Dinlerin tarihini kadınların ezilmesinin tarihi olarak da okumak mümkün. Çoktanrılı dinlerden tektanrılı dinlere geçiş, aynı zamanda, ticaretin yaygın olarak geliştiği, artığın büyüdüğü ve erkek egemenliğinin kurumsallaştığı toplumlara geçiş demek. Ancak bu yazının amacı, genel olarak dinler karşımda kadınların konumuna açıklık getirmek, farklı dinlerde kadınların tabiatını yeniden üreten ve süreklileştiren sembolleri yorumlamak değil. Bu yazının, çok daha sınırlı ve özgül bir sorun etrafında süren bir tartışmaya marksist ve feminist bir pozisyondan katılmanın ötesinde bir iddiası yok. Kast ettiğim sorun şu: Bugün Türkiye’de (RP’nin iktidardan düşmesine rağmen) yükselen siyasal islama karşı kadınların nasıl bir mücadele perspektifi benimsemeleri gerekiyor?
Devletin ve hukukun İslami ilkelere dayandırılması anlamına gelen şeriat ya da siyasal İslam, toplumun her alanının, bu arada “özel alan”m da İslamın denetimi altına girmesini öngörür. Kadınlar açısından bunun kritik anlamı, kamusal alanda kadınların nasıl ve ne kadar yer alabileceklerinden başlayarak, üreme ve doğurganlığa, anneliğe, evliliğe, akrabalık ilişkilerine kadar, bütün ilişki ve davranış biçimlerinin İslami ilkelere göre düzenlenmesidir.
Kamusal ve özel alanları denetlemeye talip olan bu ideolojinin hareket noktası eşitlik değil farklılıktır. İslam açısından, kadınlarla erkekler yaradılıştan farklı ve birbirini tamamlayan varlıklardır. İslamın kamusal ve özel alanları düzenleyen hukuku da kaçınılmaz olarak kendi “doğal hukuk” anlayışının bir uzantısıdır: Tanrı buyruğuyla mutlaklaştırılan bu farklılık ideolojisi, kamu hukukunda da özel hukukta da kadınlarla erkeklerin hak ve ödevlerini farklı tanımlar. Kısacası, anne ve eş kimliğine mahkûm edilmek, boşanma, miras, tanıklık, velayet vb. konularda erkeklerden farklı bir statüye layık görülmek kadınların bu ideoloji çerçevesinde kolayca sorgulayabilecekleri şeyler değildir. Öncülü eşitlik değil de farklılık olan ve bu öncülün Tanrı kelamıyla değişmez kılındığı bir ideolojide, ezilenler taleplerini olsa olsa Tanrının ve / ya da kendilerini ezenlerin inayetine dayandırabilirler. Bu mantıkta toplumsal ilişkiler eşit haklar temelinde değil, güçlünün güçsüzü himaye etmesi, güvence altına alması anlayışıyla düzenlenir. Nitekim İslam’da çok karılılığın ve örtünmenin gerekçesi de bir yanıyla bu himaye mantığına dayanır: Çok karılılık, ticaretin ve savaşın (cihadın) temel ekonomik dinamikleri oluşturduğu bir toplumda, yalnızlaşan ve yoksullaşan kadınların himaye altına alınması gereğinden kaynaklanmıştır. Kuşkusuz bunun daha derinde yatan asıl anlamı, “ezeli ve ebedi” erkek çokeşliliğinin meşru bir kurumsal biçime büründürülmesidir.
Bugün siyasal İslamcılarla Kemalistler arasındaki itişmede kilit sembol haline gelmiş olan “örtünme” de İslamın kadınlara yönelik himayeci mantığının bir üründür. Çok doğaldır ki İslam, erkek saldırganlığını, erkeklerin egemen olduğu bir toplumda egemen olanların ezdiklerine karşı kullandığı şiddet olarak yorumlamaz. Yine yaradılış farklılığı anlayışıyla tutarlı olarak, erkeklerin cinsel güdülerinin denetlenemez olduğunu var sayar ve bu saldırgan güç karşısında güçsüz olanı örterek himaye etmeye soyunur. Aslında soyut eşitlik anlayışına dayalı liberal söylemden daha gerçekçi bir tespittir bu: Erkekler gerçekten de kadınları şiddet tehdidiyle kuşatmışlardır. Ne var ki, bunun temeli toplumsaldır ve çözüm kadınların kısıtlanmasından değil, erkek şiddetinin cezai yaptırımlarla kenetlenmesinden ve giderek erkeklerin değiştirilmesinden geçer.
Örtünerek kamusal alana çıkmayı talep eden kadınların bilincinde de benzer bir anlamı var örtünmenin. Bu kadınlar annelerinden farklı olarak, yabancı erkeklerin olmadığı mekanlara, özel alana hapsolmayı reddediyorlar. Kendilerini güvence altında hissedecek bir biçimde (örtünerek) kamusal alana, eğitime, çalışma hayatına, siyasete katılmak istiyorlar. Dolayısıyla da, kendi açılarından örtünmenin bir güvence, kamusal alana çıkmanın da bir özgürleşme olduğunu söylüyorlar. Ne var ki, bu söylemin bir yanılsamayı ifade ettiği, bu öznel bilincin gerçekliği yansıtmadığı açık:
Erkek şiddetinin kendisini sorgulamadan, bu şiddet karşısında yine erkek egemenliğiyle bütünleşerek kendini savunmanın adı hiçbir koşul altında “özgürleşme” olamaz.
Öte yandan, örtünmeyi salt bir “kadın talebi” olarak görmek de mümkün değil. Örtünerek kamusal alana çıkmış kadın kimliği bugün siyasal İslam açısından bir simge1: Kamusal alanda İslamın (ve siyasal İslamın gücünün) görünür hale gelmesinin bir aracı aslında örtülü kadınlar. “Özgürleşme” söylemiyle bu kadınlar kendilerinin simge olarak kullanılmalarına onay vermiş oluyorlar.
Örtülü kadınların simge olarak kullanıldıkları çeşitli aşamalarda karşılarına dikilen engellerle kanıtlandı: Refah Partisini yerel yönetimlere taşıyan kadınlar seçimlerden sonra evlerine gönderildiler. Genel seçimlerde ise, kısmen Refah’ın o dönem yaymaya çalıştığı “modemlik” imgesine halel gelmesin diye kısmen de RP’nin devletle erken bir yüzleşmeye hazır olmamasından bu kez de Meclis kapısının dışında tutuldu türbanlı kadınlar. Kendi öznel bilinçleri ne olursa olsun, örtülü kadınların İslamcı erkekler tarafından iki yüzlüce kullanıldıklarına ilişkin başka olgular da saymak mümkün. Ama bu, o kadınlara karşı bizim tavrımızı doğrudan belirlememesi gereken bir şey.
Evet, bu “yanlış bilinç” karşısında bizim politik tavrımız ne olacak, ne olmalı? Her şeyden önce, kılık kıyafet konusunda yasakçı bir mantığın sosyalistler ve / ya da feministler olarak kendi tutarlılığımızla bağdaşmayacağı açık. Ancak bunun da ötesinde, yasakçılığın pragmatik olarak da bir işe yaramadığını herkesin çoktan görmüş olması gerekir. Bugün örtünme bir simge değeri taşıyorsa, bunun nedeni kılık kıyafet konusunda bugüne kadar kamu kesiminde uygulanan yasaklar, kısıtlamalardır. Ayrıca, kılık kıyafet konusunda yasakçılık, kamusal alana rahatça çıkmaları zaten bindir nedenle engellenen kadınların bir kesimine ek bir engel getirmek olacaktır. Örneğin, siyasal İslam yandaşı bir erkek rahatlıkla avukatlık, yargıçlık yapabilirken, kadın olduğu için (yani erkek egemenliğinin dinsel biçimleri yüzünden) belli bir kılığa büründürülen kadınların belli alanlardan dışlanmasına katkıda bulunmak demektir bu. Bir kadın kesimini bir kez daha evlere hapsolmaya mahkum edip, onların üzerindeki cinsiyetçi baskının artmasına yol açmaktır.
Örtülü kadınların kamusal alanda yer almaları etrafında süren tartışma aslında çok katmanlı. Eğitim alanı için farklı gerekçelerle (öğrencilere “kötü örnek” olmak) karşı çıkılıyor bu kadınların çalışma haklarına, hukuk alanı için farklı, hekimlik için farklı.. Dayandığı mantığı açığa vurması ve liberal bir yaklaşımla marksist ve feminist bir çerçeve arasındaki farklılığı kavramlaştırmada anlamlı ip uçları sunması açısından, örtülü kadınların yargıçlık yapmalarına karşı yükseltilen itiraza kısaca değinmek istiyorum.
Deniyor ki, “devletin ve hukukun tarafsızlığının simgesi” sayılabilecek yargıçlık gibi mesleklerde bu tarafsızlık ilkesinden hiçbir taviz verilemez. Oysa müslüman veya inançlı olmayan ya da müslüman olup siyasal İslama muhalif olan bir kişi örtülü bir yargıç karşısında tarafsız bir mahkemede duyacağı güveni duyamaz. Hele hele müslümanlıkta kadılığın kadınlara kapalı tutulduğu göz önüne alındığında, örtülü kadınlar için bu hakkı talep etmek siyasal İslamın düpedüz bir saldırısıdır. Bir defa İslamın kadınlara yasakladığı şeyler konusunda, siyasi İslamın “takiyyelerini” teşhir etmek amacıyla bile olsa, İslamın çerçevesine atıfta bulunarak kadınların önüne engeller çıkarmanın bize düşmediği kanısındayım. “Devletin ve hukukun tarafsızlığı” meselesine gelince: Yargıçların Türkiye’de giydikleri cüppelerin, İngiltere’de taktıkları perukların anlamı nedir aslında? Mahkemelerin tarafsızlığı mı, yoksa devletin ve adaletin “halkın” üstünde bir güç olarak kutsallaştırılması mı? TBMM’de milletvekillerinin giydikleri koyu renk takım elbiseler ve taktıkları kravatlar da birer sembol değil midir? İslami kılıklar karşısında bir başka tarafın, devletin sembollerinin savunuculuğunu yapmak biz marksistlere, feministlere düşmez diye düşünüyorum. Buna karşılık, devlet kurumları da dahil olmak üzere, ergin sayılan herkes için kılık kıyafet konusunda tam bir özgürlüğü savunmak, bütün kadınlar için kıyafet kısıtlamasına karşı çıkmak, devletin kadınların “namus ve iffetinin” bekçiliğini yapmasına da anlamlı bir muhalefettir.
Yasakçılığın bir başka örneği de, zaman zaman, sadece imam nikahıyla bir erkekle birlikte yaşayan kadınlara yönelik olarak ortaya çıkıyor. Bu kadınların cezalandırılması talep edilebiliyor. Bunun anlamı ise çok açık:
Zaten dinsel nikah koşullarının mağdur ettiği bir kadını bir kez daha mağdur etmek, bu arada, aslında eşitsiz2 bir sözleşme olan medeni nikahı yüceltmek.
Kuşkusuz, soyut da olsa, görünürde de olsa medeni nikah, eşit yurttaşlar çerçevesine dayalı bir kurum olduğu ölçüde miras, boşanma, velayet vb. konularda kadınların hak talep etmesine çok daha fazla izin verir. O zaman, medeni nikahın kadınlara sunduğu göreli kazanımlara sahip çıkmamız ama ufkumuzu bu kurumla sınırlamamamız gerekiyor. Bu yaklaşımı nikah konusunda şöyle somut bir talebe dönüştürebiliriz: Tekeşli olmak ve idari bir merciye bildirilmek koşuluyla, nikahlı nikâhsız bütün birlikteliklerde kadınlar ve çocuklar medeni nikahın sunduğu haklardan yararlanabilmelidir. Bu, bir yandan medeni ya da dinsel nikah kurumunun zayıflaması anlamına gelecektir, öte yandan da nikahlı olup olmamak ve nasıl bir nikahla evlenildiği kişilerin ahlaki ve dinsel inançlarıyla ilgili bir sorun düzeyine çekilmiş olacaktır.
Örtünmeyle ilgili bu gürültünün ardında, yasakçılığın bastırdığı bir çelişki yatıyor. Örtünmenin siyasallaştığı, simge haline geldiği bu durum aslında bu kadınların kendi içlerinde bir çelişkiyi barındırdıklarının işareti:
Bir yandan kamusal alana aktif olarak katılma talebiyle “geleneksel olan”a karşı çıkıyor bu kadınlar. Öte yandan da bunu örtünerek, yani “modern olan” karşısında geleneksel olana sahip çıkarak yapmaya çalışıyorlar. Bu çelişkinin onları erkek egemenliğiyle yüzleşmeye, kendi evliliklerinde erkekleriyle sürtüşmeye itmemesi çok güç. Ne var ki, devletin baskıcı uygulamaları karşısında siyasi yoldaşlarıyla (erkekleriyle) kenetlenmeleri de doğal3 Yasakçı uygulamalar kalktığında, örtünme siyasal İslamın gücünün simgesi olmaktan çıktığında, bu kadınlar bu çelişkiyi yaşama imkanına kavuşacak. O zaman siyasal İslam projesinin sınırlarına sığmaları belki de güçleşecek ..
Kemalist kadınlar cephesinde örtülü kadınlara karşı yasakçılıkla el ele giden bir başka yaklaşım da onları aşağılamak, küçük görmek. Oysa, “çağdaşlık” / gerilik, “aydınlık’/ karanlık gibi katıksız bir aydınlanmacılığın has kavramlarına dayandığımızda, örtülü olmayan bizlerin “kurtulmuş kadınlar” olduğumuz yanılsamasına düşmek işten bile değil. Bu tuzağa düşmemek için “çağdaşlığın” biz örtünmeyen kadınlara neler vaat ettiğini hatırlamak gerekiyor; Medeni nikah, eğitim ve çalışma hakları açısından erkeklerle kağıt üstünde eşitlik, siyasete eşit katılım hakkı, genel olarak kamusal alana çıkma hakkı. Gerçekte neler yaşıyoruz peki? Medeni nikahlı kocalardan dayak, cinsel şiddet; ev içinde, mesaisi bile olmayan ve adı konmamış karşılıksız emek; ev içindeki, şiddet yoluyla süreklileşmiş bu güvencesiz kadın işlerine mahkûm olmak; siyasette yalnızca oy deposu olarak var olmak; o çok sözü edilen kamusal alanda, sokaklarda varolma hakkımızı geceleri ya da erkeklerin tekelinde bulundurdukları yerlerde kullanmaya kalktığımızda şiddet tehdidi ya da doğrudan şiddetle yüz yüze gelmek vb. vb.. Erkek egemenliğinin eşit yurttaşlığa dayalı çağdaş biçiminin bize sundukları bunlar. Kuşkusuz bu biçimin son derece önemli ve bizim için vazgeçilmez bir üstünlüğü var. O da, eşitlik söyleminin bize, mücadele silahları sunmuş olması. Bu silahlar, bizim yasal siyasal haklarımız. Bunun da ötesinde, eşitlik söylemine dayanarak, soyut eşitliği durum eşitliğine dönüştürmeye yönelik talepler geliştirmek, örneğin kadınlar lehine ayrımcılık ilkesinin benimsenmesi için mücadele etmek olanaklı.
Yine de bütün bunlar, bizim kurtulmuş, kendi emeğine, bedenine, kimliğine sahip çıkan kadınlar; buna karşılık örtülü kadınların ise cahil, geri, kimliksiz kadınlar olduğu anlamına gelmiyor. Ancak erkek egemenliğinin bu çağdaş ve en sinsi, yanılsamalara en açık biçimine yaslanmak bugünkü koşullarda çok şaşırtıcı değil. Bu yüzden, siyasal İslamın cinsiyetçiliğine, açık kadın düşmanlığına karşı “laik” kadınların geliştirdiği tepkiyi laiklik / laiklik karşıtlığı ekseninden çıkartmak çok önemli. Bunun yolu, bu “çağdaş” (burjuva) düzenle eklemlenmiş erkek egemenliğinin teşhirinden, buna karşı mücadeleyi bütün kadınlar için örmekten geçiyor. Başka bir deyişle, imam nikahına karşı çıkarken, medeni kanunun, erkeğin aile reisliğine dayalı tüm mantığına karşı çıkmak, nikahsız birlikteliklerde kadının yasal güvencelere kavuşmasını savunmak; örtünmeye karşı ideolojik mücadele verirken, devlet kurumlarında kadınların kılık kıyafet yönetmelikleriyle kısıtlanmasına karşı çıkmak; laik eğitimi savunurken eğitimde cinsiyetçiliğe (ve şovenizme) karşı çıkmak; kadınların çalışma haklarını savunurken, erkek / kadın işleri ayrımına, kadınların düşük ücretli, güvencesiz işlere, kayıt dışı sektöre mahkum edilmelerine karşı mücadele vermek, kadın ve erkek işçilerin doğum izni ve çocuk bakımı imkanlarından yararlanmasını talep etmek; tarikatlarda erkeklerin kadınlara yönelik cinsel istismarını, İslamın çok karılılık kurumunu teşhir ederken, bu istismarın ve çok eşliliğin metreslik gibi çağdaş biçimlerini de (ahlakçı olmayan ve kadınları gözeten bir anlayışla) gündeme getirmek… Bütün bunlar, feminizmin ve marksizmin soyut eşitliğe dayalı yurttaşlık çerçevesine yönelttiği eleştirinin sahiplenilmesiyle mümkün.
Siyasal İslamın kadınlara yönelik tehdidi karşısında, kısmen kendiliğinden kısmen de yönlendirilmiş bir refleksle sokağa dökülen kadınların tepkisini laiklik / laiklik karşıtlığı ekseninin dışına çekebilmenin içinde yaşadığımız somut siyasal konjonktür açısından da yakıcı bir önemi var. Bu kutuplaşma bugün bir başka ikiliğin damgasını taşıyor, anlamını, rengini bir başka ikilikten alıyor: Şeriat/askeri vesayet4 ikiliği! Kadınlar açısından şeriatın mı, şovenizme militarizme dayalı bir devletin mi daha büyük bir tehdit oluşturduğu tartışmasını baştan reddedip şunu belirtmekle yetineyim: Biz Türkiyeli kadınların, şeriatın orduyla, darbeyle geldiği Pakistan, Bangladeş gibi örneklere ihtiyacımız yok. 12 Eylül darbesinin imamhatip okulları ve zorunlu din dersleri aracılığıyla kendisine bir yedek güç oluşturduğu, sola karşı siyasallaşmış bir İslamı pompaladığı hepimizin bildiği bir şey. Dolayısıyla, yukarıda sözünü ettiğim şeriat-askeri vesayet ikiliğinin aslında bir ikilem olmadığım da biliyoruz.
Bu yüzden de bizim için şu anda daha anlamlı olabilecek örnek, “hem darbe hem şeriat”ın5 kadın- erkek herkesi kıyıma uğrattığı Cezayir. îşin ürkütücü yanı, Cezayir’i bugüne getiren süreçle Türkiye’de yaşanan süreç arasında çok fazla benzerlik olması. Türkiye’de ulusal kimlik oluşturma adına geliştirilen ve devletin dini denetlemesine dayalı baskıcı laiklik anlayışı, dinin Sünni İslam biçiminde tekleştirilmesine yol açmıştı. Cezayir’de ise 1962’de Cezayir’in bağımsız bir devlet olmasıyla başa geçen ulusal Kurtuluş Cephesinin sömürgeciliğe karşı geliştirdiği “bağımsızlık” politikası, tarikatlara dayalı İslamı Araplaştırarak tekleştirmişti. Türkiye’de bunu izleyen süreç, çeşitli hükümetlerin ve 12 Eylül yönetiminin sola karşı Sünni İslamcıları güçlendirmeleriydi. Cezayir’de buna tekabül eden bir politikayı da 19651980 döneminde Bumedyen kendi yönetimine karşı her tür muhalefet karşısında İslamcıları güçlendirerek izlemişti. Benzerlikler burada bitmiyor. Cezayir kadın hareketi, darbe öncesinde, şeriat/darbe ikiliğine hapsolup darbeye hayırhah bakan kadınlarla bu ikilemi reddeden kadınlar arasında bir bölünmeye tanık oldu. Türkiye’de de, Ankara’da yapılan “Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü”ne büyük bir kadın kitle
si katılırken, pankartlarında örtülü kadınlara duyduğu düşmanlığı dile getiren, kendini devlet katında meşrulaştırmaya özel özen gösteren bu yürüyüşe bir çok sosyalist ve feminist kadın destek vermedi.6
Öyleyse, siyasal İslamın kadınlara yönelik olarak ve kadınlar üzerinden yürüttüğü politikalara karşı kadınların mücadelesinin hareket noktası, askeri vesayete, militarizme ve hatta erkek egemenliğinin daha “çağdaş” biçimlerine sığınmanın reddi olmalı. Bu mücadele perspektifi, çeşitli kadın kesimlerinin erkek egemenliğine, cinsiyetçiliğe isyanını birbirine eklemleyen bütünlüklü bir erkek egemenliği eleştirisinden beslenmeli.
Ancak bu kadarıyla kalındığında, siyasal İslamın belirlediği gündem karşısında savunmacı bir politikaya hapsolmuş oluruz. Ayrıca, buraya kadar söylediklerim, siyasal İslamın sözcülüğünü yapan eğitimli, kentli bir kadın grubu için geçerli. Oysa siyasal İslamın tabanını oluşturan, yoksullaşmış, büyük şehirlerde atomize olmuş ve bunlar karşısında koca, cemaat güvencesi arayan, İslami toplulukları bir dayanışma ağı olarak yaşayan çok daha büyük bir kadın kesimi var. Bu kadınların (ve bu erkeklerin) ise kimlik sorunu, geleneksel olanla olmayan arasındaki çelişki vb.’nin çok daha berisinde, zorunlu göçün ve saldırgan liberal politikaların paramparça ettiği hayatları var. Refah Partisinin tabanını oluşturan bu yoksullar ordusuna savunmacı politikaların çok ötesinde bir alternatif sunmak bizi bekleyen en önemli görev. Bunun yolunun bu insanlar arzsında örgütlenmekten geçtiğini, bu örgütlenmenin öznesinin de Özgürlük ve Dayanışma Partili kadınlar ve erkekler olması gerektiğini söylemeye bile gerek yok…
* Eğitimsen Kocaeli şubesinin 15 Haziran 1997 tarihinde Kocaeli’nde düzenlediği panelde yaptığım konuşmanın genişletilmiş hali.
1Kuşkusuz kadınların simge olarak kullanılmaları siyasal İslama özgü bir pratik değil. Erkek egemenliğinin kökten sorgulanmadığı bütün siyasal projeler, bu arada Kemalizm de, kadınları bir simge olarak kullanmıştır. Bu konuda bkz. Aynur İlyasoğlu, Örtülü Kimlik, Metis Yay., 1994.
2Görünürde eşit yurttaşlar arasında yapılan bir sözleşmedir nikah. Ancak cinsiyetçi işbölümü sürdükçe bu ancak (en iyi durumda) soyut bir eşitlik olacaktır. Zaten hukuk ve sözleşmeler eşitsiz toplumsal durumları düzenleyen kurumlar değil midir?
3RP’nin İstanbul îli Hanımlar Komisyonu başkanı seçimlerden sonra şöyle diyordu: “.. hanımlarımızın adaylıklarını koymaları için henüz çok erken .. Çünkü tesettürlü olarak Meclise girdiğimizde, bir davanın bayraktarlığını yapmakla birlikte.. oradaki milletvekillerini zor durumda bırakacağız.”
4Darbe tanımı tartışmasına girmemek için bu daha kapsayıcı ifadeyi tercih ettim.
5Bkz., Nesrin Tura, “Hem Darbe Hem Şeriat”, Pazartesi Dergisi, Sayı 27.
6Bu yürüyüşte, üzerinde çarpı işareti olan bir örtülü kadın pankartı taşınmış, Anayasa Mahkemesi Başkanı başta olmak üzere çeşitli devlet adamlarını desteği sağlanmıştı.



