— Leon Trotsky
İspanya’da menşevizm ve bolşevizm
Yaklaşan büyük savaşa hazırlanırken tüm genelkurmaylar Etiyopya, İspanya ve Uzakdoğu’daki askeri harekatları yakından inceliyorlar. Devrimci kurmaylarca aynı dikkatle incelenmesi gereken de, yaklaşan dünya devriminin birer şimşek çakışları olarak İspanyol proletaryasının girdiği çarpışmalardır. Gelecekteki olayların bizi fenersiz yakalamaması ancak ve ancak bu şarta bağlıdır.
Cumhuriyetçi denen kampta güçleri eşit olmayan Uç ideoloji, yani menşevizm, bolşevizm ve anarşizm çarpışmaktaydı. Burjuva cumhuriyetçi partilere gelince, onların ne bağımsız fikirleri ne de bağımsız politik anlamlan vardı; varlıklarını ise ancak reformistlerin ve anarşistlerin omuzlarına binerek koruyabilirlerdi. Ayrıca İspanyol anarkosendikalizminin önderlerinin de, doktrinlerini reddetmek ve gerçekte anlamını sıfıra indirmek için her şeyi yaptıklarını söylemek abartma olmaz. Aslında cumhuriyetçi kamp denen şeyin içinde çarpışan iki doktrin vardı: menşevizm ve bolşevizm.
Sosyalistlere ve Stalinistlere göre, yani ilk ve ikinci haldeki menşeviklere göre İspanyol devriminin halledeceği yalnızca onun “demokratik” görevleriydi; bunun için de “demokratik” burjuvazi ile bir birleşik cephe kaçınılmazdı. Bu bakımdan, proletaryanın, burjuva demokrasisinin sınırlarını aşan herhangi bir denemesi yalnızca erken değil, aynı zamanda vahimdir de. Ve de, gündemde olan devrim değil, asi Franco’ya karşı mücadeledir.
Ama faşizm feodal değil, burjuva gericiliğidir. Burjuva gericiliğe karşı başarılı bir kavga yalnızca proleter devriminin güçleri ve yöntemleriyle verilebilir. Kendisi de burjuva düşüncesinin bir kolu alan menşevizm, bu gerçekleri sevmez, sezemez de.
Yalnızca Dördüncü Enternasyonalin genç seksiyonu tarafından açıkça ifade edilen bolşevik görüş ise kendisine kalkış noktası olarak sürekli devrim kuramını alır yani yarıfeodal toprak mülkiyetinin tasfiyesi gibi tastamam demokratik sorunlar dahi iktidar proletarya tarafından zaptedilmeden çözülemez, ama bu da dönüp sosyalist devrimi gündeme getirir. Dahası, devrimin ilk aşamalarında bile İspanyol işçilerinin kendileri pratikte sadece demokratik sorunları değil, katışıksız sosyalist sorunları da ortaya koydular. Burjuva demokrasisinin sınırlarını çiğnememek talebi, pratikte, demokratik devrimin savunulması değil, reddedilmesi anlamına gelir. Nüfusun büyük kesimini oluşturan köylülük ancak tarımsal ilişkilerdeki bir altüst oluşla faşizme karşı güçlü bir sipere dönüştürülebilir. Ama toprak sahipleri ticaret, sanayi ve banka burjuvazisine ve onlara dayanan burjuva aydınlarına yakından bağlıdır. Proletaryanın partisi böylece köylü kitlelerle veya liberal burjuvaziyle birlikte yürümek seçeneği ile karşı karşıyaydı. Hem köylülüğü hem de liberal burjuvaziyi aynı koalisyona sokmak için ancak bir tek neden olabilirdi: Köylülüğü aldatması için burjuvaziye yardım etmek ve böylece işçileri yalıtlamak. Tarım devrimi ancak burjuvaziye karşı ve dolayısıyla ancak proletarya diktatörlüğünün önlemleriyle gerçekleştirilebilir. Üçüncü bir ara rejim yoktur.
Teori bakımında, Stalin’in İspanya politikasındaki en şaşırtıcı şey, Leninizmin alfabesinin göz ardı edilişindeki sınırsızlıktır. Birkaç on yıllık (hem de ne on yıllar!) gecikmeyle Komintern, menşevizmin doktrinini yeniden tamamiyle canlandırmıştır. Bırakın bunu, Komintern bu doktrini daha “tutarlı” ve dolayısıyla daha saçma bir hale getirmeyi başarmıştır. 1905 eşiğindeki çarlık Rusya’sında “tastamam demokratik devrim” formülasyonunun ardındaki hükümler her halde, 1937 İspanyasında olduğundan çok daha fazlaydı. Menşevizmin “liberal işçi politikası”nın bugünün İspanyasında Stalinizmin gerici işçi düşmanı politikasına dönüşmüş olması pek şaşırtıcı değil. Aynı zamanda menşeviklerin doktrini, Marksizmin bu karikatürü, kendi kendisinin karikatürü haline getirilmiştir.
Halk cephesi “teorisi”
Komintern’in İspanya’daki politikasının teorik bir “hata”dan doğduğunu düşünmek saflık olur. Stalinizmin yol göstericisi Marksist teori değildir, ya da sorun bu ise, ona yol göstericilik yapan herhangi bir teori değil, Sovyet bürokrasisinin ampirik çıkarlarıdır. Kendi dar samimi çevrelerinde Sovyet alaycıları Dimitrov’un Halk Cephesi “felsefesi” ile dalga geçiyorlar. Ama kitleleri aldatmak için bu kutsal formülü yayan bir sürü samimi ya da sahte, saf ya da şarlatan kadroları var. Cehalet ve rahatlığıyla, kırsal usçuluğu ve devrime doğuştan ilgisizliğiyle Louis Fischer, bu çekici olmayan kardeşliğin en iğrenç temsilcisidir[1]. “İlerici güçlerin birliği!” “Halk Cephesi fikrinin zaferi!” “Antifaşist safların birliğine Trotskistlerin saldırısı!”… Bu durumda Komünist Manifesto’nun doksan yıl önce yazıldığına inanan çıkar mı?
Halk Cephesi teorisyenleri esasta aritmetiğin ilk kuralı olan toplamadan öteye geçmiyorlar: “Komünistler”, artı Sosyalistler, artı Anarşistler, artı liberaller, her birinin tek başına ifade ettiği nicelikten daha büyük bir toplamı oluşturuyorlar. İşte onların bütün zekası budur. Oysa burada yalnızca aritmetik yetmiyor. Hiç olmazsa mekaniğe gerek var. Kuvvetlerin bileşkesine ilişkin paralelkenar kuralı politika için de geçerlidir. Böyle bir paralelkenarda, bileşke kuvvetler birbirinden saptıkça bileşke de giderek kısalır. Politik müttefikler zıt yönde yürümeye yöneldikçe bileşke de sıfıra gidebilir.
Bazen ortak pratik sorunların çözümü için işçi sınıfının birbirinden farklı politik gruplarından oluşan bir blok kesinlikle kaçınılmaz olur. Belli tarihsel koşullarda böyle bir blok, çıkarları proletaryanın çıkarlarına yakın olan ezilen küçük burjuva kitleleri kendisine çekebilir. Böyle bir blokun bileşik kuvveti, kendisini oluşturan parçaların kuvvetleri toplamından daha güçlü olabilir. Öte yandan, proletarya ile burjuvazi arasında yapılan politik ittifak, temel sorunlarda bu iki sınıfın çıkarları çağımızda taban tabana zıt olduğundan genel bir kural olarak ancak proletaryanın devrimci gücünü felçleştirmeye yarar.
Çıplak şiddetin gücünün keskin biçimde etkin olduğu iç savaş ise, bu savaşa katılanlardan üstün bir özveri ruhu ister. İşçiler ve köyüler ancak kendi kurtuluşları için mücadele ederlerse zaferi güvenceye alabilirler. Bu şartlarda proletaryayı burjuvazinin önderliğine bağımlı kılmak iç savaşta yenilgiyi daha baştan kabullenmek demektir.
Bu basit gerçekler hiç de saf teorik çözümlemelerin ürünü değildir. Tersine, en azından 1848 ile birlikte başlayan bütün bir tarih deneylerinden çürütülemeyecek biçimde çıkarsanan gerçeklerdir bunlar. Modern burjuva toplumu tarihi Halk Cephesinin her türüyle, yani çalışanları aldatmak için en değişik politik bileşimlerle doludur. İspanyol deneyi bu cinayet ve ihanet zincirinin yalnızca yeni ve trajik bir halkasıdır.
Burjuvazinin gölgesiyle ittifak
Politik bakımdan en çarpıcı gerçek ise, İspanyol Halk Cephesinin gerçeklikte, bir kuvvetler paralelkenarından bile yoksun olduğudur. Burjuvazinin yerini gölgesi almıştı. Stalinistler, Sosyalistler ve Anarşistler aracılığıyla İspanyol burjuvazisi, Halk Cephesine katılmak zahmetini bile duymadan proleteryayı kendisine bağlamıştı. Her politik meşrepten sömürücülerin ezici çoğunluğu açıkça Franco’nun kampına geçti. Herhangi bir “Sürekli Devrim” kuramı yokken, İspanyol burjuvazisi, nasıl başlarsa başlasın devrimci kitle hareketinin, toprağın ve üretim araçlarının özel mülkiyetine karşı yöneldiğini ve bu hareketle demokratik önlemler alarak başetmenin son derece olanaksız olduğunu daha baştan anlamıştı.
Mülk sahibi sınıflardan yalnızca önemsiz bir yığıntının cumhuriyetçi kampta kalmasının nedeni budur; bunlar Azana, Companys gibi baylardır, yani burjuvazinin kendisi değil, politik avukatları. Herşeyini askeri bir diktatörlüğe dayanan mülk sahibi sınıflar aynı zamanda “cumhuriyetçi” topraklarda kitlelerin sosyalist hareketini felçleştirip, dağıtıp ve sonunda boğmak için dünkü politik temsilcilerini kullanabilirlerdi.
İspanyol burjuvazisini biraz bile olsun temsil etmeyen sol cumhuriyetçiler işçileri ve köylüleri de temsil etmiyorlardı. Yalnızca kendilerinin temsilcisiydiler. Ama Müttefikleri sayesinde (Sosyalistler, Stalinistler, Anarşistler) bu politik hayaletler devrimde belirleyici rol oynadılar. Nasıl? Çok basit, “Demokratik devrimin” ilkelerini, yani özel mülkiyetin dokunulmazlığını cisimleştirerek.
Halk Cephesindeki Stalinistler
İspanyol Halk Cephesinin yükselişinin nedenleri ve onun iç dinamikleri gün gibi açıktır. Sol burjuvazinin emekli önderlerinin görevi, kitlelerin devrimini denetim altına almak ve böylece sömürücülerin kendilerine olan kaybolmuş güvenini yeniden kazanmaktı: “Biz cumhuriyetçiler de aynı şeyi yapabiliyorsak sizin Franco’ya neden ihtiyacınız olsun?” Bu merkezi noktada Azana ve Companys’in çıkartan Stalin’in çıkarlarıyla tam olarak çakışıyordu, çünkü o da Fransız ve İngiliz burjuvazisine, “anarşiye” karşı “düzeni” korumaktaki yeteneğini eylemde göstererek onların güvenini kazanmak ihtiyacındaydı. Stalin işçilerin Önünde bir kılıf olarak Azana ve Companys’e gereksinim duyuyordu: Stalin’in kendisi şüphesiz sosyalizmden yanadır ama cumhuriyetçi burjuvaziyi itmemeye dikkat etmek gerekir. Azana ve Companys ise, Stalin’in şahsında, bir devrimcinin otoritesine sahip deneyimli bir cel-lata gereksinim duymaktaydı. Stalin olmasa, böylesine önemsiz bir güruh işçilere asla saldıramaz, hatta cesaret bile edemezdi.
Sınıf mücadelesinin akışıyla çoktan yoldan çıkan II. Entemasyonal’in klasik reformistlerine, Moskova’nın desteği sayesinde yeni bir güven gelmeye başladı. Rastlantıdır ya, bu destek bütün reformistlere değil, yalnızca en gerici olanlara verildi. Caballero, Sosyalist Partinin işçi aristokrasisinden yana dönmüş olan yüzünü temsil etmekteydi. Negrin ve Prieto hep burjuvaziyi gözlüyordu. Negrin, Moskova’nın yardımıyla Caballero’ya üstün geldi[2]. Halk Cephesine tutsak olan sol sosyalistler ve anarşistlerin, demokrasinin kurtarılabilecek nesi varsa kurtarmaya çalıştıkları doğrudur. Ama kitleleri Halk Cephesinin jandarmalarına karşı seferber etmeyi göze almamalarıyla da, onların çabalan sonuçta yakınma ve çığlığa döndü. Stalinistler böylece Sosyalist Partinin açıkça burjuva kanadıyla, aşırı sağ ile ittifak içindeydiler. Baskılarını sola karşı (POUM, Anarşistler, “sol” sosyalistler) başka bir deyişle, devrimci kitlelerin baskısını en hafif düzeyde de olsa yansıtan merkezci gruplara karşı yönelttiler.
Kendi başına çok anlamlı olan bu politik gerçek aynı zamanda Komintern’in son birkaç yıldaki yozlaşmasının bir ölçüsünü veriyor. Bir zamanlar Stalinizmi bürokratik merkezcilik olarak tanımlamıştım ve olaylar bu tanımın doğruluğunu gösteren bir dizi kanıt getirdi. Bonapartist bürokrasinin çıkarları merkezci duraksama ve yalpalamalarla artık uyumlaştırılamaz. Burjuvazi ile uyum ararken Stalinist klik ancak uluslararası işçi aristokrasisi içindeki en tutucu gruplarla ittifaka girebilir. Bu Stalinizmin uluslararası arenada karşıdevrimci niteliğini kesinkes ortaya koyucu olmuştur.
Stalinizmin karşıdevrimci üstünlükleri
Böylece şu bilmecenin çözümüne ulaşmaktayız: Yani nasıl oluyor da İspanyol Komünist Partisi, sayıca onca önemsiz ve önderleri bunca çapsız iken, Sosyalistlerin ve Anarşistlerin kıyaslanamayacak kadar güçlü örgütleri karşısında bütün iktidar iplerini elinde toplayabiliyor? Stalinistlerin düpedüz Sovyet silahlarına karşılık iktidarı takas aldıkları şeklindeki bilinen açıklama fazlasıyla yüzeyseldir. Cephane karşılığında Moskova İspanyol altını aldı. Kapitalist pazarın yasalarına göre bu her-şeyi kapsar. O halde Stalin pazarlıktan iktidar koparmayı nasıl becerdi?
Alışılagelmiş yanıt, askeri ikmal sağlayarak kitlelerin gözünde otoritesini yükselten Sovyet hükümetinin, bu “işbirliğine” karşılık devrimcilere yöneltilecek şiddet önlemlerinin alınmasını bir şart olarak koştuğu ve böylece kendi yolu üzerinden tehlikeli muhaliflerini kaldırdığıdır. Bütün bunlar hiç tartışma götürmez ama yine de konunun yalnızca bir yönü olarak, hem de en az önemlisi olarak kalır.
Sovyet ikmalinin yarattığı “otoriteye” karşın İspanyol Komünist Partisi küçük bir azınlık olarak kaldı ve işçilerden giderek artan bir nefret gördü. Öte yandan Moskova için, şartlar koşmak yeterli değildi; Valencia’nın da bunlara razı gelmesi gerekliydi. Sorunun can damarı budur. Yalnızca Zamora, Companys ve Negrin değil, Caballero da başbakanlığı sırasında üç aşağı beş yukarı Moskova’nın taleplerine razı gelmeye hazırdılar[3]. Neden? Çünkü bu bayların kendileri devrimi burjuva sınırlar içinde tutmak istiyorlardı. Stalinist programa, ne Sosyalistler ne de Anarşistler ciddi biçimde karşı çıktılar. Burjuvaziden kopmaktan korkuyorlardı. İşçilerin devrimci hamlelerinden ise ölümüne korkuyorlardı.
Cephaneleri ve karşıdevrimci ültimatomuyla Stalin, bütün bu grupların kurtarıcısı idi. Onların umdukları şey, Franco’ya karşı askeri zaferi Stalin’in güvence altına aldığı ve aynı zamanda devrimin akışının bütün sorumluluğundan kendilerini kurtardığıydı. Sosyalist ve Anarşist maskelerini rafa kaldırmakta gecikmediler; umutlan, Moskova’nın kendileri için burjuva demokrasisini yerleştirmesinden sonra bu maskeleri yeniden kullanmaktı. Keyiflerinin son fırça darbeleri olarak bu baylar böylece işçilere ihanet edişlerini Stalin ile yapılması gereken aseri anlaşmayla haklı gösterebilirlerdi. Kendi payına Stalin de, karşıdevrimci politikalarını cumhuriyetçi burjuvazi ile bir ittifakı sürdürmenin gerekliliğiyle haklı gösteriyordu.
Azana, Negrin, Companys, Caballero, Garcia Oliver ve diğerleri gibi adalet ve özgürlük şampiyonlarının, GPU’nun cinayetlerine gösterdikleri azizce hoşgörü hakkında ancak bu geniş bakış açısıyla açık bir fikir edinebiliriz[4]. İddia ettikleri gibi başka seçenekleri yoktuysa bu hiç de uçaklar ve tankların karşılığını devrimcilerin kellesi ve işçilerin haklarıyla ödemekten başka yolları olmadığından değil, kendi “safi demokratik” yani antisosyalist programlarının terörden başka bir yolla gerçekleştirilmeyeceğinden ötürüydü. İşçiler ve köylüler kendi devrimlerinin yoluna girdiklerinde fabrikaları ve malikâneleri işgal edip eski sahiplerini kovduklarında, kırlarda iktidarı ele geçirdiklerinde o zaman burjuva karşıdevrimi demokratik, Stalinist veya faşist olanı da bu hareketi durdurmak için yalan ve aldatmaca ile birlikte kanlı şiddetten başka bir yol bulunamaz. Stalinist kliğin bu yoldaki üstünlüğü, onun, Azana, Companys, Negrin ve onların sol müttefiklerinin gücünün ötesindeki önlemleri anında uygulamak yeteneğiydi.
Sürekli devrim kuramının doğruluğunu Stalin kendine özgü tarzda kanıtlıyor.
İki uzlaşmaz program böylece demokratik İspanya topraklarında karşı karşıya geldi. Bir yanda, ne pahasına olursa olsun özel mülkiyeti proletaryadan ve olabildiği kadarıyla demokrasiyi Franco’dan korumanın programı; öte yanda iktidarın proletarya tarafından zaptı yoluyla özel mülkiyetin kaldırılması programı. Birinci program kapitalizmin çıkarlarını işçi aristokrasisi, küçük burjuvazinin üst çevreleri ve özellikle Sovyet bürokrasisi aracılığıyla ifade ediyordu. İkinci program, henüz tamamiyle bilinçli değilse de güçlü devrimci kitle hareketinin eğilimlerinin Marksizmin diline çevrilişiydi. Devrim için acınası şey ise, bir avuç bolşevik ile devrimci proletarya arasına karşıdevrimci Halk Cephesi duvarının dikilmiş oluşuydu.
Halk Cephesi politikası, silah ikmali yapan Stalin’in şantajıyla belirlenmemişti. Şüphesiz şantaj yok değildi. Ama bu şantajın başarısının nedeni de bizzat devrimin içsel şartlarında gizliydi. Altı yıl boyunca toplumsal temeli, yarıfeodal ve burjuva mülkiyet rejimine karşı kitlelerin artan saldırışıydı. Bu mülkiyeti en aşırı önlemlerle savunmak ihtiyatı, burjuvaziyi Franco’nun kollarına attı. Cumhuriyetçi hükümet burjuvaziye mülkiyeti “demokratik” önlemlerle korumayı vaad ediyordu, ama özellikle 1936 temmuzunda, kendisinin tamamiyle iflas ettiğini ortaya koydu. Mülkiyet cephesinde durum askeri cephedekinden daha tehditkar olunca anarşistler de dahil her renkten demokrat, Stalin’in önünde eğildi; o da kendi cephaneliğinde Franco’nun yöntemlerinden başka yöntem bulmadı.
“Trotskistlerin”, POUM’cuların, devrimci anarşistlerin ve sol sosyalistlerin avlanması; pis iftiralar, sahte belgeler; Stalinist hapishanelerde işkenceler; pusuda öldürmeler; bütün bunlar olmasa cumhuriyetçi bayrak altındaki burjuva rejimi iki ay bile yaşayamazdı. Burjuvazinin çıkarlarını proletaryaya karşı başkalarından daha tutarlı biçimde, yani en sefilce ve kana susamışça savunduğu için, GPU durumu denetimi altına alabilmişti.
Sosyalist devrime karşı mücadele ederken “demokrat” Kerenskiy önce Kornilov’un askeri diktatörlüğünde destek aradı; sonra da monarşist general Krasnov’un yük treniyle Petrograd’a girmeye çalıştı, öte yandan demokratik devrimi sonuna kadar götürmek için bolşevikler, “demokratik” şarlatanlar ve yaygaracılar hükümetini devirmeye zorlandılar. Bu süreçte böylece her türlü askeri (veya “faşist”) dikkatörlük denemesine son verdiler.
İspanyol deneyiyle bir kez daha gözüken, devrimci kitlelere karşı demokrasiyi savunmanın, faşist gericilik yöntemleri dışında bir yolu olmadığıdır. Ve de tersinden alınırsa, faşizme karşı gerçek bir mücadele yürütmek de, proleter devrimi yöntemleri dışında olanaksızdır. Stalin “Trotskizme” (proleter devrimine) karşı savaş açtı ve demokrasiyi GPU’nun Bonapartist önlemleriyle mahvetti. Bu, Komintern’in kabul ettiği eski menşevik teorinin yani demokratik ve sosyalist devrimler arasına zaman aralığı koyarak her biri için birbirinden bağımsız tarihsel sayfalar açan teorinin yanlışlığını bir kez daha ve son olarak ortaya koymaktadır. Moskova cellatlarının yaptıkları, sürekli devrim teorisinin doğruluğunu kendilerine özgü tarzda kanıtlamaktadır.
Anarşistlerin rolü
İspanyol devriminde anarşistlerin hiçbir bağımsız tutumu yoktu. Bütün yaptıkları, bolşevizm ile menşevizm arasında yalpalamaktı. Daha doğrusu anarşist işçiler içgüdüsel olarak bolşevik çizgiye katılmayı arzuluyorlardı (19 Temmuz 1936 ve 1937 Mayıs günleri); oysa önderleri ise tam tersine bütün güçlerini kullanarak kitleleri Halk Cephesi kampına yani burjuva rejiminin kampına sürüklüyorlardı.
Kendilerini, sahip oldukları sendikalarla, yani barışçı zamanların alışılmış düzeni içinde yayılmış örgütlerle sınırlamaya çalışır ve bu arada sendikaların çerçevesi dışında olup bitenleri, kitleler içinde, politik partiler arasında ve hükümet aygıtı içinde olup bitenleri görmezlikten gelirken anarşistler, devrimin yasalarını ve görevlerini anlayamamak gibi vahim bir eksiklik içindeydiler. Anarşistler devrimci olsalar herşeyden önce Sovyetlerin, yani hiç sendika yüzü görmemiş, en fazla ezilen katmanlar da dahil, bütün kent ve kır çalışanlarının temsilcilerini birleştiren Sovyetlerin yaratılması için çağrı yaparlardı. Devrimci içiler bu Sovyetlerde doğal olarak egemen öğeyi oluştururlardı. Stalinistler önemsiz bir azınlık olarak kalırlardı. Proletarya kendi yenilmez gücüne kanaat getirirdi. Burjuva devlet aygıtı havada asılı kalırdı. Tek bir güçlü darbe, bu aygıtı un ufak etmeye yeterdi. Sosyalist devrim güçlü bir ivme kazanırdı. Fransız proletaryası Leön Blum’e Pireneler ardındaki proleter devrimine bloke etmeye uzun süre izin vermezdi[5]. Ne de Moskova bürokrasisi böyle bir lükse katlanabilirdi. Bu durumda, en güç sorunlar dahi, çözüme kavuşturulabilirdi.
Bunun yerine sendikalar içinde “politikadan” kaçmak isteyen anarkosendikalistler, hem kendilerini hem de bütün dünyayı hayrete düşürerek burjuva demokrasisi arabasının yedek tekerleği haline geldiler. Ama uzun sürmedi bu; yedek tekerlek gerekli olandan fazla bir şeydir. Garda Oliver ve tayfası Stalin ve şürekasının iktidarı işçilerden almasını sağlayınca, anarşistler de Halk Cephesi hükümetinden atıldılar. O zaman bile, zaferi kazanan tarafın arabasına atlamaktan ve ona adanmışlıklarını kanıtlamaya çalışmaktan başka yapacak şey bulamadılar. Küçük burjuvanın büyük burjuva karşısındaki, küçük bürokratın büyük bürokrat karşısındaki korkusunu, birleşik cephenin (kurban ile cellatları arasında) kutsallığına dair ve kendilerininki de dahil olmak üzere her türlü diktatörlüğün kabullenilemeyeceğine ilişkin ağlamaklı konuşmalarla örttüler. “Yine de, 1936 Temmuzunda iktidarı alabilirdik…” “Yinede, 1937 Mayısında iktidarı alabilirdik…” Anarşistler, Stalin-Negrin’e, devrime karşı gösterdikleri kaypaklığın onaylanması ve ödüllendirilmesi için yalvardılar. İğrenç bir tablo!
“İktidarı almayışımızın nedeni, iktidarı almaya yeteneğimiz olmadığı değil, her türlü diktatörlüğe karşı olduğumuzdan, böyle bir şeyi istemeyişimizdir” gibi gerekçeler kendi başına, devrimciliğe son derece karşı bir doktrin olarak anarşizmi geri dönülmezcesine mahkum etmektedir. İktidarı almayı reddetmek, iktidarı kullananlara, sömürücülere onu gönüllüce terk etmektir. Her devrimin özü yeni bir sınıfı iktidara getirmekten ibaret olmuştur ve ibarettir; devrim, bu sınıfa kendi programını hayata geçirmek olanağı verir. Savaş vermek ve ama zaferi reddetmek olanaksızdır. İktidarı almaya hazırlanmadan kitleleri ayaklanmaya* yöneltmek olanaksızdır.
Hiç kimse iktidarın zaptından sonra anarşistleri gerekli gördükleri rejim türünü kurmaktan (tabii programlarının gerçekleşebilirliğini varsayarsak) alıkoyamazdı. Ama anarşist önderlerin kendisi buna inançlarını yitirmişti. İktidardan kaçmaları “her türlü diktatörlüğe” karşı olduklarından değil (gerçekte mırıldanıp sızlanarak Stalin-Negrin’in diktatörlüğünü desteklediler ve hâlâ desteklemeye devam ediyorlar) ilkelerini ve cesaretlerini tamamen yitirmelerindendi: “Yalıtlanma”, “müdahale”, “faşizm” Stalin’den korkuyorlardı. Negrin’den korkuyorlardı. Fransa ve İngiltere’den korkuyorlardı. Her şeyden çok da bu lafazanlar devrimci kitlelerden korkuyorlardı.
İktidarın zaptının reddedilmesi her işçi örgütünü kaçınılmaz olarak reformizm batağına sürükler ve onu burjuvazinin elinde oyuncak haline getirir; toplumun sınıf yapısından bakıldığında başka türlü de olamaz. Amaca, iktidarın zaptına karşı çıkarken, sonunda anarşistler araca, devrime de karşı çıkmaktan kendini alamayacaktır. CNT ve FAI önderleri yalnızca burjuvazinin 1936 temmuzunda iktidarın gölgesine tutunmasına yardım-etmekle kalmadılar; aynı zamanda, bir darbede kaybetmiş olduğu şeyi azar azar yeniden elde etmesine de yardım ettiler. 1937 mayısında işçilerin ayaklanmasını sabote ettiler ve dolayısıyla burjuvazinin diktatörlüğünü kurtardılar. Böylece salt antipolitik olmayı arzulayan anarşizm, gerçekten devrim karşı olmaya ve daha kritik anlarda karşı devrimci olmaya vardı.
1931-37 büyük deneyinden sonra anarşist teorisyenler Kronstad hakkındaki eski gerici saçmalığı tekrarlamaya devam ediyorlar; “Stalinizm, Marksizm ve bolşevizmin kaçınılmaz sonucudur” diyenler düpedüz kendilerinin devrim için büsbütün ölmüş olduklarını ortaya koymaktadırlar.
Yani Marksizm kendi içinde yozlaşıp Stalinizm gibi meşru bir çocuk mu doğurmuştur? Peki, biz devrimci Marksistler neden Stalinizmle dünya çapında bir ölüm kalım savaşı içindeyiz? Stalinist çete Trotskizmin şahsında neden başlıca düşmanını görmektedir? Görüşlerimize veya eylem yöntemlerimize her yaklaşımın (Durruti, Andres Nin, Landau ve diğerleri [6]) Stalinist gangsterleri neden kanlı tedhişe zorlamaktadır? Neden öte yandan İspanyol anarşizminin önderleri, Caballero-Negrin’in bakanları olarak, GPU’nin Moskova ve Madrid cinayetleri sırasında burjuvazinin ve Stalin’in hizmetkarları olarak onlara hizmet ettiler? Hatta şimdi bile faşizme karşı savaşma bahanesiyle anarşistler, faşizme karşı savaşımda yeteneksizliklerini göstermiş olan bu devrim cellatları Stalin-Negrin’in gönüllü tutsakları olarak kalmaya devam ediyorlar?
Kronstad ve Makhno’nun ardına gizlenerek anarşizmin avukatları kimseyi aldatamaz[7]. Krnostad olayında ve Makhno ile mücadelede, köylü karşıdevrimine karşı proleter devrimini savunduk. İspanyol anarşistleri burjuva karşıdevrimini proleter devriminden korudular ve korumaya devam ediyorlar. Anarşizm ve Stalinizmin İspanyol devriminde barikatın bir yanında, devrimci Marksistlerle birlikte işçi kitlelerinde barikatın öte yanında olduğu gerçeğini hiçbir sofist tarihin sayfalarından silemez. Proletaryanın bilincinde sonuna kadar kalacak gerçek budur!
POUM’un rolü
POUM’un sicili de temiz değil. Teori bakımından şüphesiz sürekli devrim formülüne dayanmaya çalıştı (Stalinistlerin, POUM’culara Trotskist demesi bundandır). Ama devrim teorik itiraflarla yetinmez. Kitleleri reformist önderlere karşı seferber etmek yerine, POUM anarşistler de dahil bu bayları sosyalizmin kapitalizme olan üstünlüğüne ikna etmeye çalıştı. Bu diyapozon POUM önderlerinin bütün makale ve konuşmalarının ses tonunu veriyordu. Anarşist önderlerle çatışmamak için CNT içinde kendi çekirdeklerini kurmadılar ve genel olarak orada hiçbir çalışma yürütmediler. Keskin çatışmalardan kaçınmak için cumhuriyetçi ordu içinde devrimci çalışma yapmadılar. Bunun yerine “kendi” sendikalarını, “kendi”milislerini kurdular ve onlar da “kendi” kuruluşlarını korudular ya da cephenin “kendi” kesimlerinde yer aldılar.
POUM devrimci öncüyü sınıftan yalıtlayarak öncüyü erksiz ve sınıfı öndersiz bıraktı. Politik olarak POUM bolşevizmden çok, onun sol kanadına bir örtü geçirerek Halk Cephesine yakın oldu. Yine de POUM’un kanlı ve alçakça baskılara uğramasının nedeni, Halk Cephesinin görevini yerine getirmekteki, yani sosyalist devrimi boğmaktaki kendi (sol kanadını parça parça kesip koparması hariç) başarısızlığıdır.
Kendi niyetlerine de ters düşerek POUM, son çözümlemede devrimci bir partinin yaratılması yolunda başlıca bir engel haline geldi. POUM’um yarım yamalak önlemlerini, kararsızlığını ve kaçamaklığını, kısaca merkezciliğini gösterişli bir şekilde destekleyen Dördüncü Enternasyonal’in Sneevliet gibi (Hollanda Devrimci Sosyalist Partisi önderi) platonik veya diplomatik partizanları en büyük sorumluluğa sahiptir. Devrim merkezcilikten nefret eder. Devrim merkezciliği sergiler ve yok eder. Devrim merkezciliğin avukatlarını ve dostlarını gözden düşürür. İspanyol devriminin en önemli derslerinden biri budur.
Silahlanma sorunu
Stalin’e teslim oluşlarını, Moskova’nın silahlarının karşılığını ilkeleri ve bilinçleriyle ödemek zorunda kalmalarıyla haklı çıkarmaya çalışan sosyalistler ve anarşistler düpedüz yalan söylemektedir; beceriksizce yalan söylemekteler. Şüphesiz birçoğu, cinayetlerden ve komplolardan arınmayı istiyordu. Ama her amaç uygun araçlar ister. 1931 Ni-san’ından başlayarak yani Moskova’nın askeri müdahalesinden çok önce, Sosyalistler ve Anarşistler, proleter devrimini durdurmak için ellerinden geleni yaptılar. Bu işi sonuna kadar nasıl götüreceklerini Stalin onlara öğretti. Stalin’le politik olarak aynı şeyi paylaştıkları için onun cinayetine de suç ortağı oldular.
Anarşist önderler biraz olsun devrimciye benzeseydi, Moskova’nın ilk şantajına yalnızca sosyalist saldırıyı sürdürmekle değil, ayrı zamanda Stalin’in karşı devrimci koşullarını dünya işçi sınıfı önünde sergilemekle karşılık verirlerdi. Böylece Moskova bürokrasisini açıkça sosyalist-devrim ile Franco diktatörlüğü arasında bir seçim yapmaya zorlarlardı. Termidor bürokrasisi devrimden korkar ve nefret eder. Ama faşist cenderede boğulmaktan da korkar. Ayrıca da işçilere dayanır. Bütün belirtilerin gösterdiği, Moskova’nın bu durumda, herhalde daha akla yakın fiyatla silah ikmali yapmaya zorlanacağıydı.
Ama dünya Stalin’in Moskova’sı etrafında dönmüyor. Bir buçuk yıllık iç savaş süresince, bir dizi sivil amaçlı fabrika savaş üretimine geçirilerek İspanyol savaş sanayisi güçlendirilebilirdi ve güçlendirilmeliydi. Bu da yapılmamıştır, çünkü Stalin ve onun İspanyol müttefikleri işçi örgütlerinin inisiyatifinden de aynı ölçüde korkuyordu. Güçlü bir savaş sanayisi işçilerin elinde güçlü bir alet haline gelebilirdi. Halk Cephesi önderleri, Moskova’ya dayanmayı tercih ettiler.
Halk Cephesinin alçakça rolü işte bu sorunda çarpıcı biçimde ortaya çıktı. Halk Cephesi, Stalin’le yaptığı haince anlaşmaların sorumluluğunu işçi örgütlerinin üzerine yıktı. Anarşistler azınlıkta kaldıklar sürece tabii ki hakim yönetici blokun Moskova’nın ve Moskova’nın efendilerinin, yani Londra ve Paris’in uygun gördüğü yükümlülükleri kabul etmesini hemen engelleyemezdiler. Ama cephenin en iyi savaşçıları olmaktan geri kalmaksızın, kendilerini ihanetlerden ve hainlerden açıkça ayırt edebilirlerdi ve etmeliydiler. Gerçek durumu kitlelere açıklayabilirlerdi ve açıklamalıydılar, onları burjuva hükümetine karşı seferber edebilirler ve sonunda iktidarı ve onunla birlikte Moskova’nın silahlarını zaptedebilmek için güçlerini günden güne arttırabilirlerdi ve arttırmalıydılar.
Ve bir Halk Cephesinin yokluğunda eğer Moskova silah vermeyi tümden reddederse ne olurdu? Buna bizim verdiğimiz yanıt şudur: Peki, Sovyetler Birliği hiç olmasaydı ne olacaktı? Şimdiye kadar devrimler, hiç de kendilerine silah ikmali yapan üstün ve güçlü yabancı vasilerin hayrına muzaffer olmadılar. Bir kural olarak, yabancı vesayetine karşıdevrim aday olmuştur. Sovyetlere karşı Fransız, İngiliz, Amerikan, Japon ve diğer orduların müdahalesini hatırlatmaya gerek var mı? Rus proletaryası iç gericiliğe ve yabancı müdahalesine karşı, dışardan gelen askeri malzemeleri ele geçirdi ve yabancı imha birliklerini denize sürdü. Bu, gerçekten de unutuldu mu?
Eğer silahlı işçi ve köylülerin, yani şu cumhuriyetçi denen İspanya’nın başında burjuvazinin korkak ajanları değil de devrimciler olsa, silahlanma sorunu hiç de herşeyin üstünde olmayacaktı. Sömürge Rifyalılar ve Mussolini’nin askerleri de, Franco’nun ordusu bile devrimci etkilenmeden hiç de bağışık değildi[8]. Sosyalist ayaklanmanın yangını arasında kalan faşizmin askerleri sayıca önemsiz kalabilirdi. Madrid ve Barcelona’da eksik olan silah ve askeri “dehalar” değildi; eksik olan şey devrimci bir partiydi.
Zaferin şartları
İç savaşlarda kitlelerin sömürücülerin ordusu karşısındaki zaferi için gereken şartlar özünde çok basittir:
- Devrimci ordunun savaşçıları, eski “demokratik” sömürü biçimlerini yeniden yerleştirmek için değil, kendilerinin eksiksiz toplumsal kurtuluşları için çarpıştıkları gerçeğinin açıkça farkında olmalıdırlar.
- Aynı şeyi hem devrimci ordunun, hem de düşmanın gerisinde kalan işçi ve köylüler de bilmelidir.
- Hem kendi cephelerinde, hem de düşman cephesinde ve her iki cephe gerisinde yürütülecek propaganda, tamamen toplumsal devrim ruhuyla yapılmalıdır. “Önce zafer, sonra reformlar” sloganı Kutsal Kitap’daki krallardan Stalin’e değin bütün ezenlerin ve sömürücülerin sloganıdır.
- Politikalar, mücadeleye katılan sınıflar ve katmanlarca belirlenir. Devrimci kitleler, doğrudan doğruya ve acilen kendi iradelerini ifade eden bir devlet aygıtına sahip olmalıdır. Ancak işçi, asker ve köylü delegeleri Sovyetleri böyle bir aygıt gibi hareket edebilir.
- Devrimci ordu, ele geçirdiği toplumsal devrimin acil önlemlerini hemen yaşama geçirmeli, bunları yalnızca ilan etmekle kalmamalıdır; bunlar, yiyeceklere, mamul mallara ve diğer stoklara el koyarak yoksullara dağıtmak; konutları çalışanlar yaranına ve özellikle savaşçıların aileleri yararına yeniden dağıtmak; topraklara ve tarımsal araç gerece köylüler yararına el koymak; eski bürokrasinin yerine işçi denetimini ve Sovyet iktidarını yerleştirmektir.
- “Demokrat”, “cumhuriyetçi”, “sosyalist” ve “anarşist” kılığında da olsa, sosyalist devrimin düşmanları yani sömürücü öğeler ve onların ajanları ordudan acımasızca uzaklaştırılmalıdır.
- Her askeri birimin başına birer devrimci ve asker olarak kusursuz otoriteye sahip komiserler yerleştirilmelidir.
- Her askeri birimde, işçi örgütlerince salık verilmiş en adanmış savaşçılardan oluşan sıkıca kenetli bir çekirdek bulunmalıdır. Bu çekirdektekilerin bir tek ayrıcalığı vardır: İlk ateş hattında bulunmak.
- Komuta kademelerinde başlangıçta zorunlu olarak birçok yabancı ve güvenilmez öge olacaktır. Onların denenmesi, yeniden denenmesi ve elenmeleri savaş deneyi, komiserlerin tavsiyeleri ve savaşçı erlerin tanıklığı temelinde yürütülmelidir. Devrimci işçiler arasından çıkarılan komutanların yoğun eğitimi de bununla birlikte yürümelidir.
- İç savaş stratejisi, askerlik sanatının kurallarını toplumsal devrimin görevleriyle birleştirmektir. Yalnızca propagandada değil, askeri harekatta da, düşmanın değişik askeri birimlerinin toplumsal bileşimini (burjuva gönüllüler, seferber edilmiş köylüler, ya da Franco’nun durumunda olduğu üzre, sömürgelerden gelen köleler) hesaba katmak gereklidir; hareket yollarının seçiminde söz konusu bölgelerin toplumsal yapısını (sanayi bölgesi, köylü bölgesi, devrimci veya gerici, ezilen milliyetlerin bölgesi, vb.) kesinlikle hesaba katmak gerekir. Kısacası, devrimci politika stratejiye egemendir.
- Hem devrimci hükümet, hem de işçi ve köylülerin yürütme komitesi ordunun ve çalışan nüfusun tam güvenini kazanmayı bilmelidir.
- Dış politika, kendisine temel amaç olarak bütün dünyanın işçilerinin, sömürülen köylülerinin ve ezilen uluslarının devrimci bilincini uyandırmayı almalıdır.
Zaferin şartlan, görüldüğü gibi basittir. Hepsi birden sosyalist devrim adını alır. Bu şartlardan hiçbiri İspanya’da yoktu. Temel neden devrimci bir partinin yokluğuydu. Evet Stalin İspanya topraklarına dışardan bolşevizmin pratiklerini taşımaya çalıştı; politbüro, komiserler, hücreler, GPU, vs. Ama, o, bu biçimlerin toplumsal içeriklerini boşalttı. Stalin, kitlelerin devrimci inisiyatiflerinin gerekli biçimi olarak Sovyetleri, bolşevik programla birlikte reddetti. Bolşevizmin tekniğini burjuva mülkiyetinin hizmetine sundu. Bürokratik dargörüşlülüğüyle, “komiserlerin” kendiliklerinden zaferi güvenceye alabileceklerini tasarladı. Ama özel mülkiyet komiserlerin yalnızca yenilgiyi güvenceye alabildiklerini gösterdiler.
İspanyol proletaryası birinci sınıf askeri nitelikler sergiledi. Ülkenin ekonomik yaşamındaki, siyasal ve kültürel düzeydeki özgül ağırlığıyla İspanyol proletaryası devrimin ilk gününde, Rus proletaryasının 1917 başındaki durumundan daha geride değil, daha ilerideydi. Zaferine giden yolda kendi örgütleri başlıca engel olarak duruyordu. Karşıdevrimci işlevlerine uygun olarak yönetici Stalinist klik uşaklardan, kariyeristlerden, deklase öğelerden ve genel olarak her türlü sosyal süprüntüden ibaretti. Diğer bütün işçi örgütlerinin temsilcileri (iflah olmaz reformistler, anarşist lafazanlar, POUM’un umarsız merkezcileri) mırıldandı, inledi, yalpalandı, manevra yaptı ama sonunda kendini Stalinistlere uydurdu. Bunların ortak faaliyetleri sonucu toplumsal devrim kampı (işçiler ve köylüler) burjuvaziye, daha doğrusunu onun gölgesine bağımlı kılındı, beyaza boyandı ve karakteri bozuldu.
Kitlelerde kahramanlık ya da tek tek devrimcilerde cesaret eksik değildi. Ama devrimcilerin dağınıklığı, programsızlığı, eylem programından yoksun oluşları sürerken, kitleler de kendi kaynaklarıyla başbaşa bırakıldılar. “Cumhuriyetçi” askeri komutanlar, askeri zaferler kazanmaktan çok toplumsal devrimi ezmek peşindeydiler. Askerler komutanlarına kitleler de hükümete olan güvenlerini yitirdiler. Köylüler kenarda durdu. İşçiler tükendi. Yenilgiyi yenilgi izledi. Moral bozukluğu hızla büyüdü. Bütün bunları daha iç savaşın başında kestirmek zor değildi. Önüne kapitalist rejimi kurtarmak görevini koyan Halk Cephesi, kendini askeri yenilgiye mahkum etti. Bolşevizmi başaşağı çevirerek Stalin, devrimin mezar kazıcılığı rolünü yerine getirmekte tamamen başarı gösterdi.
Şunu da söylemek gerekir ki, İspanyol deneyinin bir kez daha gösterdiği, Stalin’in ne Ekim Devrimini ne de Rus iç savaşını hiç anlamadığıdır. Onun ağır işleyen köylü kafası 1917-21 olaylarının fırtınalı akışının ümitsizce gerisinde kaldı. Kendi fikirlerini ifade ettiği 1917 yılı konuşmalarında ve makalelerinde, onun daha sonraki Termidorcu “doktrini”ni görürüz. Bu anlamda 1937 İspanyasindaki Stalin, Bolşeviklerin 1917 Mart kongresindeki Stalin’in izleyicisidir. Ama 1917’de devrimci işçilerden yalnızca korkarken 1937’de onları boğuyordu. Oportünist, cellat haline gelmişti.
“Cephe gerisinde iç savaş”
“Ama her halükarda, Caballero ve Negrin hükümetleri karşısında kazanılacak zafer, cumhuriyetçi ordunun gerisinde bir iç savaşı gerektirecekti! Dar kafalı demokratlar işte böyle haykırıyorlar. Sanki demokratik İspanya’da bundan başka hiç iç savaş olmamış gibi; hem de en alçakça ve haincesi, mülk sahipleri ve sömürücülerin işçilere ve köyrüttüğü iç savaşı, amacı “Halk Cephesinin Birliğini” sağlamak olan do-dürülmesinde, kitle hareketinin ezilmesinde, işçilerin silahsızlandırılmasında, burjuva polisinin silahlandırılmasında, işçi müfrezelerinin cephede silahsız ve yardımsız bırakılmalarında ve en sonu savaş sanayisinin gelişmesinin yapay biçimde sınırlandırılmasında ifadesini bulmaktadır.
Bu eylemler burjuvazinin sınıf çıkarları tarafından dayatılan birer dolaysız askeri ihanet, cepheye indirilmiş birer acı darbedir. Ama Stalinistler, sosyalistler ve anarşistler dahil, “demokratik” filistenler, cepheye en yakın bölgelerde dahi olsa, burjuvazinin proleteryaya karşı yürüttüğü iç savaşı, amacı “Halk Cephesinin” birliğini sağlamak olan doğal ve kaçınılmaz bir savaş olarak görüyorlar. Öte yandan proletaryanın “cumhuriyetçi” karşıdevrime yönelik iç savaşı ise aynı filistenle-rin gözünde “anti faşist güçlerin birliği”ni bozan canice “faşist” Trots-kist bir savaştır… Onlarca Norman Thomaslar, Albay Attleeler, Otto Bauerler, Zyromyisler, Malrauxlar ve Duranty, Louis Fischer gibi yalandolan sancıları bu kölece aklı gezegenimize yaydılar[9]. Bu arada da Halk Cephesi hükümeti Madrid’ten Valencia’ya, Valencia’dan Barcelona’ya taşınmakta.
Gerçeklerin de kanıtladığı gibi, faşizmi ezebilecek olan yalnızca sosyalist devrimdir; aynı şekilde, proleteryanın başarılı bir ayaklanması da ancak hakim sınıfların büyük güçlüklerle sıkışmış halde bulunmaları durumunda olanaklıdır. Oysa demokratik filistenler, tam da bu güçlükleri proleter ayaklanmasına izin verilemeyişin kanıtları olarak imdada çağırırlar. Proletarya, kurtuluş saatinin geldiğini belirtmeleri için demokratik filistenlerin ağzına bakarak beklese, ebediyen köle kalırdı. İşçilere, bütün maskeleriyle birlikte gerici filistenleri tanımasını ve maskeleri ne olursa olsun onları aşağılamasını öğretmek bir devrimcinin ilk ve en önemli görevidir!
Sonuç
Stalinistlerin cumhuriyetçi kamp içindeki diktatörlüğü özünde uzun süreli değildir. Halk Cephesinin politikalarından çıkan yenilgiler İspanyol proleteryasını bir kez daha, devrimci bir kalkışa zorlarsa; bu kez Stalinist klik demirden süpürgeyle başarılı bir şekilde kenara atılacaktır. Ama eğer Stalin devrimin mezar kazıcılığı işini sonuna vardırırsa (ne yazık ki ihtimal budur) o durumda da teşekküre mazhar olmayacaktır. İspanyol burjuvazisinin bir cellat olarak Stalin’e ihtiyacı vardı, ama hiç de vasi ya da hoca olarak ona ihtiyacı yoktur. Bir taraftan Londra ve Paris, öte yandan Berlin ve Roma onların gözünde çok daha zengin firmalardır. Stalin’in, son felaketten önce İspanya’daki izlerini örtmek istemesi mümkündür; böylece yenilginin sorumluluğunu en yakın müttefiklerine yüklemeyi ummaktadır. Bundan sonra Litvinov, diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması için Franco’ya yakaracaktır[10]. Bunu birçok kez gördük.
Sözde cumhuriyetçi ordu General Franco karşısında tam bir zafer kazansa bile bu “demokrasi”nin zaferi demek olmayacaktır. İşçiler ve köylüler burjuva cumhuriyetçileri ve onların sol ajanlarını 1931 Nisanında ve 1936 Şubatında olmak üzere iki kez iktidara getirmişlerdir. Her iki keresinde de Halk Cephesi kahramanları, halkın zaferini burjuvazinin en gerici ve en ciddi temsilcilerine teslim ettiler. Halk Cephesi generalleri tarafından kazanılan üçüncü bir zafer, onların işçiler ve köylülerin omuzlarında faşist burjuvazi ile kaçınılmaz anlaşması de-mek olacaktır. Böyle bir rejim, belki bir monarşi ve Katolik kilisesinin açık egemenliği olmadan, değişik bir askeri diktatörlük biçimi olacaktır.
En sonu, cumhuriyetçilerin kazandığı kısmi zaferlerin; “çıkarını düşünmeyen” Anglo-Fransız aracıları tarafından savaşan kampları uzlaştırmak için kullanılması da mümkündür. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi halinde “demokrasi”nin son kalıntılarım generaller tarafından, Miaja (komünist!) ve Franco (faşist!) tarafından boğulacağını anlamak zor değil. Bir kere daha tekrar edeyim: Zafer ya sosyalist devrimin olacaktır ya da faşizmin.
Yine de, trajedinin son anda komideyi yol vermesi ihtimali yok değildir. Halk Cephesi kahramanları son başkentlerini terketmek zorunda kaldıklarında, gemilere ve uçaklara doluşmadan önce; halkta “iyi bir anı” bırakmak için bir dizi “sosyalist” reformlar ilan edebilirler. Ama hiçbir şey işe yaramayacaktır. Dünya işçileri devrimi tahrip eden partileri nefret ve aşağılamayla anacaklardır.
Trajik İspanyol deneyi, daha büyük olaylara öngelen korkunç (belki de son) bir uyarıdır; dünyanın bütün ileri işçilerine yönelik bir uyarıdır. Marx, “devrimler tarihin lokomotifidir” demişti. Devrimler yandevrimcilerin ya da çeyrekdevrimcilerin fikirlerinden daha hızlı hareket eder. Her kim geride kalırsa, lokomotifin tekerlerinin altında kalır ve sonuç olarak lokomotifin kendisi de hasara uğrar ve esas tehlike de budur.
Devrim sorununu sonuna, nihai somut sonuçlarına değin iyice tartıp düşünmek gerekir. Politikayı, devrimin temel yasalarına, yani kendilerine “Halk” Cephesi ve her türden cephe adını takan yüzeysel küçük burjuva grupların önyargılarına ve korkularına değil, savaşa hazırlanan sınıfların hareketine uyarlamak gerekir. Devrim sırasında en az direnç çizgisi, en büyük felaket çizgisidir, burjuvaziden “yalıtlanmak”tan korkmak, kitlelerden yalıtlanmayı getirir. İşçi aristokrasisinin muhafazakar önyargılarına uymak işçilere ve devrime ihanettir. “îhtiyat”ın aşırısı en belalı ihtiyatsızlıktır. İspanya’daki en dürüst politik örgütün, yani merkezci POUM’un çöküşünün öğrettiği başlıca ders budur. Londra Bürosu’na bağlı partiler ve gruplar ya tarihin son uyarısından gerekli sonuçlan çıkarmak istemiyorlar ya da bunu yapmaktan acizler. Böylece kendilerini mahvediyorlar “
II. Devrimci Sosyalist Partilerin Londra Bürosu, daha önce Uluslararası işçi Topluluğu adını taşıyan bu büro, İkinci veya Üçüncü Enternasyonallere bağlı olmayan ve Dördüncü Enternasyonalin oluşturulmasına karşı çıkan merkezci partilerin gevşek bir birliğiydi. Üyeleri arasında Almanya’dan SAP, Büyük Britanya Bağımsız İşçi Partisi, İspanya’dan POUM ve Fransa’dan PSOP (İşçi Köylü Sosyalist Partisi) vardı.
Şii adi de karşılığında yeni bir devrimciler kuşağı yenilgilerin dersleriyle eğitim görüyorlar. Bu kuşak İkinci Enternasyonalin iğrenç ününü eylem içinde görmüştür; Üçüncü Enternasyonalin çöküşünü kökleriyle görmüştür; Anarşistleri söyledikleriyle değil, yaptıklarıyla değerlendirmeyi öğrenmiştir. Sayısız savaşçının kanlarıyla ödenmiş ve büyüklüğü tahmin edilemeyecek bir okuldur. Devrimci kadrolar şimdi yalnızca Dördüncü Enternasyonalin bayrağı altında toplanıyor. Yenilgilerin gürleyişi içinde doğan Dördüncü Enternasyonal, çalışanları zafere götürecektir.
[1] Louis Fischer (1896-1970). Nılion adlı organın Avrupa muhabiriydi ve Trotskiy tarafından Moskova mahkemeleri sırasında Stalinizme sempati .»uymakla suçlanmıştır.
[2] Francisco Largo Caballero (1869-1946), İspanyol Sosyalist Partisi sol kanat önderi. Eylül 1939’dan Mayıs 1937’ye kadar başbakan; bu tarihte yerine Stalinistlerin ısrarıyla Jön Negrin Lopez (1889-1956) geçti. Cumhuriyetçi hükümetin son başbakanıydı ve iç savaş bittikten sonra Fransa’da sürgündeyken istifa etti. Indaiccio Prieto jr Tuero (1883-1962), Sosyalist Parti sag kanat önderlerinden. Largo Caballero hükümetinin donanma ve hava kuvvetleri bakanıydı ve Stalinistlerin ısrarı Özerine 1938’de ihraç edilene kadar bu görevini Negrin hükümetinde de sürdürdü.
[3] Nkelo Alcala Zamora (1877-1949), büyük toprak sahibi, İlerici Parti başkanı ve bir liberal Katolik. 1931 Nisanında ilk cumhuriyetçi hükümetin başbakanı ve 1931 Haziranından 1936 Mayısına dek cumhuriyetin cumhurbaşkanı.
[4] Jose Garcia Oliver (1910 – ), kralcıların devrimci kanadını ezmek için Stalinistlerle işbirliği yapan sağ kanat İspanyol anarşisti. 1936’dan içsavaş bitimine değin merkezi hükümetin adalet bakanıydı.
[5] Leon Blum (1872-1950), Fransız Sosyalist Partisi’nin otuzJardalci başı ve 1936’da ilk Halk Cephesi hükümetinin başbakanı.
[6] . Bucnavenlunı Durruti (1896-1936), FAI sol kanadının önderi ve milis örgütçüsü. Madrid savunmasını yönetti ve o savaşta öldü.
Kurt Landau, Avusturyalı, Alman Sol Muhalefetinin önderi. 1931’de Muhalefetten koptu ve kendi grubunu kurdu. İspanya’ya gitti ve POUM’u destekledi; kaçırılarak Stalin’in polisi tarafından öldürüldü.
[7] Neslor Makhno (1884 – 1934), Rus içsavaşı sırasında Ukraynalı gericilere ve Alman işgalcilerine karşı çarpışan küçük partizan köylü çetelerinin önderi. Güçlerini Kızıl Ordununkiyle birleştirmeyi reddetti ve sonunda onunla çatışmaya girdi. Güçleri Sovyet hükümeti tarafından dağıtıldı.
[8] Rifyalılar. Fas’ın dağlık kıyı şeridindeki Berberi kabileleriydi.
[9] Norman Thomas (1884-1968), Amerikan Sosyalist Partisi’nin reformist önderi. Bu partinin altı kez cumhurbaşkanı adayıydı.
Clemenl Attlee (1883-1967), Mac Donald’dan sonra İngiliz İşçi Partisi’nin önderi ve 1945’ten 1950’ye kadar İşçi Partisi hükümetlerinin başbakanı. Otto Bauer (1882-1939), Avusturya Marksizminin baş teorisyeni. Avusturya Sosyal Demokrasi’sinin önderlerindendi.
Jean Zyromskiy (1890 -), Fransız Sosyalist Partisi sol kanadından, Stalinci eğilimlere sahip bir parti memuru. Otuzlarda “organik birliğin” avukatlarındandı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Komünist Parti’ye katıldı.
Andre Mairaıu (1901-1977), ünlü yazar. 1933 – 34’te Trotskiy’e sempati duymuş, ama Halk Cephesi döneminde Stalinistlerle işbirliği yapmış ve Moskova mahkemelerinin iftiralarına karşı Trotskiy lehine konuşmamıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında De Gaulle’cü hükümette memurdu.
Waiter Duranty (1884-1957), uzun yıllar Moskova’da New York Times muhabirliğini yaptı ve Muhaliflere karşı Stalinisüeri destekledi.
[10] Maxim Litvinov (1876-1951), Eski Bolşevik, 1930 – 39’da dışişleri halk komiseri, 1941-43’te ABD’de elçi, 1943-46’da dışişleri komiser yardımcısı. Demokratik emperyalistlerle ittifak peşinde koşarken Stalin onun şahsında “kollektif güvenliği” cisimleştirdi ve Stalin – Hitler paktı ve soğuk savaş sırasında da görevden uzak tuttu.



