Ezen ulus milliyetçiliği sosyalistlerin sağlığı için kötüdür. Stalinizmin milli komünizmi ile Kemalist Türk milliyetçiliği kırması bir ideoloji Türkiye sosyalistlerinin sağlığı için kötüdür. Doğu Perinçek, Aydınlık grubu ve onun bugünkü uzantısı İşçi Partisi bu ezen ulus milliyetçiliğinin sadece patolojik ve uç bir ifadesidir, o kadar. Bir aşamada, 1988-1991 arasında bu geleneğin devrimci Kürt hareketine yaklaşması birçok insan için şaşırtıcı oldu, birçoğu için de umutlandırıcı. İnsanın böylesine aldanabilmesi için Perinçek ve arkadaşlarının, Kürtlere en yakın durduğu anda bile bu coğrafyada halklar arasındaki ilişkiyi nasıl tanımladığını duymazlıktan gelmesi gerekiyor. Aydınlık o dönemde dahi Misak-ı Milli’yi koşul olarak dayatıyor, Leninist uluslar politikasını reddetmeye devam ediyordu. Tavrı ilerici küçük burjuva milliyetçiliğinin ötesine hiçbir zaman gitmedi. İşte o sının aşmayan, proleter bir uluslar politikasını benimsemeyen bir “sosyalist” çizgi, koşullar değiştiğinde günün birinde darbe şakşakçısı haline bile gelebilir.
Evet bugün işçi Partisi’nin konumu tam da budur: darbe destekçiliği. Geldiğimiz noktada bunu kanıtlamaya gerek bile yok. Perinçek kendisi, TSK’nın brifinglerde “gerekirse silah kullanırız” dediği bir aşamada, tanklara destek olmak gereküğini açıkça yazdı. îlk bakışta inanılmaz gelen bu politik tavır, esas olarak pre-kapitalist bir şeriatçılığa karşı aydınlanmacı cumhuriyeti koruma çabası ve anti-emperyalizmle açıklanıyor. Argümanların içi boştur.
Cumhuriyet/şeriat karşıtlığı konusunda söylenenler safsatadır. Perinçek’in gözü kararmış bir şekilde savunduğu cumhuriyet soyut bir kavram değildir. 20. yüzyıl boyunca ve hala adına Kürtlerin varlığının inkar edildiği bir cumhuriyettir. Genelkurmay’ın cumhuriyeti tam da Kürt halkının inkarı temelinde kavradığı ünlü brifingde “cumhuriyetin değişmez ilkeleri” olarak tek vatan, tek ulus, tek bayrak falan türünden şiarların öne sürülmesinde kolayca görülebilir. Bu öyle bir cumhuriyettir ki, Perinçek ve arkadaşları Kürt hareketine karşı ilerici bir küçük burjuva politikası güttükleri dönemde çıkardıkları 20’e Doğru dergisinde bu cumhuriyete yeni bir isim arayacak kadar ileri gitmişlerdir. Şimdi dönüp onun silahsız muhafızı kesiliyorlar. Silahlar da bu cumhuriyetin ordusundan!
Kaldı ki, sorun sadece ezilen Kürt halkının geleceğiyle değil, aynı zamanda işçi ve emekçi sınıfların kaderiyle de ilgilidir. Franco İspanyası da, başka birçok faşist rejim gibi, cumhuriyetti. Cumhuriyet ezilen sınıflar açısından ancak güncel ve tarihsel çıkarlar uğruna mücadelenin önünü açtığı ölçüde sahip çıkılacak bir kavramdır. îşçilerin ve emekçilerin (Kürtlerle birlikte) daha da fazla ezileceği bir askeri diktatörlüğe “ilericilik” adına destek vermek soyut terimlerin ardına gizlenmiş bir gericiliktir.
Madalyonun öteki yüzünde şeriatçılığa karşı devletin yanında alınan tavır var. Perinçek ve arkadaşları iyi ezberlenmiş sözcüklerle, Refah Partisi’nin kapatılması gibi konularda devlete verdikleri onayı, demokrasinin bütün tarih boyunca şeriatın ezilmesi sayesinde kurulduğu önermesine dayandırıyorlar. Örnek olarak da tarihteki büyük burjuva devrimlerini, en başta da 1789 Fransız devrimin veriyorlar. Ne gülünç argüman! Bu insanlar 20. yüzyılın sonunda olduğumuzu, ta 1848’den başlayan, 20. yüzyıl boyunca derinleşen bir süreç içinde burjuvazinin devrimciliğini yitirmek bir yana, politik olarak gericileştiğini hiç duymamışlar galiba! Bugün Türkiye burjuva devletinin doruğu olan TSK’yı Jakobenlerle karşılaştırmak! Bir şeyi iyi kavramak gerekiyor: Jakobenler (hatta Kemalizm) eski rejime karşı yükselen kapitalizmi temsil ediyorlardı; bugünkü Türkiye devleti emperyalizmin tahakkümü altında, Türkiye burjuvazisinin gerici emellerini gerçekleştiren bir devlettir. Farklı tarihsel saflaşmaların temsilcileri arasında mekanik karşılaştırmalar kimseye hayır getirmez.
Bütün bunların üzerine bir de, Türkiye’de her tür Kemalistin adeti olduğu üzere, anti-emperyalizm sosu dökülüyor. “Yeşil kuşak” teorileri, ılımlı İslam gibi açıklamalarla Türkiye’de ABD’nin atının Refah olduğu ilan ediliyor. Ciddi ciddi! Dikkat edin, Refah’ın ABD taraftan olduğu değil iddia (bu belirli bir konjonktürde gerçekleşebilecek bir şeydir);
ABD’nin belirli bir konjonktürde Refah’a oynayabileceği de değil (bu da bal gibi mümkündür). İddia, ABD’nin darbeci, Batıcı kamp karşısında Erbakan ve Çiller’i desteklediği. Bunu söyleyebilmek için milliyetçiliğin insanın gözünü kör etmesi gerek. Her şeyi, TC devletinin neredeyse yarım yüzyıllık NATO üyeliğini, bütün üst düzey komutanların kariyerlerinin bir aşamasında NATO’da görev yapmış olmalarını, MIT ile CIA arasındaki ilişkileri, yapısal olan her şeyi bir yana bırakalım ve soralım: ya Çevik Bir, ya İsrail’Ie genelkurmayın yakın ilişkisi, ya Erbakan’ın İran politikası karşısında Batıcı kanadın telaşı? Bunlar ne? Perinçek, Çiller hakkında yapmış olduğu CIA ajanı ihbarı ile ilgili olarak takipsizlik kararı verilmesi karşısında isyan etti ve …DGM savcısını suçladı. Peki o dosya DGM’ye nereden gelmişti? Genelkurmay savcılığından! Neden acaba?
Tarih sivil toplumculuğun olduğu gibi, Perinçek milliyetçiliğinin de ipliğini pazara çıkarmıştır. Şimdi İşçi Partisi’ne kutlu olsun. Şeriata karşı milli mutabakatı desteklesin. Atatürkçü Düşünce Dernekleri ile birlikte özelleştirmeye karşı açıklamalar yapsın, nereden elde ettiğini açıklamadığı belgeleriyle Susurluk’a karşı demeçler versin, ama şeriata karşı milli mutabakat hükümeti milyarlarca dolarlık özelleştirmeleri planladığında, gizli istikrar paketlerini uygulamaya koyduğunda, Susurluk konusunda üç maymunları oynadığında ne yapabilir? Perinçek 8 yıllık eğitimi pek seviyor. Dostlarına, müttefiklerine baksın: İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, İstanbul Sanayi Odası, Batıcı tekelci burjuvazinin tamamı, hatta Dünya Bankası finanse etmek için yanşıyor 8 yıllık eğitimi!
Perinçek her zaman milli mutabakat istedi. 1980 öncesinde “yükselen Sovyet emperyalizmi” (ama ne tahlilmiş değil mi, “yükselen” emperyalizm 11 yıl sonra tarih sahnesinden yok oluyor, Perinçek de pişkin pişkin “biz haklı çıktık” diyor) karşısında bir milli mutabakat hükümeti istiyordu. Kutlu olsun, bugün amacına ulaştı. Bahane değişmiş, dün Sovyetlermiş, bugün İslam, zarar yok. Bütün özelleştirmecilerle, Susurlukçularla, İsrailcilerle aynı kampta bulunmak “tarihsel bir zafer”dir! Tabii, bir küçük pürüz var: dün Sovyetler Birliği, bugün İslamcılık emperyalizmin baş düşman ilan ettiği güçlermiş, anti-emperyalist Perinçek de hayatı boyunca emperyalizmin baş düşmanlarıyla uğraşmış. Ne beis!
“Restorasyon” safsatası
Perinçek’in yeni bir sempatizanı var: Yalçın Küçük. Bütün soldan yalıtılmış olan Aydınlık dergisi Küçük’ün kitaplarını tam sayfa tanıtıyorsa boşuna değildir. Bakın neler diyor Küçük: “Perinçek grubu yararlı işler yapıyor; ancak her yararlı adımlarını çok daha zararlı marifetleri izliyor (…) ‘çok şükür’, böyle bir tercihle karşı karşıya değiliz, ancak ben, Perinçek grubu ile ÖDP arasında bir seçime zorlanırsam, her zaman ‘Perinçek grubu’ demek durumundayım. Çünkü yapacakları zararlara karşı hazırlıklı olunduğunda, yararlı işler yaptıkları kesindir.” (Aktaran Aydınlık, 8 Haziran 1979, s. 29.) Bir zamanların “sosyal faşisti”nden bir zamanların “Maocu Bozkurt”una ne övgü! Stalinizm anlaşılan birleştiriyor!
Yalçın Küçük böyle diyorsa bir bildiği olmalı. Var. Argümanları farklı ama Yalçın Küçük de aynen Perinçek gibi, belki ondan daha temkinli, belki biraz daha mesafeli ama aynı doğrultuda, bugün şeriata karşı TSK’nın ilerici bir işleve soyunduğunu, Refah Partisi’ni kapatma dahil şeriata her yöntemle saldırının mübah olduğunu, Türkiye’nin yeni bir 27 Mayıs’ın eşiğine geldiğini ileri sürüyor. Buradan hareketle devrimci Kürt hareketinin ve Türkiye solunun ordu karşısında yeniden konumlanmasını savunuyor.
Bazılarına şaşırtıcı gelebilir. Uzun dönemden beri adı devrimci Kürt hareketinin yanında geçen, rejime ve Kemalizme söylemediğini bırakmayan bu şahsiyet şimdi TSK’nın bilinçli bir tarzda oluşturmuş olduğu neo-Kemalist kampın yanında nasıl yer alıyor diye sorulabilir. O kadar şaşırtıcı değildir. 80’li yılların başında, 12 Eylül cuntasının paşalarına bir araştırmacı sıfatıyla yazdığı mektupta “Kıbrıs gazisi” olmakla övünen bu şahsiyet, o karanlık dönemde üst üste yazdığı Türkiye Üzerine Tezler ciltlerinde Kemalizme paralel bir mantıkla Türkiye tarihini gerici halka karşı ilerici aydının verdiği savaşın bir ürünü olarak sunmuştu. Sonra bu yaklaşımı mantıksal sonucuna ulaştırarak, Türkiye solunun tarih karşısında yenik düşmüş şahsiyeti Doğan Avcıoğlu’nu (aynen bu günlerde İlhan Selçuk’un yaptığı gibi) bir simge olarak yüceltmeye başladı, her yıl Avcıoğlu’nun mezarına saygı seferleri düzenledi. Ve şöyle yazdı: “Tezi yazıyorum: 27 Mayıs, 1940 yılları ortalarından itibaren süregelen bir demokrasi akımının yönetimi almasıdır. Yönetimi almada, Silahlı Kuvvetler içinde çalışan bir gizli örgütün önemli ve sonuç alıcı bir rol oynamasını abartmamak gerekiyor. Artık Türkiye’de Silahlı Kuvvetlerin şu ya da bu ölçüde katılımı olmadan bir yönetim değişikliği düşünülemez; bunun kabul edileceğini umuyorum.” (Türkiye Üzerine Tezler, Üçüncü Kitap, s. 79.) Demek ki aslında Küçük haklı çıktı! Türkiye’de ilerici bir değişim, işte bakın, silahlı kuvvetlerin işin içine girmesiyle olabiliyor ancak!
Şaka bir yana, Yalçın Küçük’ün bugün geldiği pozisyonu yadırgayanlar, bu şahsiyetin aslına rücu ettiğini farketmeliler. Küçük, devrimci Kürt hareketinin hegemonyası altında radikalleşmiş bir Stalinisttir. Şimdi aslına dönmektedir. Tam da bu dönemde “Kürt halkının yükseliş çizgisi(nin), yükselişini durdurmuş” olduğu saptamasını yapması bir raslantı değildir elbette!
Perinçek’in darbe savunusunun kof dayanaklarını gördük. Küçük’ün TSK operasyonuna hayırhah bakışının temelinde de bir teori yatıyor: “restorasyon’ teorisi. Küçük “restorasyon” kavramını Fransız devrimi bağlamında üstlendiği anlam çerçevesi içinde kullanıyor. Bu çerçevede “restorasyon”, güçlü ve ezici bir politik atılımdan sonra bazı kazanımların korunması için kısmi bir geri çekiliş anlamı taşıyor. Küçük bu kavramı Türkiye tarihine uyguladığında. Türkiye burjuvazisinin 60’lı yılların ortalarından beri ezilenlere karşı açmış olduğu savaştan yavaş yavaş geri çekileceğini öngörüyor. Bu “restorasyon” operasyonunda anlaşılan baş aktör TSK olacaktır.
Ne ciddi dayanakları olan, ne dünya konjonktürüyle doğru dürüst ilişkisi olan, ne de Türkiye’de süregitmekte olan sınıf mücadelelerinin ve politik çatışmaların dinamiklerine uyan böyle bir “teori”yi uzun uzun eleştirmeye gerek yok. Bu “teori”, tarihte az görülmüş bir hızla çürütülmüştür. Küçük’ün TSK’ya ilerici bir rol atfetmesinin temelinde tamamen izlenimci bir değerlendirme yatıyor. Küçük bu dahiyane teorinin aklına nasıl düştüğünü kendisi şöyle anlatıyor:
28 Şubat, artık, yakın tarihte bir önemli dönemeç oldu; o gece, biz, o sırada hadep başkanvekili Ahmet Türk ve eski yöneticilerden Ahmet Karataş ile beraber, med-tv’de bir açık oturum yapıyorduk, geç zaman Mgk bildirisi geldi, oturumu yöneten arkadaşımız, dikkatle inceleme imkanı bulamıyordu. Ben aldım, “çok yeni” dedim, bir görüş değişikliğinden, şiddetin irticaya yöneldiğinden söz ettim; doğru mu, doğru çıktı ama, çıkmasa da söylemeye mecburdum. (Hepileri, 4, Temmuz-Ağustos ’97, s. 78.)
Düşünün, Sincan’da tanklar sokağa çıkmış, bütün toplum sarsılıyor, herkes büyük bir merakla MGK toplantısını bekliyor, MGK bildirisi, yani muhtıra yayınlanıyor, muhtırada “yaptırım” uygulanacağı tehdidi var…ve Yalçın Küçük büyük bir ferasetle “çok yeni” diyor. Sherlock Holmes daha iyisini yapamazdı!
Ama önemli olan bu gülünçlük değil. Önemli olan, alıntıda söylendiği gibi Küçük’ün “çok yeni” bir şeyi bir resmi bildiriden çıkarması. İşte “restorasyon” tezi, bilimsel bir tahlile değil, böylesine izlenimci bir yönteme dayanmaktadır. Peki Küçük’e bu izlenimi veren ne olmuştur? Bunu keşfetmek zor değil. Birincisi, sözkonusu MGK bildirisi, OHAL bölgesine ilişkin olarak sosyal ve ekonomik tedbirlerin vaktinin geldiğini söylüyordu. Birçok insan buradan genelkurmayın askeri çözümün yerine başka yöntemlere doğru döndüğü yolunda aceleci sonuçlar çıkardı. îkincisi, bu bildiriden önce genelkurmay yetkililerinden birinin yaptığı bir açıklamada ‘”irtica bölücülükten daha tehlikeli” denmişti. Bu da sözkonusu yorumu güçlendiren bir faktör oldu.
İşte size hafiye mantığıyla yazılmış bir teorinin dayanakları! Yalçın Küçük bu ipuçları üzerinden koskoca bir “restorasyon” tezi geliştirecek, solun ve Kürt hareketinin önünün açıldığı fikrine ulaşacaktır. Ama tarihte pek az iddialı teori bu kadar çabuk gerçeğin tekzibine uğramıştır! Daha “restorasyon” teorisinin mürekkebi kurumadan TSK Güney operasyonuna girişecek, böylece yeni 27 Mayıs’tan Kürtlerin payına ne düşeceği, anlayanlara uygun bir dille anlatılmış olacaktır. Bu da yetmez, MGK bir süre sonra verdiği ünlü brifingde “irtica ile bölücülüğün el ele Türkiye’yi tehdit ettiğini” açıklar. Hem de burada bölücülük PKK ile değil, adıyla sanıyla, bu devletin yasaları çerçevesinde yasal faaliyet göstermekte olan HADEP aracılığıyla temsil edilmektedir! MGK’nın Kürtler konusunda ne kadar hayırhah düşündüğü böylece kanıtlanmış olmaktadır!
Aslında olan, Küçük’ün kurmay kurnazlığının tuzağına düşmesinden başka bir şey değildir. Genelkurmay, Refahyol hükümetini devirmek ve politik İslamın defterini dürmek için hazırladığı stratejik planda, elbette inceden inceye hesaplar yapmıştır. Bu plana göre başa çıkılamayacak kadar çok sayıda rakiple karşı karşıya kalmamak için özel taktikler geliştirilmiştir. Ürkütücü rakipler üçlüdür: işçi hareketi, Kürt hareketi ve sol. Sendika hareketinin başına Bayram Meral ve Rıdvan Budak gibi devletin sadık bendesi bürokratların çöreklenmiş olması, ilk faktörün kolayca halledilmesini olanaklı kılmıştır. Buna karşılık, Kürt hareketinin ve solun (Perinçek gibi devlet solcuları dışında) devletin yanında yer almayacağını kurmaylar gayet iyi bilmektedir. O zaman savaş stratejisinin kadim taktiği uygulamaya konulmuştur: Kürt hareketine ve sola karşı bir nötralizasyon (tarafsızlaşma) taktiği uygulanmıştır. Bu taktiğin özü, Kürt hareketinin ve solun İslamcı harekete saldırısında ve darbe hazırlığında bir engel rolü oynamadığı takdirde, bunlara dokunulmayacağı izlenimini vermektir. Tabii bu sadece bir izlenim yaratma operasyonudur. Yoksa iktidar bütünüyle ele geçtikten sonra, güç dengeleri izin verdiğinde, darbe elbette hem Kürt hareketine, hem de sola saldıracaktır. Yalçın Küçük bu kafa karıştırma taktiğini gerçeğin kendisi olarak kabul etmiştir!
Yalçın Küçük’ün gerici “restorasyon” teorisinin daha fazla tartışılmasına gerek yok. Gerçek hayat bu teoriye hak ettiği cevabı vermiştir. İki noktaya değinerek bitirelim.
Birincisi, “restorasyon” teorisinin yanlışlığı, TSK’nın yakın ya da uzak bir gelecekte Kürt sorunundaki tavrını değiştirmesinin olanaksız olduğu anlamına gelmiyor. Koşulların gelişmesiyle, TSK temsilciler aracılığıyla Kürt devrimci hareketiyle pazarlığa bile girişebilir. Altını çizerek söylemek gerekir: bu TSK’nın ilericilik yapmakta olduğunu falan göstermez. Bu kazanılamayan bir savaşın ardından atılan bir geri adım olur. Hepsi ,o kadar! Tarihte bunun o kadar sayısız örneği var ki. Biz en iyi bilinenlere değinelim. Cezayir’in bağımsızlığını tanıyan, Fransız sağının ünlü adı Charles de Gaulle’dür. FLN (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ile masaya oturma hiçbir biçimde de Gaulle’ü sağcılıktan kurtaramamıştır. Bir başka örnek de şu: Vietnam ile yıllar boyu süren savaştan sonra 1975 yılında Paris Antlaşması’nı imzalayan ABD’nin sağcı partisi Cumhuriyetçiler olmuştur. Ama bu onların sağcılığını hiç de ortadan kaldırmamıştır. Bir devletin masaya oturması bir şeydir, ilerici olması başka bir şey.
İkincisi, “restorasyon” kavramının Türkiye solundaki serbest vezin kullanımıyla ilgili. Son aylarda bu terim önce sosyalist hareketin içinde bir devrimcilik alameti farikası gibi kullanılmaya başladı. Sonra daha sağ çizgiler de bu kavramı benimsemeye başladılar. Kavramın Yalçın Küçük’ten ödünç alınıp alınmadığını keşfetmek zor. Bir tek şey söylenebilir: öyle olmuş olsa bile, kavramı Türkiye burjuvazisinin ve / veya silahlı kuvvetlerin güncel yönelişini nitelemek için kullananların büyük çoğunluğu ona Küçük’le aynı içeriği vermiyor. Yani bu insanlar “restorasyon” derken, 27 Mayıs’la anılacak türden bir ordu “ilericiliği”nin gündemde olduğunu söylemiyorlar. Tam tersine, pek açık olmasa da, bu yazarlarda kavramın burjuvazinin “sinsi bir oyunu” olduğunu sezdiren bir ton var. Ama sadece sezdiren. Çünkü Küçük’ün dışında, bu kavrama başvuranlar terimi tanımlamıyorlar.
Kavramsal bulanıklığın Marksist düşünceye olsa olsa zararı dokunur. Onun için bu kavramı Türkiye’nin güncelliğini tahlil için kullananlara bir hatırlatma yapalım. “Restorasyon” sözcüğü Batı dillerinden geliyor ve günlük olarak birkaç anlamı var: onarma ve düzeltme, eski haline getirme gibi mimaride kullanılan anlamlarının dışında, politikada birkaç anlamda kullanılıyor. Bunlardan biri “düşmüş bir hanedanın yeniden tahta çıkarılması”. Yalçın Küçük’ün başvurduğu Fransız örneğinde sözcüğün kullanımının kaynağı bu. Ama tam da buradan hareketle kelime politik bağlamda bir ikinci anlam yükleniyor. Politik bakımdan çok ileri gitmiş bir akımın ya da değişimin biraz geri çekilip kendini istikrara kavuşturması. Bir de üçüncü bir anlamı var: yıkılmış bir rejimin ya da hakimiyetin yeniden tesisi ya da kurulması. Bir bakıma bir öncekinin genelleştirilmesi bu. Bu bağlamda son dönemde sözcüğün en önemli kullanımı, Doğu Avrupa’da ve eski Sovyet cumhuriyetlerinde kapitalizmin onlarca yıl sonra yeniden tesisi ile ilgili olarak “kapitalist restorasyon”dan söz edilmesi.
Görüldüğü gibi, sözcüğün “yeniden düzenleme”, “yeniden yapılandırma”, “reform” gibi genel bir anlamda kullanılması mümkün değil. “Restorasyon” her durumda eskiye dönüş ya da eskinin onarımı gibi bir anlamda kullanılmak zorunda. Şimdi, terimi kullananlar Yalçın Küçük’e katılıyorlarsa sorun dilsel ya da kavramsal olmaktan çıkıp, teorik ve politik bir sorun haline dönüşür. Yok eğer, basit bir biçimde “rejimin onarımı”ndan söz ediyorlarsa, o zaman politik olarak sayısız yan anlam taşıyan cafcaflı bir sözcük yerine bildiğimiz “onarım” sözcüğünü kullanmaları, Küçük’ün teorisiyle kendi açıklamaları arasında doğabilecek haksız çağrışımları engellemek açısından yararlı olur. Yok bu da değil de sadece bir “yeniden yapılandırma”dan söz ediyorlarsa, o zaman “restorasyon” kavramını kullanmamalıdırlar. Ne demek istiyorlarsa onu söylemelidirler.
Çünkü Yalçın Küçük’le karıştırılmak bu günlerde pek hayra alamet değildir. Geçmişte Küçük’ün “yazarı azam”ı olduğu Toplumsal Kurtuluş dergisi, Ernest Mandel’in Türkiye’ye davet edilişini “devlete önemli hizmet” olarak nitelemişti. Şimdi “yazar-ı azam”ın kendisi doğrusu devlete önemli bir hizmet ifa etmekte. Yalçın Küçük, genelkurmayın nötralizasyon taktiğinin Türkiye ve Kürt solu içine taşınmasının aktarma kayışı haline gelmiş durumda.
Politik tartışmayı kabadayı ağzıyla yapan bu küfürbazın Özgürlük ve Dayanışma Partisi konusundaki hezeyanlarının sonuncusu şöyle: “Damat Ferit çocuklarının, Menderes artıklarının, inkarcı bar müdavimlerinin anafor bir akımı olan ödlekler partisinin üç kuyruğu vardır; birisi, büyükelçiliklerin, diğeri devletin ve üçüncüsü de hadep’in elindedir.” Küçük bu tür satırları Paris’in kafe-barlarında mı yazıyor bilmiyoruz. Ama “ödlekler partisi” diye küfür ettiği parti, Susurluk’tan bu yana inişiyle çıkışıyla, hatalarıyla doğrularıyla, İstanbul Okmeydanı’ndan Hatay’a kadar sayısız yerde hem şeriata hem de darbeye karşı mücadele ediyor. Bu coğrafyanın politikasında solda anahtar rolü oynuyor. îki gerici burjuva bloğu karşısında bütün emekçileri ve ezilenleri birleştirecek bir üçüncü blok yaratma yolunda büyük adımlar atıyor. Kasım’da bütün burjuva partilerinden önce “süpürge eylemi”yle Susurluk’u, kontrgerillayı toplumun gündemine getiriyor. 13 Nisan’da HADEP’le, başka politik güçlerle ve büyük kitle örgütleriyle birlikte Susurluk’un üzerinin örtülmesine karşı Kızılay meydanını işgal ediyor. 25 Mayıs”‘ta İstanbul Sultanahmet meydanında aynı güçlerle düzenlediği “Ne Refahyol, Ne Hazırol” mitingiyle üçüncü bloğu oluşturma yolunda bir büyük adım daha atıyor.
Bu üçüncü blok Emek Barış ve Özgürlük Bloğu olacaktır. HADEP ÖDP’nin “kuyruğu”nu değil ama elini sıkı sıkı tuttuğu zaman, daha doğrusu bu iki politik güç birbirlerinin ellerini kavradıkları zaman bu bloğa giden yolda büyük bir merhale aşılmış olacaktır.
Yalçın Küçük bundan rahatsız. Çünkü o darbecilerin oyununu oynuyor.



