— Lucien GAUTHIER 1
“Arap Baharı: umut, sonrasında hayal kırıklığı” – bu, Mağrip ve Ortadoğu’daki gelişmelere dair uluslararası basında tekrarlanan yeni temalardan bir tanesi. “Arap Baharı” ya da “Arap devrimi” tanımlamalarının Tunus ve Mısır’daki devrimci gelişmeleri, Yemen ve Libya gibi ülkelerde yaşananlarla aynı kategoriye koymayı amaçladığını zaten ilan etmiştik. 2 Bu tanımlamalar, sadece Arap dünyasının değil, tüm dünyada devam eden sürecin bir parçası olan Tunus Devrimi’nin proleter niteliğini, emperyalizme karşı bir işçi devrimi olduğunu inkâr etmeyi amaçlıyordu.
Geçen sürede Libya, Yemen ve Suriye’deki olayların gidişatı bu tahlili doğruluyor. Tunus’ta olanlar gerçekten proleter devrime (ve bir diğer açıdan, Mısır’da bir devrimci sürece) doğru ilerliyor. Bu, emperyalizmin kışkırttığı karışıklıklar ve savaşların yol açtığı saldırılarla ilişkisi ayaklanmaların yaşandığı diğer ülkelerde söz konusu değil. “Arap” coğrafyasını (Mağrip ve Maşrık) 3 bir bütün olarak aldığımızda, devrim ve karşı-devrim, proletarya ve emperyalizm arasındaki bir çatışmaya tanıklık ediyoruz. Ve emperyalizmin gezegeni egemenliği altına alması, her ulusal devrim sürecini doğrudan emperyalizmin dünya egemenliğiyle karşı karşıya bırakıyor. Bu nedenle, Tunus devrimi enternasyonaldir. 20 yıl önce SSCB’nin çökmesinden bu yana, “sol” ve “aşırı sol”dan gelen tüm iddiaların aksine, bizler hâlâ Lenin’in dediği gibi “savaşlar ve devrimler çağındayız“.
Kapitalizmin (emperyalizm) can çekiştiği evre olan bu tarihsel çağda, kapitalizm hayatta kalma çabasında, işçilerin ve halkların adına hareket ettiğini savunan bu güçlerin işbirliği ve teslimiyetine bel bağlamaya çalışıyor. IV. Enternasyonal’in kuruluş programının [Geçiş Programı – çn] “insanlığın tarihsel bunalımı, devrimci önderliğin bunalımından ibaret hale gelmiştir” ifadesiyle başlamasının nedeni budur. Bu, her ülkede kendi ifadesini bulan enternasyonal bir sorun.
Tunus Devrimi Yoluna Devam Ediyor
Devrim uzun düz bir çizgiyi takip etmez; ilerlemeler ve gerilemelerden, dönemeçlerden, dalgalanmalardan oluşur; engeller, ihanetler, baskılar, tehditler ve saflarında bölünmeyi aşılayan politikayla karşılaşır… Aynı zamanda, tabandan yükselen güç, kendilerini ve haklarını savunmak için mücadeleden başka seçenekleri olmayan gençliğin, işçilerin ve köylülerin yaşam mücadelesi – devrim temeldeki itici gücünü bunlardan alır.
Bin Ali’nin iktidardan düşüşünün hemen ardından, IV. Enternasyonal şunları ifade etmişti:
Evet, gerçekten de Tunus’ta başlayan bir devrimdir. Ancak, batı medyasının naklettiği gibi sadece bir “demokratik devrim” meselesi değildir. Tunus Devrimi, halk egemenliği ve ulusal egemenliği savunmak için, Avrupa Birliği ile yapılan ortaklık antlaşmaları ve sömürgecilikten kurtulmuş, işçileri aşırı sömürü koşullarında çalıştırılan bir ülke olan Tunus’un ulusal egemenliğini tehdit eden IMF planları doğrultusunda emperyalizmin, özellikle Fransız ve Amerika emperyalizminin, emirlerine göre hareket eden yozlaşmış bir azınlığa karşı gençliğin, işçilerin ve çalışanların haklarını korumak için bir devrimdir. Tunus halkının seferberliği, Bin Ali ve Tunus sisteminde gerçek bir kangren olan “partisi” RCD’nin [Demokratik Anayasal Birlik – çn] başını çektiği yozlaşmış azınlığın kamulaştırılmasını talep etmektedir. Tunus Devrimi, sermayeye ve üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan sömürü düzenine karşı ayaklanan bir işçi devrimidir. 4
Bu kitlesel devrim dalgasının masaya yatırdığı rejim ve iktidar sorunudur: ya emperyalizmin kontrolündeki iktidar ya da işçilerin, gençlerin ve köylülerin, çalışanların ellerinde tuttuğu iktidar:
“Bin Ali’nin ölüm mangalarından kendilerini korumak için, gençlik ve işçiler, sendikaları UGTT 5 5 ile birlikte, mahallelerde ve yerellerde özsavunma komitelerini kurdular. Bunu, Bin Ali’yi destekleyen bütün uluslararası koalisyon güçlerine karşı kendi başlarına yaptılar. Savunma amacıyla kurulmuş bu komiteler acil işleri halletme, günlük hayatı düzenleme sorumluluğunu üstleniyorlar. Yerel UGTT bürolarında toplantılar yapıyorlar. Tamamen emperyalizm adına hareket eden yozlaşmış bireylerin küçük azınlığına hizmet veren rejimin kurumlarına karşı ayaklanıyorlar. Tunusluların gelecekleri hakkında özgür ve egemen tarzda karar vermeleri, diğer bir deyişle devrimi savunmaları için tartışmalar yürüttüğü, halen devam eden yoğun heyecana dayanan bu komiteler demokrasinin en gelişkin biçimlerindendir. 6
Fransız patronlarının gazetesi Les Echos’nun 7 Mart tarihinde yazdıkları doğruydu: “Kaos Tunus’u tehdit ediyor, fabrikalarda sovyetler kuruluyor.”
IV. Enternasyonal’in kuruluşu ve inşası; halk adına konuştuğunu iddia ederken emperyalizmi korumuş ve korumaya devam eden, ancak işçi ve köylü kitlelerin hareketlerinin başarıya ulaştığını görmeleri için alaşağı etmek zorunda oldukları aygıtların yürüttüğü politikanın üstesinden gelmesi için kitlelere yardım etme gerekliğine cevap verir.
IV. Enternasyonal’in inşası, devrimin “Ekmek ve su! Bin Ali’ye hayır!” talebinin, yani ülkenin emperyalizmin kölesi olmasına karşı duran, halkın kendi kaderini tayin etme talebinin gerçekleştirilmesinde Tunuslu kitlelerin kavgasına eksiksiz bir biçimde katılmayı amaçlamaktadır.
Devrim devam etmektedir ve engellerle karşı karşıyadır. Bu engelleri tanımlamak, devrimin gelişimiyle ortaya çıkan politik sorunları somut olarak formüle etmek devrimin ilerlemesi için gereklidir.
IV. Enternasyonal’e göre, kuruluş programının da dediği gibi:
IV. Enternasyonal sihirli değnek peşinde koşmaz, böyle icatlara meraklı değildir. IV. Enternasyonal tavrını, gerçeği anlamaya, yenilgilerin ardında yatan nedenleri ortaya çıkarmaya ve bilinçli olarak zafere hazırlanmaya olanak sağlayan tek devrimci öğreti olan Marksizm zemininde alır. IV. Enternasyonal, proletaryaya iktidarın nasıl fethedileceğini ilk kez göstermiş olan Bolşevizm’in geleneğini sürdürür. IV. Enternasyonal, sahtekârları, şarlatanları, işe yaramaz ahlak öğretmenlerini bir yana iter. Sömürü üzerine kurulmuş bir toplumda en üstün ahlak sosyal devriminkidir. İşçilerin sınıf bilincini, kendi güçlerine güvenlerini ve mücadelede özveriye hazırlıklarını artıran her yöntem ve araç geçerlidir. Reddedilmesi gereken yöntemler ise, ezilenlere kendilerini ezenler karşısında korku ve uysallık aşılayarak onların öfke ve başkaldırma ruhlarını ezen ya da kitlelerin iradeleri yerine önderlerininkini; ikna yerine zorlamayı; gerçeğin tahlili yerine demagoji ve iftirayı geçirenlerdir. Bundan dolayıdır ki, Marksizmi peşkeş çeken Sosyal Demokrasi ve Bolşevizm’in karşıtı olan Stalinizm, proleter devrimin ve ahlakının amansız düşmanıdır.
Gerçeklere dürüstçe bakmak; işim kolayına kaçmamak; olgulara adını koymak; ne derece acı da olsa kitlelere doğruyu söylemek; engellerden çekinmemek; önemlilerde olduğu gibi önemsiz meselelerde de titiz olmak; programı sınıf mücadelesinin mantığına dayandırmak; eylem anı geldiğinde cesur olmak; ,işte IV. Enternasyonal’in kuralları bunlardır. IV. Enternasyonal akıntıya karşı mücadele edebildiğini göstermiştir. Yaklaşan tarihsel dalga onu doruğa yükseltecektir. 7
Tunus Devrimi’nin Enternasyonal Niteliği
Eğer Tunus’taki devrim hemen enternasyonal bir kapsam kazandıysa, bunun nedeni devrimin, Bin Ali rejimini kendi çıkarlarını koruması için destekleyen dünya emperyalizmini doğrudan karşısına almasıdır. Bin Ali rejimini iktidardan eden devrimci hareketin gücü, farklı emperyalizmleri kendi politikalarını yeniden düzenlenmeye de zorladı (çelişkileriyle birlikte: Birleşik Devletler Bin Ali’yi yalnız bırakırken Fransız emperyalizminin temsilcisi Fransız Dışişleri Bakanı Alliot- Marie, Fransız hükümetinin Birleşik Devletler’in emirlerine uymasından önce Bin Ali’ye destek verdi). Farklı emperyalizmler, sistemin, diğer bir deyişle, Tunus üzerindeki hâkimiyetlerinin korunması adına Bin Ali’yi düşürerek “demokratik geçişi” (sanki halkların demokrasiyi gerçekleştirmek için bir “geçişe” ihtiyacı varmış gibi!) destekleme yoluna girdiler. Bu amaçla, rejimin yürütücüleriyle işbirliğine girmeyi kabul edecek “muhalif” güçler bulmaya ihtiyaç duydular. Kimi partiler ve “muhalifler” bu karşı-devrimci işbirliğini hemen kabul etti.
Çünkü Tunus’taki devrim dalgası emperyalizmi gafil avladı ve bu bölgede emperyalizmin planlarını yürütmek için görevlendirilmiş bir dizi diktatörlüğe dayanan dünya düzenini istikrarsızlaştırdı.
Bizatihi Bin Ali’nin düşüşü bu düzendeki ilk çatlağı açtı. Bin Ali diktatörlüğü, düzenin bölgedeki önemli payandalarından biriydi. Rejimin ikili bir bağlılığı vardı: bir taraftan, Avrupa Birliği ortaklık anlaşması nedeniyle Fransız emperyalizmine bağlılığı, diğer taraftan2000’lerin başından beri “Büyük Ortadoğu”yu 8 yaratma planının gerçekleştirilmesi girişimlerine katılımı ve İsrail devleti ile ilişkilerin (Tel Aviv’de Tunus temsilcilik ofisinin açıldığı 1996’dan beri) normalleştirilmesi üzerinden Birleşik Devletler’e olan bağlılığı. Bu bağlılık devrimin ciddi tehdidi altındaydı.
Tunus Devrimi aynı zamanda bölge halkları için, Mübarek’i devirmek için toplanan gençler, işçiler ve Mısır halkı için bir gedik açtı.
Hem Tunus hem de Mısır’daki kitle hareketlerinin sınıfsal, toplumsal ve ekonomik içerikli talepleri, Avrupa Birliği ve IMF’nin istekleri için aktarma kayışı rolü oynayan rejimlere karşı geliştirilen demokratik taleplerden ayrı tutulamaz. Rejimlerin diktatörlük karakteri, işçilere ve gençliğe sermaye adına aşırı-sömürünün dayatılması ihtiyacından geçmekteydi.
Şurası kesin ki – demokratik, sınıfsal ve ulusal görevleri birleştiren– bu hareketin bölge genelinde yankıları oldu: Yemen, Bahreyn, Ürdün ve hatta Suriye’de. Bu kitle hareketlerinin başlangıç noktası, emperyalist efendilerinden ayrı düşünülemeyecek nefret edilen rejimlerden kurtulma isteğiydi.
Bu kitle hareketleri, Birleşik Devletler’den başlayarak emperyalist hegemonyayı tehdit etti; Arap rejimlerinin tehdit edilmesi, her şeyden önce Birleşik Devletler’in hâkimiyetini ve onun “Büyük Ortadoğu” planını, ama aynı zamanda Birleşik Devletler’in bölgedeki ileri karakolu İsrail’nin konumu da tehdit etmek demekti.
1979 yılında ABD’nin, Mısır’ın İsrail Devleti’ni tanımasını sağlamış olması gerçeği; 1993 yılında Filistin önderliğinin çoğunluğunu Siyonizm karşıtı mücadeleden vazgeçiren, İsrail Devleti’ni tanımayı kabul ettiren ve böylelikle Filistin’in bölünmesini onaylatan Oslo Anlaşması’nın Filistin halkına dayatılmasının yolunu açtı. Bunun karşılığında, Filistin önderliği, Yahudi devletinin güvenliğini garantileme misyonuyla Batı Şeria ve Gazze’deki Bantustanlardan sorumlu “Filistin Otoritesi” olarak tanındı!
Mısır’daki devrimci gelişmeler ve bölgede bulunan devletlerdeki ayaklanmalar bu dengeyi tehdit etti.
İsrail lideri Silvan Shalom’un Ocak 2011 tarihinde İsrail radyosundaki konuşmasında dediği gibi:
Mevcut Tunus rejiminin çökmesi bir emsal oluşturacaktır. İsrail ve birçok Arap rejimi, İsrail’i tehdit eden “radikal” örgütlerle mücadelede ortak çıkarlara sahiptir. Demokratik bir Arap dünyası şu anki ittifakı bozacaktır, çünkü demokratik bir sistem genel olarak İsrail karşıtı olan bir halk tarafından yönetilecektir.
Birleşik Devletler’e gelince, tek risk altında olan onun bölgedeki “ileri karakolu”nun kaderi değil, özellikle kırılma noktası olan 11 Eylül ve ikinci Körfez Savaşı’ndan beri izlediği dünya politikasının tamamıdır. ABD emperyalizminin, asker-petrol kompleksince [silah sanayi, ordu ve petrol şirketlerinin oluşturduğu lobi; Eisenhower’ın dikkat çektiği asker-sanayi kompleksine atıfla – çn] kuvvetle itildiği bu savaşı başlatma amaçlarından biri, tüm dünya petrolünü kontrol etme amacıyla Irak petrolünün ve Basra Körfezi’nin bütününün kontrolünü ele geçirmekti.
Birleşik Devletler dünya petrol rezervlerinin sadece yüzde 2,5’ine sahipken bunun yaklaşık yüzde 25’ini tüketiyor. “Enerji güvenliği”nin ABD’nin öncelikler listesinde üst sıralara tırmanmasının sebebi bu. Bu kritik meselenin çözümüne yönelik, 2000’lerin başında uygulamaya konulan Büyük Ortadoğu projesi tüm bölgenin ABD kontrolünde yeniden yapılandırılmasını amaçlıyor.
ABD egemen sınıfının (Eylül 2001’den beri, dünyanın en güçlü burjuva sınıfının çözülmesinde bir adım daha atıldığı anlamına gelen Obama’nın seçilmesiyle benzeri görülmemiş bir seviyeye doğru derinleşmeye devam eden) kendi krizini kontrol etmede ve dünya düzenini kendi kontrolünde yeniden kurmadaki beceriksizliği, onu yaşadığı krizin tüm etkilerini diğer emperyalizmlerin üstüne yıkmaya ve her bir kıtada kontrol edemediği patlamalar zincirini ateşlemeye götürdü.
2008-2009’daki subprime krizinin 9 Avrupa’daki sonuçlarının ardından, ABD’nin egemenlik krizinin yeni evresinin Mağrip ve Ortadoğu’daki devrimci süreçlerle bütünleşmesi, 2011’de Avrupa Birliği’nin uzun süredir üstü örtülen krizinin fitilini ateşledi ve böylelikle AB’nin dağılmaya doğru hızlı gidişatının yolunu açtı.
Bu açıdan bakıldığında, Avrupa’daki işçi hareketleri – biçimleri ve onları içeren aygıtların karşı-devrimci eylemleri ne olursa olsun– Tunus Devrimi’nin öncülük ettiği emperyalizm karşıtı sınıf mücadelesinde, dünya çapındaki bu ayaklanmaların bir parçasını oluşturuyor.
Emperyalizm Bir Cevap Vermeliydi
Bu devrim dalgası ile karşı karşıya kalan emperyalizm – özellikle ABD emperyalizmi– bu dalgayı engellemek ve “düzeni” savunmak için tepki göstermeliydi. Fakat kapitalizmin “düzen”i dünyadaki en büyük düzensizliktir.
Emperyalist güçler, Libya’daki sivil halkı – bu noktaya gelene kadar ABD’nin bir müttefiki olan– Kaddafi’ye karşı koruma kılıfı altında bir savaş başlattılar. Dört ay boyunca, halk elinden geldiğince saklanmaya çalışırken, yoğun hava bombardımanı Libya’nın kasabalarının ve kentlerinin üzerine yağdı. Libya’ya müdahale tercihi önemsiz bir mesele değil. Ne de olsa, zengin petrol ve gaz rezervlerine sahip olmanın yanı sıra batıda Tunus’a (ve tabii Cezayir’e), doğuda ise Mısır’a sınır. Bu nedenle, Tunus ve Mısır halklarını baskılayan bir tehdit olarak Libya’daki askeri müdahale doğrudan doğruya bu iki ülkedeki devrim süreçlerinin aleyhine döndü. Tüm Tunus sınırının bombalanması, 200 bin Libyalı mültecinin ülkeye girişi, savaşın Tunus için yarattığı ekonomik sonuçlar – tüm bunlar Tunus üzerinde baskı aracı oldu.
Emperyalizm düzeni savunmak için ateş açtı. Bahreyn’deki halk hareketini kırmak için – Körfez ülkelerinin kararı ve ABD desteği ile– güç kullanarak müdahale eden Suudi ordusuydu. Yemen’de, ABD yönetimi, Başkan Salih’in oğlunun başında bulunduğu Amerikalılar tarafından eğitilmiş özel bir birlik ile – ABD’ye göre Yemen’i üs olarak kullanan– El-Kaide’ye karşı yürütülen mücadelede ABD adına bölgeyi arındırmada önemli bir rol oynayan Başkan Salih’i elbette destekliyor. Fakat ABD yönetimi, aynı zamanda “demokratikleşme” ve reformların sürdürülmesi adına muhalif gruplarla birlikte hareket ediyor. Bu politika, hepsi yeniden su yüzüne çıkan aşiret sorunları, Güney ve Kuzey’in bölünme tehlikesi, İslamcı muhalifler gibi çatışmaları açığa çıkarmaya paralel olarak – kısacası, kaosa doğru– işliyor. Tunus ve Mısır’daki devrimci gelişmeler ve bunların tüm ülkelerde yarattığı sonuçlar, ABD’nin bölge üzerindeki planını son derece istikrarsızlaştırıyor: kendi kontrolünde yeniden yapılandırmayı amaçladığı, Irak’taki askeri varlığını, İsrail Devleti’ni ve parmağında oynatacağı bir dizi diktatörlüğü de kapsayan Büyük Ortadoğu planı.
Devrim ile karşı karşıya kalınca, sözde “demokratik geçiş” alanına girme ihtiyacı, ABD emperyalizminin bu “geçiş” ile ilişkilendireceği muhalif güçleri bünyesine katabilmesi için kartları tekrar karmasını gerektiriyor. Mısır’daki devrimci gelişmelerin seyri sırasında, ABD temsilcilerinin Müslüman Kardeşler ile görüşmesi bu gerçeği gösteriyor. Birleşik Devletler için yeni bir evre başlıyor. Boyunduruğu altında olanlar da dahil olmak üzere rejimler hizaya girmelidir.
Suriye’de Beşar Esad’ın iktidara geldiği 2000 yılından bu yana, özellikle de 11 Eylül 2001’den beri, rejim 2005’te birliklerini Lübnan’dan çekerek ve IMF’nin ekonomik taleplerini yerine getirerek gösterdiği gibi ABD ile ilişkileri yeniden inşa etmeye çalışıyor.
Bölgedeki gelişmeleri mevcudiyetine bir tehdit olarak gören rejim, ilk gösterilerin cereyan etmesiyle birlikte yoğun bir baskı uygulamaya başladı. Suriye’deki kitle hareketi, son on yıldır yaşam standartlarında yaşanan dramatik kötüleşmenin sonucu olarak ülkenin en yok sun bölgelerinde başladı. Özelleştirmeler, aşırı pahalılık ve para yardımlarının kesilmesi Suriye nüfusunun büyük bir çoğunluğunu yoksulluğa sürüklüyor.
2000’lere kadar, Beşar’ın babası Hafız Esad’ın rejimi, muhaliflerine uyguladığı aşırı baskıyı ve korumacı, sübvansiyona dayalı ekonomi politikasını bir arada yürüttü. Rejim, kendi aşiretinin bir kısmının ve destekçilerinin dış ticarete doğrudan katılımına izin verirken, aslında 1967’den beri İsrail Devleti’nin elinde bulunan Golan Tepeleri’nin geri alınmasından yana Siyonizm karşıtı bir söyleme dayanıyordu.
Beşar Esad’ın 11 Eylül ve II. Körfez savaşını takiben yürüttüğü siyasi ve ekonomik dönüşüm, rejim içerisinde Birleşik Devletler ile işbirliğini sürdürmeyi isteyenlerle buna karşı duranlar arasında yoğun çatışmaları körükledi. Bu durum, Beşar Esad’ın babasınınki kadar diktatör ama kendisini özelleştirme ve kuralsızlaştırma politikasının uygulaması, mali yardımların kesilmesi ve bölgesel dengesizlikleri keskinleştirilmesi ile sınırlama eğiliminde olan rejimini hedef alan toplumsal öfkeyle sonuçlandı.
Bu çerçevede, Beşar Esad karşıtı ayaklanma mevcut kimlik fikri çeşitliliğinin gevşemesine izin vererek rejim içerisindeki çeşitli grup ve fraksiyonlara yardımcı oldu. Suriye, yarım yüzyıldır liderleri, özellikle üst düzey subayları Alevi cemaatinden gelen ama Hafız Esad’ın iktidarı ele geçirmesinden sonra Sünni çoğunluğa mensup büyük işadamlarıyla yapılan anlaşma aracılığıyla istikrar kazanan rejim tarafından “korunan” bir halklar mozaiğidir (Sünniler, Şiiler, Aleviler, Dürzüler, Kürtler, Batılı Hıristiyanlar, Yunan Ortodokslar, Katolikler, Doğulu Hıristiyanlar, Süryaniler, vb.).
Devrime doğru ilerleyiş ile zayıflıkları ortaya çıkan krizdeki diktatörlük rejimlerin ABD emperyalizmini tatmin edemeyeceği bir dünyada ve bölgesel durumda, rejim kaynaklı fraksiyonların faaliyeti, ABD’de belli çevrelere ve – çok uzun bir süre rejim tarafından baskı görmüş– Müslüman Kardeşler’e bağlı muhalif gruplar ya da İsrail gizli servisinin faaliyeti merkezkaç güçlerin kontrolsüz gelişimini harekete geçirdi.
Devrimle karşı karşıya kalındığında, emperyalist düzenin korunması kaçınılmaz olarak savaş, bölünme ve kaosa neden olur. Çeşitli emperyalizmlerin ve uygulayıcılarının etkili müdahalesi halkların seferberliğini çıkmaza sürüklemektedir.
Tunus ve Mısır’daki devrimci süreçlere yanıt olarak, – özellikle 2001’den beri “savaş terörü”, “İslamcılık” ve el-Kaide kılıfı altında maaşa bağladığı rejimleri biçimlendiren– ABD emperyalizmi politikasına yeni bir yön verdi. Bundan böyle, “demokrasi” adına müdahalede bulunacaktı. Bin Ladin’in ölümüyle sonlanan askeri operasyonözenle seçilmiş bir zamanda gerçekleşti. Artık ABD emperyalizmi egemenliğini demokrasi ve reformlar bayrağı altında temin etme eğiliminde. Fakat şiar değişse de talepler değişmez, ulusları parçalamak ve iç savaşlar başlatmak anlamına gelse bile.
Bu nedenle, işçi hareketinin tarihinde daima siyasi kararlılığın belirleyici kriteri olan emperyalizme karşı mücadele ile emperyalizmin taleplerine tabi olma arasındaki seçimin daha da fazla keskinleşmesi bekleniyor.
Bölgedeki ilk askeri müdahale tehdidinde, IV. Enternasyonal bildirileriyle konumunu açıkladı ve savaş karşıtı faaliyetlerini artırdı. IV. Enternasyonal; Irak, Afganistan ve Fildişi Sahili’ndeki savaşlardan ve daha sonrasında da Libya’nın bombalanmasından sorumlu olan Birleşmiş Milletler’in (BM) tüm çağrılarını kategorik olarak reddetti.
IV. Enternasyonal, 14 Mart 2011 tarihli bildirisinde hatırlattı:
Kaddafi rejiminin barbarlığı bize ABD emperyalizminin Afgan ve Irak halkları için tayin ettiği kaderi unutturamaz. ‘İnsani müdahale’ ve ‘uçuşa yasak bölge’ye yapılan ikiyüzlü göndermelerin ardında, Libya’yı; petrolünü, gazını ve halkını doğrudan kontrol eden emperyalizm sorunu yatmaktadır. Ayrıca Mısır ve Tunus komşu halklarının devrimci süreçlerine, Cezayir ve Fas’ın bütünlüğü ve egemenliğine de doğrudan bir tehdit bulunmaktadır.
Komünist partilerin (KPler) ve Birleşik Sekreterya’nın (BirSek) içinde bulunduğu kriz nedeniyle ortaya çıkan “Sosyalist” Enternasyonal (SE) güçler, emperyalizmin “demokrasi için” kampanyasına çeşitli şekillerde iştirak ettiler.
SE ve onun çeşitli partileri Libya’ya askeri müdahaleye taraf olduklarını açıkladılar. KPler ve BirSek, bir yandan kendilerini “anti-emperyalist” olarak gösterirken, her biri kendi tarzında saldırıyı destekledi.
Nitekim Yeni Anti-Kapitalist Parti’nin (NPA) Tout est a nous! 10 gazetesinin, 10 Mart 2011 tarihli 93. sayısının başyazısı “Ne NATO ne Kaddafi – Halkın iktidarı” başlığını taşıyordu. 9 Mart’ta, hemen bir gün önce, NPA “Avrupa Birliği’nin Akdeniz’e dayanışma temelli müdahalesi için” başlıklı bir çağrı imzaladı. Devamında şöyle deniliyordu:
Kısa bir süre öncesine kadar Avrupa, Avrupa-Akdeniz Ortaklığı politikası yürütmekle övünüyordu. Tam da Avrupa-Akdeniz bölgesindeki ortak uluslar birer demokrasi olma yoluna girmişken bu amacın artık hayal olduğuna mı inanalım? Tüm Avrupa hükümetlerine ve AB otoritelerine gerekli önlemlerin ivedilikle alındığını temin etmeleri konusunda ciddi çağrıda bulunuyoruz.
NATO’ya Hayır… Peki, Avrupa Birliği’ne Evet mi?
18 Mart’ta NPA’nın internet sitesi, bir sonraki gün Paris’te gerçekleştirilecek “Libya halkı ile dayanışma gösterisi” için “birleşme” çağrısı yapan bir bildiri yayınladı. Bildiride şöyle deniliyordu:
17 Şubat ayaklanmasından beri Batılı hükümetler ve Arap diktatörlükleri duraksayıp kaçamak cevaplar verirlerken ve BM Güvenlik Konseyi’nin nihai kararı üzerinde anlaşmaya varmışlar gibi davranırlarken, Kaddafi tam bir dokunulmazlık içerisinde Libya halkına karşı suç işlemeye devam etmektedir (…). Libya’da kanun dışı bir karşı-devrim sürmektedir. Acilen harekete geçmeliyiz.
Eğer doğru anlıyorsak, insanların kaçamak cevaplar vermeyi bırakmaları ve Güvenlik Konseyi kararını onaylamaları gerekmekteydi!
19 Mart’ta, NPA gösteriye katıldı. Fakat bir gün önce BM Güvenlik Konseyi yeşil ışık yaktı ve 20 Mart Pazar günü Libya’ya hava saldırısı başladı. Aynı gün NPA şöyle dedi: “Askeri müdahale çözüm değildir, NPA olarak tırmanan militarizme karşı uyarıyoruz.”
Yine Fransa’da, KP ve NPA Libya’ya askeri müdahaleye muhalefetlerini duyurdular ve 26 Mart için Libya halkına destek gösterisine çağrıda bulundular. Bombardımanın durdurulmasına yönelik talebin bu tür bir gösteride bulunması beklenebilirdi. Ama böyle olmadı. Tam tersine, bu çağrı “savaşın tırmanmasına ve BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararına ilişkin olası herhangi bir kaymaya karşı uyanık” olmaya bir gönderme içermekteydi. Sivil halkı korumak adına hava saldırısına izin veren 1973 sayılı karar!
Emperyalizmin müdahalesi karşı-devrim aygıtlarının desteği ile bir dizi ülkede halk ayaklanmasının hedefinin şaşırmasına neden olup bölünme için genel bir çerçeve çizdiği halde, Tunus ve Mısır’daki devrimleri tek başına etkisizleştirmeyi başaramadı. Bu ülkelerde emperyalizm halkın seferberliği tarafından gafil avlandı. Bu seferberlik rejiminin başındakini devirdi, rejimde bir kriz yarattı ve kitleler taleplerinin gerçekleştiğini görmek için oluşan gedikten içeri akın ettiler. Durum böyle olunca, emperyalizm devrimci süreçte engeller oluşturmak, sınıf mücadelesini kontrol altına alıp zayıflatmak için “demokratik geçiş” ile ilişkilendirebileceği siyasi “muhalif” güçler bulmaya ihtiyaç duyuyor.
Mısır Örneği
Mübarek rejimini sonlandırmayı isteyen insanların gerçek bir kabarışıyla ile karşı karşıya kalınca, ordu halkın taleplerinin yanında olduğunu söyleyerek, kendini halkın güvenliğinin muhafızı olarak göstererek ve sonrasında da tüm çözüm yolları kapandığında Mübarek’in ülkeden ayrılışını hızlandırarak hareketi yönlendirme çabasına girişti. Birçok muhalif parti ve grup “halk taraftarı ordu” tezine inanıyor.
Gerçekler oldukça farklı. Ordu 60 yıldır Mısır rejiminin kalbinde yer alıyor. Mısır’ın tüm cumhurbaşkanı ve başbakanları ordu kademesinden geliyor. Askeri karargâhlar sadece devlet kurumlarının değil ülke ekonomisinin de stratejik merkezini oluşturuyor.
Askeri rejim, 1950’lerde bir ordu fraksiyonunun iktidarı ele geçirmesine, Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesine ve ekonomiyi kontrol etme – ve bunu yapabilmek için emperyalist baskıya denge olarak SSCB ile ilişkiler tesis etme – çabasına yol açan anti-emperyalist dalganın sonucu olan korumacı bir ekonomik sistem üzerinde temellenir. Uzun lafın kısası, geçmişte olduğu gibi günümüzde de bölgedeki politik hareketleri etkileyen Nasırcılık, Arap milliyetçiliği, “sosyalizme giden Arap yolu”na olan inanç, Arap ulusu gibi yanıltıcı bir perspektifi yaymak için Birleşik Sekretarya tarafından desteklenen de dahil olmak üzere tamamen kör inançtır.
Fakat hakim dünya ilişkileri ve SSCB’nin ABD’nin taleplerine gittikçe artan oranda uyum göstermesi ve Kremlin bürokrasisinin tavizleri nedeniyle, Mısır’daki askeri rejim kendini koruyabilmek için ABD emperyalizmine dönüş yapmak zorunda kaldı.
1973 yılındaki İsrail’e karşı savaş Mısır olmadan hiçbir çözümün mümkün olamayacağını göstermeyi amaçlıyordu. Mısır askeri rejimi, emperyalizmin kendisini bölgenin güvenliği ve istikrarında bir etken olarak tanımasını planlıyordu. Bu, Birleşik Devletleri Yahudi devletine olan ayrıcalıklı desteğinin uzun süreli olamayacağına inandırma meselesiydi. Mısır’ın 1974 yılında IMF’ye katılması; rejimin aşırı borçlanması ve bu yılları takiben borç faizinin ödenmesi için ekonomik korumacılığı sonlandıran bir siyaset yürütmesi ile sonuçlandı. Bu çerçevede, uluslararası “yardım”ın koşullarından biri İsrail Devleti ile ilişkilerin normalleşmesiydi.
1978’de Mısır ve İsrail, “Siyonist oluşum” varlığının bir Arap rejimi – herhangi bir tanesi değil – tarafından resmi olarak ilk kez tanındığı Camp David Antlaşması’nı imzaladı. Buna karşılık, Mısır ordusu her yıl 1,5 milyar dolar gibi büyük bir miktarla ABD idaresi tarafından desteklenmektedir. Geçen süre zarfında, askeri aygıt Mısır ekonomisinin (tersaneler, limanlar, kamu binaları ve iş sektörü, turizm vb.) kontrolünü ele geçirmiştir.
İşte bu askeri aygıt, tam bir politik ekonomik güç ve baskı ahtapotu olarak, rejimin kendisidir.
Mısır’da mevcut kitle hareketleri başlar başlamaz ABD emperyalizmi Mübarek’i destekleyerek ve reform çağrıları yaparak rejimi korumaya çalıştı; sonrasında da Mübarek’in ülkeyi terk etmesini talep edenhareketin büyümesiyle karşı karşıya kaldılar. Ordu tarafından kontrol edilen ve ABD tarafından desteklenen sözde “demokratik geçiş” süreci ile ABD tehdit dolu yol haritasını açıkça belirledi: Mısır ile imzalanan uluslararası antlaşmalara uyulmalıdır. Açıkça bu, İsrail Devleti ile imzalanan Camp David Antlaşması’na gönderme yapmaktaydı.
Mısır’ın bölgedeki ABD düzeninin kilit unsuru olması nedeniyle Mısır’daki sürecin, Tunus’ta devam etmekte olan (işçilerin devrim hareketi, UGTT’nin varlığı, halk komitelerinin oluşturulması ile görünür hale gelen) kadar geniş ölçekte olmasa da küresel etkisi vardı.
Mübarek’in ülkeden ayrılmasının ardından ordu, mevcut uluslararası antlaşmalara uyulacağının sinyalini açıkça verdi. Kitleler hareketleri kapsamında, demokratik ve toplumsal isteklerini Yahudi devleti ile yapılan anlaşmaların reddi talebiyle birleştirdilerse de önemli muhalif partilerin hiçbiri bunu dile getirmedi.
Sözü geçen ve geleneksel konumu İsrail Devleti’nin tanımamak ve İsrail ile yapılacak herhangi bir anlaşmada yer almayı reddetmek olan Müslüman Kardeşler, sıra kendisine geldiğinde uluslararası anlaşmalara uyulmasına taraf olduğunu açıkladı.
Ordu, askeri aygıtı sorgulayan ilk gösterileri ve oturma eylemlerini engelinde Müslüman Kardeşler, kendilerince “devrimin saffında” yer alarak orduyu savundular.
Rejimin sonlanması talebinin gittikçe büyümesi karşısında askeri kadro, Kurucu Meclis talebine karşı çıktı ve – bir grup siyasi parti ile birlikte– hileli bir anayasa reformu organize etti. Bu durum karşısında bazı muhalif partiler boykot çağrısında bulundu; buna karşılık, Müslüman Kardeşler sadece bu işbirliğine katılmakla kalmadı bu reform için oylama çağrısında bulundu. Böylelikle – karşı-devrimci ABD düzeninin “istikrar” unsuru olduklarını– geçmişte ve şu an ne olduklarını göstermiş oldular.
Askeri rejim, düzenin yeniden tesisi adına ve “demokratik geçiş”i garantilemek için grevleri “yasadışı” kılma ve böylelikle bu dikteyi kabul etmeyen işçileri dava açmakla tehdit etme kararı aldı. Bu karara rağmen grevlerin sayısı her işkolunda arttı ve engellemelerle karşılaşıldı.
Geniş muhalif kesimlerin, özellikle güçlü Müslüman Kardeşler’in “demokratik geçişi” desteklemesi gerçeği, tüm halkın kitlesel rejimin yıkılmasını amaçlayan seferberliğinde pek önemli değildi. Birkaç aşırı-sol gücün rejim sorununa değinmeden devrim ve kitlelerin kendiliğinden örgütlenmesi üzerine dersler vermesi sınıf mücadelesinin ortaya çıkardığı sorunları muğlaklaştırmayı amaçlıyordu.
Emperyalizmin kölesi askeri bir rejimi, talepleri nedeniyle karşısına alan işçi hareketi, rejimin defedilmesi sorununa odaklandı. Her öznel hareket bu genel sorunun ortaya atılmasını amaçlıyordu. Böylelikle, bu yılın [2011 yılı] mayıs ve haziran aylarında tüm işkollarında devam eden grev dalgasının ardından bir kez daha tek bir talep gündeme geldi: rejimin sonlandırılması.
Temmuz ayının başlarında bir kez daha yüz binlerce Mısırlı ülke çapında gösterilerde bulundu. Önceleri küçük bir azınlığın yükselttiği sloganlar daha büyük işkolları tarafından sahiplenildi: “Halk, Mareşal’in 11 gitmesini istiyor” ve “Halk, rejimin gitmesini istiyor”. Örgütlü olarak yaygın gösterilerde yer alanların arasında gücünü binlerden alan üniversite öğretmenleri, üç haftadır grevde olan Süveyş Kanalı İdaresi işçileri delegasyonu, ticari liman ve tersaneler işçileri vb. göze çarpıyordu. Tüm bunlar süreçlerin işlemekte olduğunun göstergesiydi.
UGTT’nin kilit rol oynadığı Tunus’un tersine, Mısır’da bağımsız bir ulusal işçi sendikası örgütlenmesinin yokluğu tüm yükü hareketlere bırakıyordu. Mısır Sendika Federasyonu (ETUF) rejimin bir kurumu, çarkın dişlilerinden biri, işçi sınıfını kontrol etme araçlarından biriydi. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) tarafından fonlanan Mısır Bağımsız Sendikalar Federasyonu’nun (EFIU) varlığı ve sivil toplum kurumlarının (STK) – dışarıdan fonlanan– sayısındaki hızlı artış bağımsız işçi sendikalarının kurulması önünde engeldi. Bu durum, geniş Mısır işçi sınıfının rejim karşıtı halk ayaklanmasının merkezinde örgütlü bir güç olarak toplanmasını daha da güçleştirdi.
İşçiler mücadeleleri esnasında hem işyerlerindeki resmi sendika yapılarından hem de mevcut bağımsız sendikalardan yararlandılar. Fakat bu ayrılığa – ve askeri aygıtın ilan ettiği grev yasağına– rağmen ülkedeki birçok fabrika ve işletme özel talepleri olan grev dalgasıyla karşılaştılar. Tüm bu gelişmeler Mısırlı kitleleri 8 Temmuz’da bir kez daha “Şerif istifa!” 12 diye haykırmak için Kahire’nin Tahrir Meydanı’nda bir araya getirdi.
Bu durum, hükümeti bir taraftan – halkın anti-emperyalist taleplerine taviz vererek– yeni IMF kredilerini reddettiğini duyurmaya, öte taraftan da İsrail Devleti’ne pazar fiyatının altında doğal gaz satışından sorumlu olanlara karşı yasal takip başlatmaya zorladı. Açık ki Camp David Anlaşması’ndan beri Siyonist devlete gaz satan rejimin, şimdi suçluları araması işlemekte olan süreçlerin bir göstergesidir. 8 Temmuz gösterilerinde “İsrail’e gaz, halka çerez parası!” gibi sloganlar duyulabilirdi. Bu, geniş kitlelerin acil talepleri ile İsrail Devleti ve ABD’yle yapılan anlaşmaların feshi arasında bağlantı kurduğunun bir göstergesidir. Diğer bir deyişle, her açıdan tam bir ulusal egemenliği engelleyen tüm uluslararası anlaşmaların reddinin.
Tunus’taki Devrimci Dalga
Tunus’taki devrim dalgasının derinliği, şüphesiz geçmişi 1920’lere uzanan tarihi işçi sendikası federasyonu Tunus Genel İşçi Sendikası’nda (UGTT) örgütlenen işçi sınıfının pozisyonu ve merkezi rolünden kaynaklanmaktadır.
İşçi sınıfının yapılandırılmış olması gerçeği, kitleler en küçük olan da dahil olmak üzere rejimin tüm kurumlarını tasfiye etmek için harekete geçtiğinde, toplumun inşa edilmesine yardımcı oldu. Nitekim gençlik ve işçiler – rejimin yerel mevki sahiplerinin (yerel yönetim, polis) kaçtığı gerçeğiyle kaşı karşıya kalınca– her şeyden önce kendilerini korumak amacıyla yerelde toplumun örgütlenmesi sorumluluğunu almak zorunda kalan savunma komiteleri kurdular. Bunu yaparak, bu komiteler, emperyalizme hizmet eden rejimin karşısına işçilerin iktidarını yerleştirerek bir ikili iktidar durumuna aracılık ediyorlar.
İşçi sınıfının UGTT’yi güçlendirdiğini ve yine bu hareketin bir parçası olarak – UGTT’nin belirleyici katılımıyla– komiteler oluşturduğunu gösteren bu durum, siyasi partilerin ve grupların (sadece Maocu bir parti olan Tunus İşçileri Komünist Partisi (PCOT) ve İslamcı parti En-Nahda yeraltı örgütlenmesi olarak güçlerini sürdürdüler) varlığının acımasız diktatörlük nedeniyle neredeyse ortadan kaldırıldığı gerçeğini de yansıtmaktaydı. Bu nedenle, ilk aşamada, “Ekmek, su! Bin Ali’ye Hayır!” talebinde temellenen kitle hareketleri bu kadar hızlı ve ileri gidebildi.
UGTT’yi de beraberinde sürükleyen devrimci seferberlik, Bin Ali’nin partisi RCD’nin resmi görevlilerinin oluşturduğu büyük güçlerin desteği ile 14 Ocak’tan sonra yürürlüğe giren iki demokratik geçiş hükümetini istifa etmeye zorladı.
Kitleler rejimi defetmek istiyordu. Gannuşi hükümetlerinin düşmesinin ardından, – yaşı 85’i aşkın, bu yüzden saygın fakat herhangi bir gelecek planı olmayan, 1990’larda Bin Ali’ye doğrudan bağlı kalmadan Temsilciler Meclisi Başkanlığı yapan ve öte yandan Burgiba 13 hükümeti eski devlet bakanı– Cahit Essebsi’nin başbakanlık mevkiini kabulü, belli partilerin işbirliği ile “demokratik geçiş”in kabul edilmesinde bir fırsat olacaktı.
Yeni hükümet bunu yapabilmek için “geçici” olduğunu duyurdu ve temmuz ayında Kurucu Meclis seçimleri için çağrıda bulundu, çünkü aksi halde bir Kurucu Meclis talep eden devrimci sürecin karşısında duramazdı. Bu talep, savunma komitelerinin çağrısıyla gerçekleşen 4 Mayıs gösterisinin ardından, Gannuşi hükümetinin düşmesini dayatan halk seferberliği sayesinde kazanılmıştı.
Bu durum, “Devrim Hedeflerinin Gerçekleştirilmesi, Siyasi Reform ve Demokratik Geçiş Yüksek Kurulu” (HAARO) [kısaca “Yüksek Kurul” – çn] başkanı İyad Bin Aşur tarafından tanındı: “Başkanlık seçimlerine doğru giderken, Kurucu Meclis fikrini dayatan halkın kendisidir.”
Hükümet tarafından bağımsız bir organ olarak devreye sokulan bu “Yüksek Kurul”a hükümet politikalarını izleme ve seçimleri Kurucu Meclis’e hazırlama görevi verildi. Yüksek Kurul, hukuki uzmanlar, diğer bilirkişiler ve önemli şahsiyetlerin yanında “aşırı sol” da dahil olmak üzere siyasi parti temsilcilerini bir araya getirdi. Kuruluşu kesinlikle hükümet meşruiyetinin yokluğuna işaret etmektedir, fakat en önemlisi “demokratik geçiş”in tüm politik güçler tarafından kabulünü ifade etmektedir. Sözüm ona geçişi gözlemlemek için muhalefeti içeren bir “Yüksek Kurul” gerekliydi, ama aslında amaçlanan hükümete meşruiyet kazandırmaktı. “Aşırı sol”dan İslamcı partilere kadar tüm partiler, rejimin mirasçılarıyla işbirliği için emperyalizmin “demokrasi” kampanyasında çizdiği yolu izleyen bir çerçeveye sahip “Yüksek Kurulu” kabul ettiler.
Bunun da ötesinde, HAARO Başkanı Aşur şu açıklamada bulundu: “İnsan hakları için asgari siyasi standart ve şiddetin kesinkes reddi üzerinden tüm adayların uymak zorunda olduğu ‘cumhuriyetçi bir pakt’ hazırlığındayız.” “Siyasi standartları” belirlemek için “aşırı sol”dan eski RCD’ye oradan İslamcılara kadar herkese cevap verecek “cumhuriyetçi bir pakt”? Yabancı sermayenin kamulaştırılması da bu standartlara dahil mi acaba?
Benzer şekilde, ordunun Bin Ali rejimi iktidarının kötü muamelelerinde hiçbir şekilde rolü olmadığı ve şimdi de devrimin yanında yer aldığı miti etrafında gösterilerde bulunan birçok parti, ordunun eskiden olduğu gibi şu anda bir parçası olduğu rejim kurumlarının ortadan kaldırılması sürecinin engellenmesi amacına hizmet etmektedir.
Bu çerçevenin yürürlüğe girmesiyle Essebsi hükümeti işe kitlelerin seferberliğiyle başladı.
Hükümet merkezinin önünde bir işgal düzenleyen grev gözcülerini dağıtmak için güç kullanan ve göstericileri baskılamaya başlayan bu “demokratik” orduydu. Provokasyon eylemleri çok daha sık olmaya başladı. Rejimin çeteleri tarafından şiddet eylemleri tertiplendi. Grevlere karşı “UGTT defol” yazılı dövizlerle düzmece gösteriler düzenlendi. İşçi militanlarına saldırıların, UGTT’nin yerel ofislerine yapılan aramaların sayısı oldukça arttı; tehditler, barışçı gösterilere polisin güç kullanarak yaptığı müdahaleler, yüzlerce adli suçlunun kaçmasına ve yakın bölgelerde saklanmasına neden olan cezaevlerinin ateşe verilmesi… Kısacası, şiddet ortamının ve güvensizlik hissinin yaratılması.
Bu durum karşısında, Metlavi Halkı’nın Devrimi Savunma Komitesi, 10 Mart tarihinde, yaratılmış sözüm ona aşiret çatışmalarında kiralık yandaşların provoke ettiği şiddete tepki gösterdi:
Huzursuzluk, 10 Mart Perşembe günü bir takım RCD rejimi yandaşının, halk arasında düşmanlığı ve aşiret çatışmasını kışkırtmak amacıyla şehrimizin duvarlarını yazılaması ile başladı. Halkın tartaklanması ve mallarının yakılması ile durum tehlikeli bir hal aldı. Atılan taş ve molotof kokteyllerin sonucunda birçok kişi yaralandı ve bir kişi hayatını kaybetti.
Polis ve ordunun müdahalesi ile durum daha da kötüleşti. Samia Brahmi adlı kadın, bazı medyada yer aldığı gibi av tüfeğinden çıkan kurşun nedeni ile değil, helikopterlerden açılan ateş sonucunda şehit düştü. Vurulduğu sırada olayların devam ettiği yerden uzakta, evinin önündeydi. (…)
İşlerle ilgili sorun çözülmeden ve [Gafsa] Fosfat Şirketi 14 tekrar çalışmaya başlamadan durumun normale dönmesi Pazar gününü buldu.
Bölgemizde ortaya çıkan rahatsızlar oldukça ciddiydi.
Tek amaçları halkın bölünmesi olan bozguncuların hedefi devrimi ileri taşıyan talepler etrafında oluşturduğumuz birlikteliğimizdi. Bölünme, Bin Ali rejiminin fark gözetmeden kanını kuruttuğu, fakirlik ve sefalete ittiği işçilerin, köylülerin ve işsizlerin menfaatine değildir. (…)
Bizim talebimiz şudur: herkes için iş. Bu da kararlılığımızın ve birlikteliğimizin temeli ve hareketimizin çimentosudur. Bu talebi, istikrarlı ve haysiyetli bir yaşamın garantisi olması nedeniyle devrimin başından beri savunmaktayız. (…) Bu savaşa birlikte başladık ve birlikte kazanacağız, çünkü bu bizim, bölgemizin ve ülkemizin geleceği ile ilgilidir. Gafsa Fosfat Şirketi binlerce işçiyi istihdam ederek işsizliği kesin olarak sonlandırabilecek kapasitedir.
Metlavi Halkı’nın Devrimi Savunma Komitesi, durumun ciddiyetinin bilicinde olarak, istihdam mücadelemizi durmaksızın sürdürmek için sükûnet ve birlik çağrısı yapmaktadır. 15
Metlavi Komitesi daha sonra 25 Nisan 2011 tarihinde aşağıdaki bildirgeyi kabul etti:
Komite üyeleri olarak bizler, özellikle hükümetin devrimi kendi başına gerçekleştirmiş yüce halkımızdan onu gasp etme teşebbüslerinin ardından, devrimin kazanımlarının korunması için Devrimi Savunma Komiteleri’nin ulusal bir kongre düzenlenmesi çağrısında bulunmaktayız.
Belli siyasi partiler hedeflerine ulaşmak için olayların gidişatından faydalanmaya çalışmaktadır. Sonunda ölüm bile olsa başaramayacaklar.
Hükümete istihdam ile ilgili sorumluluklarını üstlenmesi çağrısı yapıyoruz, çünkü çalışmak bir haktır, tüm uluslararası anlaşmalarca kabul edilen bir kazanımdır. Yabancı ve kişisel çıkarlara hizmet etmek için devrik rejim altında satılan tüm ulusal teşebbüslerinin yeniden millileştirilmesine dair sorumluluklarını da yerine getirmesini istiyoruz.
Gafsa Fosfat Şirketi bu teşebbüslerin arasındadır.
Bu türden bir hainlik yüce halkımızı gafil avlayamaz.
Çok yaşa özgür ve bağımsız Tunus! Şehitlerimize şan olsun! 16
Komitelere yapılan bu ulusal konferans çağrısı, içinde “aşırı solun” da bulunduğu tüm politik partilerin katıldığı HAARO ile tezat oluşturmaktaydı. Tek bir parti bile – ulusal bir konferans çağrısı yoluyla– komiteler meselesini Kurucu Meclis’te halkın egemenliği hususunda ısrarcı bir tutum olarak ortaya atarak, halkın Kurucu Meclis taleplerini kesin ve açık bir şekilde ifade eden Metlavi Komitesi’ni desteklemedi.
Şiddet çarçabuk Metlavi Komitesi’ni vurdu: yerel büroları yakıldı, bazı militanlar vuruldu ve yaralandı, diğerleri ise tehdit edildi.
“Devrimci” partiler sessizliklerini ve kayıtsızlıklarını korurken, rejim Devrimi Savunma Komitelerini sessizleştirme girişimini sürdürdü.
“Düzenin Yeniden Tesisi”
Başbakan Cahit Essebsi şunları söyledi: “Düzeni yeniden tesis etmeliyiz. Grev ve gösteriler durmalıdır.”
Fakat bu “düzen” çağrısına rağmen, haziran ayı boyunca ülkenin çeşitli işkollarında ve bölgelerinde grevlerin sayısı arttı. Ücretler ve çalışma koşulları ile ilgili, alt-sözleşme ve taşeron iş statülerine karşı tanınmış iş statülerinin geçerli olması lehine ve hepsinden önemlisi çalışma hakkı için düzenlenen grevler. Üniversite mezunlarının ülke çapında işsizlik oranı yüzde 30 civarındaydı (Gafsa, Metlavi, Sidi Bozid ve El Kef bölgelerinde yüzde 40’ın üzerindeydi).
Üniversite mezunu genç işsizler hareketi kitleselleşti. İstihdam talebini dile getirerek, Avrupa Birliği ortaklık anlaşmasının taleplerine doğrudan karşı durdular.
Bölgeden bir sendikacının açıkladığı gibi:
İşsizlik sorunu ciddi ve acil önlemleri gerektirir. Ve bu ciddi ve acil önlemler, fosfat atığının değerlendirilmesi ve alçıtaşı yataklarının kullanılması gibi çeşitli sektörlerde muazzam istihdam kapasitesine sahip olabilecek Gafsa Fosfat Şirketi’nin millileştirilmesi anlamına gelmektedir.
Sadece siyasi bir karar, bu genç mezunların kitlesel ölçüde istihdam edilmesine olanak sağlayacaktır. Mevcut durumda, Tunus’un Avrupa Birliği ortaklık anlaşması sadece özelleştirmeyi ve kuralsızlaştırmayı gerektirmiyor aynı zamanda millileştirmeyi yasaklıyor, yabancı yatırımı özendiriyor ve kamu teşebbüslerine yapılacak mali yardımlara izin vermiyor. Avrupa Birliği ile yapılan ortaklık anlaşmasına uyulması durumunda gençliğin ve işçi sınıfının tek bir temel talebi bile yerine getirilemez. Siyasi güçlerin her birinin, Devrimi Savunma Komitelerini tecrit etme ve boğmanın yollarını aramalarının nedeni de bu.
Aynı dönemde, devam etmekte olan hareket birçok teşebbüste ortaya atılan taleplerde başarı kazandı. Bu devrimci sürecinin sonucu olarak, UGTT kamu sektöründe alt-sözleşme uygulamasını sonlandırmayı ve bu işçilerin kamu sektörüne, ama aynı zamanda fosfat endüstrisi gibi belli özel sektörlere entegrasyonunu başardı. Ülkenin birçok kasaba ve kentinde çalışma hakkı için hareketlerin büyümesi, bir kez daha hareketlerin merkezileşmesi sorununu ortaya koyan yeni bir evrenin başlamakta olduğunu gösterdi. Sidi Bozid’de 16 Temmuz tarihinde üç kişinin ölümüyle sonuçlanan, kitleleri bastırmak için kullanılan şiddet, rejimin korktuğunun kanıtıydı. 19 Temmuz’da hükümet merkezinde düzenlemek istenen bir gösteri ordu tarafından acımasızca engellendi. Fakat hareketin önderliği bu şekilde ortayaçıktı. Devrimi yapan bir taban hareketiydi ve bu taban hareketi devrimi devam ettirecek, aşamalarını öngörmek de mümkün olmayacak.
Her hareket, her türlü talep kısmi de olsa Avrupa Birliği ve IMF tarafından Tunus’a dayatılan tahakkümcü bağlara karşı direnme eğilimindeydi.
Zira Tunus ekonomisinin gerçek efendileri onlardır. Lev Troçki’nin de açıkladığı gibi “Sömürge ve yarı-sömürge ülkeler yerli sermayenin değil, dış kaynaklı emperyalizmin boyunduruğu altındadır.” 17 Devrimin – “Ekmek, su! Bin Ali’ye hayır!”– taleplerini yerine getirmek ekonominin kontrolünü gerektirir ve bu nedenle, tahakkümcü emperyalist bağları koparma ve rejimi ortadan kaldırma yolu izlenmelidir.
Troçki’nin işaret ettiği gibi:
Görevler geniş tarihsel anlamı ile demokratik olduğu müddetçe, burjuva demokratik görevlerdir, fakat bu noktada, burjuvazi bunların üstesinden gelmekten acizdir. (…) Demokratik görevler mücadelesi esnasında, proletaryayı burjuvazi ile karşı karşıya bırakmaktayız.
Ulusal Kurucu Meclis sloganı “demokratik” bir slogandır, fakat Tunus gibi emperyalizmin hâkimiyetinde olan bir ülkede devrimci demokrasinin bir sloganıdır, çünkü ulusal demokratik özlemlerle işçilerin ve köylülerin sosyal özlemlerini birleştirmektedir ve bu özlemleri yerine getirebilecek hükümetin biçimi sorusunu ortaya atmaktadır.
Kurucu Meclis Meselesi
Temmuz 2011 tarihinde bir Kurucu Meclis seçimi yapılması için çağrıda bulunma kararı açık ki Tunuslu kitlelerin devrimci hareketinin bir zaferiydi. Aylarca hedef, “demokratik geçiş”in garantilenmesi için Batılı hükümetlerin desteği ile rejimin “reformu” idi – ki böylelikle sürekliliği sağlansın. Emperyalizmin aktarma kayışı rolündeki rejimin esasına dokunmadığı sürece herhangi bir “anayasal düzenleme” kabul edilebilirdi. Bu Mısır’da sahnelenen senaryonun kesinlikle aynısıdır.
Fakat Tunus’ta, Kurucu Meclis talebi kısa bir sürede mücadele halindeki kitleler tarafından üstlenildi. Aynı zamanda UGTT tarafından somutlaştırıldı ve en sonunda tüm siyasi partilerin bu talebi desteklemesi sağlandı. Bu talep, Fransız sömürgeciliğinden kurtulmak için verilen mücadelenin bir parçası olarak kendilerine Düstur (Arapça “anayasa”) ya da neo-Düstur [Yeni Anayasa – çn] adını veren örgütlerin 18 var olduğu bir ülkenin tarihine dek uzanır. Bu nedenle halkın bilincinde Düstur (Anayasa) talebinin, halkın ve ulusun egemenliği ile açıkça bir bağı vardır.
Ve emperyalizm söz konusu olduğu müddetçe, Tunus için egemenlik kesinlikle söz konusu değildi.
Böylelikle seçimlerin gündeme gelmesinden sonraki süreç gelgitli yaşandı. Bir grup parti, insanların yasallığını daha yeni kazanmış partileri tanımaması gibi anlaşılır argümanlarla seçimlerin ertelenmesini istedi. HAARO ve seçim kanunun hazırlanmasından sorumlu komisyon – “teknik nedenler” sebebiyle– seçimlerin sonbahara kadar ertelenmesinden yana olduklarını duyurdular. İlk tarihe sadık kalınmasını isteyen Fransız hükümetini ve seçimlerin ertelenmesini isteyen Birleşik Devletleri destekleyen farklı görüşler hükümet içerisinde çatışma yarattı. Başbakan Essebsi ertelemenin söz konusu olmadığını söyledi. Birkaç gün sonra seçimler resmi olarak Ekim 2011 tarihine ertelendi.
Bu koşullarda, o tarihe kadar (eski RCD’den doğan yaklaşık 20 parti de dahil) 105 parti kurulmuştu ve seçim kampanyası başladı. Erteleme kararıyla beraber seçimleri yeni bir anayasa hazırlama için geçici olarak görevlendirilmiş bir Kurucu Meclis seçimine yönlendirme girişimi – partiler arasında bir program üzerinden yapılan tartışma vasıtasıyla – organize edildi.
Bazı partilerin yürüttüğü (bazı durumlarda gerçekçi ama bazılarında tamamen gerçek dışı) seçim kampanyaları, anayasa seçimlerini milletvekili seçimlerine dönüştürmeyi ve böylece rejimin “reformunu” ve “demokratikleştirilmesini” gerçekleştirirken, mevcut rejimi sürdürmeyi amaçlıyordu.
Amaç; rejimi ve tüm kurumlarını ortadan kaldırmayı ve tahakkümcü emperyalizmle bağların “Ekmek, su! Bin Ali’ye Hayır!” talebi üzerinden koparılmasını içeren bir halk egemenliği ve ulusal egemenliğin hedeflendiği herhangi bir anayasal sürecin içini boşaltmaktı.
Kurucu Meclis, bir deli gömleği gibi kendi kanununu Tunus’a dayatan Avrupa Birliği’nin ortaklık anlaşmasını bozmadan ne tür bir egemenlik tasavvur edebilir? Bin Ali rejimi tarafından özelleştirilip uluslararası spekülatörlere devredilen ülke zenginliğinin millileştirilmesini içermeyen ne tür bir egemenlik olabilir?
Çözülmesi gereken sorun buydu ve bunu yapabilmek için krizdeki rejimin, demokrasinin en yüksek biçimi olarak sunulan seçim rekabetinde “muhalif partiler” ile yüzleşmesi gerekiyordu.
Başkentte dini eleştiren feminist bir filmin gösterilmesinin ardından kiralık eşkıyalar fiziksel şiddet içeren bir saldırı gerçekleştirdi. Doğrudan “İslamcılar” suçlandı. İslami parti En-Nahda şiddet eylemlerini kınadı. Birkaç gün sonra “sakallılar”dan birinin polis memuru olduğu ortaya çıktı.
Provokasyonun özel bir amacı vardı: anayasal çerçeveye resmi olarak uyumu sağlamak seküler bir yaklaşıma odaklanmayı gerektiriyordu. Yeni Tunus laik bir devlet olarak kalmalı mıydı?
Birdenbire “laikler” (tüm sınıflardan ve görüşlerden – eski RCD, aşırı sol vb.) ile “İslamcılar”ı (tüm sınıflardan) karşı karşıya getiren bir tartışma başladı.
Bir grup parti, dernek ve feminist grup İslamcılığa karşı laikliği savunan bir kampanya başlattı (Bu kampanya bazılarına Bin Ali iktidarını hatırlattı). En-Nahda kendi payına şeriat istemediğinin güvencesini vererek ve Türkiye’den ılımlı Müslüman parti –ABD emperyalizminin de desteklediği– AKP’yi örnek aldığını açıklayarak karşı saldırıya geçti.
Bu “tartışma”, devrimin temel meselesini ekarte etme isteğinin bir ifadesiydi: ekonomik ve toplumsal sistem meselesi. Laiklerin ve İslamcıların büyük kısmının üzerinde hemfikir olduğu bir mesele… Avrupa Birliği ve IMF’nin etkilenmemesi gereken bir mesele.
UGTT’nin Rolü
Baskı, şiddet, provokasyonlar ve partilerin işbirliği bağımsızlık eyleminde izlenen yolu kitleler için daha zorlaştırdı ve bu noktada, hükümet merkezinde gösteriler düzenleyerek rejimin düşmesini talep eden kitle hareketinin herhangi bir şekilde merkezileşmesini frenledi. Bu aynı zamanda, başkentteki gösterilerin fitili konumundaki komitelerin eylemlerini de duraklattı.
Ve fakat bu süreçte, farklı bölgelerde bir dizi kısmi işçi (ve genç mezunların) hareketleri gelişmekteydi. Bu hareketler, katılan işçilerin bilincinden bağımsız olarak, emperyalizmin boyunduruğuna karşı ortaya çıkıyordu ve bir kez daha merkezileşmeye yönelik eğilimi ifade etmekteydi.
Burada işçi sınıfının bütün pozisyonu ve rolü süregiden devrimin başını çekmektedir. Devrimci sürecinin en başından beri işçiler bu süreçten yararlanmak için UGTT’ye başvurdular. Bu hareket kapsamında, UGTT militanları gösterilerin ve aynı zamanda Devrimi Savunma Komitelerinin denetimini sağladılar. Bu komitelerin şu an için kontrol altında olması UGTT’nin işçilerin tek ulusal örgütlenmesi olarak rolünü daha da güçlü olarak vurgulamaktadır.
UGTT, Tunus’un ulusal bağımsızlığını takiben ortaya çıkmamıştır. Kökleri Tunus’taki sınıf mücadelesinin tarihine dayanmaktadır: işçi hakları mücadelesini ulusal bağımsızlık mücadelesi ile birlikte yürüten Tunus Genel İşçi Konfederasyonu’nun (CGTT) Eylül 1924’te kurulmasına öncülük eden, Ağustos 1924 tarihinde Tunus ve Bizerte’de eşit ücret talebiyle düzenlenen büyük tersaneler grevine dek gider. Yıllar boyu devam eden sınıf mücadelesi, işçi hareketinin tüm bileşenlerini bir araya getirerek 1947’de UGTT’nin doğumuna tanıklık etti. UGTT Kongresi 1955 yılında, sömürge mallarının millileştirilmesi ve toprak reformu için bir karar önergesi kabul etti. UGTT, 1956’da Tunus’un bağımsızlığına öncülük eden harekette büyük rol oynadı. Açıkçası, bağımsız Tunus tarihi merkezi iktidar ve sendika konfederasyonu arasındaki belli bir tip ilişkinin kurulmasına tanıklık etti. UGTT, önderliği aracılığıyla devlete yarı-entegre olurken, aynı zamanda bir sendika konfederasyonu olarak işçi sınıfı için örgütlenme yapısından uzaklaşmadı. Ancak hiçbir zaman bir devlet kurumuna, bir devlet sendikasına dönüşmedi. Bu durum, gelecekteki birçok çelişkili gelişmeye ışık tutmaktadır. 1978 yılında UGTT genel grev çağrısı yaptı ve ardından gelen baskı dönemi 500 kişinin ölümüyle sonuçlandı. Bunun üzerine konfederasyon hiçbir yöneticisinin iktidar partisinde sorumlulukalamayacağına karar verdi; UGTT’nin kurucularından biri olan Aşur Habib parti ile tüm bağını kopardı. Elbette, karşı taraf da hamle yaptı. Bin Ali rejimi altında UGTT önderliği yakından kontrol ediliyordu, fakat örgüt varlığını sürdürmeyi başardı. Böylelikle, 2011 patlamasını hazırlayan ve duyuran ilk büyük sınıf hareketi, 2008 yılında UGTT’nin bölgesel birimi ile birlikte küçük bir maden kasabası olan Redeyef’te “Yolsuzluğa hayır! Çalışma hakkı ve onur için!” sloganı altında meydana geldi.
Bu tarihsel şartlarda, devrimci gelişmeler sırasında işçiler mücadele için tarihi işçi konfederasyonlarına sıkıca tutundular. 600 bin üyesi olan (11 milyonluk bir ülkede) UGTT, 14 Ocak 2011 tarihinden beri 200 binin üzerinde yeni üyeye ulaşmıştır.
Elbette her türden akım kendisini UGTT saflarında ifade etmektedir. UGTT işçi sınıfının örgütlendiği bir çatıdır, bu nedenle farklı siyasi güçlerin müdahalesine olanak sağlayan – keza, yüzleşmelerinin de gerçekleştiği– bir yapıdır.
Bin Ali’nin devrilmesini takiben kurulan yeni bir hükümet UGTT’ye yakın üç üyeyi de içeren RCD’nin eski tüfeklerinden oluşmaktaydı. Bu karar, UGTT’nin belirli birimleri arasında anlaşma olmaksızın mümkün değildi. Fakat UGTT’nin ulusal kadrolarının, bölgesel ve federasyon yetkililerinin tepkisi, sendika yönetim kurulunun bu üç kişinin geri çekilmesini talep eden bir karar almasıyla sonuçlandı ki bu da hükümeti düşürdü.
Benzer şekilde, UGTT Libya’daki savaşa karşı, kredilerin ve borç geri ödemelerinin durdurulması yönünde Kurucu Meclis seçimleri için greve gitti. Geçici hükümetin Avrupa Birliği ile yeni bir anlaşmayı görüşme yetkisini reddetti.
Bu, işçi sınıfının – merkezi konumunu koruyarak– kendi örgütünün kontrolünü tekrar ele almaya çalışmasına tanıklık eden devrimci sürecinin bir kanıtıdır.
Açıkçası bu; rejimden ve yurtdışından, özellikle de ITUC önderliğinden kaynaklı baskı sonucu ortaya çıkan konfederasyon içi tartışmalar ve çatışmalar olmaksızın gerçekleşmedi. UGTT Genel Sekreterliği bu nedenle Avrupa Sendika Konfederasyonu (ETUC) Kongresi’ne davet edildi. ETUC ve ITUC, Haziran G20 Zirvesi’nde Tunus’a yeni bir “mali yardım” teklifi yönünde çıkış yapmıştı.
Fakat her şeye rağmen gerçek olan şu ki UGTT’nin varlığının – tek ulusal işçi sınıfı örgütü olarak– bir sınıf mücadelesi meselesi olduğudur.
UGTT’den federal bir yetkili şu açıklamayı yaptı:
Cahit Essebsi hükümeti, Kurucu Meclis seçimlerine dek mevcut devlet işlerinin yürütülmesi görevine sadık kalmamaktadır. Tam tersine, G8 çatısı altında, 20 milyar dolarlık kredinin alımı ulusun yükünü artırmıştır. Bu sadece emperyalist güçlerin işine yarayacak çok ciddi bir meseledir. Bugün, ne bizi yaygın işsizlik döngüsünden çekip çıkaracak düzenli bir ekonomi ne de büyüme politikası mevcuttur.
Var olan tek şey, kamu borçlarındaki artış ve ülkemizin giderek daha açık bir biçimde mallar için bir nakliyat noktası ve en düşük maliyetle üretim yapan atölyeler merkezi haline gelmesidir. Tüm bu seçenekler ve sorular devrimin savunduğu ilkelerle, özgürlük ve onur ilkeleriyle doğrudan bağlantılıdır.
Tunus halkının her türden ihtiyacına cevap verebilecek bir ekonominin inşası için tahakkümcü emperyalist bağlardan kendimizi kurtarmamız gerektiği anlamına gelen özgürlük. UGTT bunlara cevap verebilecek bir ekonomik ve toplumsal program hazırlamalıdır.
Sömürge bağlarını koparmamızı sağlayacak bu program UGTT’nin sorumluluğundadır. 19
Bu, Tunus’ta sendika geleneğinin bir kısmını biçimlendiren emperyalizmin baskısı altındaki bir ülkede, ulusal bir işçi sendikası örgütlenmesinin rolüne yapılan doğru bir vurgudur.
Birbirinden farklı durumlar (emperyalist ülkeler/emperyalizmin egemenliğindeki ülkeler, devrimci durumu/karşı-devrimci durumu) farklı eylem biçimleri gerektirse de, sendika örgütlenmesi işçi sınıfının bir sınıf olarak örgütlenmesinin temeli oluşturur.
Lev Troçki bu konuda şunları yazdı:
On yıllar boyunca, işçiler burjuva demokrasisi içerisinde, ondan yararlanarak, ona karşı mücadele ederek kendi kalelerini ve proleter demokrasinin üslerini: işçi sendikaları, siyasi partiler, eğitim ve spor kulüpleri, kooperatifler vb. inşa etmektedirler. Proletarya, burjuvazinin resmi sınırları içerisinde güç elde edemez, bunu ancak devrimin yolundan giderek yapabilir: hem teoride hem de pratikte bu kanıtlanmıştır. Ve işçi sınıfı demokrasisinin, burjuva devlet içerisindeki bu siperleri devrim yolunun izlenmesi için kesinlikle gereklidir. 20
Sendika örgütlerinin – Tunus’ta UGTT’nin– varlığını savunmak sınıf hareketinin bağımsızlığını savunmak demektir, işçi sınıfının bir sınıf olarak rolünün ve konumunun savunulması demektir. Günümüzde siyasi meselelere bu sorunsal üzerinden yaklaşılmaktadır.
Besancenot-Krivine’in Birleşik Sekreterya’sı ve Tunus
Bin Ali’nin devrilmesinin hemen ardından, bir “14 Ocak Cephesi” oluşturuldu. Bu cephe, Sol İşçi İttifakı’nı (LGO, Birleşik Sekreterya’ya bağlı), Tunus Komünist İşçi Partisi’ni (PCOT, Maocu kökleri olan), ama aynı zamanda çeşitli Arap milliyetçisi ya da demokrasiyi savunduğunu ileri süren partiyi yeniden bir araya getirdi.
Bu platform “ülkemizdeki devrimin hedeflerine ulaşma yolunda ilerletilmesi için kullanılacak siyasi bir çerçeve” olmayı amaçlar. Farklı eğilimlerden bir düzine partiyi, devrimi “hedefleri” doğrultusunda “ileriye taşımak” için bir araya getirmek kolay bir iş değildir. Daha çok da devrimin “hedefleri”ni anlamayı ve bunlar üzerinde mutabakatı gerektirir. Platformun on dört başlığı arasında bulunan bir dizi demokratik ve sosyal alana (istihdam vb.) dair tamamen eksiksiz talebin, bir Kurucu Meclis talebi ile birlikte dillendirilmesi gerekmektedir.
Dokuzuncu başlık devrimin “hedefleri” konusunda bir çerçeve çiziyor: “Hayati ve stratejik sektörleri devlet kontrolüne veren ulusal bir ekonominin inşası, özelleştirilmiş kurumların yeniden millileştirilmesi ve liberal kapitalist yaklaşımdan kopmuş bir ekonomik ve toplumsal politikanın belirlenmesi.”
Fakat burada bir pürüz söz konusudur. “Liberal” yaklaşımdan kopmuş bir politika nedir? Düşünüldüğü gibi bir liberal olmayan yaklaşım var mıdır? Ekonomiye liberal olmayan bir yaklaşım, her şeye rağmen kapitalist bir ekonomi olarak işleyecek olan ekonomi üzerinde devlet kontrolü politikası ne anlama geliyor? Çünkü bu söylemde Avrupa Birliği ve IMF’den tek bir kez bile bahsedilmemektedir. Şu an için Avrupa Birliği ortaklık anlaşması Tunus ekonomisini tamamen daraltmakta ve herhangi bir egemenlik politikasına izin vermemekte, böylelikle özellikle tekstil alanında Tunus’u Avrupa Birliği için çalışan koca bir taşerona dönüştürmektedir. Ayrıca, uluslararası şirketlerin son yirmi içinde, kârlarının bir bölümünü iktidardaki mafya tipi aşirete aktararak Tunus’a nüfuz etmesini hiç kimse göz ardı edemez. Avrupa Birliği ortaklık anlaşmasından ve IMF’nin planlarından kopma talebi somutlaşmadığı sürece devrimin tek bir “hedefi”ne erişilemez.
“14 Ocak” partilerinin tüm diğer partilerle birlikte – Cahit Essebsi’nin oluşturduğu– “Devrim Hedeflerinin Gerçekleştirilmesi, Siyasi Reform ve Demokratik Geçiş Yüksek Kurulu”na katılımında da benzer bir mantık bulunmaktadır. Aşırı solun sağ, sol, İslamcılar ve milliyetçiler ile birlikte bir “Yüksek Kurul”da, hem de “devrim hedeflerinin gerçekleştirilmesi” amacıyla yer almasında bir sorun yok mu?
Öyleyse “devrimci” bir kamp oluşturmak için Bin Ali’nin tüm muhalifleri olarak “karşı-devrimci” kampın, yani Bin Ali’nin eski savunucularının karşısında olmak yeterli mi farz ediliyor? Yani bundan böyle Tunus toplumu bir tarafta işçiler, gençler ve işsizler; diğer tarafta da emperyalizm yanlısı küçük azınlık olarak bölünmeyecek mi?
BirSek (üyeleri içerisinde Tunus’tan LGO, Fransa’dan NPA bulunan) Tunus ve Mısır devrimleri konusunda şunları yazdı:
Demokratik ve sosyal devrim süreçlerinin başlaması için koşullar yaratıyorlar. Bu, kapitalizm karşıtı taleplere sahip radikal demokratik bir devrimdir. Diktatörlüğe son verip tüm temel demokratik hak ve özgürlükleri içeren demokratik bir süreci başlatmak gerekmektedir. 21
Demek ki, IV. Enternasyonal olduğunu iddia eden BirSek’e göre, bu güya “kapitalizm karşıtı toplumsal talepler” içeren bir “radikal demokratik devrim” meselesidir. BirSek tarafından bakıldığında devrimin “hedefi” bu olabilir mi?
Sahtekârca IV. Enternasyonal’in yerine geçtiğini iddia eden BirSek, Lev Troçki’nin yazdıklarını görmezden gelemez:
Gecikmiş bir burjuva gelişimi yaşayan ülkeler açısından, özellikle de sömürge ve yarı-sömürge ülkeler açısından sürekli devrim teorisinin anlamı şudur: Bu ülkelerde demokrasi ve ulusal kurtuluş görevlerinin tam ve gerçek çözümü, ancak boyunduruk altındaki ulusun ve en önemlisi de köylü kitlelerinin önderi olarak proletaryanın diktatörlüğü ile mümkündür. 22
Buradaki mesele hareketin genel önderliğidir. Elbette IV. Enternasyonal bundan, bir slogan olarak proletarya diktatörlüğü ajitasyonu yapılması sonucunu çıkarmaz. Ancak emperyalizme karşı işçi ve köylü hükümeti meselesi tek çıkar yol ise, o zaman tüm devrimci politika bu perspektiften düzenlenmelidir.
Troçki IV. Enternasyonal’in görevini de tanımlar:
Devrimin kesintili ilk aşamaları münferit ülkelerde ne olursa olsun, proletarya ve köylülük arasında devrimci ittifakının gerçekleşmesi sadece proleter öncü gücün Komünist Parti’de örgütlenmiş siyasi önderliğinde mümkündür. 23
IV. Enternasyonal söz konusu olduğunda, meselenin kendini siyasi “önderlik” olarak ilan etmek olmadığına bir kez daha dikkat çekelim. Tam tersine, IV. Enternasyonal üyeleri için mesele, kitlelerin devrimci hareketleri sırasında ne talep ettiklerini net bir şekilde ifade ederek, devrim sürecinin kendisinde bir devrimci partinin inşası meselesidir. Öne bu hedefin konması, kitlelerin taleplerinin, özellikle çalışma hakkı talebinin karşılanması için somut olarak Avrupa Birliği’yle ortaklık anlaşması ve IMF ile bağları koparma görevinin öne konması anlamına gelmektedir. Devrimlerde bir Kurucu Meclis talebinin, halkın egemenliğini ve ulusal egemenliği tesis edebilecek bir meclis talebinin formüle edilmesi, aynı anda emperyalizmin tahakkümcü bağlarından kurtulmak gerektiğini söylemeden mümkün olabilir mi? Avrupa Birliği ile anlaşma devam ettiği sürece ne tür bir Kurucu Meclis, ne tür bir egemenlik olabilir?
Fakat tam tersine, BirSek’in Fransız örgütlenmesi Besancenot- Krivine NPA’ya [Yeni Antikapitalist Parti, Fransa’daki eski BirSekörgütlenmesi LCR’nin (Devrimci Komünist Birlik) kapanmasıyla kuruldu. Olivier Besancenot önde gelen isimlerindendir, Alain Krivine ise halen etkili eski önderlerindendir – çn] göre büyük güçlerin Tunus’a “yardım” etmesi gerekiyor: Sol Parti ve KP birlikte “Fransız hükümetinin ve Avrupa Birliği’nin gerçek bir demokratik geçişi desteklemesini bekliyoruz” diyen bir ortak çağrı yaptılar. KP yetkilisi ve Avrupa Parlamentosu’ndaki Birleşik Avrupa Solu’nun (GUE) başkan yardımcısı Patrick Le Hyaric, KP’nin günlük gazetesi L’Humanite’de bu çağrının anlamını açıkladı: “Tunus ile işbirliği ve ortaklık anlaşmaları olan Avrupa Birliği, Tunus halkının değişimden yana kendi demokratik yolunu seçme hakkının tanınması mevcut sürecinde faal olmalıdır.”
BirSek’e bağlı Tunus LGO’nun nasıl derin dalgalanmalar yaşayabileceği anlaşılıyor: genel ortam hakkında doğru olabilecek ifadelerde bulunmak, fakat bir yandan da “Yüksek Kurul” üyesi olma gerçeğini gizleyemeyen devrimci bir lisan kullanmak.
LGO’nun sözcülerinden Nizar Armani şunları açıkladı: “Tunus 21. yüzyılın ilk devrimidir. Yeni bir toplumu ve gerçek bir demokrasinin kurulmasına muktedir bir Kurucu Meclis’i amaçlayan.”
Demek ki Kurucu Meclis’in amacı güya “gerçek bir demokrasi” kurmak; fakat emperyalizmden kopmak, Avrupa Birliği ortaklık anlaşmasını reddetmek sorgulanmıyorsa bu ne tür bir “gerçek demokrasi” olabilir?
24 Şubat 2011 tarihli NPA Kongresi’nde LOG’yu temsilen Ahlem Belhadj konuşmasında bunu soruyordu: “Hiçbir şey net değil. Demokratik bir devrimden mi geçiyoruz? Demokratik devrim bir sosyal devrimden ayrılabilir mi? Sürekli bir devrim (aynen aktarıyoruz) demokratik bir devrim midir? Tüm bunlar tartışmaya açıktır.”
Görünen o ki tartışma henüz bitmedi.
Bu nedenle, LGO’nun açıklamalarından birinde şunu buluyoruz: “Halkımız gökyüzüne ulaştı: yaşamları, gerçeklikleri bütünüyle devrim oldu. Onur ve toplumsal haklar devrimi.”
Bunu da “işsizlere iş sağlamak”, “tüm daimi işçiler için süresiz sözleşme”, “cinsiyet eşitliği”, “halk kitleleri yararına adaletli bir vergi sistemine geçiş” gibi birkaç iyi şey içeren ve hatta “borçların silinmesi”ni bile ifade eden bir “acil reform programı” talepler listesi takip etmektedir. Evet fakat borçları kim silecek? “Demokratik geçiş” hükümeti değil, “Yüksek Kurul” değil. Devrimci olduğunu iddia eden bir partinin rolü, – Kurucu Meclis perspektifinin bir parçası olarak– ulusal egemenliği, Avrupa Birliği ortaklık anlaşmasını sonlandırma ve rejimi defetme talepleriyle birleştirmek değil midir? Neden bu konu üzerine tek bir kelime edilmiyor? Bu sessizlikleri sorunun “cevabını” vermiyor mu aslında? Uluslararası referans noktası BirSek (ve Fransa’da NPA) Avrupa Birliği’ne Tunus’a “yardım” çağrısı yaparken, LGO’nun yaşadığı güçlükler anlaşılabiliyor.
Tunus İşçileri Komünist Partisi
PCOT’a [Tunus İşçileri Komünist Partisi – çn.] göre sorun farklıydı. Bu parti, yeraltı mücadelesi sürdüren ve Bin Ali rejiminin baskısından çekmiş savaşçı kadroları olan, işçi sınıfında kök salmış bir partidir. Maoist kökenleri olan bir partidir ve bizim PCOT ile fikir ayrılıklarımız bu nedenle siyasidir; onlar açısından sorunlu bir durum yok, PCOT yönelimini açıkça belirtiyor; devrimci sürecin ulaştığı aşamanın burjuva demokratik bir devrim olduğunu belirtiyor. Bu Komünist Enternasyonal’deki sürekli devrim polemiğine kadar giden devrimin “aşamalı” kavramsallaştırılmasına karşılık gelir.
PCOT lideri Hama Hammami, 4 Mart 2011 tarihli demecinde aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:
Bu cephe, sloganlar ve halkın talepleri etrafında oluşmuştur. Bu nedenle hükümetin, iktidar partisinin dağılması istenmektedir. Cephe aynı zamanda Bin Ali rejimi, partisi ya da diktası ile hiçbir ilgisi olmayan unsurlardan oluşacak bir geçici hükümetin kurulmasını istemektedir. Geçici hükümetin asli görevi Kurucu Meclis seçimlerinin hazırlanması olacaktır. Anayasayı, kurumları, Tunus halkının beklediği Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin temel hukukunu belirleyecek olan işte bu Meclistir.
Hammami bir hedef de belirledi:
Biz sadece siyasi demokrasi değil toplumsal demokrasi de istiyoruz, çünkü şu anki devrimin ulusal demokratik bir devrim; gelecekte tüm Tunus toplumu için temel değişiklikler hazırlaması gereken bir halk devrimi olduğunu düşünüyoruz.
Hammami sosyalist devrimin gündemde olmadığını söyledi:
Gündemde olan sosyalist bir devrim değildir. Evet, Marksistler olarak bizler, sonuçta sosyalizm mücadelesine inanıyoruz. Bu, ABD ve diğer ülkelerden çok uluslu büyük şirketler tarafından desteklenen dünya kapitalizm ağına yakalanmamak için gerekecektir. Aynı zamanda, insanın insanı sömürmesine son verecek tek yol da bu olacaktır. Fakat bu bakış henüz herkes tarafından paylaşılmıyor burada. Acele etmemeliyiz.
Siyasi güçler dengesini unutmamak gerekiyor. İşçi sınıfı bilinç ve örgütlenme seviyesinin altında. İlerleme kaydetmesine rağmen Komünist hareket hala ülkemizde çok zayıf. Diğer sınıflar liberal kamp, İslamcı kamp…tarafından gayet iyi temsil ediliyor. Bu gerçeği görmeliyiz.
Bu devrim yoluyla, ekonomik düzeyde, sosyalizme doğru ilk adımlar hâlâ atılabilir. Bu nedenle, büyük işletmelerin işçiler yararına millileştirilmesini istiyoruz. Daha önce de söylediğimiz gibi bu bağımsızlığımızı yeniden kazanmamızın gereğidir. Millileştirmeyi devlet burjuvazisi 24 çıkarına yapmayacağız. İşçi sınıfı bu teşebbüsleri demokratik biçimde işletebilmelidir.
Fakat bu tüm ekonomik sektörler için geçerli değil. Çünkü küçük esnafları, serbest meslek sahiplerini, ülkemizde çok sayıda bulunan atölye sahibini korkutabilir; devrime düşman edebiliriz.
Hamma Hammami takiyye yapmıyordu. Partisinin siyasi görüşünü, ki bu aşamalı devrim fikridir, açıklıkla dile getiriyordu: Mevcut aşamanın, ulusal ilerici güçlerin yeniden bir araya gelmesini, dolayısıyla ulusal burjuva kesimlerle bir ittifakı içerdiği kabul ediliyor.
Hamma Hammami “14 Ocak Cephesi” ve PCOT’ın HAARO’a katılmasının anlamını açıklamış oldu. Bu, BirSek’in, IV. Enternasyonal’in programı ve sürekli devrim ile bariz biçimde çelişkili “demokratik geçiş”i kabul eden bir fikirle ittifakına kuvvetle işaret etmektedir.
IV. Enternasyonal’in Mücadelesi
Lev Troçki bize şunu hatırlattı:
Marksizmin kalkış noktası; ulusal parçaların bir toplamı olarak değil, uluslararası işbölümü ve dünya pazarı tarafından yaratılan kudretli ve bağımsız bir gerçeklik olarak, çağımızda ulusal pazarlara zorla hükmeden dünya ekonomisidir. 25
Bu yazıldığından beri, “kudretli gerçeklik” daha da çok tekrarlanmaktadır. Tunus’un dünya emperyalizminin boyunduruğunda olduğu gerçeğinden hareket etmeden devrimin görevlerinden bahsetmek mümkün değildir. Bin Ali diktatörlüğü emperyalist taleplerin aktarma kayışından başka bir şey değildi.
Troçki’nin vurguladığı gibi: “Sömürge ve yarı-sömürge ülkeler yerli kapitalizmin değil yabancı emperyalizmin egemenliğindedir.”
Sadece eski Fransız sömürge gücünün günümüz Tunus’undaki işletmelerine ait sayılara bakılırsa, yüz bin kişinin istihdam edildiği binden fazla işletmenin bulunduğu görülebilir. Ve bu sayılar, Bin Ali aşireti ile Fransız işletmeler tarafından varılan anlaşmalardaki “gri alanlar”ın dahil olmadığı, sadece açıkça tanımlanmış Fransız işletmelerine aittir. Bu sayılara dünya finans sisteminden, Avrupa Birliği ortaklık anlaşmasından, IMF’den, borçlardan… akan her şey dahil edilmelidir.
Devrimin düşmanı her şeyden önce, Tunus içerisindeki nakil istasyonları ile birlikte emperyalizmdir. Hiçbir devrimci bu gerçeğin etrafından dolaşamaz.
Troçki’nin işaret ettiği gibi:
dünya devriminin gelişimi için yukarıda çizilen şema sosyalizm için ‘olgun’ ve ‘gelişmemiş’ ülkeler meselesini kapsam dışı bırakır(…). Kapitalizm; bir dünya pazarı, uluslararası bir işbölümü ve dünyadaki üretici güçleri yarattığı kadar, dünya ekonomisini bir bütün olarak sosyalist dönüşüm için de hazırlamıştır. 26
IV. Enternasyonal mücadelesini bu yaklaşım üzerinde temellendirmektedir.
İşçi sınıfı, tarihi sendikal örgütlenmesi olan UGTT’yi yeniden sahiplenerek ve özörgütlenme biçimlerinin ilk tohumlarını atarak, toplumun tüm katmanlarını emperyalizme karşı hazırlamak için kendi etrafında yeniden toplayacak tek güçtür.
Köylüleri, küçük işletme sahiplerini ve küçük burjuvayı işçi sınıfı ile yeniden bir araya getirmek, ancak Avrupa Birliği ortaklık anlaşmasından ve IMF’nin faiz ödeme planlarından kopuş sloganları aracılığıyla emperyalizmin tahakkümcü bağlarından kopma zemininde gerçekleşebilir. Köylülerin istediği toprak reformu, örneğin, sadece Bin Ali aşiretinin özelleştirdiği arazilere değil yabancıların elindeki arazilere de el konulmasını gerektirmektedir. Aynı zamanda geniş köylü kitlelerinin yararına olacak büyük sübvansiyon politikasına da ihtiyaç vardır.
Devrimin esas sorunlarını – “Ekmek, su! Bin Ali’ye hayır!”–, Kurucu Meclis seçimlerinin merkezine yerleştirebilecek olan, olası en geniş katmanların işçi sınıfı ile ortak seferberliğidir.
Devrimi, “demokratik devrim” çerçevesinde almayı hedefleyen, emperyalizmi sorgulamayan her türlü politika, sadece, menfaatlerini savunan rejimi korumak için emperyalizm tarafından desteklenen “demokratik geçiş süreci”ne “sol-kanat” görünümü kazandırmakla sonuçlanacaktır.
Sizce bu, BirSek ve diğerlerinin “Yüksek Kurul”a katılmasına biraz olsun ışık tutmuyor mu?
Troçki’nin hatırlattığı gibi: “demokratik devrimin zaferi, kendini köylü ittifakında temellendiren ve ilk olarak demokratik devrimin görevlerini üstlenen proleter diktatörlüğü ile mümkündür.” 23
Tunus Devrimi, – emperyalizmin arabulucusu olan– rejimin tamamen ortadan kaldırmasını gerektirmektedir. Kurucu Meclis, sadece rejimin kurumlarının, yenilerinin inşa edilebilmesi için tümden dağıtılması talebi temelinde geçerli olabilir. Bu yeni kurumlar, Avrupa Birliği ve IMF’nin diktesini hiçbir şekilde yerine getirmeyecek mümkün olan en bütünlüklü egemenliği esas almalıdır. Bu sorular bir Kurucu Meclis’in merkezinde olmalıdır; aksi takdirde, engellenemez çalışma hakkı ve toprak reformu lafta kalacaktır. Şimdi, kendini eylemde ifade eden, özellikle – Tunus Telekom çalışanlarının yaptığı gibi– işletmelerinin millileştirilmesi meselesine odaklanan işsiz gençlik ve köylü hareketleri bazı kesin cevaplar beklemektedir.
Bu nedenle IV. Enternasyonal şunları demiştir:
Tabandan başlayan bu hareket, UGTT ve Devrimi Savunma Komiteleri ile milyonlarca kişiyi harekete geçirmiş ve bir kez daha hükümeti geri çekilmeye ve Kurucu Meclis seçimleri için çağrıda bulunmaya zorlamıştır. Fakat emperyalizme bağlı aynı güçler bu anayasal seçimleri, rejimi koruma amacıyla derhal idari seçimlere dönüştürmeye çabalamaktalar.
Bir Kurucu Meclis sloganı, eski rejimin bütün yapılarını dağıtmak; Avrupa Birliği ile ortaklık anlaşmasını sonlandırarak, IMF’nin yapısal uyum planlarını reddederek ve dış borçları iptal ederek ulusal egemenliği kurmak demektir. Ve (işçilerin rejim yöneticilerini ve diğer idarecileri sürdüğü) işletmelerin ve bankaların yeniden millileştirilmesi ile diktatör ailenin varlıklarının kamulaştırılması için işçi hareketlerinin ve grevlerinin merkezindeki talepler anlamına gelir.
Gerçek bir Kurucu Meclis; kitlelerin haftalardır uğrunda gösterilerde bulunduğu “ekmek, su” gibi talepleri, diğer bir deyişle, Avrupa Birliği ile yapılan ortaklık anlaşması, IMF planları ve borç faizlerinin ödenmesinin getirdiği zorunluluklara karşı duran talepleri, Anayasa’ya geçirerek tüm gücü elinde tutmalıdır.
Her fabrikada, işçiler ücret artışı ve işletmelerinin yeniden millileştirilmesini istemektedir. İşsiz gençlik bir an önce devlet işletmelerince işe alınmayı talep etmektedir. Güvencesiz işlerde çalışanlar mevzuatta tanımlanmış kalıcı pozisyonlara atanmalarını talep etmektedir. Köylüler toprak reformu istemektedir. İşte tam da komitelerin UGTT tarafından desteklenen bu hareketi sahici ve egemen bir Kurucu Meclis ile sonuçlanabilir.” 27
IV Enternasyonal’e göre, devrimci süreç çerçevesinde bir slogan olsa da Kurucu Meclis mücadelesi kendi içinde bir son olamaz.
Lenin 1905’te Kurucu Meclis mücadelesi ile ilgili olarak şu açıklamada bulundu:
Bir meclise ‘kurucu’ demek yeterli değildir, her ne kadar evrensel ve eşit oy hakkı, doğrudan seçimler ve gizli oy ile seçilmiş olsalar da, her ne kadar seçim özgürlüğü garanti altına alınmış olsa da halk temsilcilerini bir araya getirmek yeterli değildir. Bu şartlara ek olarak, kurucu meclisin yeni bir düzen kurmak için otorite ve güce sahip olması gereklidir. 28
Lenin şöyle devam eder:
Geçmiş hükümetin başı tarafından ‘onaylanacak’ yeni bir siyasi düzen ‘kurmak’, bu, sadece iki hükümetin, (kağıt üzerinde) eşit iki yüksek otoritenin – başkaldıran halkın ve geçmişteki otokrasinin otoritesinin– meşrulaştırılması demektir. İkisi arasındaki eşitliğin sadece görüntüde olduğu açıkça ortadır(…). Kurucu meclis sloganının içi boşaltılmıştır (…). Kabul etmek gerekir ki, kurucu meclisin, hem ‘tam’ güce ve girişime sahip olmasını, hem de marjinal partileri ‘ılımlı’ olanlarla, diğer bir deyişle tüm gücü isteyenler ile bunu istemeyenleri birleştirmesini (…) beklemek [boş duygusallıktır].
“Demokratik geçiş” onayının “Yüksek Kurul”a katılımla duyurulması, emperyalizmin reddi (ki sadece rejim ve emperyalizm karşıtı toplumsal, ekonomik ve demokratik talepler çerçevesinde geliştirilebilir) konusundaki sessizlik, Devrimi Savunma Komitelerini marjinalleştirme politikasına eşlik ediyor.
LGO’nun demeçlerinde “kitlelerin özörgütlenme organlarının izleme ve takip araçları olarak tanınması” gibi ifadelerle karşılaşılabilir. Kim tarafından izlenmesi? Kim tarafından tanınması?
Bu semantik bir soru değildir. IV. Enternasyonal için Komiteler “dönüşümü izleyen” organlar değil, rejim ve emperyalizm karşıtı mücadelede kitlelerin örgütlenmesi için bir çatıdır.
1924 Ekim Devrimi derslerini incelerken Lev Troçki, sovyetler üzerine yürütülen tartışmalara ilişkin şöyle yazmıştır, bazı insanlar
demokratik devrimin tamamlaması için Geçici Hükümete baskı uygulamak gerektiği ve bu süre zarfında sovyetlerin burjuva iktidarı üzerinde ‘kontrol’ organları olarak kalacağı görüşüne sahiptiler. (…) Demokratik devrimin tamamlanmasından Kurucu Meclis aracılığıyla yapılan bir dizi reform anlaşıldı! Bunun da ötesinde, Bolşevik Parti’ye Kurucu Meclis’te bir sol kanat rolü verildi. 29
“Demokratik geçiş”in sol kanadında, rejim ve emperyalizmden kaçınılmaz kopuşu netleştirmeyi reddetmek başı çekiyor. “Ekmek, su! Bin Ali’ye hayır!” devrimin sloganıdır. Bundan kaçınmak devrime muhalefet etmek demektir.
Devrimin arifesinde Bolşevik Parti içinde yaşanan tartışmalara atıfta bulunan Troçki şunu açıkladı:
“partimizdeki görüş ayrılıkları yeni değil. Geçmişte ayaklanma konusunda kendini gösteren eğilimi burada da görüyoruz. Şu anda bazı yoldaşlar devrimin Kurucu Meclis ile taçlandığını düşünüyorlar. Kendilerini görgü kurallarına göre konumlandırıyorlar. Düşüncesizce hareket etmemeliyiz vs. diyorlar. Kurucu Meclisin toplanacağı tarihe, içerideki güç ilişkilerine vs. karar veren meclis üyesi Bolşeviklere karşı çıkıyorlar. Meseleye tamamen şekilci bir açıdan yaklaşıyorlar, Bolşeviklerin bu kontrolünün sadece Kurucu Meclis dışında olup bitenin bir yansıması olduğu ve bu düşünceyle Kurucu Meclis’e yönelik tavrımızı saptayabileceğimiz gerçeğini anlamıyorlar… Biz şu an proletaryanın ve yoksul köylülerin çıkarları için mücadele ettiğimiz kanısındayız; oysa bir avuç yoldaş Kurucu Meclis ile taçlanacak bir burjuva devrimi yaptığımız kanaatindeler. 30
Bolşevik Parti içerisindeki özgür tartışma bu farklılıkların üstesinden gelinmesine ve proletaryanın sovyetler rejimini kurarak yönetimi ele geçirmesine yardımcı oldu.
Bu sadece partinin birleşik cephe için aralıksız mücadelesi yoluyla, işçi sloganlarını demokratik sloganlarla birleştirmesiyle, “Kurucu Meclis” ile “iktidar sovyetlere” sloganını bir araya getirmesiyle mümkün oldu. Başka bir deyişle, siyasi gücün işçiler ve köylülerce ele geçirilmesi için burjuvaziden ve emperyalizmden bağımsız bir sınıf çizgisi ile.
Fakat Tunus’ta gerçek bir devrimden bahsedilse de, Bolşevik Parti yoktur.
IV. Enternasyonal, devrimin “tek” siyasi lideri olduğunu iddia etmez. Tam tersine, görevimizin – güçlerimize uygun olarak– gençlik ve işçi kitlesi ile birlikte devrimin ileriye doğru yeni adımlar attığını görebilmeye katkıda bulunmak olduğunu düşünüyoruz. Bu yolda; devrimi emperyalizme meydan okumayan bir çerçevede hapsetmek ya da “Yüksek Kurul”a katılarak “demokratik geçiş”e eşlik etmek veya tekrarlarsak, Avrupa Birliği ortaklık anlaşması konusunda devam eden sessizlik gibi ilerleme sürecinde oluşan engelleri tanımlamak gerekmektedir.
Bizler işçi sınıfının ulusal örgütlenme çatısı olan UGTT’nin bağımsızlığını savunuyoruz.
Devrimin yaklaşan ikinci evresine ilişkin, devrim sürecinde kurulan Devrimi Savunma Komitelerinin, işçilerin temsilcileri olarak Kurucu Meclis’e dair tüm rollerini üstlenebilsinler diye geliştirilmesi, yapılandırılması ve koordine edilmesi gerektiğine inanıyoruz.
IV. Enternasyonal, Tunus’ta emperyalizmle yolların ayrılması ve rejimin devrilmesi üzerine odaklanan mücadele yürütüyor. Çünkü bizler, Tunus Devriminin; dünya devriminin, dünya arenasında burjuvazi ve proletarya arasında devam eden, IV. Enternasyonal’in de diğer siyasi güçler ve birlikteliklerle katıldığı mücadelenin bir ifadesi olduğunu düşünüyoruz.
Tunus devriminin başlamasından birkaç hafta önce, Cezayir’de, İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi’nin davetine karşılık olarak Cezayir İşçi Partisi ve Cezayir İşçi Sendikaları Birliği (UGTA) tarafından bir Açık Dünya Konferansı düzenlendi.
Konferansın sonuç bildirgesinde şöyle denildi:
Tüm acılara ve yıkımlara rağmen işçiler ve halklar direnecekler ve güçlerini muhafaza edeceklerdir. (…) 4 Ocak 1991’de Barselona’da geliştirilen sloganı kendi sloganımız olarak kabul ediyoruz: ‘Savaşın ve yoksulluğun sorumlusu olan hükümetler halkların isyanından korkuyorlar. Kahrolsun savaş! Kahrolsun sömürü!’.
Tunus’ta farklı politik geçmişleri olan birçok işçi militanı, sendikacı ve işçi, IV. Enternasyonal’in programını paylaşmaksızın hiç olmazsa kısmen bu görüşü sahiplenmektedir.
IV. Enternasyonal’in Tunus’taki üyeleri için militanlar ve işçiler ile mücadeleyi paylaşmak, devrimin savunulmasında ve ilerletilmesinde esas olandır. Devrim sorumluluklarının sürdürülmesinde gerekli olan örgütlenme biçimleri bu birleşik mücadele yolunda daha da netleşecektir.
20 Temmuz 2011
- La Vérité/Gerçek’in 71. sayısından dilimize çevrilmiştir.[↩]
- “Tunus, Mısır: IV. Enternasyonal için proleter devrim başlamıştır”, La Vérité/Gerçek, sayı 70.[↩]
- Mağrip; Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Moritanya ve Batı Sahra’nın ihtilaflı topraklarını kapsayan, Mısır’ın batısında uzanan Kuzey Afrika bölgesinin adıdır. Mağrip ile birlikte anılan Maşrık ise, genel anlamda Mısır’ın doğusu ile Arap Yarımadası’nın kuzeyinde yer alan, Akdeniz ve İran ile sınırlı olan Ortadoğu’da büyük bir alanı kapsayan Arap ülkeleri bölgesidir.[↩]
- “Tunus: bu bir devrim!”, 21 Ocak 2011.[↩]
- UGTT: Tunus Genel İşçi Sendikası. 1946’da kurulan UGTT’nin Haziran 2010 tarihinde 517 bin üyesi vardı.[↩]
- “Tunus: bu bir devrim!”[↩]
- Geçiş Programı olarak da bilinen Kapitalizmin Can Çekişmesi ve IV. Enternasyonal’in Görevleri. Lev Troçki’nin 1938’de kaleme aldığı ve aynı yılın Eylül ayında IV. Enternasyonal’in (Sosyalist Devrimin Dünya Partisi) Kuruluş Kongresi’nde kabul edilen temel programatik belge.[↩]
- Konu ile ilgili olarak bkz. La Vérité-Gerçek: “Büyük Ortadoğu planı üzerine bazı düşünceler” (Sayı 42, Şubat 2005) ve “Filistin: Amerikan düzeni bir dönüm noktasında” (Sayı 45, Ağustos 2005).[↩]
- Subprime; kredi notu iyi olmayan kişilerin birincil piyasa yerine faiz oranı diğerlerine göre daha yüksek bir imkândan ipotekli konut kredisi edinmesiyle ortaya çıkan kredi türü. Subprime krizi: mortgage krizi – çn.[↩]
- Tout est à nous! [Her şey bizim!], Fransa’daki BirSek üyelerinin içinde faal olarak çalıştığı NPA’nın Mart 2009’dan beri çıkan haftalık yayını.[↩]
- Muhammed Tantavi, Mısır Silahlı Kuvvetler Komutanı, Şubat 2011’den beri Silahlı Kuvvetler Yüksek Şura Başkanı – devletin de facto lideri.[↩]
- Essam Şerif, Mübarek’in devrilmesini takiben ordu tarafından başbakan olarak atandı.[↩]
- Habib Burgiba, Tunus Cumhuriyeti’nin 25 Temmuz 1957’den 7 Kasım 1987’e kadar görevde kalan ilk Cumhurbaşkanı, Fransız sömürge idaresine karşı çıkan Tunus’un başlıca ulusal partisinin uzun dönem lideri. Burgiba 1987’de, ABD hükümetinin onayıyla Başbakan olarak atanan Zeynel Abidin Bin Ali’nin göreve gelmesinin üzerinden henüz bir ay geçmeden Bin Ali tarafından sağlık gerekçesiyle istifaya zorlanmıştır.[↩]
- Gafsa Fosfat Şirketi’nin genel merkezine ev sahipliği yapan maden ve endüstri kenti Metlavi, güneybatı Tunus’un tüm fosfat bölgesinin idari ve pazar merkezidir. Metlavi, yerel madenlerin yanı sıra geniş bir çevreden gelen fosfatı, ortak sanayi ve enerji santralleriyle birlikte işleyen bir dizi modern tesise sahip.[↩]
- Fransız Bağımsız İşçi Partisi’nin (POI) haftalık Informations Ouvrières gazetesinden alıntı, sayı 140 (17-23 Mart 2011).[↩]
- Informations Ouvrières’de tekrar basım, sayı 146 (28 Nisan-4 Mayıs 2011).[↩]
- Lev Troçki, Emperyalist Çürüme Çağında Sendikalar, 1940.[↩]
- Düstur: 1920’de Tunus’taki bağımsızlık mücadelesini örgütlemek için kurulan siyasi partinin yaygın olarak bilinen adı. Düstur Partisi’nden kopan Habib Burgiba önderliğindeki genç üyeler 1934’te neo-Düstur’u kurmuştur. – çn[↩]
- Informations Ouvrières, sayı 153 (16-22 Haziran 2011).[↩]
- Ya Sonra? Alman Proletaryası için Hayati Meseleler, bölüm 2, Ocak 1932.[↩]
- 27 Ocak 2011 tarihli açıklama.[↩]
- Sürekli Devrim, “Sürekli Devrim Nedir? Temel İlkeler”, 1931.[↩]
- age.[↩][↩]
- Yeni devletin başına geçerek kendini varsıllaştıracak sınıf.[↩]
- Lev Troçki, Sürekli Devrim, Almanca basıma önsöz, 29 Mart 1930.[↩]
- Sürekli Devrim, “Sürekli Devrim Nedir? Temel İlkeler”. [↩]
- “Tunus Proleter Devriminin Etkisi”, 14 Mart 2011.[↩]
- V.I.Lenin, “Devrim Bürokrasisi ve Devrim Eylemi”, Eserlerinin Tümü, Cilt.10.[↩]
- Lev Troçki, Ekim Dersleri, Bölüm 4. [↩]
- Moisei Uritsky’nin Bolşevik Parti’nin Petrograd Komitesi’ne verdiği 12 Aralık 1917 tarihli rapordan Troçki tarafından alınmıştır. Ekim Dersleri, Bölüm 6.[↩]




