“21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası” ve Gerici Merkezcilik

— Doğan FENNİBAY

Üretim araçlarının özel mülkiyeti rejimi II. Dünya Savaşı’ndan beri en kapsamlı –hatta bazı uzmanlara göre 1929’dan daha şiddetli– buhranını yaşarken, bunun politik sonuçlarını iç içe geçmiş devrimler, karşı-devrimler ve savaşların sıklaşması ve şiddetlenmesi şeklinde yaşamaya başladık. Sosyalizmin kurulup kurulmayacağı hâlâ mücadelenin seyrinin cevaplayacağı bir soru, ancak kapitalizmin sonunun yaklaştığı artık çıplak bir gerçek olarak karşımızda.

Devrimin, karşı-devrimin ve savaşların gündeme gelmesi; zaten eklektik bir bütün olan sosyalist hareketin sertleşen sınıf mücadelesi ekseninde ayrışmasına yol açtı. Kabaca 12 Eylül Referandumu’nun evetçileri ve hayırcıları, biraz da boykotçuları şeklinde yaşanan bu ayrışmada asıl dikkat edilmesi gereken DSİP vb. doğrudan emperyalizmin safında politika yapan siyasetler değil, zira bunlar sürekli olarak kendilerini ifşa etmeyi sürdürüyorlar. Sosyalist hareketin bir devrim şansını daha kaçırmaması için, ki bu son şanslardan biri olabilir, esas olarak merkezci 1 çizgiye dikkat etmesi gerekiyor. Foti Benlisoy’un bir süredir makalelerinde ürettiği, 21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası adlı eserinde de derlediği çizgiyle bir tartışmayı gerekli görmemizin sebeplerinden birisi bu.

Dahası Benlisoy IV. Enternasyonal’in bayrağını sahiplenme iddiasındaki Bir-Sek’in (Birleşik Sekreterya) bir mensubu 2 olduğundan, söylediklerinin Troçkizm’in (devrimci Marksizm de diyebiliriz) düşünceleri olarak algılanması tehlikesi mevcut. Bu da bu tartışmayı açma sebeplerimizden ikincisi.

Bu sebeplerle Benlisoy’un çizgisini eleştirmeyi ve Troçkizm’in gerçek çizgisiyle farklarını ortaya koymayı gerekli gördük.

“Arap Devrimi” ile Eşitsiz ve Bileşik Gelişme

Benlisoy; oryantalist bir anlam içeren “Arap Baharı” teriminden uzak dursa da Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Yemen vd. ülkelerde başlayan süreçleri tek bir Arap devrimci sürecinin parçası olarak görüyor. Bu tespitin altında eşzamanlılık ve bu ülkelerin aynı anadili paylaşmaları dışında olsa olsa bir “Arap Ulusu” varsayımı olabilir, ancak bu varsayımın da sorgulanmaya ihtiyacı var.

Zira ortak Osmanlı geçmişlerinden beri (ki onun da oldukça gevşek bir yapı olduğunu ve her coğrafyadaki tarihsel özgünlüğün Osmanlı bünyesindeyken de büyük oranda devam ettiğini bilelim) bu ülkelerin her biri çok farklı tarihsel süreçlerin içinden geçti. Büyük yeraltı zenginliklerine sahip olan Libya, Suudi Arabistan ve Arap Emirlikleri zenginliğin bir kısmını kendi vatandaşlarına paylaştırıp işgücü ihtiyacını göçmen işçilerle karşıladıklarından asla tam bir yerli işçi sınıfı, dolayısıyla bir burjuva toplumu oluşturmadılar; bu yönden benzemekle birlikte emperyalizmle sürtüşme noktasında Kaddafi’nin ülkesi ABD bombardımanına maruz kalırken Suudi Arabistan’a hiç dokunulmadı. Suriye ve Irak, Sovyetler Birliği’ne yakın dursa da bir noktada Saddam, ABD emperyalizmi hesabına İran’la savaşa girdi. Süveyş Kanalı’nı millileştiren Mısır, Nasır liderliğinde Bağlantısızlar Hareketi’ni başlattı. Arap ülkelerinin asgari müştereği diyebileceğimiz İsrail karşıtlığı bile Suudi Arabistan tarafından asla gerçek anlamıyla paylaşılmadı. Irak ve Suriye, Kürt sorununu ayrı ayrı şekillerde yaşadı. Cezayir, Fransız emperyalizmini ağır bedeller ödeyerek kovarken, Tunus’un bağımsızlığı Cezayir’in de etkisiyle çok daha kolay gerçekleşti. Diğer tüm ülkelerden farklı olarak Cezayir’de 90’lara iç savaş damgasını vurdu. Her ülkedeki farklı dinler ve mezheplerden grupların farklı dağılımlarını ve aradaki ilişkilerin çeşitliliğini buna ekleyelim. Tarihsel farkları daha da çoğaltmak mümkün.

Dolayısıyla bugün de her ülke birbirinden farklı gelişmelere sahne oluyor. Tunus ve Mısır süreçleri birbirine çok benzese de Tunus’ta Mısır’daki gibi güçlü bir ordunun olmayışı çok şeyi değiştiriyor. Tunus’ta yarı-bağımsız da olsa sendikal örgütlenmenin korunmuş olması gelişmeleri farklılaştırırken, Mısır işçi sınıfının Mübarek’in tamamen devlete bağlayarak etkisizleştirdiği sendikaların yerine sıfırdan yeni sendikalar kurması gerekiyor. Aşiretlere dayanan Libya milletini bölüp Kaddafi’ye karşı çevirmek çok kolay olmuşken, Suriye’de Esad tüm dış müdahalelere rağmen direnmeyi başarıyor. İç savaşın yaralarını halen sarmakta olan ve esas olarak Fransız emperyalizmine karşı verdiği mücadelenin bilinci hâlâ canlı olan Cezayir halkı –emperyalist basının hayıflandığı gibi 3 – asla bu “Arap devrimci süreci”ne dahil olmuyor. Bu farklılıkları da çoğaltmak mümkün. 4

Emperyalizmin bu farklılıkların bilincinde olduğunu, izlediği farklı politikalardan anlamak mümkün. Bahreyn isyanının Suudi Arabistan tarafından şiddetle bastırılmasına ses çıkarmıyor. Mısır ve Tunus’ta politikasını ılımlı İslamcıların seçimleri kazanması üzerine kuruyor ve bunun için bütün olanaklarını seferber ediyor. Libya’da kendi askeri güçlerinin yanı sıra içeriden devşirip silahlandırdığı ve dışarıdan getirdiği katiller sürüsünü kullanırken Suriye’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar desteğiyle dışarıdan getirdiği paralı katillerden ve içerideki işbirlikçilerden yararlanıyor. Hâl böyleyken devrimcilerin de her yerde aynı sürecin parçaları işliyormuş gibi değil, Troçki’nin geliştirdiği eşitsiz ve bileşik gelişme yasası uyarınca hareket etmeleri gerekiyor. Aksi halde, bir ülkedeki proleter devrimi sürecini diğer ülkedeki emperyalizmin körüklediği iç karışıklıkla karıştırmak pekâlâ mümkün.

1989’u Hatırlayalım

Benlisoy, Tunus devrimiyle başlayan dönemin önceki “renkli devrimler” döneminden farklı olduğunu, yaşanan devrimci süreçleri 1989’daki Doğu Bloku’nun çözülme sürecinin bir devamı olarak sunmanın yanlış olduğunu belirtirken haklı ve önemli bir tespitte bulunuyor.

Yelpazenin öbür tarafında bulunan ve tüm ülkelerde yaşanan süreçleri “büyük bir komplo”ya bağlamaya çalışanlar, yazımızın başında değindiğimiz tüm ülkeleri aynılaştırma hatasına düştükleri gibi, daha vahimi, emperyalizme sahip olmadığı bir güç atfediyorlar. Zira 2008–2009 kriziyle başlayan dönem emperyalist ülkelerdeki istikrarı sarstığı gibi bu ülkelerin müdahale imkânlarını da oldukça daralttı. Tarihsel ölçekte kapitalizmin 70’lerden beri süren aşağı seyrinde önemli bir noktaya geldik ve bunun bir yansıması olarak yarı-sömürgelerdeki devrimci süreçlerin yanı sıra emperyalist merkezlerde de işçi sınıfının ciddi biçimde ayağa kalktığını gözlüyoruz. Emperyalizm de bu eylemlere cevap verirken eskiden sakince uyguladığı seçimlerden sonra protesto gösterileri, ardından hükümetin düşmesi türünden formüllerini uygulamaya koyamıyor, onun yerine ülkeleri büyük karışıklıkların içine sürüklemek gibi kendisi açısından daha maliyetli çözümlere gidebiliyor.

Ancak 1989 vurgusunun bize hatırlattığı bir uyarı var: O zaman da bütün süreç başta bir politik devrim olarak algılanmış ve Bir-Sek önderlerince müspet karşılanmıştı:

(…) Birleşik Sekreterya (Bir-Sek) önderlerinin Sovyet bürokrasisinin partisinin Genel Sekreteri’ne (1985–1991) söyledikleri “Mikhail Gorbaçev, Troçki’nin 1930’larda Sovyetler için formüle ettiklerini hayata geçiriyor” sözüyle doruk noktaya ulaşıyor (Rouge N. 1331, 1 Aralık 1988). Sonra da “Sovyet şirketlerinde fazla istihdam olduğu gerçeğine pek az insan karşı çıkabilir ve iktisadi verimlilik için de biraz yeniden dağıtım ve işçi sınıfının hareketliliğine ihtiyaç var” diye ekliyorlar (In­precor, 1989). Dönemin Bir-Sek lideri Ernest Mandel de Boris Yeltsin hakkında şunları yazdı: “Şu anda reformist Boris Yeltsin devasa bürokratik aygıtın tasfiyesi için var olan eğilimi temsil ediyor. Troçki’nin izinden gidiyor” (23 Mart 1990) (akt. Dominique Ferré, Doğu Avrupa ve Eski Sovyetler Birliği’nde Kalıcı İstikrarsızlık ve Kriz: Kitleler Çözüm İstiyor, PGB Sosyalizm, sayı 38, Kasım 2007)

Dolayısıyla emperyalizmin krizinin hepimizde yeşerttiği umutlara sarılalım, ancak karşı-devrim tehlikesini de unutmayalım.

“Üçüncü Seçenek”, Marksizm’in Geleneğinde Yer Almıyor

Benlisoy, aşağıdaki metninde pozisyonunu net ve öz bir şekilde ortaya koyuyor:

(…) geçmişte Libya’yı, özellikle de Irak’ı felaketlere sürümüş ikilem yeniden dayatılıyor: Ya diktatörlük ya emperyalizm, kırk katır ya da kırk satır.

Oysa emperyalizm ya da “faşizm” arasında tercihte bulunmak zorunda değiliz.

Otoriterizmi ve emperyal müdahalecilik ve vesayeti aynı anda reddedip yerli despotizme ve emperyalizme eşzamanlı karşı çıkış olarak ifade edilebilecek bir üçüncü seçeneğe işaret edebiliriz. (Geçmişte “ne SAM ne Saddam” diyerek bunu bir ölçüde de olsa becermiştik). Bu ikisi, yani yerli otoriter rejimlerle emperyalizm zaten genelde aynı paranın iki yüzü olmuştur.

ABD ya da petrol monarşileri tarafından finanse edilip denetlenen bir “demokrasi” mücadelesi yerine, otantik, “yerli malı” siyasal demokrasi ve sosyal adalet mücadelelerini bir üçüncü ya da gerçek alternatif olarak önerebilmeliyiz.

Arap ayaklanmaları, Tunus’taki, Mısır’daki, Bahreyn’deki kitle mücadeleleri bölgede kitlelerin, ezilenlerin nasıl bir güce sahip olduğunu ortaya koydu. Hareket noktamız bu güç olmalı. Bölgede solun, yani bizlerin de dahil olduğu solun önerdiği, kırk satır mı kırk katır mı ikilemine bir kez daha sıkışmak değil, bu üçüncü seçeneğin inşa edilmesi için taş taşımak, gerekirse iğneyle kuyu kazmak olmalı. (Foti Benlisoy, Suriye’ye Kırkar Satır ve Katır, 21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası içinde, Agora Kitaplığı, 2012.)

Devrimci Marksizm; bu türden, iki gerici güç karşısında tavır takınmasının gerektiği sınavlardan çok geçti. Troçki’nin bizzat; 30’ların başında Almanya’da faşizm ve sosyal demokrasi arasında önerdiği politika “sosyal faşizm” pozisyonu değil, (aralarında Rosa Luxembourg ve Karl Liebknecht’in katledilmelerinin sorumluluları da bulunan) sosyal demokratlarla birleşik cephe kurmaktı. II. Dünya Savaşı’nın arifesinde yine Troçki; emperyalizm, faşizm ve Stalinist bürokrasi karşısında arı bir tarafsızlık politikası benimsemedi; doğrudan Sovyetler Birliği’nin zaferini savundu. Komünist Enternasyonal, aşağıda ayrıntılı olarak değineceğimiz gibi çeşitli ulusal önderliklerin emperyalizme karşı mücadelesinde genel olarak onlara karşı eleştirel destek, yani emperyalizme karşı zaferini savunmakla beraber gerici yönlerini eleştirmek, politikasını benimsedi. Zira elimizde aynı anda iki düşmanı birden vuracak silahlar yoksa, önce büyük tehlikeyle uğraşmak gerekir.

Dolayısıyla devrimci Marksizm, devrimi yokuşa sürmeye çalışmaz, Benlisoy ise idealindeki “gerçek” devrim uğruna devrimcileri iğneyle kuyu kazmaya çağırıyor. Marksizm’in genel görüşü böyle olmakla beraber konuyu daha ayrıntılı olarak inceleyelim.

Suriye ve Türkiye Ulusal Sorunları

Suriye’de yaşanan durum, Suriye’nin dış müdahaleden bağımsız olarak kendi kaderini tayin etme hakkıyla ve ilaveten demokrasi sorunuyla ilgili. Yani Suriye’de, burjuva devriminin temel üçayağından (ulusal bağımsızlık, demokrasi, tarım reformu) ikisi yakıcı bir şekilde gündemde.

Benzer şekilde, artık bir Türkiye ulusal sorunundan, yani Türkiye’nin emperyalizm karşısında kendi kaderini tayin hakkını yarı yarıya yitirmiş olmasından bahsetmemiz gerekiyor. Yani kendi isteği dışında savaşmak durumunda kalmasından (Libya, Lübnan, Afganistan vs.), kendi topraklarında yabancı asker ve silah bulundurmak zorunda kalmasından (İncirlik ve diğer üslerin yanı sıra son olarak kurulan Patriot sistemleri), kendi doğal kaynakları ve ekonomisi hakkında söz sahibi olamamasından (HES’ler, aşırı hızlı çarpık kentleşme, yabancı sermayenin kilit pazarları kontrol etmesi vs.)…

Bu örnekler maalesef daha da çoğaltılabilir. Bugün Yugoslavya’nın parçaları kendi içlerinde parçalanmaya devam ettikleri halde etnik çelişkilerin ardı arkası kesilmiyor. Afganistan işgal altında olduğu gibi ulusal bağımsızlık ve demokrasiden her gün birkaç adım daha uzaklaşıyor. Irak resmen üç parçaya bölünmeye doğru hızla ilerliyor.

Savaşlar, devrimler, ayaklanmalar vb. yollarla ulusal bağımsızlığını kazanmış ülkelerde ulusal sorunun geri dönüşü kapitalizmin çürüyen karakterinin çağımızdaki tezahürlerinden biri: burjuvazi burjuva devriminin görevlerini yerine getirmek şöyle dursun bu sorunları yeniden üretiyor. Ayrıca bu durum, bu ülkelerde zaten mevcut bulunan ulusal sorunları ortadan kaldırmıyor, aksine bu ülkelerdeki halklar artık üst üste binmiş, katmerli bir ulusal sorunlar silsilesine maruz kalıyorlar. Ulusal sorunun genişlemesi fenomeni geniş bir tartışmaya ihtiyaç duyuyor.

Genel olarak bu durum küçük burjuva milliyetçi hareketlerin güçlenmesine ve önemlerinin artmasına yol açıyor. Türkiye’de Aydınlık güçlenirken Kürt hareketi tarihinin en etkili anında bulunuyor. Dünyada Chavez, Ahmedinejad yine küçük burjuva milliyetçiliğin örnekleri olarak etkilerini arttırdılar. Bu da sosyalist hareket küçük burjuva milliyetçiliğe karşı nasıl tutum almalı meselesini yakıcılaştırıyor.

Sosyalist Hareketin Küçük Burjuva Milliyetçilik Karşısındaki Politikası Marksizm’den Kopuk

Sosyalist hareket bu küçük burjuva milliyetçi hareketlerin her birine karşı çok farklı tutumlar takınabiliyor. Kürt hareketi genellikle alabildiğine destekleniyor, hatta bazı siyasi gruplar ve partiler işi HDK altında birleşmeye kadar götürüyor; Aydınlık düşman olarak addedilmediği durumlarda alabildiğine eleştiriliyor; Chavez yer yer anti-demokratik uygulamaları sebebiyle eleştirilse de örneğin V. Enternasyonal çağrısı yaptığında büyük rağbet görüyor; Ahmedinejad ve Esad gibiler ise çoğu zaman diktatör olarak nitelenip muhatap dahi alınmıyorlar.

Bu ayrımların sebebine baktığımızda bu önderliklerin aldığı bazı pozisyonlar, iktidardaysalar rejimlerinin demokratiklik seviyesi, işledikleri suçlar veya attıkları olumlu adımlar ile karşılaşıyoruz. Bunlar kıymetli olmakla beraber Marksizm’in programatik metinleri ve tarihsel önderleri esas ağırlığı başka kriterlere veriyor.

Benlisoy yukarıda yaptığımız alıntısında Suriye’deki pozisyonun Irak’taki “Ne SAM ne Saddam” pozisyonu olması gerektiğini belirtiyor. Dolayısıyla Suriye’deki durumun bir emperyalist işgale benzediğini teslim ediyor. Bizce de haklıdır, durum emperyalist işgale benziyor, hatta belki de işgalin öngünündeyiz. Başka bir emperyalist işgal durumunda Troçki ne tutum almıştı diye hatırlayalım:

Tabiatıyla, biz, Habeşistan’ın zaferi ve İtalya’nın yenilgisinden yanayız (…). Bu mücadele faşizmi değil emperyalizmi hedef almıştır. Söz konusu savaş olduğunda, bizim açımızdan, Negus’un (Habeş krallarına verilen ad – çn.) mu Mussolini’nin mi “daha iyi” olduklarına bakmanın hiçbir önemi yoktur. Bu noktada temel kıstasımız, emperyalizme karşı kendini savunan az gelişmiş bir ulusun bağımsızlık mücadelesi ve bu mücadeledeki karşılıklı güç ilişkisidir. (Troçki, İtalya-Habeşistan Çatışması, 17 Temmuz 1935, akt. François Forge, PGB Sosyalizm’in bu sayısı)

Troçki için emperyalist bir ülkeyle emperyalist olmayan bir ülkenin çatışması söz konusu olduğunda Negus’un da Mussolini’nin de faşistliği teferruat haline geliyor. Benlisoy ise Esad rejiminin otokratik yapısını, cinayetlerini vs. ortaya koyarak bunları emperyalist müdahaleyle eşit görüyor.

Oysa Troçki’nin İtalya-Etiyopya çatışmasındaki pozisyonu Marksizm’in tarihinde istisna değil kural. Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinde geliştirdiği birleşik işçi cephesi ve anti-emperyalist birleşik cephe taktikleri tam da bu pozisyonu ortaya koyuyor:

Sömürgelerdeki komünistlerin, bağımsız sınıf çıkarlarının sözde ‘savunusu’ bahanesiyle, emperyalist zorbalığa karşı mücadelede yer almayı reddetmeleri oportünizmin en kötü cinsidir ve ancak Doğu’da proleter devrimine itibar kaybettirebilir.

(…)

Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki işçi hareketi ilk olarak kendini anti-emperyalist cephe içinde bağımsız bir devrimci faktör olarak oluşturmalıdır. Ancak bağımsız bir faktör olarak önemi tanındıktan ve politik özerkliği güvence altına alındıktan sonra burjuva demokrasisiyle geçici anlaşmalar caiz veya gerekli olarak düşünülebilir. (Fourth Congress of the Communist International, Theses on the Eastern Question, 5 Aralık 1922, http://www.marxists.org/history/international/comintern/4th-congress/eastern-question.htm)

Dergimizin bu sayısında yer verdiğimiz François Forgue imzalı makale bu konuyu çok daha derinlikli bir şekilde ele aldığından kısaca özetleyip geçelim: Marksizm’in ulusal sorun ve emperyalizmin müdahalesi konusundaki tutumu (1) emperyalizmin yenilgisini savunmak, (2) işçi hareketinin ulusal hareketin burjuva unsurlarından bağımsızlığını korumak prensipleri üzerine yükseliyor. 5 “Ne SAM ne Saddam” politikası bu ilkelerden bağımsızlığı öne çıkardığını iddia ederken emperyalizmin yenilgisini savunmaktan geri duruyor. Ancak, eşit olmayan iki tarafın mücadelesinde tarafsız kalmak pratikte güçlünün –yani emperyalizmin– yanında yer almak anlamına geliyor.

Son önermemiz okuyucuya biraz soyut gelebilir. O yüzden daha somut bir örnek vermek üzere Libya’ya gidelim. Bir-Sek’in resmi yayın organı olan Inprécor/International Viewpoint’te yayımlanan Gilbert Achcar imzalı Libya Devrimine Karşı NATO “Komplosu” başlıklı metne bakalım. Achcar bu metinde özetle NATO’nun Kosova, Körfez Savaşı ve Irak işgaline kıyasla Libya’da çok daha az bombardıman yaparak, muhalifleri daha az silahlandırarak vs. “devrim”e karşı verebileceğinden az destek verdiğini belirtiyor. 6 Yani emperyalizmden daha çok bombardıman talep ediyor! Bu tavır güçlünün yanında yer almak değilse nedir?

Bizim Satranç Tahtamız

Bir devrimci Marksisti bir burjuva ideoloğundan ayıran temel özelliklerden biri sınıflar temelinde düşünmesidir. Troçki de küçük burjuva önderlikleri incelerken böyle yapıyordu:

(…) ulusal hükümet yabancı sermayeye karşı direnç göstermeye çalıştığı ölçüde, az ya da çok proletaryaya dayanmak zorunda kalmaktadır. Öte yandan, geri kalmış ülkelerin yabancı sermaye ile omuz omuza yürümenin kaçınılmaz veya kendileri için daha kârlı olduğunu düşünen hükümetleri, emek örgütlerini ortadan kaldırmakta ve az ya da çok totaliter bir rejim kurmaktadırlar.

(…) Geri kalmış, yani sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin hükümetleri genellikle Bonapartist veya yarı-Bonapartist bir karakter taşırlar; bazıları işçilerin ve köylülerin saflarında destek bulmaya çabalayıp demokratik bir doğrultuda ilerlemeye çalışırken, diğerleri asker-polis diktatörlüğüne yakın bir hükümet biçimi kurarak birbirinden ayrılırlar. (Troçki, Emperyalist Çürüme Çağında Sendikalar, Ağustos 1940)

Troçki’nin bu formülasyonundaki dâhiyane öz, ulusal mücadeleyi büyük uluslararası sınıf mücadelesinin bağlamına yerleştirmesinde yatıyor. Yukarıda andığımız tezlerin ardında temel bir fikir yatıyor: tüm gericiliğin ve vahşetin kaynağı olarak emperyalizmi görmek. Buradan hareketle ulusal mücadeleleri, demokrasi mücadelelerini, anti-faşist mücadeleleri, çevre mücadelesini vs. 7 büyük bir sınıf mücadelesinin bağlamında düşünmek ve emperyalizmi de karşımıza almak bizim için esastır.

Dolayısıyla bizim de bir satranç tahtamız var, ancak Brzezinski’ninkinden farklı olarak bizim tahtada bir tarafta ABD, Avrupa, Japonya vd. emperyalist burjuvaziler var, ancak öbür tarafta yine aynı ülkelerin işçi sınıfı, diğer tüm ülkelerin ezilen halklarıyla ve işçi sınıflarıyla beraber maalesef bir önderliğe sahip olamadan duruyorlar. Ve dünya tarihinde her önemli gelişme yaşandığında alacağımız tutum, emperyalizmin öne sürdüğü şu ya da bu insani yahut demokratik kaygıyla değil, tüm insanlık dışı eylemlerin müsebbibi emperyalizmi nasıl gerileteceğimizle bağlantılı.

Emperyalistler Arası Bir Savaş mı?

Katkımızı bitirmeden kısaca değinmek istediğimiz bir konu daha var. Benlisoy, Fatih Yaşlı ile yürüttüğü kısa polemikte muhatabını bir emperyalizme (ABD ve Avrupa’nın oluşturduğu Atlantik) karşı diğerini (Rusya ve Çin’in oluşturduğu Avrasya) savunmakla eleştiriyor. Bu tezle ilgili birkaç sorun var.

Tabii en temel sorun Rusya’nın ve Çin’in gerçekten emperyalist olup olmadığı. Bu konuyla ilgili geçmişte çeşitli metinler 8 yayımlasak da ciddi bir tartışmaya girme imkânımız olmadı ve bu yazı kapsamında da maalesef olmayacak. Ancak temel düşüncelerimizi hızlıca aktarabiliriz. Biz her iki ülkenin de emperyalist olduğunu düşünmüyoruz.

  • Çin hâlen yozlaşmış işçi devleti karakterini koruyor, Çin’e emperyalist demek onun kapitalizme bütünüyle dönmüş olduğunu kabul etmek anlamına geliyor. Bu aynı zamanda karşı-devrim gerçekleşmeksizin işçi devletinin yıkılabileceğini de teslim etmek demek.
  • Herhangi bir ülkede yeni bir emperyalizmin kurulabileceğini söylemek orada kapitalizmin, hem de emperyalizm kadar gelişkin bir aşamasında kurulabileceğini söylemek demektir ve çürüyen kapitalizm çağında böyle bir gelişme mümkün değil. Nitekim Rusya’da gördüğümüz modern bir kapitalizm değil olsa olsa çeşitli mafya örgütlerinin bir koalisyonu.
  • Emperyalist ülkelerden Çin’e yapılan yoğun sermaye ihracı, “emperyalist”, hele de Atlantik emperyalizmiyle gerilim içindeki “emperyalist” bir ülke olarak Çin için oldukça sıra dışı bir durum olurdu (!) ve aynı mantıkla Hindistan ve Brezilya’nın da emperyalizme yakın olduğunu söylememiz gerekirdi.

Temel düşüncelerimiz bu olmakla beraber, Rusya’da ve Çin’de sermaye birikim sürecinin ne şekiller aldığını ve bilhassa bu ülkelerdeki işletmelerin sermaye yapısının ne olduğunu irdeleyen bir tartışmaya dünya çapında acil ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Ancak Suriye meselesi için daha önemlisi, bizim ulusal sorunda aldığımız tutumun çeşitli emperyalizmlerin ne tutum aldığından bağımsız olması gerektiği. Emperyalistler arası rekabette emperyalist ülkelerin birbirlerinin sömürge ve yarı-sömürgelerini bağımsızlık yolunda kışkırtmaları bildiğimiz bir fenomen, özellikle de II. Dünya Savaşı öncesi dönemde henüz ABD hegemonyası kurulmamışken bu durumla çok sık karşılaşıldı. Böyle durumlarda da Marksistler için tek kriter, emperyalizmin geriletilmesi yolunda ulusal bağımsızlığın sağlanması oldu ve eğer emperyalistler arasında buna hizmet eden bir bölünme olduysa, bundan kendi hareketlerinin bağımsızlığını korumaya dikkat etmek suretiyle yararlanmaya çalıştılar.

Sonuç

Benlisoy’un takip ettiği merkezci çizgi bugün en yoğun ifadesini “üçüncü seçenek”te buluyor. Marksizm’in programında yahut geleneğinde izine rastlamadığımız bu alternatifi meşru çıkarmak için Benlisoy, kâh ahlaki yargılardan (“gerçek” devrim) kâh “emperyalistler arası çelişkiler” bağlamından yararlanmaya çalışıyor. Ayrıca genel bir “Arap devrimci süreci”nden bahsetmek, Libya ve Suriye’deki iç karışıklıkları Mısır ve Tunus’taki devrimci süreçlerle kamufle etmeye çalışarak bu akıl karışıklığına katkıda bulunuyor.

Tarihin pek çok anında rastladığımız gibi devrimle karşılaşan emperyalizmin cevabı iç karışıklık, şiddet ve katliamlar oluyor. Bunların her birine karşı hassas bir şekilde doğru tutumu almak, yani karşı-devrimleri ve iç karışıklıkları devrimci süreçlerden ayırmak; bu devrimlere destek olmanın temel gereklerinden biri.

  1. IV. Enternasyonal olarak bu merkezciliği “gerici merkezcilik” olarak adlandırıyoruz, zira Bir-Sek’in davranış biçimi çeşitli şekillerde Kautsky’nin merkezciliğini andırsa da çeşitli durumlarda ilerici tavırlar benimseyebilen Kautsky’den farklı olarak Bir-Sek sürekli olarak gerici pozisyonlar alıyor.[]
  2. Emin olamıyoruz, zira IV. Enternasyonal’in bayrağına sahip çıktığını iddia eden Bir-Sek son yıllarda iyiden iyiye dejenere olarak bir örgüt olmaktan çıkıp bir ağ haline geldi. Dolayısıyla kimin üye olduğu, üyeliğin ne kadar bağlayıcı olduğu da iyice muğlaklaştı. Böyle bir yapının çeşitli pozisyonlara rahatça geçebilmek açısından çok elverişli olduğu aşikâr ancak sosyalist devrimin dünya partisi olmak için ne kadar uygun olduğu ayrı bir tartışmanın konusu.[]
  3. BBC Türkçe, “Cezayir’in ‘Baharı’ Neden Etkisiz?”, 21 Aralık 2011, http://www.bbc.co.uk/turkce/multimedya/2011/12/111221_dg_algeria.shtml[]
  4. Bu konuyla ilgili ayrıca bkz. PGB Sosyalizm, “Arap” Devrimi Yok, Arapça Konuşulan Ülkelerde Proleter Devrimleri, Ayaklanmalar ve Karışıklıklar Var!, 27 Şubat 2011, http://www.pgbsosyalizm.org/index.php?option=com_content&view=article&id=210:arap-devrimi-yok&catid=44:bildiriler&Itemid=26[]
  5. Açık ki bütün bu önermeler emperyalist ve emperyalist olmayan (sömürge, yarı-sömürge) ülkeler kategorilerine dayanıyor. Benlisoy’un da bu kategorileri kabul ettiğini varsayarak devam ediyoruz. Rusya ve Çin tartışmasına da birazdan gireceğiz.[]
  6. Gilbert Achcar, NATO’s Conspiracy Against The Libyan Revolution, 19 Ağustos 2011, http://www.internationalviewpoint.org/spip.php?article2245, akt. Dominique Ferré, A Review that Supports NATO’s Intervention in Libya: Inprecor, La Vérité/Gerçek, 73, Mart 2012.[]
  7. Kapitalizmin haricinde patriyarkal üretim ilişkilerine de dayanan bir diğer temel mücadele olan kadın sorununu bundan kısmen ayrı tutuyoruz.[]
  8. Rusya’yla ilgili bkz.

    • Dominique Ferré, Doğu Avrupa ve Eski Sovyetler Birliği’nde Kalıcı İstikrarsızlık ve Kriz: Kitleler Çözüm İstiyor, PGB Sosyalizm, 38, Kasım 2007.

    • Rusya Devrimci İşçi Partisi ve Dominique Ferré, Eski İşçi Devletlerinde Kapitalizm Restore Edildi mi?, PGB Sosyalizm, 35, Temmuz 2006.

    • Dominique Ferré, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Moldovya: Ekim Kazanımlarını Savunmak ve Kaybedilenleri Geri Kazanmak İçin, PGB Sosyalizm, 6, Mart 2005.

    Çin’le ilgili bkz.

    • Yasin Kaya, Yükselen Çin Kabaran Çelişkiler, PGB Sosyalizm, 43, Şubat 2011.[]