Bu Sayı

Dergimizin bu sayısı savaş tamtamlarının hızlandığı bir dönemde çıkıyor. Ortadoğu bir kez daha, bu kez en derine işlemiş ayrım olan mezhepler temelinde bölünürken emperyalizm yine “insan hakları havarisi” rolünde kan dökmeye hazırlanıyor, önce Suriye ve İran’da ardından da tüm bölgede.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin Büyük Ortadoğu Savaşı’na dönüşmesi demek olan bu gelişmeyi kapitalizmin 2007’de başlamış olan krizinin bir sonucu olarak görmemiz gerekiyor. Bir kez daha kapitalizmin krizi devrimlere, karşıdevrimlere ve savaşlara yol açıyor. Dünyayı yönetemez hale düşmüş durumda olan emperyalist kapitalist sistem onu yakıp yıkarak kendi varlığını devam ettirmeye çalışıyor. Önümüzdeki tercih üretim araçlarının özel mülkiyeti rejimi demek olan kapitalizmle sosyalizm arasında değil, insan uygarlığının her türlü kazanımının tehdit altında olduğu barbarlık ile sosyalizm arasında.

Bu sayımızdaki ilk makale kapitalizmin krizinin boyutlarını açıklamaya çalışıyor ve işin nerelere gidebileceğini tartışıyor. ABD’deki kemer sıkma programlarını ve onlara karşı mücadeleyi anlattıktan sonra durumun Avrupa’ya yansımalarını aktarıyor ve kısa süre öncesine kadar sağlıklı gözüken Avro Bölgesi’nin şimdi varlığının tehdit altına girdiğini açıklıyor. Makale, bu krizden tek çıkışın bir proleter devrim olduğunun altını çiziyor, bu amaçla işçi sınıfının iktidar ve önderlik sorununu gündeme getiriyor ve insanlığın kazanımlarını korumak üzere bir birleşik işçi cephesi için çağrıda bulunuyor.

Sayımızın ikinci makalesi Doğan Fennibay imzalı. Fennibay, Türk-İş kongresi vesilesiyle Türkiye işçi hareketinin mevcut durumunun bir fotoğrafını çekiyor. Türkiye işçi hareketinin tek örgütü olarak sendikaları ve tek gerçek işçi sendikası olarak da Türk-İş’i işaret ederek bu kongrenin ve Türk-İş içinde muhalefet yürüten SGBP’nin (Sendikal Güç Birliği Platformu) önemine vurgu yapıyor. SGBP’nin, çizgisini tutarlılıkla sürdürürken siyasallaşmasının ve uluslararası korporatizm (sendikaları teslim alma) saldırısına karşı mücadele etmesinin gerekliliğine değiniyor.

Önceki sayılarımızda da Kürt meselesini işlemiş olan Kamil Karaağaç bu sayıdaki makalesinde Kürt Hareketi’nin yakın tarihini incelemeye çalışıyor, ortaya farklı karakterlerde dört dönem koyuyor ve Kongre Girişimi özelinde beşinci bir Türkiyelileşme dönemine girildiğini tespit ediyor. Kürt Hareketi’nin sınıf bileşimindeki değişimi de izleyen Karaağaç Hareket’in başarıya ulaşması için emperyalizmle kesin bir kopuşun zorunlu olduğu sonucuna varıyor ve Kürtler ile Türkler’in ortak mücadele zemini için Kurucu Meclis’i öneriyor.

Aydınlık Grubu, uzunca bir süredir sosyalist soldan ayrı, gerektiğinde MHP ile dahi işbirliği yapabilen bir hat izliyor. Son dönemde de bu karakterinde değişiklik olmamakla birlikte sosyalist solun çoğunluğu hükümete karşı herhangi bir siyasi tavır gösteremezken aktif bir muhalefet yürüttü. Aynı zamanda Cumhuriyet Mitingleri’nde etkin bir politik rol almasını da bildi. Bunların sonucunda da hükümetin tepkisini çekerek ağır polisiye operasyonların hedefinde kaldı. Öte yandan Aydınlık, bir yandan Kürt meselesiyle ilgili yürüttüğü politikada Kürt Hareketi’ni nefretle hükümetin tarafına iterek antiemperyalist bir cephenin oluşmasını engellerken, öbür yandan kah işçilere yerli sermayeyle işbirliği yapmayı öğütleyerek kah başka milletlerden işçileri düşman diye tanıtarak bir birleşik işçi cephesinin oluşmasını da engelliyor. Yasin Kaya kaleme aldığı makalesinde Aydınlık’ın bu karşıdevrimci tutumunu Aydınlık’ın Stalinist kökenlerine inerek tahlil ediyor ve olumsuz etkisini engellemenin yollarını araştırıyor.

Lucien Gauthier imzalı Tunus devrimini ele alan makale bu devrimin içinde olup bitenlere dair bize çok önemli bilgiler veriyor. Özellikle bugünkü Türk-İş gibi devlete yarı-bağımlı bir sendikayken devrimin ana taşıyıcı örgütü haline gelen UGTT’nin – dolayısıyla işçi örgütlerinin bağımsızlığının – önemine dikkat çeken yazar hem Mısır hem de Tunus devrimleriyle ilgili başka ilginç noktalara da temas ediyor. Tunus’ta Nahda, Mısır’da Müslüman Kardeşler’in emperyalizm hesabına devrimi kontrol etme görevi gördüklerini ve bunu da AKP’yi örnek alarak yaptıklarını anlatan Gauthier Libya savaşının bu devrimlerle ilişkisini de irdeliyor ve Birleşik Sekreterya’nın Tunus ve Libya ile ilgili gerici merkezci politikalarını eleştiriyor.

Bu sayımızın son makalesi, kapitalizmin senelerdir süren krizinin son ismi olan “Borç Krizi” konusunu işliyor. Daniel Gluckstein ve Pierre Cise imzalı makale krizin nasıl Borç Krizi’nin çok ötesinde bir sistem krizi olduğunu açıkladıktan sonra borç ve kredi sisteminin işleyişini çürüyen kapitalizmin bir örneği olarak inceliyor. Makale, son olarak durumun işçi hareketindeki yansımalarını tartışıyor.

Bir dahaki sayımızda buluşmak üzere, hoşça kalın.