklerle aradaki sınır çizgileri yok olmaya başlar.

* Referandum taktiği

Referandum taktiği her zaman devrimci bir sürece katkıda bulunacak bir taktik olarak görülmemelidir. Bazı durumlarda Enternasyonal Sömürgede bağımsızlık ve birleşiklik mücadelesini riske atabilir. Referandum halkın önüne iki tercih sunmak demektir. Oysa halkın gerçek çıkan bu ter­cihlerden sadece birinin yanında olmaktan geçiyor. Referandum yapılacaksa Kürdistan’da değil, Türkiye’deki ezilen ulus içinde yapılmalıdır. Kaldı ki, referandumun nasıl yapılabileceğiyle ilgili şu değerlendirme tüyler ürperticidir:”(…) Böylesi bir referandumu Rejim mi yapar (abç.), uluslararası demokrasi güçleri mi yapar (abç.).yoksa bu halkın öncü gücü mü yapar; orası dünyanın sürekli gelişen konumuna göre değişebilir ve bizce önemli bir yan değildir. “32 Herşey bir yana,nasıl önemli değildir? Rejimin referandumuna nasıl güvenilebilir? Ve “uluslararası demokrasi güçleri”, BM ya da emperyalizmden başka ne an­lama gelir? Eğer burada amaçlanan, TC’ye bir referandum yaptırmış olmak, nihai hedefe doğru bir ara halka yakalamak ise ciddi bir taktik hata yapılmaktadır. TC, eğer halkın öncü gücüne referandum(i) yaptırma noktasına gelmişse zaten referanduma bile gerek yok, iş tamamlanmış demektir. Ama “uluslararası demokrasi güçleri”ne yaptırılacak bir re­ferandum da, proleter devrimindense emperyalist güçlere bel bağlamak, “Yeni Dünya Düzeni”ne başvurmak anlamına gelir. Ve bu durumda gene burjuva/feodal önderliklerle aradaki sınır çizgileri silinmiş olur.

* Ulusal Meclis/ Kurucu Meclis

Daha önce de belirttiğim gibi, “Kurucu Meclis” ya da “Ulusal Meclis” şian sömürge bir ülkede mücadele eden proleter bir önderliğin prog­ramının demokratik talepler bölümünün olmazsa olmaz koşullarından bi­ridir. “Ulusal bağımsız” talebiyle bütünleşecek “Kurucu Meclis” şiarı sömürge ülkenin yoksul köylü kitlelerini bir bayrak altında toplayabilir. Bu yüzden büyük bir önem taşır. Ancak “Kurucu Meclis” şiarı mücadelenin gelişimi içinde uzun süre bir propaganda sloganı olarak kul­lanılmalıdır. Bu hedef gösteren slogan basit taktiklerin aracı haline ge­tirilmemelidir. Hele sömürgeci devletle kurulmak istenen diyalogun bir aracı olarak hiç düşünülmemelidir. “Kurucu Meclis”, bir devrimci kitle seferberliği silâhıdır, basit bir diplomasi aracı değil! Avrupa’da yapılan seçimlerle oluşturulmaya çalışılan “Ulusal Meclis”, emperyalizmin desteğiyle Güney Kürdistan’da kurdurulmaya çalışılan sözde devletin Meclisinin yanında bile sönük kalıyor. Hele temsilcilerinin açlık grevine gitmesi daha da tuhaf bir durum. Açlık grevi çoğunlukla yapacak başka şeyi kalmayanların başvurmak zorunda kaldıkları bir çaresizlik mesajıdır. “Kurucu Meclis” ise devrimci bir çaredir.

Sonuç

KUKH önderliği ciddi bir tercihle karşı karşıyadır. Ya ülke işçilerine ve yoksul köylülerine dayanarak bir proleter devriminin başını çekecek ya da bütün iyi niyetli çabalarına rağmen emperyalizm ve sömürgeci dev­letler karşısında yenilgiye uğrayacaktır. Diplomatik ilişkilere ve tak­tiklere girişmek ülkesel ölçekte büyük bir proletarya partisi inşa etmiş olmaktan geçer. Bu görev hâlâ yeterince yerine getirilebilmiş olmaktan uzak. O halde diplomasi ve muhatap arama girişimlerinden önce, daha yapılması gereken çok şey var. KUKM ve KUKH ülke tarihinin tanık olduğu en önemli kazanımdır, harcanırsa tüm ülke, bölge ve dünya dev­rimci hareketi için çok yazık olur.

 

Dipnotlar

1 Bu konuyla ilgili olarak İsmail Beşikçinin, Devletlerarası Sömürge: Kürdistan, Alan Yayıncılık, 1989, kitabına bakılabilir. Aynca Ali Cizreli’nin,”Sömürgecilik” adlı Özgür Halk dergisi,sayı 24,Ekim 1992 tarihli ilginç yazısı da dikkate değer. Gene konuyla ilgili olarak Ali Fırat’ın,”Ulusal Meclis Ulusal Birliğin ifadesidir” başlıklı. Yeni Ülke gazetesi, Sayı 118,24-30 Ocak 1993 tarihli yazısında şöyle deniliyor:”Bu topraklan tanıyorlar mı? Bu topraklan diledikleri gibi üretime açabiliyorlar mı? Zengin yeraltı kaynaklarından na­siplerini alabiliyorlar mı? Bir damla petrol, bir parça demir ve çıkarılan birçok maden üzerinde bir hak iddia edebiliyorlar mı? Ürettiklerinin ellerinden nasıl alındığım biliyorlar mı?(…) Kendi ülkelerinde kurulmuş olan barajlar vardır. Bu barajların enerjisi nereye gi­diyor? Bu barajlardan elde edilen elektrik Balkanlara ve Kafkas ülkelerine kadar giderken, Kürdistan’da karanlıkta kalan köyler vardır. Bu ülkenin petrolü nereye gidiyor?” Ben kendi adıma Kürdistan’ı enternasyonal bir sömürge olarak nitelerken, Osmanlı döneminden farklı olarak, bugün, kapitalizmin gelişme düzeyine bağlı olarak sömürge statüsünün çok daha gelişmiş olduğunu düşünüyorum. Artık Kürdistan kapitalist devletlerin bir sömürgesidir. ikinci Savaştan bu yana giderek artan bir kapitalist sömürgeleşme süreci yaşamıştır.

2Bırakalım Kürdistan gibi sömürge bir ülkenin ulusal birliğinin devrimci niteliğini, em­peryalizm tarafından sınırlan cetvelle çizilmiş yapay devletler olan birçok Arap ülkesinin –ki bunlar politik bağımsızlığa sahiptirler, yani kendi devletleri ve bayrakları vardır- ulusal parçalanmışlıklarını ortadan kaldıracak bir ulusal birlik bile devrimci bir öz taşıyabilir. Bu konu için bkz. Ahmed El Kudsi, Arap Dünyasında Milliyetçilik ve Sınıf Mücadeleleri ,
Köz Yayuüan.1976.

 

3Bkz. M.E.W., cüt 16, s.159-162.

4Ali Fırat, “1993 Yılı Zafere Emin Adımlarla Yürünen Bir Yü Olacak”, Yeni Ülke, sayı
115,3-9 Ocak 1993.

 

5M.Can.Yüce, “Bir ön Değerlendirme”, Özgür Gündem, Sayı 175, 23 Kasım 1992.

6 “Yeni türde bir devrim: Proleter Devrimi”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler An­siklopedisi, Cilt 1, s.147.

7Ertuğrul Kürkçü, “Teorinin Pratiği, Pratiğin Teorisi: Marx,Engels ve 1848 Devrimleri”,
Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 1, s.143.

8Trotskiy, Sonuçlar ve Olasılıklar, Kardelen YayınlanJ989.

9Trotskiy, Sürekli Devrim, Köz Yayınlan.1975.

10Trotskiy 1928 yılının Ekim ayında Alma-Ata’da sürgündeyken tamamladığı Sürekli Devrim adlı eserinin sonuna, bu kez Büyükada’da sürgündeyken, 30 Kasım 1929’da kitabın özeti anlamına gelen ve sürekli devrimin ne olduğunu kısaca anlatan 14 tez yazdı. Bunlardan konumuzu ilgilendiren 2, 3. ve 4. tezleri aktarmayı anlamlı görüyorum: “(…) 2. Gecikmiş bir kapitalist gelişmeye tanık olmuş ülkelerde ve özellikle sömürge(abç.) ve yan-sömürge ülkelerde sürekli devrim teorisi, bu ülkelerdeki demokratik görevlerle ulusal kurtuluşun tam ve gerçek çözümünün, ezilen ulusun ve herşeyden önce o ulusun köylü kitlelerinin başını çekecek bir proletarya diktatörlüğünden geçtiği anlamına gelir.

3.Sadece tarım sorunu değil, aynı zamanda ulusal sorun da bu geri ülkelerin nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan köylülüğe demokratik devrimde birincil dereceden bir rol
yükler. Proletarya ile köylülük arasında bir ittifak kurulmadıkça demokratik devrimin
görevleri hiçbir şekilde çözümlenemez. Hatta değil çözümlenmek, ciddi olarak ortaya bile
konulamaz. Ama bu iki sınıfın ittifakı ancak ulusal burjuvazinin etkisine karşı verilecek
uzlaşmaz bir mücadeleyle mümkündür.

4.Çeşitli ülkelerdeki devrimin ilk gelişme dönemlerindeki evreler ne olursa olsun, pro­letarya ile köylülüğün devrimci ittifakı ancak komünist partisi halinde örgütlenmiş pro­letarya öncüsünün politik yönetimi altında kabul edilebilir. Buysa demokratik devrimin zaferinin ancak köylülükle ittifak kuran proletarya diktatörlüğü aracılığıyla gelişebileceği anlamına gelir. Ve bu proletarya diktatörlüğü ilk elde demokratik devrimin görevlerini çözmeye koyulur.(…)”

11M.Can Yüce, “Ulusal Mücadele ve Sınıfsal Mücadele Üzerine Düşünceler”, Özgür
Halk, Temmuz 1992, Sayı 21, s.64.

12A.g.y.s.65.

13Ali Fırat, “Körfez Krizi ve Ortadoğu Bölgesinde Yeni bir Ekim Devrimi-2″, Özgür Halk,
Sayı 3, s.19. Ocak 1991.

14  Trotskiy, “Ukrayna’nın Bağımsızlığı ve Bazı Sekter Bozuntuları”, Toplu Eserler,
Fransızca baskı, Cüt 21. s.334.  .

15      Martin van Bruinessen, Kürdistan Üzerine Yazılar, İletişim Yayınlan, Mart 1992,
s.361.

16  M. Can Yüce, “Ulusal Mücadele…”, Özgür Halk, Sayı 21, Temmuz 1992, s. 66.

17  Tam bu noktada Ragıp Zarakolu’nun, 2 Ekim 1992 tarihinde “örgütlü Halk” başlığıyla Özgür Gündem’de yayınlanan makalesine değinmek  zorundayım.  Hatırlanacağı gibi. Mehdi Zana’mn çok tartışmalara yol açan ve Türk basınında da 30 Eylül 1992 tarihinde yer alan, Fransız Le Monde gazetesiyle yaptığı bir görüşmedir söz konusu olan. Zarakolu, Özgür Güıtdem’deki makalesinde Kürt devrimcileri arasında gereksiz gördüğü bir iç tartışmadan duyduğu kaygı nedeniyle, Zana’mn “Kürtlerin bugün Marksizm-Leninizm’e ihtiyaçları yok, dünyanın bugün içinde bulunduğu konjonktürde Kürdistan in kurtuluşu PKK’nın sosyalizm programıyla başarıya ulaşamaz, şu anda tüm halkımızı kucaklayacak bir   program   çerçevesinde   birliğe   ve   örgütlü   önderliğe   ihtiyaç   var”   biçimindeki değerlendirmesini kendine göre iyimser bir tarzda yorumlamıştı. Zarakolu’nun yorumu Zana’mnki kadar olmasa da yanlıştı, çünkü tüm iyi niyetine rağmen Kürdistan’daki sınıf mücadelesi dinamiklerini görmezlikten geliyordu.

18  M. Can Yüce, “Ulusal Mücadele…”, Özgür Halk, Sayı 21, Temmuz 1992, s.65-66.

19  Güney Kürdistan petrolünün işletilmesi konusunda ABD ve İngiltere’nin girişimleri ve
Talabani’nin adamı Serdar Piştderi’ye Kurd OH adsnda bir petrol şirketi kurdurtulmuş
olduğu belgeleriyle saptanmışken. Bu konuda bkz. Özgür Gündem, Sayı 134, 13 Ekim
1992.

20        Ali Fırat, “Devrimci Mücadelede Önderlik Gerçeği ve Gelişim Sorunlan-2”, Özgür
Halk, Sayı 16, Şubat 1992, s .22-23.

21 Ulusal bağımsızlık meselesinin önemine daha önce değindim, tleride Kurucu Meclis ya da Ulusal Meclis meselesine de nasıl baktığımı anlatacağım. Burada büyük toprak sa­hiplerinin topraklanna yoksul ve topraksız köylüler tarafından el konulması sorununun üzerinde durmak istiyorum. KUKH önderliğinin bu soruna gereken önemi bugüne kadar vermemi; olduğunu düşünüyorum. Oysa bu talep devrimci bir önderliği burjuva/feodal önderliklerden farklı kılan en önemli ayırım noktalarından birini oluşturuyor. Tarım dev­rimi sorununun programda ve günlük mücadelede ön plana çıkartılması, devrimci önderliğe yoksul köylü kitleleri gözünde büyük bir prestij sağlayacaktır: Bu talep burjuva/feodalönderliklerin, sınıfsal çıkarlarına doğrudan darbeler indireceği için, kesinlikle karşısında duracakları bir talep olacaktır. KUKH önderliği özellikle Güneyden başlayarak bu talep doğrultusunda mücadele etmeyi ivedilikle önüne koymalıdır. Kuzey’de ise bu talep doğrultusunda yürütülecek propaganda ve gerçekleştirilecek kitle seferberliği, “yurtsever” olarak nitelenen bazı çevrelerin gerçek yüzlerinin görülmesine imkân sunacaktır. Bu çevrelerin desteğini alabilmek için yoksul köylülüğün acil ihtiyaçlarını bir süre daha arka planda tutmak, ileride zaten karşı karşıya gelinecek olan güçlerle işbirliğini sürdürme kaygısıyla muazzam bir devrimci potansiyeli kaybetmek anlamına gelecektir.

22.Sorun Talabani ve Barzani’nin ‘ajan’ veya ‘uşak’ olması değildir. Bunlar milliyetçi burjuva/feodal önderliklerdir ve esas olarak sınıf çıkarlarını herşeyden üstün tuttukları için varolan konumlarını sürdürmektedirler. Ali Fırat, Özgür Halk dergisinin Mayıs 1992 tarihli
19. sayısında yer alan,”Son Siyasal Gelişmeler, Bölgesel ve Uluslararası Durum” başlıklı
yazısında bu önderliklerin “bağımsızlık önünde engel olduklarını” belirtiyor. Hemen bu
noktada Güney’de ABD desteğiyle kurulabilecek olan bir Kürt devletine karşı Türkiye sos
yalistlerinin tavrı meselesine kısaca değineyim. Emperyalizmin desteğini alacak böyle bir
devlete TC’nin saldın imkanı yoktur. Tersine gönülsüzce işbirliği yapmak zorunda ka
lacaktır.Eğer emperyalizm gelecekte bu devlete sunduğu desteği geri çekerse, bu devlet
zaten TC’ye bile gerek kalmadan Irak tarafından yıkılır. Çünkü yapay bir devlettir, bir devrim üzerine inşa edilmemiştir. Ancak gene de, emperyalizmin geri çekilmesiyle sömürgeci ülkelerin saldırısına uğrarsa bu mevziyi bile esasen KUKH savunmak zorunda kalacaktır ki, o zaman Türkiye sosyalistleri de bu savunmaya desteklerini sunmak zorundadırlar.

23Ali Fırat, “Gerçekleşen Sosyalizmin Dönüm Noktasında Yeni Sosyalizm Arayışları
üzerine”, Özgür Halk, Sayı 7, Mayıs 1991 ,s.28.

24M. Can Yüce, “Ulusal Mücadele…”, Özgür Halk, Sayı 21, Temmuz 1992.S.65.

25Burada PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalan’ın, Turkish Daily News gazetesinde 27-29 Kasım 1991 tarihinde dizi olarak yayınlanan röportajında, PAKla (Partiye Azadiye Kürdistan ilgili bir soruya verdiği yanıta değinmek istiyorum. Bilindiği gibi PAK Kuzey Irak’ta PKK doğrultusunda faaliyette bulunan küçük bir partidir. Öcalan PAK’ın Marksist ve Leninist olmadığını, sadece bir özgürlük partisi olduğunu söylüyor. Yani gene aynı konu. Eğer bu cevap  ‘taktik’  bir mülahazayla dile getirilmemişse çok sorunlu,  çünkü Güney Kürdistan’da geleneksel önderliklerin etkisini kırmak için her zamankinden daha fazla sınıfsal mücadele gerekiyor. PAK’ı, Güneyli kitlelerin -özellikle yoksul köylülerin- gözünde güçlendirecek tek doğru politika programına toprak devrimini alarak davranması olurdu.
Bilmiyorum yapıldı mı?

26Mara’ın İrlanda’nın bağımsızlığının gerekliliği üzerinde durduğu bir yazısıyla ilgili ola­rak, bkz. Kugelmann’a Mektuplar, Köz Yayınları, 1975.

27Mam’ın S.Meyer ile A. Vogt’a mektubu, M.E.W., Cilt 32, s.667-670

28Ali Cizreli, “Kapitalizm ve Sömürgecilik”, özgür Halk, Say! 26, Aralık 1992, s.48. Cizreli bu yazısında şöyle diyor: ” Bir ezilen ulus lekerlemesidir gidiyor, ‘ezilen Ulus’tan her­
kes, sömürge ve ezilen bağımlı ulus dışında her şeyi anlıyor. Daha doğrusu yuvarlak olarak
yapılan bu ezilen ulus tanımlaması Türkiye’de bir yere, tabana oturtulmuyor. Kürdistan’m
sömürge oluşuna karşı çıkanlar için, ‘ezilen ulus’ ortak payda oluyor.”

29.Trotskiy, Faşizme Karşı Mücadele, Köz Yayınlan, 1976, s.214. Almanya’daki ortayolculann ulusal soruna yaklaşımlarını eleştirirken, Trotskiy şöyle diyor: “Ulusal sorunda Bolşevizme özgü olan şey, ezilen uluslan, hatta en gerilerini dahi, yalnızca nesneler olarak değil, siyasi özneler olarak da ele almasıdır. Bolşevizm onlara kendi kaderlerini tayin etme ‘hakkını’ tanımakla ve parlamentoda bu hakkın çiğnenmesini protesto etmekle yetinmez. Bolşevizm, ezilen ulusların içine girer, onlan ezenlere karşı ayaklandırır, onların mücadelesini kapitalist ülkelerin proletaryasınınkine bağlar, ezilen Çinlilere, Hindular’a veya Araplar’a ayaklanma sanatını öğretir ve medeni cellatlar karşısında bütün bu işin so­rumluluğunu üzerine alır. İşte Bolşevizm, yani eylem halindeki devrimci Marksizm, ancak burada başlar. Bu sınırın gerisinde kalan herşey merkezciliktir.”

30“Etken Seçime Karşı Tavır Ne Olmalıdır?”, özgür Halk, Eylül 1991, Sayı 11, s.6,

31Aynı yerde, s.7.

32 “Kürdistan Halkı Özgürleşme Yolunda Referandum ve Ulusal Meclise Doğru ilerliyor” bajlıldı yazı. özgür Halk, Sayı 20, Haziran 1992, s.29.